 |
YAVUZ : OSMANLININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİREN PADİŞAH
Kazım Balaban
Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Beye (Otman Beg), kimi tarih kaynaklarına göre kayınpederi olan Şeyh Edebeli’nin nasihatı. EY OĞUL Ey oğul, artık Bey'sin! Bundan sonra öfke
bize, uysallık sana, Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, hoşgörmek sana. Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana...
Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun. Güçlüsün, kuvvetlisin,
akıllısın, kelamlısın. Ama, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen, Sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya senin
gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün bilinmeyenler, feth edilmeyenler, görünmeyenler, Ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan gün ışığına çıkacaktır.
Ey oğul, unutma ki, Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Ey Oğul, İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir.
Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Dünya bir garip han, bir hoyrat mekân, İnsan bir garip varlık, kabına sığmayan.. Hayat bir yudum su, bir anlık rüya...Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan….!
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip, büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken, benlik ve kibir engeldir oğul. Sakın ha, kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadedece Allah’a
mahsustur. Tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul. Güçlüsün,
kuvvetlisin, akıllısın, söz sahibisin. Ama, bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulursun, gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Bir dem gelir, bir tekneyle dünyaları
yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların
ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır, sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul. Öfken ve benliğin bir olup aklını yener. Daima sabırlı,
sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap. Öfke ve ateş ,öfke ve afet, öfke şeytandır oğul. İnsan oğlu dağları devirir, ama
öfkesine mağlüp olabilir. Öfke ile ateşi daima taze tutmak gerektir. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. ’’Yolcu, buruk baş gerek, Gözde daim yaş gerek, Huy biraz yavaş gerek, Yoksa yollar
aşılmaz’’ diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük ihanet. Sabır sarsılmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf
Dağına sabırsız ulaşılmaz. ‚’’Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktır.’’ İnsan Ocaklar gibi yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul,
hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın ‚’’ Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir’’ Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın.
Vazifenin ağırına talip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratanın kullarına ihsanıdır.
’’ Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördüğünü söyleme, bilmediğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme’’ Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim kılmak için
çıktık yola. Bu yolda utanılacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir. Sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura
atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağıza geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o. Yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate
ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir. Ananı, atanı say. Bereket büyüklerle beraberdir. Anadolu, içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan, ANA’larla dolu olan...!
Ana çile yumağıdır oğul, dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ATA bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva
kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın. Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar,
itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma.Haklı olduğunda kavgadan korkma. Bilesin ki, atın iyisine DORU, yiğidin iyisine DELİ derler. Her şeyin ortası makbuldür. Sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin,
yerdiğini de gereğinden fazla yermeyesin. Sevgini de sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan SEVGİ ile olandır. ‘’Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur’’ diyen atanın sözünü aklından
çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul. Bu dünyada inancını
kaybedersen yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün, söyleme; bildin, bilme.
Üç kişiye acı. Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene. Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, EDEB tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman
yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileği ile değil, ilmiyle ve yüreği ile yapmasını da bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı, İyiliğe iyilik her kişinin kârı, Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.
Sen bizim rüyamız, sen bizim devamız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun. Zümrüt-ü Anka’yı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.
YAVUZ ARŞİVİ · 24 Nisan 1512 : Yavuz Sultan Selim Han, 9. Osmanlı İmparatoru olarak tahta geçti.Yavuz Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası 8. Osmanlı Sultanı 2. Bayezid, annesi
Dulkadiroğulları beyliğinden GülbaharHatun'dur. Yavuz 3 kardeşten en küçüğü olmasına rağmen atik davranarak ağabeyleri Korkut ve Ahmet’i, çocukları ile birlikte öldürerek ve onların cesatlerine basarak tahta çıktı.
Çok sert ve korkusuz olduğu için kendisine Yavuz denir. Trabzon valiliği döneminde 3 sefer Gürcüler üzerine ( Yıl 1508), sefer yaptı. 23Ağustos1514 tarihinde İranŞahı, Şah İsmail (Hatayi) ile Çaldıran savaşı yaptı
ve kazandı. 15 Eylül 1514’de Tebriz'den Karabağ’a yürüdü, 12 Haziran 1515'de Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verdi.19 Eylül 1515’de Diyarbakır’ı zapt etti. Daha sonra güneye inerek 24 Ağustos
1516'daMercidabık savaşı ile Mısırı aldı. 19 Eylül 1516’de Hama’yı, 21 Eylül 1516’da Humus’u, 27 Eylül 1516’da Şam’ı, 30 Aralık 1516'da Kudüs'ü, 2 Ocak 1517'de Gazze'yi alarak tüm Arap yarımadasını ve
MezopotamyayıOsmanlı topraklarına kattı. Mekke’de3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alarak 29 Ağustos 1516’da kendini halife ilan etti. O tarihten sonra Osmanlı Sultanları ayrıca da Halifedirler. Arap
Yarımadasından 2000 kadar Arap / Sünni / HanefiUleması getirerek Osmanlı yapısını tümden değiştirdi. Onun döneminde Şeyülislamlar ilk defa ‘’Aleviler mum söndürüyor, Kızılbaş katliamı sevaptır, malları size
helaldır’’ fetvası ile Alevilere saldırıldı. İddialara göre sadece Erzincan / Kemah bölgesinde Yavuz tarafından katledilen Kızılbaş sayısı binlercedir. 22 Eylül 1520'de "Aslan Pençesi" denilen bir çıban
yüzünden 50 yaşında iken vefat etti. Kabri Sultan Selim Camii avlusundaki türbededir. · 24 Nisan 1512 : Yavuz Sultan Selim Han, 9. Osmanlı İmparatoru olarak tahta geçti.
· 10 Ekim 1470 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. Padişahı Yavuz Sultan Selim doğdu (Ölümü 22 Eylül 1520). Babası 8. Osmanlı Sultanı 2. Bayezid, annesi
Dulkadiroğulları beyliğinden Gülbahar Hatun'dur. · 23 Ağustos 1514 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı İmparatorluğu ile İran Şahı, Şah İsmail (Hatayi) arasında Çaldıran savaşı
yaşandı ve savaşı Osmanlı İmparatorluğu kazandı. · 15 Eylül 1514 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Tebriz'den Karabağ’a yürüdü,
· 12 Haziran 1515 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verdi.
· 19 Eylül 1515 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. padişahı SultanıYavuz Sultan Selim tarafından Diyarbakır feth edildi.
· 24 Ağustos 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusuMercidabık savaşı ile Mısırı aldı.
· 19 Eylül 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Hama’yı zapt etti. · 21 Eylül 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Humus’u zapt etti.
· 27 Eylül 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Şam’ı zapt etti. · 30 Aralık 1516 :Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Kudüs’ü zapt etti.
· 2 Ocak 1517 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Gazze’yizapt ederek tüm Arap yarımadasını ve Mezopotamyayı Osmanlı topraklarına kattı · 29 Ağustos
1516 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. Sultanı Yavuz Sultan Selim, Mekke’de 3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alara kendini Halife ilan etti. O tarihten sonra Osmanlı Sultanları ayrıca da Halifedirler. Yavuz
Halife olduktan sonra Arap Yarımadasından 2000 kadar Arap / Sünni / Hanefi Uleması getirerek Osmanlı yapısını tümden değiştirdi. Onun döneminde Şeyülislamlar ilk defa ‘’Aleviler mum söndürüyor, Kızılbaş katliamı
sevaptır, malları size helaldır’’ fetvası ile Alevilere saldırıldı. İddialara göre sadece Erzincan / Kemah bölgesinde Yavuz tarafından katledilen Kızılbaş sayısı binlercedir. · 22
Eylül 1520 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. Sultanı Yavuz Sultan Selim "AslanPençesi" denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında iken vefat etti. Kabri Sultan Selim Camii avlusundaki türbededir. Yavuz’un doğumu 10
Ekim 1470 tarihidir. YAVUZ : OSMANLININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİREN PADİŞAH Yavuz Sultan Selim Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü döneminde Padişah olmuştur. Onun döneminde dünyada ki siyasal ortam bir
Padişah için son derece elverişliydi. İslam dünyası kendi içinde yoğun çelişkilerle uğraşırken Batı Avrupa da o dönem henüz Rönesansı yaşamamış, Katolik Hristiyan dünyasının krallıklar üzerinde yoğundini baskısı
nedeniyle ciddi çalkantılar içindeydi. Avrupa devletlerinin kendi aralarında ki sorunlara, Katolizmin katı dini kuralları nedeniyle Kilise – devlet, kilise – halk çelişkileri egemen olmuş, kilise bütünlüğünü ve
uyumunu kaybetmiş ve Halk nezdinde güvenirliğini ve Kiliseye mutlak itaatini yitirmişti. Bu dönem bütün Avrupasiyasal çalkantılar ile kaynıyordu. Bütün bunların yanında Avrupa, bir de Kiliseye başkaldıran,
öncülüğünü MartinLuter’in (1483 - 1546) başlattığı Protestan hareketi ile tanışmıştı. Aynı dönem içinde ticaretle uğraşan tacirler ise mesleki yaşamlarında yoğun bir değişim ve dönüşüm yaşıyorlardı. 1492 yılında
Amerika kıtası keşfedilmiş, bu yeni kıtanın gizemi ve pazarı, tüccarlar için ciddi bir çekim merkezi olmuş, gözlerin ve dikkatlerin bir kısmı bu alan üzerinde yoğunlaşmıştı. Orta Doğu ve İslam dünyasında ise
gene aynı şekilde bütünlüğün ve uyumun olmadığı bir süreç yaşanmaktaydı. Halifeliği elinde bulunduranMemlük coğrafyası gücünü ve kuvvetini kaybetmiş, Halifelik bölge devletleri nezdinde sembolik olmak gibi bir
duruma düşmüş, zaman zaman gücü elinde bulunduran otoritelerin istemleri doğrultusunda açılımlarla adeta Kukla durumuna düşmüştü. Osmanlı Devleti ise bölgede gittikçe güçlenen, İstanbul gibi dünyanın en önemli
ticaret merkezini elinde bulunduran, Avrupa içindeki etkisi Balkanların ötesine taşan bir konumdaydı. İstanbul’da bulunan Ortadoks Kilisesi ile yapılan ittifak sayesinde Balkanlarda, Ortadokslar desteklenerek,
onların –budönemde kendi içinde ciddi çelişkiler yaşasa da -geniş Katolik coğrafyası ile Osmanlı arasında tampon olmaları sağlanmıştı. Bunun dışında tüm Balkanlar,Anadolu ve Ortadoğu da, Anadolu merkezli
Bektaşilikyükselen bir değer olarak atılıma geçmiş, Bektaşiliğin Osmanlı Padişahlarından ve özellikle 2. Beyazit’ten gördüğü destek sayesinde Osmanlının bir değeri olarak onun bu bölgelerde saygınlığını arttıran ve
çekim merkezi olma özelliği kazandıran bir öncü sosyal güç haline gelmişti. Çeşitli kavimlerden insanlar artık her coğrafyada toplu olarak Bektaşiliği benimsemeye, inanmaya, ve onu kabullenmeye başlamışlardı.
Bektaşilik dinsel bir olgudan ziyade sosyal ve toplumsal çekim merkezi olma özelliği ile pek çok alanda paralel dergâhları ile Osmanlının açılımı dışında, bünyesinde çok yönlü toplumsal gelişmeye de önemli katkı
sunmuştur. Bütün bunlara ek olarak Hacı Bektaş Veli’den etkilenen veya onunla bir ölçüde paralel gelişen Mevlevilik, Nakşilik gibi tarikatlar da Osmanlı topraklarında ciddi toplumsal gelişme kaydetmiş, devletin
elinin ulaşamadığı veya ulaşmak istemediği alanlarda Tasavvuf ağırlıklı bir yapılanma ile otorite boşluğunu doldurmuşlardır. Osmanlı henüz kuruluş aşamasında iken Osman Beye (Otman Beg) manevi destek veren
kayınpederi Şeyh Edebali yazdığı EY OĞUL adlı ünlü mektubunda ‘’Ey oğul, artık Bey'sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana, Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize,
hoşgörmek sana. Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana...’’ demektedir. Mektup tam bir erdem ve insana yatırım çağrısıdır.
Nasihat mektubun bir yerinde ayrıca şöyle denmektedir ‘’Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet de yaşasın’’ Osmanlının kuruluş aşamasında temel ideoloji insana ve erdeme yatırımdı. Bu anlayış Osmanlının kendi
içindeki yapılanmaların tümüne de yansımıştı. Aynı şekilde devleti ayakta tutan temel etkenlerden olan ve Lonca olarak adlandırılan Meslek kuruluşları da bu bakış doğrultusunda şekillenmişlerdi. Ahi Evran (doğumu
1171 Azerbeycan / Hoy, ölümü 1261 Kırşehir) tarafından oluşturulan ve adı giderek Ahilik olarak ortaya çıkan meslek kuruluşlarının Hacı Bektaş Veli’ye ‘’Pirimiz’’ denilerek okunan günlük dualarında, tamamen insani
ve ahlaki özellikler gözetiliyor, dürüstlük ve paylaşım temennileri dile getiriliyordu. Osmanlının kuruluşunda öne çıkan bu anlayış geniş taban desteği ve adına Bektaşi Ordusu da denilen Yeniçeri ordusu ile
tamamlanıyordu. Osmanlı bu özellikleri ile diğer Anadolu Türk Beylikleri içinde önemli bir gelişme göstermiş ve bu süreç Osman Bey’in torunu Yıldırım Beyazit dönemine kadar devam etmiştir. Yıldırım Beyazit
döneminde Osmanlı kuruluş felsefesi noktasında bir takım tereddütler göstermeye başladı. Timur İmparatorluğu ile yaşanan Ankara Savaşına (1402) sebep olan nedenlerin Osmanlı tarafına düşen payının, başka büyük bir
devletle yaşanan savaş için yeterli gerekçe olmamasının savaş alanına yansıması ile bu savaşı Osmanlının kaybetmesi ve Yıldırım’ın da esir alınarak götürülmesi ülke dinamikleri arasında ciddi çelişkiler yarattı.
Ancak daha sonra gerek savaşın nedenlerinin tartışılması ve gerekse savaş sonrası yaşanan otorite boşlukları bir dönem sonra bu dinamikleri yeniden aynı yapı etrafında bir araya getirdi. Osmanlı Devletinin
kuruluşunun temel ilkelerinin 624 yıl süren bu dinamizmin sadece 2 Padişah döneminde ciddi farklılık gösterdiğini görüyoruz. Bunlardan bir Fatih Sultan Mehmet (1402 – 1481), diğeri ise onun torunu Yavuz Sultan Selim
(1470 – 1520) döneminde olmuştur. Ancak Osmanlının bu dönüşümlerinin en etkili ve kalıcı olanı şüphesiz Yavuz döneminde olmuştur. Fatih döneminde Osmanlı artık sıradan bir beylik olmaktan çıkmış, radikal bir
açılımla İmparatorluğa geçmiştir. Yavuz döneminde ise artık bir dünya İmparatorluğuna dönüşülmek, Roma Devleti esas alınarak onun yerine geçilmek istenmiştir. Bunun için yeni bir yapılanmaya gidilmiş, Fatih
döneminde idam edilen Müslüman Türk Çandar Halil Paşanın fikirleri kısmen önemsenip Balkanlarda Osmanlı ile Katolik Hristiyan coğrafyası arasında kilise dahil Ortadoks Hristiyan güçlendirilerek ve gözetilerek bir
tampon bölge oluşturulmuştur. Denilebilinir ki Yıldırım Beyazıt döneminde de teşebbüs edilen bu değişim, koşulların elverişsizliği yüzünden başarılamamıştır. Yıldırım’ın o dönem Osmanlı gücünü abarttığı, bölge
beyliklerinin siyasal yapılanmalarının analiziniiyiyapamadığı anlaşılmaktadır. Toprakları Osmanlıdan çok daha geniş olan, büyüme hızı gene Osmanlıdan kat tak hızlı olan ve binlerce km. Öteden gelip Osmanlı
toprakları içinde bu ülkenin ordusunu yenip, padişahını esir edip götürecek kadar güçlü olan Timur İmparatorluğu karşısında Yıldırım’ın, Osmanlı’yı büyük bir İmparatorluğa dönüştürme şansı yoktu. YavuzSelim
zamanında ise durum çok daha farklıydı. Onun tahta oturduğu dönemde, bir döneme damgasını vuran Timurİmparatorluğu dağılmış, Osmanlı iktidarını destekleyen tarikatlar ve Ahilerinolanakları sonucu ordugelişmiş ve
güçlenmiş, barutlu silahlarda (top) savaş alanlarında tartışmasız bir üstünlük elde etmişti. Yavuz böyle bir ortamda Osmanlı tahtına oturdu. Ancak daha yetişkin şehzade iken kendisini geliştirmesi ve devleti
işlerini öğrenmesi için Osmanlının çeşitli bölgelerine Vali tayin edilmişti. Yavuz henüz Vali iken bile savaşçı ve saldırgan kimliği ile dikkati çekmiş, kendisini destekleyen Osmanlı içindeki bir takım dinamiklerin
desteği ile Sarayiçindedarbe yaparak iktidar koltuğuna oturmuştu. Onu iktidar yapan ve sonra gönüllüdestekleyen dinamikler, Osmanlının kuruluşfelsefesini bir yana bırakarak Fatih’ten sonra iktidar koltuğuna
oturan 2. Beyazit’in (saltanatı 1481 – 1512), bu değişimle örtüşmeyen / bütünleşmeyen anlayışını, Yavuz’u bir darbe ile iktidar yaparak yakalamış ve tasarladıklarını yaşama geçirmişlerdir. Osmanlı
Devletinin saray (Hanedanlık) ahlakının ciddi biçimde bozulması Yavuz’un dedesi Fatih Sultan Mehmet dönemine uzanır. Fatih, dedesinin babası Yıldırım Beyazıt’ın1402 yılında Ankara (Haymana) meydan savaşında
Timur’a yenilmesi ve esir edilerek beraber götürülmesi sonucu ortaya çıkan otorite boşluğunda Saltanat kavgasını gerekçe göstererek çıkardığı ve adına ‘’Devletin bekaası gereği taht kavgasını önlemek için, Osmanlı
tahtına oturan Sultan gerek görürse kardeşlerini, bunların eşlerini ve çocuklarını ortadan kaldırabilir’’ dediği kanun ile yeni Padişahın, gerekirse Şehzadeleri ve onlarınçocuklarını öldürebileceğini kanun ile
teminat altına almıştı. Böylece teamüller gereği tahta geçen büyük kardeşin, kendi kardeşlerini ve yeğenlerini ailece ortadan kaldırması bir ayıp veya suç olmaktan çıkarılıp meşrulaştırılmıştı. Bu tarihten sonra
Osmanlı Hanedanlığına baktığımızda, bu anlayışın getirdiği ahlaki dejenerasyon ile Saray, sadece Şehzadelerin değil, Şehzade
anaları da dahil olmak üzere saraya dahil olanların tümünü de kapsayacak bir biçimde adına -saray entrikaları- denen iktidar savaşları ile doludur. Yavuz, dedesi Fatih döneminde yasalaştırılan ‘’Devletin bekaası için’’ tahta geçme ihtimalleri olan akrabalarından iktidar hakkı kendisinden önce gelen ağabeyleri Korkut ve Ahmet’içocukları ile birliktekatletmiş, darbe ile tahttan indirdiği babası
2. Beyazıt’ı da öldürterek büyük bir hırsla iktidar koltuğuna oturmuştur. Artık Şeyh Edebali’nin büyük dedesiOsman Beye atfen kaleme aldığı ve onunla örtüşen değerler rafa kaldırılmış, çok başka bir döneme
girilmiştir. Kronolojik bir çalışma olan Tarihte Bu Hafta yazı dizimizin Yavuz’la ilgili bölümünde şöyle bir bölüm var. 24 Nisan 1512 : Yavuz Sultan Selim Han, 9. Osmanlı İmparatoru olarak tahta geçti. Yavuz
Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası 8. Osmanlı Sultanı 2. Bayezid, annesi Dulkadiroğulları beyliğinden GülbaharHatun'dur. Yavuz 3 kardeşten en küçüğü olmasına rağmen atik davranarak ağabeyleri Korkut ve Ahmet’i,
çocukları ile birlikte öldürerek ve onların cesatlerine basarak tahta çıktı. Çok sert ve korkusuz olduğu için kendisine Yavuz denir. Trabzon valiliği döneminde 3 sefer Gürcüler üzerine ( Yıl 1508), sefer yaptı.
23Ağustos1514 tarihinde İranŞahı, Şah İsmail (Hatayi) ile Çaldıran savaşı yaptı ve kazandı. 15 Eylül 1514’de Tebriz'den Karabağ’a yürüdü, 12 Haziran 1515'de Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verdi.
Daha sonra güneye inerek 24 Ağustos 1516'daMercidabık savaşı ile Mısırı aldı. 19 Eylül 1516’de Hama’yı, 21 Eylül 1516’da Humus’u, 27 Eylül 1516’da Şam’ı, 30 Aralık 1516'da Kudüs'ü, 2 Ocak 1517'de Gazze'yi alarak tüm
Arap yarımadasını ve MezopotamyayıOsmanlı topraklarına kattı. Mekke’de3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alarak 29 Ağustos 1516’da kendini halife ilan etti. O tarihten sonra Osmanlı Sultanları ayrıca da
Halifedirler. Arap Yarımadasından 2000 kadar Arap / Sünni / HanefiUleması getirerek Osmanlı yapısını tümden değiştirdi. Onun döneminde Şeyülislamlar ilk defa ‘’Aleviler mum söndürüyor, Kızılbaş katliamı sevaptır,
malları size helaldır’’ fetvası ile Alevilere saldırıldı. İddialara göre sadece Erzincan / Kemah bölgesinde Yavuz tarafından katledilen Kızılbaş sayısı binlercedir. 22 Eylül 1520'de "Aslan Pençesi"
denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında iken vefat etti. Kabri Sultan Selim Camii avlusundaki türbededir. Filozofun bir şöyle demektedir. ‘’Tarih sayfalarının boş olduğu dönemler, halkların en mutlu olduğu
dönemlerdir. Çünkü o dönemde savaşlar olmamış, insanlar gözyaşı dökmemişlerdir’’ Kronolojide görüldüğü gibi Yavuz, Şehzadeliği ve 8 yıllık Saltanatının yaklaşık yarısını savaşlarda geçirmiştir. Bu savaşların hiç
birisinde 100 binlere varan orduyu Ortadoğu coğrafyalarında gezdirme ve savaştırmak için önemligerekçe yoktu. Ama Romadevleti olma hırsına kapılan bir anlayışın hırsı ile çok kan akacak ve gözyaşı dökülecekti.
Üstelik bunların çoğuİslamHalifesişemsiyesi altında yapılacaktı. Yavuz’u sarayda darbe yaparak Padişahlığa taşıyan çevreler kuşkusuz onu sevdiğinden bunu yapmadılar. Onlar tasarladıkları açılımların Veliaht ve
diğer şehzadelerle sağlanabileceklerine ihtimal vermedikleri için onu seçmişlerdi. Yavuz’un acımasızlığı dahaTrabzon Valiliği döneminde ispatlanmıştı. Trabzon valiliği sırasında Gürcüler üzerinde yılmadan 3 sefer
yapması ve her seferinde, bir önceden kalma tamamlanmamış projelerine devam etmesi, onu iktidar yapan çevrelerin de dikkatini çekmişti. Bu çevreler Fatih döneminde Osmanlının İmparatorluğa dönüşünün gereklerinin
oğlu 2. Beyazit döneminde yerine getirilmesini bekliyor, onun nispeten yumuşak olması ve özellikle Bektaşilere olan muhabbetini içlerine sindiremiyorlardı. 2. Beyazit ise Osmanlının, İmparatorluğa geçişinin halk
üzerinde bıraktığı etkileryüzünden rahat hareket edemiyordu. İstanbul’un fethi ile Tarihi İpek yolunun önemi azalmış, burada yaşayan Hristiyan bilginlerin ve Ecnebi ticaret esnafının bir kısmı yeni arayışlara
yönelerek İstanbul’dan ayrılmıştı. İmparatorluğun hızla güçlenmesi için getirilen vergilerin yüksekliği sonucu 2. Beyazit’in iktidarının son dönemlerinde ortaya çıkan Şahkulu (1511) ayaklanması bastırıldı. Her ne
kadar bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı ise de devlet içinde, İmparatorluğun güçlü ve kudretli olmasını bekleyen dinamiklerin çoğunu tatmin etmemiş, isyanın, öldürülen 10 binlerce insanın hayatına mal olması
ile sona ermesine rağmen isyanı içlerine sindirememişlerdi. Onlara göre bu tür isyanlar yeniden çıkabilirdi. Bunun için de daha sert ceza ve köklü bir caydırıcılığa başvurulmalıydı. Aynı süre içinde doğudan
Erdebil tekkesi civarında Şah İsmail adlı genç bir hükümdar çıkmış, TürkmenAleviler (Kızılbaşlar) üzerinden Ehli Beyt sevgisinin propagandasını yapıyordu. Şah İsmail’in 24 Oğuz Boyundan olan 72 Türkmen Oymak Beyi ve
40 Seyyid Ocağından dedenin katılımıyla 1500 yılında Erzincan /Sarıkaya’da yaptığı Alevi Türkmen Kurultayı sonrası Alevilik (Kızılbaşlık) giderek Anadolu’da toparlanmaya ve Şah İsmail’in etkisine girmeye başladı. Bu
etkiler İran coğrafyasında ki gelişmelerle birleşince 9 Eylül 1502 tarihinde Tebriz’de Şah İsmail önderliğinde Safevi Devleti kuruldu. Güçlü bir hitabeti ve derin Tasavvuf bilgisine sahip olan Şah İsmail’in gerek
deyişlerine ve gerekse siyasal çalışmalarına baktığımızda faaliyetinin Osmanlıya karşı olmadığı açık bir şekilde görülür. Hiç bir şiirinde ne halkı Osmanlıya isyana davet ediyor, ne de Hilafet davası güdüyordu.
Deyişleri tamamen EhliBeyt’esevgi ve turaplık üzerine söyleniyor ve cidden kabul görüyordu. Ancak onun söylemlerinin çekim etkisinde kalan bazı Türkmen Aleviler giderek Anadolu’dan kalkıp Safevilerin etki alanına
göç etmeye başladılar. Şah İsmail yeni kurulan ve alt yapısı güçlü olmayan yeni devleti ile Osmanlının tepkisini çekmek istemiyordu. Bundan dolayı göç edenleri geri gönderdi, Osmanlının tepkisini azaltmak için
de bazı önderleri -izinsiz geldikleri – veya – Osmanlı ile aralarını açmaya sebep oldukları için – idam ettirdi. Osmanlı Padişahı 2. Beyazıt’a da mektup göndererek hem saygısını ve hem de üzüntüsünü bildirdi.
Ancak buna rağmen Osmanlının, İmparatorluğa geçişinin etkilerinden huzursuz olan Alevilerin, bu coğrafyada meydana getirdikleri Şahkulu ayaklanmasını (1511) bir ölçüde Safevi devletinin varlığından cesaret alarak
başlattıklarını söylemek mümkündür. Alt yapısı Fatih zamanında güçlendirilen ve hedefleri Osmanlıyı büyük bir İmparatorluk yapmak isteyen çevreler ise Şahkulu isyanının kanlı bir şekilde bastırılmasına rağmen bu
gelişmeleri fırsat bilerek isyanı 2. Beyazıt’ın pasifliğine bağladılar. Orta ve uzun vade de Osmanlının başına bela olan Yavuz Sultan Selim’i bir darbe ile Padişah yaptılar. Yavuz, Padişah olduğunda ilk olarak
Şah İsmail’i ortadan kaldırmak için güçlü bir ordu hazırlığına girişti. Şah İsmail’in Osmanlı ile savaş istemeyip barış ortamını ortak sağlama önerisini red etti ve bildiğimiz gibi 24 Ağustos 1514’de Çaldıran savaşı
yaşandı. 1480’li yılların başlarında İtalyan bir gezginin Anadolu’da yaptığı araştırmalara göre bu coğrafya da yaşayanların üçte ikisi Kızılbaştır. Ve elbette bu Kızılbaş kavimleri Osmanlı ile Safevi devleti
arasında bir savaş olmasını, savaş olursa da bu savaşı Safevilerin kaybetmelerini isteyemezlerdi. Ancak bunlar Yavuz ve onu destekleyen güçler için önemli değildi. Bu yüzden de Çaldıran savaşı öncesi ve
sonrasında Anadolu’da ciddi bir temizlik hareketi başlatıldı. Tokat ve Amasya’dan başlamak üzere doğuya kadar tüm coğrafyada Türkmen Kızılbaşlara yönelik çok yönlü saldırılar başlatıldı. Bu faaliyetleri 3 Ana
gurupta toplamak mümkündür. A- Katletme, B- Göç ettirme, C- Asimilasyon. Katliam yerleri ve rakamları bugün tam olarak bilinemiyor. Zaten katliamı sadece Yavuz ile
sınırlamak da büyük bir yanlışlık olur. Kızılbaş katliamı Yavuz dönemindebaşlamış ve zaman zaman alevlenerek ‘’2 Yüzyıla damgasını vurmuş’’ demek daha doğru olur. Bu katliamlar 3 şekilde vuku bulmuştur.
Doğrudan askeri yöntemle, Şeyhül İslam fetvaları ile, Padişah tarafından atanan Devlet adamları veya desteklenen Beyler aracılığı ile. Askeri yöntemle Tokat ve Amasya’dan başlatılan ve tüm doğuya yayılan
sindirme hareketleri sonucu Kızılbaşlar ya sistemin dışına itildiler, ya da askerin zor ulaşabildikleri alanlara çekildiler. Ve her iki durumda da çok zorlu bir süreç yaşadılar. Bu süreç doğrudan etkisini
kaybetmişse de dolaylı olarak halen devam etmektedir. Zaman zaman toplu katliamlara da rastlanan askeri hareketlerden en çok iz bırakanı 6 Aralık 1606’da Sadrazam olan Hırvat kökenli Nakşibendi tarikatından Kuyucu
Murat Paşadır. Onun özellikle Doğu Anadolu’da kuyulara doldurduğu Kızılbaş kelle sayısının onbinleri bulduğu tarih sayfalarında yerini almıştır. Şeyhül İslam fetvaları da hem Devlet ileKızılbaşları, hem de
bağnaz Sünni kesimlerle Alevileri ciddi şekilde karşı karşıya getirmiştir. Yavuz’un Şeyhül İslamlarından ona “Eğer şeriata aykırı emirler verirsen, ben de senin hal’ine fetva veririm” diyen Zembilli Ali efendi
(dönemi 1503- 1526), akıl hocalarından olduğu iddia edilen İbni Kemal lakablı Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin efendi (dönemi 1526 - 1534) ve onun ardıllarından Ebu Suud efendi (dönemi 1546- 1574), Hamit Mahmut Efendi
(dönemi 1574- 1577) gibi, verdiği ‘’Alevilerin mum söndürdüğü, anayı bacıyı tanımadığı, kestiği yenilmez, katli vaciptir (helaldır)’’ tarzı fetvalarla Anadolu’da gerçeklerden habersiz olan Sünni halkı, Alevilere
karşı kışkırtan Emevi uzantısı Şeyhül islam düşünürlerdir. Bu fetvalar sayesinde devletin dışında sıradan halk da karşı karşıya getirildi ve elbette bunun en büyük faturasını masum Alevi toplumu ödedi. Ve bu
süreç adına Vaka –i Hayriye (Hayırlı Vaka) denen ve 1826 tarihinde Hacı Bektaş Veli Dergahının kapatılıp buralara Nakşibendi Şeyhlerinin atanması ile tamamlanmıştır. Osmanlının Aleviye layık gördüğü
adaletsizliklerin diğer boyutlarından örnek vermek gerekirse Osmanlı tarafından atanan veya desteklenen beylerden söz edilebilir. Bunların içinde özellikle Nakşibendi tarikatından Kürt molla Şeyh İdris-i Bitlisi’nin
(ölümü 8 Kasım 1520) önerileri ve yaptıkları dikkat çekicidir. Kaleme aldığı “Selim Şah-Nâme” adlı kendi eserinde; başta Diyarbakır ve çevresinde istatiksel olarak yaptığı katliamlar yer almaktadır. Bu dönem
özellikle Harran ovası ve çevresinde yaşayan Kızılbaşlar, Suriye ve Irak’a sürülmüş, Yavuz tarafından güneyden Sünni Araplar getirilip yerleştirilerek bölgenin dokusu ciddi oranda değiştirilmiştir. Bütün bunlar
elbette bir günde yapılmadı. Yavuz’un Çaldıran’da (24 Ağustos 1514) Şah İsmail’i yenip daha sonraları güney coğrafyalara seferler düzenleyip çok sayıda ki savaşı da kazanması ve Mekke’de3. Mütevekkil’den Halifelik
mühürlerini alıp kendini 29 Ağustos 1516’daHalife ilan etmesi sonrasında yoğunlaştı. Osmanlı Padişahı Yavuz şimdi artık İslam dünyasına Halife de olmuştu. Geriye bakılacak olunursa Halife olduğu İslam
coğrafyasının üzerinde Yüzbinleri aşan ölü, yaralı, yetim ve sürgün bırakmıştı. Milyonlarca kişiye acı çektirmiş, bir o kadar insanın da ahını almıştı. Aynı anlayışı EmeviHalifelerinde de görürüz. Ancak Yavuz’un
konumu ve anlayışı Emevilerden de vahimdir. Emeviler iktidar olmak için Halifeliği alet ediyorlardı. Başka bir deyimle Emevi Halifeleri bir nevi Hükümdar olmak için Halifeliği araç olarak kullanıyorlar,
Hükümdarlıklarının adına Halifelik diyorlardı. Ancak 1516’da Halife olan Yavuz Sultan Selim o dönem zaten dünyanın en güçlü ülkesinin Padişahıydı. Yetki sahibi olmak için Halifeliği araç olarak kullanmasını
gerektirecek bir durum da yoktu ortada. Bütün bunların yanında ne dini ilmi Halife olmasına yeterliydi, ne de ülkesini oluşturan dinamiklerin
siyasal geçmişinde böyle bir durum yaşanmıştı. Yavuz, Halife olan Türk kökenli ilk Sultandır. Fakat ne onun, ne de onu destekleyen dinamikleri için bütün bunların hiç önemi yoktu. Osmanlı daha büyük olanaklara
kavuşmalı ve ne pahasına olursa olsun Roma gibi dünya devleti olmalıydı. Yavuz’u saray darbesi ile Padişahlığa taşıyan çevreler genelde 2 ayrı guruptan oluşuyorlardı. GurupOsmanlı içinde genelde
liberallerden oluşuyordu. Yaslandıkları taban genelde müslümantarikat veAhilik gibi loncalardan oluşuyordu. Onlara göre Osmanlının Roma gibi dünya devleti olması için Tasavvuf içerikli tarikatlar ve Bektaşi
dergahları ile ilişkilerini iyi sürdürmesi gerekiyordu. Bektaşi dergahları bulundukları veya ulaştıkları yerlerde ki çalışmaları ile Osmanlının çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Osmanlı toprağına dahil edilen yerlerde
tarikatlar yaraları sarıyor, dönüşümleri sancısız (az sancılı) halde tutuyorlardı. İmparatorluk tabandesteğini bunlardan alıyor, gelişimin sağlıklı devamı buralarla devam ediyordu.
Gurupise gayri müslimler ve içinde Ulema’nın (alim) da bulunduğu Emevi hayranlarından oluşuyordu. Bunlara göre iktidaragelmek için uygulanan yöntemlerin içeriği önemli değildi.
Şiddet aracılığı ile yapılacak işleme Şeriat Hukuku adı verilir ve Osmanlıyı büyük Roma Devleti yapmak için yola devam edilirdi. Bu guruplardan ilki değişimler, açılımlar için darbeye sıcak bakmıyordu. 2. gurup
ise özellikle Yavuz’u iktidar yapmak istiyordu. Darbe yapıldığı zaman saray içindeki güçlerden 1. Gurup daha etkindi. Ancak 2. gurupbaskın çıktı ve birinci guruptakilerin kimini ikna etti, kiminden de gizledikleri
düşüncelerini gerçekleştirmek için zaman (avans) istedi. Buna rağmen ilk guruptan bazı kesimler darbe sonrası Yavuz ile ters düştüler. Çaldıran savaşı döneminde Yavuz bunları ikna etmekte oldukça zorlandı. Ancak
savaşı sonrası iktidarı daha da güçlendiğinden ilk guruptan bazılarını etkisiz hale getirdi. Bunların içinden Yeniçeri askeri komutanlarından Cafer Ağanın idam edilişi örnek gösterilebilir. Yavuz’un akıl
hocaları genelde 2. guruptan oldukları için kafalarında hazırladıkları yol haritasının önündeki engelleri kısa sürede devre dışı bıraktılar. Böylece Memlükler üzerine sefer yapmak ve Halifeliği almanın önünde ki
engeller de kaldırılmış oldu. Ancak Osmanlıyı büyükRoma devleti yapmak isteyen çevrelerin kendi içindeki çelişkiler 180 sene daha devam etti. 1. Gurup zaman zaman Osmanlı içinde varlığını göreceli olarak
gösterdiyse de en son 2. Viyana kuşatması (1683) sonrasında tamamen etkisiz hale getirildiler. 2. Viyana kuşatması ileride de değineceğimiz gibi Viyana’yı kuşatmaktan (zapt etmekten) ziyade, Osmanlı içinde ki
gurupların etkinlik kavgasıdır. Yavuz, Arap ülkelerini ve Mezopotamya’yı zapt etmek için iktidar çevrelerinde bulunan güçleri buna göre yeniden yapılandırdı. Dünyanın en güçlü ülkesinin padişahı olan Yavuz
dönemi, savaşlar dışında neredeyse hiç bir şeyle hatırlanmaz. Onun döneminde saray hazinesi bilime, sanata, edebiyata, mimariye, tıbba, kısacası insanlığın yararına olan ihtiyaçlar yerine, yıllarca süren savaşlarla
neredeyse tümden savaş giderlerine ayrıldı. Bu savaşlar döneminde saray bütçesi halktan alınan ağırvergiler dışında genellikle gayrimüslim tacirlerin katkıları veya saraya verdikleri borçlarla finanse edildi.
Yavuz bu savaşlarda Osmanlı saray çevrelerinden Emevi hayranı alimlerden olağanüstü destek gördü. Onların istemleri ile Osmanlıyı yeniden yapılandırdı. Arap Yarımadasından ve Mısır’dan getirdiği 2000 kadar Emevi
yanlısı (hayranı) din adamını yetkin alanlara yerleştirdi. Bu yeniden yapılanma ile Osmanlı yeni bir Emevi devleti haline getirildi. Yavuz’un Hilafeti alması İslamdin alimlerinin ortak düşüncesi ile değil,
savaşla elde edilmiştir. Şiiler zaten Osmanlı’nın veya Yavuz’un Hilafetini kabul etmiyorlardı. Hilafetin bu şekilde Osmanlıya intikal edilişine İslam coğrafyasında Şii veya Ehli Beyt yanlısı çevreler dışında Sünni
çevrelerden de ciddi bir muhalefet doğdu. Özellikle Afrika’nınkuzey batı bölgelerinde ayrı ayrı yerlerde de kendini Halife ilan eden bazı kişiler /akımlar doğdu. Osmanlı onların Hilafetinin geçerli olmadığını
vurgulamak için Hilafet armasının içine Kılıç arması yerleştirdi. Kılıç amblemi, Hilafetin kılıç zoruyla elde edildiği anlamına geliyordu. Başka bir deyimle bundan, ‘’Kim güçlü ise Hilafet onun hakkıdır’’ anlamı
çıkıyordu. Hilafetin en çok tartışılan noktası da elbet burası oluyordu. Şimdi burada oturup bumantığı biraz sorgulamak gerekir. Halifeliğin İslam dini içinde ki yeri İslam dininin temsilcisi anlamına
gelir. İslam dinini insanlığa tanıtan ve yayan Peygamber olduğu için bu dinin ilk temsilcisi doğal olarak Peygamber Hz. Muhammed’dir. Halifelik de Peygamberden sonra ki temsilcilik anlamında yorumlanmalıdır.
Osmanlı’nın bu kutsal dini sevgi, tasavvuf, paylaşım, inanç veya bütünlük çağrıştıran ve böylece insanlığı kucaklayan araçlar yerine kılıç zoru ile elde etmesi ve bunu Halifelik ambleminin içine KILIÇ arması koyarak
en üst seviyeden ilan edilmesi, Osmanlının, İslam dinini nasıl yorumladığını ciddi anlamda sorgulatır. Bu anlayışın içinde Hakk, hukuk, sevgi, kudsiyet yoktur. Bu anlayışın içinde insani erdemler ve değerler
yoktur. Bu anlayışın içinde İslam dinini sevmek de yoktur. Bu anlayışlar, İslam dininin yıkmaya çalıştığı ve uğruna savaş verdiği anlayışlardır. Bu anlayış tamamen Emevi anlayışıdır. Ve bu anlayışın Osmanlıya
bizzat Padişahı ve Halifesi eliyle egemen kılınması ile Osmanlı, aslında Yavuz tarafından en büyük darbeyi yemiş oldu. Osmanlı da zaman zaman kaybedilen savaşlar olmuştur. Veya zaman zaman yapılan büyük
yanlışlıklar olmuştur. Ancak Osmanlıya Hilafetin KILIÇzoru ile egemen kılınması kadar kalıcı vahimhiç bir hata yoktur. Osmanlı bu büyük hata ile hem insanlığın ortalama ortak değerlerinden, hem de İslam dininden
önemli ölçüde sapmıştır. Osmanlıya yapılan en büyük kötülük ona KILIÇ zoru ile Hilafetin getirilmesidir. Osmanlı, Ortadoğu ve Arap yarımadasında yaklaşık400 yıl hakim oldu. Bu kadar uzun süre bu topraklara
hükmeden Osmanlı buralarda gerek Türklük, gerek İnsanlığın ortalama ortak değerleri ve gerekse İslam dini açısından korkunç bir fiyasko yaşamıştır. Osmanlı bu icraatı ile gerek kendi iktidarı açısından, gerek
Türklük, gerek insanlığın ortak değerleri ve gerekse İslam dini açısından bu topraklarda adeta İNTİHAR etmiştir. Osmanlı bu topraklarda eskiden var olan çelişkileri ve kavimlerin bazılarının bir birlerine karşı
olan nefret yada ön yargılarını azaltmamış tam tersine arttırmıştır. Osmanlının bu topraklara İslam Hilafeti adına hakim olması ile bu topraklarda sevgi ve paylaşım değil nefret ve her türlü düşmanlık egemen
olmuştur. Bu gün bile bu topraklara baktığımızda bunu acı bir şekilde görürüz. Bu toprakların Osmanlıya geçişinden tam 400 yıl sonra Saraydan evli olan Savunma Bakanı Enver Paşa bir gün İslam, Hristiyan ve
Yahudiler tarafından da kutsal görülen bir mabedi ziyarete gelir. Mabetin hali içler acısıdır. Kapılar, pencereler kırık, kiremitler yağmurda içeriye su akacak kadar döküktür. Paşa bu duruma çok sinirlenir ve
yetkilileri çağırıp, azarlayarak bunun nedenini sorar. Yetkili kişinin verdiği yanıt oldukça düşündürücüdür. ‘’Paşam kırık ve dökülen yerleri elbette biz de onarmak istiyoruz. Ancak onarım işini Müslümanlara
versek Yahudi ve Hristiyanlar karşı çıkıyor ve ‘’Burayı tamir etmenin sevabını biz almak istiyoruz’’ diyerek yaptırmıyorlar. Hristiyanlara versek bu sefer ‘’Müslüman ve Yahudiler’’ aynı şekilde karşı çıkıyorlar.
Yahudilere versek bu sefer diğerleri karşı çıkıyorlar. Bu yüzden bir türlü onarım yapamıyoruz. Enver Paşa, ‘’Burasının tamir edilmesinin sevabını başka kesimlere bırakmayıp mutlaka kendileri tarafından
yapılmasını isteyen’’ dinsel gurupların tamirat sırasında bir birleri ile çatışmasını önlemek için orda Asker bulundurmak ve asker gözetiminde tamiratı sağlamak zorunda kalır. Halbuki Hz. Muhammed’in getirdiği
İslam dini böyle değildir. Kabe’nin onarılması sırasında Haser’ülEsvet denilen kutsal taşın taşınmasında aynı mantıkla bir birlerine düşen kabileleri, Hz. Muhammed bir araya getirir ve tatmin olmaları için sevabını
onlara bölüştürecek yöntemle sorunu çözer. Hz. Muhammmed’in İslamı elbette barış ve bir arada yaşama İslamıdır. Hz. Muhammed’in Hicret sonrası içinde Yahudi, Hristiyan, Putperestlerinde olduğuArap kavimleri ile
imzaladığı ve adına Medine Vesikası / Rıza Şehri beyannamesi denilen, bir arada barış içinde yaşama mutabakatı ile kıyaslandığında bugün bu topraklarda yaşananların onun kurduğu İslam dinine ne kadar yabancı
oldukları net olarak görülür. Hz. Muhammed’in 630 yılı başlarında Mekke’yi feth ettikten sonra İslam dinine gönülsüz geçen bütün İslam düşmanlarını af etmeleri ile kıyaslandığında -İslam dininin aslında nasıl bir
din olduğu- daha kolay anlaşılır. Bu toprakların Osmanlıya geçişinden tam 400 yıl sonra, yani 1. Dünya savaşı döneminde ve sonrasında adına DİN ADAMI denilen Şeyhler, Şıhlar, Şerifler tarafından bir biri ardına
Osmanlı ve Türkler alehinde FETVA’lar verilmekte, Türk askerini öldürmenin sevapları anlatılmaktadır. Tarih kitapları bu dönemde Ürdün’de, Hicaz’da, Basra’da, Mekke’de,İngilizleryararına Osmanlı kanı döktüren bu
Şeriflerin ve benzeri din adamlarının marifetlerini sıralamaktadır. İlginçtir. Bu fetvalar verilirken Hilafet Osmanlı’dadır ve devlet adına ‘’İslam Şeriatı’’ denilen Sünni içtihat ile idare edilmektedir. Bu kişi
ve guruplar ise Hristiyan olan İngiliz ve Fransız devletlerinin lehine isyan etmekte ve Şeriatlayönetilen Osmanlıdan yeniden Şeriat,daha fazla Şeriat istemektedirler. Bu toprakların Osmanlıya geçişinden 400 veya
500 yıl sonra bu topraklara yeniden göz attığımızda bir yandan Sünni ve Şiiler’in din kavgasını, diğer yandan Hristiyan, Yahudi, Falanjist, Vahhabi...vs. gurupların bir birleri ile KUTSAL DİN adına bir birlerini
nasıl boğazladıklarını görürüz. İşin ilginç yanı bu gurupların çoğu bir de aynı mezhep içinde bulunmalarına rağmen, bir birlerine karşı CİHAT ilan etmekte, dün dediğine bugün karşı çıkmakta, acınılacak hallerini
görmeyip bir de daha fazla KANveGÖZYAŞI dökmenin yarışını yapmaktadırlar. Bu coğrafyanın böyle şekillenmesinde Emevi, Abbasi ve Memlüklerden sonra -en hafif deyim ile- kusur, başına Yavuz Sultan Selim’in
getirildiği Emevi Hilafet anlayışıdır. Yavuz’un yaptı(rdı)kları insanlıksuçları bir biri ardına sıralandığında onun sadece Şii ve Alevidüşmanı yanını sergilemek kusurların en büyüğü olsa gerektir. Yavuz tarihte
eşine az rastlanılan zulüm ve çağdışıanlayışa İslamhukuku adını vererek Osmanlı ve onun devlet anlayışına en büyük kötülüğü yapmış, üzerinde yaşanan tüm halkları bu çağdışı anlayışın uzun vadelikurbanı etmiştir.
Yavuz’u darbe ile iktidar yaparak Osmanlı’yı Büyük Roma devletinin yerine geçirmek isteyen anlayış temsilcilerinin en büyük çıkmazı muhtemelen donanımlı bir tarih bilgisinden yoksun olmalarıdır. Osmanlı beyliği,
üzerinde çok büyük medeniyetlerin yaşadığı ve büyük kültürel miras bıraktıkları Anadolu ve Balkanlarda büyük atılım yaparak kısa sürede ciddi bir İmparatorluk olmuştu. Her gittiği yerde büyük kültürel miraslar
yakalayan ve bunu Osmanlıya uyarlıyan devlet anlayışı, devlet destekli Tasavvuf Vakıfları ve dönemine göre adil ve bir o kadar da üretken olan mobilize Ahi loncaları ile sürekli bir gelişme halindeydi. Osmanlı
15. YY’lın ortalarında dünyanın en dinamik ordusuna sahipdi. Manevra kaabiliyeti oldukça yüksek ve gelişkin bir teknolojiye sahipti. Bünyesinde her meslekten onbinlerce yekin insanı barındırıyordu. Devletin çarkları
hızlı çalışıyor, alınan kararlar yetenekli geniş potansiyel ile rahatça uygulanabiliyordu. Osmanlının heniz hilafetle yönetilmediği Fatih döneminde İstanbul’un Trakya yakasına 2 sene bile sürmeyen kısa bir zaman
içinde Rumeli Hisarları yapıldı. Osmanlı’nın en büyük ağır silah sanayisi Edirne civarındaydı. Ancak yüksek teknoloji ve hızlı manevra kaabiliyetinin olanaklarından yararlanmak isteyen Fatih, ağır silahları
İstanbul’a 250 km. uzakta olan Edirne’den taşımak yerine, döküm ustalarını İstanbul’a getirip gerekli ağır topları orada döktürdü. Öyle ki, ağır toplar yüzlerce katır ve asker ile taşınmak yerine hemen orada dökülüp
mermilerini Bizans surlarına atabiliyorlardı. Kimi tarihçiler itiraz etseler bile tarih kitapları Fatih’in Osmanlı donanmasının bir kısmını bir gecede önü zincirle kapalı yerden geçiremeyince karadan yürüterek
Haliç’e geçirmesi zamanına göre olağanüstü bir manevra becerisi gerektiriyordu. Fatih’in torunu Yavuz’u bu olaydan 63 sene sonra İslam Halifesi olarak Osmanlı ordusunun başında Arap çöllerinde oradan buraya
koştururken görüyoruz. Yavuz özellikle Mısır’dan getirdiği Emevi hayranı 2000 kadar Ulema ile Osmanlının yapısını baştan aşağı değiştirdi. Her kurumun en yetkin yerlerine, bu meslekten anlamayan Ulamalerı
yerleştirdi. Yapılacak önemli iş ve açılımlar için Şeyhül İslamın onayını almayı zorunlu hale getirdi. Ve çok değil sadece 100 sene sonra bu tür uygulamalarla dünyanın en büyük imparatorluğu olan Osmanlı her yönden
gülünecek /acınacak hale getirildi. Bu süre içinde teknoloji ve sanayileşme durmuş, bilim ve beceri üretim yeri olan Üniversiteler (Medrese) Osmanlı halklarının içinde nefret ve hurafeler yayan bir kangrena
dönüşmüşlerdir. Osmanlı yapısı sistematik olarak tembelleştirilmiş, Rönesansla atılıma geçen Avrupa’nın karşısında rekabet etmesi gerekirken onun icadları ‘’Gavur icadı’’ denilerek ülkeye sokulmamış, Gayri
Müslimlere ‘’Vergisi helal değildir’’ mantığı ile vergiden muaf tutulmuş, gidişattan huzursuz olan ülkenin aydınları ve devlet adamları ‘’Fitne sokuyor’’ denilerek ya idam edilmiş veya ülkenin en ücra köşelerine
sürülerek cezalandırılmışlardır. Yavuz’un Osmanlı başına sardığı Hilafet belasının getirdiği sonuçlar yüzünden ülke her yandan dökülüyordu. Padişahlar sadece ve sadece kendilerini düşünüyor olmuşlar, saray her
dönem türlü iktidar entrikaları ile çalkalanıyor, zaman zaman çocuk yaşta kişiler Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük bir dünya İmparatorluğunun başına Padişah ve aynı zamanda İslam dininin Halifesi olarak
geçiriliyordu. İmparatorluk tahtına oturan bu Padişah ve İslam Halifeleri, yetkilerini yakınları ile paylaşmamak için saray içinde ya sürekli katliamlar yaptılar, ya da yakınlarını adeta ömür boyu
hapsettirdiler. Örneğin Sultan 3. Mehmet, babası 2. Selim’in 16 Ocak 1595’de ölümü ile tahta çıktığızaman 19 kardeşini ve onların aile bireylerini Padişah ve Halife sıfatı ile öldürtmüştür.
Osmanlı devleti Yavuz’un Osmanlının başına sardığı bu Halifelik mirası ile son derece acınacak duruma sürüklenmiştir. Sultan 1.Ahmet (saltanatı 21 Aralık 1603 - 22 Kasım 1617) Padişah ve Halife olduğunda 13
yaşındadır. Sultan 4. Murat (Saltanatı 10 Mayıs 1622 - 9 Şubat 1640) ise 10 yaşında Padişah ve Halife olmuştur. İş zamanla o kadar gülünç duruma düşmüştür ki Sultan 4. Mehmet ise 8 Ağustos
1648 tarihinde Padişah ve Halife olduğunda sadece 6 yaşındadır. Rezaletler bununla kalsa Osmanlı yapısı belki geri kalan eksikliklerini kendi içinde bir türlü giderebilirdi. Sultan 1. Mustafa ise Şeyhül
İslam Es’ad Efendi’nin ‘’Akli dengesi yerinde olmadığı için Sultanlığı ve Hilafeti caiz değildir’’ fetvası ile yapılan bir Askeri darbe ile hem 2. defa çıkarıldığı Padişahlıktan ve hem de aynı zamanda Halifelikten 8
Ocak 1623 tarihinde alaşağı edilmiştir. Sultan 1.İbrahim ise 18 Ağustos 1648’de Padişahlık ve Halifelikten alaşağı edilmenin ötesinde üstelik boğdurularak öldürülmştür. Osmanlı Halife Sultanlarının
belki de en dramatik iktidardan indilme olanı Genç Osman isimli 2. Osman döneminde yaşanır. 1617 yılında 13 yaşında Sultan ve Halife olan Genç Osman 5 sene sonra 20 Mayıs 1622’de tahtan, diğer yanı ile Halifelikten
indirilerek İstanbul Yedikule zindanlarında boğdurularak öldürülür. Hilafet tarihinde ilk defa Halifeler, Şeyhül İslam fetvaları ile tahttan ve Hilafetten indirilir olmuşlardır. Bütün bunlar alt alta
getirildiği zaman Yavuz’un Osmanlı’ya getirdiği bu Halifelik belası hem Osmanlı’nın dinamizmini baltalamış, hem de Hilafet adeta maskaralığa döndürülmüştür. Osmanlı bu icraatlarla saygınlığını ve dinamizmi
yitirmenin ötesinde oldukça gerilemiş, dünyada ki tüm gelişmelere yabancılaşmış, Emevi hayranı çıkarcı din adamlarının her alanda yetkin hale getirilmeleri ile Osmanlı kendini var eden etkenlerden sapmıştır. Sene
1683. Osmanlı 2. Viyana seferine çıkacak. Fatih döneminde (1453) ağır sanayi sayılan ağır toplar katırlarla taşıma zahmetinden kurtulmak için Edirne’de getirlmeyip İstanbulda dökülülürken, bilimden ve çağdaşlıktan
fersah fersah sapan bu anlayışın doğal sonucu olarak 1683 senesi 2. Viyana kuşatmasında o toplar binlerce km. mesafeye katırlarla çekilerek götürülmek durumunda kalınmış. Fatih’in İstanbul’un alındığı dönemde bu
topları 250 km. mesafedeki Edirne’den getirme yerine İstanbul’da bunu döktürmesi ile aynı topların 2000 km. ileride ki Viyana’ya katırla taşınması arasında ki farktır bu anlayış. Osmanlı Yavuz sayesinde 150 sene
içerisinde bu hale getirilmiş. Bu anlayış ile Osmanlı’nın bırakın Roma gibi dünya devleti olmasının beklenmesi, Avrupa Rönesans ile tanışıp gelişmese bile Osmanlının uzun süre yaşaması imkansızdır. Bu anlayışın
devlete egemen olması ile ülke çok doğal ve haklı olarak iç isyanlarla çalkalanacak, diğer yandan da gücünü yitiren saray çevresi, ülke içinde ve dışında ki çeşitli güçlere karşı otoritesini yitirecek,
bağımsızlığından ödün üzerine ödün verecektir. Osmanlının son dönemi olan gerileme döneminde ise artık iyice can çekişecek, Sultanlar yabancı ülkelerin maslahatgüzarları tarafından yönlendirileceklerdir. Ancak
yönlendirilen ve yönetilen sadece Saltanat olmayacak, Hristiyan batılı ülkeler tarafından İslam Halifesi de yönlendirilme durumuna düşecektir. Bu çöküşün son durağı ise son Sultan Vahdettin’in genç Türkiye
Cumhuriyetinin Sultanlığı kaldırması (1Kasım1922) sonucu bir İslam Halifesi olarak ülkesini işgal eden Hristiyan İngiliz devletine sığınması ile son bulacaktır. Vahdettin, Anadolu’yu işgal eden Hristiyan
Emperyalist ülkelere karşı başında Mustafa Kemal Paşanın bulunduğu Ulusal Kurtuluş savaşına destek vermek yerine, kukla duruma gelmiş Sultanlığı ve Hilafetinin acınılacak durumunu görmeyip işbirlikçi Sadrazam Damat
Ferit Paşa’nın önüne koyduğu Mustafa Kemal Paşayı ölü veya diri tutuklanması önergesine imza atacak kadar zavallılaşacak, Ulusal Kurtuluş savaşı sonrasında ise ‘’Ülkesinde can güvenliğinin kalmadığı’’ gerekçesi ile
ülkesini işgal eden İstanbul'daki İngiliz işgal kuvvetleri komutanına mektupla baş vurarak Malaya isimli İngiliz zırhlısına binerek (17 Kasım 1922) ülkeden kaçıp gidecektir. Emevi hayranı Osmanlı Sultanı
Yavuz’un, henüz yeni kurulan (9 Eylül 1502) ve başında Şah İsmail’in bulunduğu Türkmen Safevi Kızılbaş Devletine karşı 23 Ağustos 1514 (bazı kaynaklara göre 19Mart 1514) tarihinde açtığı Çaldıran savaşının
sonrasında elde ettiği İslam dini Hilafeti macerası, arkasında milyonlarca Müslümanın kanı ve ahını bırakarak ve ülkesini her yönlü tamamen bitirerek, aynı anlayışın devamı olan torunlarının işgalci Hristiyan bir
ülkeye sığınması ile son bulacaktır. Emevi tarihiı böyledir. İktidarını kanla başlatır, kanla devam ettirir ve kanlı bir şekilde sona erer. Emevi anlayışı böyledir. Güçlü olunca işgal eder, iktidarı döneminde
göz yaşı döktürür ve iktidarı zayıflayınca da düşmanına sığınır. Emevi ahlakı böyledir. Bu anlayışı başlatan Ebu Süfyan, İslam dini Peygamberine karşı yaptığı her türlü kötülüklerden sonra Bedir’de (13 Mart
624), Uhud’da (25 Mart 625) ve Hendek’te (627) savaş açtığı savaşları kazanamayınca, 1 Ocak 630 tarihinde Mekke’yi muhasara eden Hz. Muhammed karşısında derhal İslam dinine geçer. Aleviler onun için bu anlayışa
‘’Kılıç zoru ile İslam olanlar’’ deyimini kullanır. Emevi tutarsızlığı böyledir. Anlayışı babasından devr alan Ebu Sufyan oğlu kendini Halife ilan eden Muaviye, Hz. Ali ile arasında yaşanan Sıffeyn (26 Temmuz
657) savaşını kaybedeceğini anlayınca ‘’Savaşacağımıza aramızda Kuran hakem olsun’’ diyerek Kuran’ı Kerim sayfalarını yırtarak mızraklarının başına geçirir ve bu hile ile zaman kazanmaya çalışır. Bu Emevi tarihi
böyledir. Bunların fikir babaları Muaviye oğlu Yezid’de, Kerbela (10 Ekim 680) vakası sonrası önüne getirilen İslam Peygamberinin torunu Hz. Hüseyin’in başına bakarak, Emevi Halifesi sıfatı ile şöyle der. ‘’Ey
Katil’in oğlu. Baban Uhud’da dedemi katletti. Ne mutlu bu güne ki intikamımı aldım. Keşke atalarım hayatta olsalardı da bu mutlu günü görselerdi’’ Emevi tarihi ve değerlerinin devamını Osmanlı’ya hakim kılan
Yavuz ve ardıllarının, vatanlarını işgal eden Hristiyan Emperyalistlere sığınması son derece normaldir. Bundan dolayıdır ki Emevi anlayışından ahlaki bir davranış beklemek yersiz bir beklenti olur. Osmanlı
tarihine baktığımızda 2 önemli kırılma dönemi yaşandığını görürüz. Bunlardan ilki ve küçük olan Fatih döneminde, büyük ve kalıcı olanı Yavuz döneminde yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı’yı İmparatorluğa
dönüştürürken yaptığı zihniyet değişimi ile Yavuz’un ortaya çıkmasının koşullarını da önemli ölçüde hazırlamıştır. Yavuz ise Büyük Roma hayali ile Osmanlının başına Hilafet belasını sararak onu bir daha
düzelemeyecek bir yörüngeye oturtmuştur. Osmanlının kuruluşunda Şeyh Edebali’nin deyimi ile ‘’Önce İnsana yatırım’’ anlayışı Fatih tarafından ‘’İnsanıçıkarı için kullanmaya’’, Yavuz döneminde ise ‘’İnsanı, insani
erdemlerden soyutlamaya’’ dönüşmüştür. Bu kırılmalara Osmanlının 4. Sultanı Yıldırım Beyazit döneminde de teşebbüs edilmiş ancak ne Osmanlının gücü, ne de koşullar buna elverişli olmadığı için kırılma yaşanmamış,
ancak kuruluş felsefesinin kırılabileceği anlayışı konuşulur/görüşülür / tartışılır olmuştur. Osmanlı Hilafetle yönetilmeden önce yaşam biçiminde Türk aile gelenek ve görenekleri egemendi. Bu geleneklerin en
önemlisi de aile müssesesinin biçimidir. Türkler aile geleneklerinde kadına değer verir. Sofrada, cephede, ibadette kadını ile birlikte bulunurlardı. Ancak bu gelenkler başında Şah İsmail’in bulunduğu Kızılbaş
Türkmen Safevi devletinde daha da belirgindi. Bundan dolayıdır ki Şah İsmail’in eşi Çaldıran savaşında kocasının yanındaydı. Tarih kitapları onun bu savaşta Yavuz’a esir düştüğünü yazarlar. Osmanlı ise Hilafetle
yönetildikten sonra 2000 kadar Emevi hayranı Ulemayı Osmanlıya akıl hocaları gibi getirip onları yönetimde etkin hale getirdikten sonra onlarla birlikte Bedevi Arap geleneği olan çok eşlilikle de tanışmış veya
kaynaşmış oldu. Osmanlı’ya Hilafetin getirilmesinden sonra saray içinde Sultan Halifeler için Haremler oluşturuldu. Her biri yurdun başka bir coğrafyasından hoyratça koparılıp seks kölesi olarak getirilen bu
fiziği düzgün hanımlar, özellikle saray entrikaları denilen iktidar kavgasında ciddi birer obje durumuna sürüklendiler. Sultan Halifelerin bu şekilde saraya doldurulmuş sayısız cariyeleri vardı. Bu cariyeler
bakire olarak Sultan Halife Efendi Hazretlerine sunulur, fizikleri bozulmaya başladıktan sonra Harem içinde daha alt başka bir alana gönderilirlerdi. Sultan Halifenin fiziği düzgün cariyelerinden, sarayda görevli
başka erkeklerin istifade etmemeleri için, özellikle cariyelerle yakın ilişkide olan erkekler iğdiş edilerek onların erkeksi özellikleri giderilir, Cariyelerin zamanla daha alt konuma sürüklenmelerinden sonra da bu
hanımlar sarayda diğer yetkin kişilerin metresi olma durumunda kalırlardı. Sultan Halifenin cariyelerine haremde başkalarının sokulması yasaktı. Ancak fiziği düzgün bu cariyelerin bir kısmının Sultan üzerinde
ciddi etkileri vardı. Bir kısmının zamanla çocukları doğmuş ve gelecekte iktidar paylaşımında taraf olacaklardı. Cariyeler bunu bildiklerinden onların bir kısmı saraya yakın paşalarla gizli ilişkilerde bulunur,
herkes bir ötekini çıkarı için kullanmanın yollarını arardı. Sultan Halifelerin bir kısmının tahtan indirilme veya boğdurulmalarının arkasında bu cariyelerin entikaları vardı. Türk gelenek ve göreneklerinde
bulunmayan bu görüntüye Ahlaki olarak bakıldığında bunun en büyük zararının Türk gelenek ve göreneklerine zarar verdiğini rahatlıkla görmek mümkündür. Saray veya Sultanlık açısından bakıldığında Padişah efendilerin
cinsel arzularına yanıt vermesi için çok sayıda cariyenin kümes gibi bir yere doldurulması, kimi Padişahların cariyelerden çocuklarının olması, fiziği düzgün bazı cariyelerin Padişahı etkisi altına alarak onu devlet
işlerinde yönlendirmeleri Osmanlıyı ciddi felaketlere sürüklemiştir. Dini açıdan bakıldığında İslam dini gibi güzel, adil ve sevgi dolu bir dinin en yüksek temsilcisi olan Halifelerin, dinsel kavramları bir yana
bırakarak onlarca cariye ile sarayda zevk ve sefa sürmeleri en çok bu güzel dine zarar vermiş, Halifeler şahsında İslam dininin dış görüntüsü ciddi yaralar almış, adil ve paylaşımcı özelliği tahrip edilmiştir. Görülüyor ki Hilafet makamı, Osmanlı da İslam dininin özelllikleri ve
sorumlulukları için değil, tıpkı Emeviler gibi, iktidarı ele geçiren gücün ahlaksız çıkarlarına alet edilmiştir. Hilafetin özgün konumunun iktidar erkinin çıkarları doğrultusunda
yapılandırılması ile İslam dini yüzyıllar sonra bile halen halk üzerinde kalıcı etkiler bırakan çok yanlı zararlar görmüş, İslam dininin yanlış tanıtılması ve bilinmesi gibi bir yanlışın doğmasına sebep olmuştur.
Bu uygulamalar ile Osmanlıya teba olan halklar bilim ve uygarlıktan git gide uzaklaşmış, bu halklar aynı zamanda İslam dinini önemli ölçüde çağdışı fanatik bir inanç biçimde benimseme durumuna gelmişlerdir.
Bugün bile bu coğrayaya baktığımızda Osmanlının bu çağdışı ve İslama yabancı mirasını savunan geniş bir Türk toplumu ortaya çıktığını maalesef görmek durumunda kalıyoruz. Türkler (Türkmen ve diğer Türk
oymaklarda) çok az görülen ve Türklere ait olmayan bazı davranış biçimleri Anadolu Türklerinde ortaya çıkmış, bu gelenekler İslam dininin yorumlanması, Siyaset anlayışı, toplumsal uzlaşı gibi alanlarda çok ciddi
huzursuzlukların meydana gelmesine zemin sağlamışlardır. Türkler gibi, bırakın zayıfı ezmeyi, cephede elinden silahını düşüren düşmanının hayatını bile bağışlayacak kadar sayısız örnekleri olan bir toplumun
içinden bugün ciddi biçimde bir ‘’Linç’’ kültürü doğmuşsa bunun sebeplerini çok önemli oranda Yavuz ve onun Emevi tarzı Hilafet anlayışında görmek gerekir.
Bu anlayışın toplumda ciddi oranda kök salması ile, yüzlerce yıldır dinsel açıdan sorgulayıcı olmayan bir halk kitlesi ortaya çıktı. Bu halk kitlesinin içinde şu görüşler ciddi orada kabul görmektedir :
Sorunları olduğunda Muska, üfürük, büyücü, falcı gibi gene bu dinin içinden çıkan rantçı Hurafe takımı ve onlardan medet uman geniş bir kitle,
Evlendiği kızın bakire olmasını şart koşan ancak gün boyu becerek bir kadın ve kız arayan erkek topluluğu, Gerektiğinde kızları için fahiş başlık parası alacak kadar insafsız bir aile fotoğrafı,
‘’Allahını seven vursun’’ sloganı ile Allah sevgisi ile linç kültürünü bağdaştıran bir anlayış, Alevilerin Cem ayinlerinde ‘’Mum söndürdüklerini’’ sanacak kadar yönlendirilebilecek cahil bir topluluk,
Ulus anlayışı yerine Bedevi Arap anlayışı olan ‘’Ümmet’’ kavramını savunmak, Ramazanda Oruç tutmadıkları için insanları sokak ortalarında tekme tokat linç etmeye kalkan bir İslam anlayışı,
Cihad adını verdileri şiddet yöntemi ile akıllarınca Allahın avukatı olmaya kalkışmak, Depremleri, doğal afetleri devlet yöneticilerinin eksik din uygulamalarına bağlayacak kadar sapkın bir dürtü,
Toplumsal barış yerine ‘’Şeriat’’ dedikleri Emevi anlayışını devlette hakim kılmak, Türban simgesi ile devlet – halk arasında uzlaşmaz gerilimler çıkarmak,
Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta insanları kurşunlamak, diri diri yakmak, Bilim ve çağın ihtiyaçlarını üretim yerine mandacı, mikro anlayışları savunmak. .........
Bütün bunlar Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı İmparatorluğuna yerleştirdiği Hilafet anlayışının doğal sonuçlarıdır. Bu anlayışların toplumda geniş kabul görmeleri Yavuz’un bize bıraktığı mirastır. Onun hediyedir.
Bu mirasın gerisinde Yavuz’u iktidar yapan ve Osmanlı’yı dünya devleti yapmak isteyen kesimlerin ve Emevi hayranı Şeyhül İslamların etkileri yatmaktadır. Bu anlayışların gerisinde Yavuz’a “Eğer şeriata aykırı
emirler verirsen, ben de senin hal’ine fetva veririm” diyen Şeyhül İslam Zembilli Ali efendi (dönemi 1503- 1526) vardır. Bu anlayışların Osmanlıya hakim olmasında Yavuz’un akıl hocalarından olduğu iddia edilen
İbni Kemal lakablı Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin efendi (dönemi 1526 - 1534) ve onun ardıllarından Ebu Suud efendi (dönemi 1546- 1574), Hamit Mahmut Efendi (dönemi 1574- 1577) gibi, gibi Emevi uzantısıŞeyhülİslam
düşünürlerdir. Bu düşünürlerin düşünceleri ve icraatları ne Türklüğe, ne Osmanlıya, ne de İslam dinine iyilikleri olmamış tam tersine saymakla bitmeyecek ve yazılsa ciltler dolusu çıkacak kötülükleri dokunmuştur.
Türklüğe faydası olmamış tam tersine Türk katliamını ‘’Ulvi (makbul)’’ bir anlayış olarak Osmanlı da hakim kılmışlardır. Şeyh Edebali’nin Osmanlının kurucusu olan Osman Beye ‘’Ey Oğul’’ diye başlayan ve her
yanı ciddi erdem içeren nasihat mektubu ile başlayan ve gelişen Osmanlı da hakim olan anlayışta ilk kırılma noktası 4. Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazit dönemidir. Yıldırım, kendisi de Türk ve müslüman olan Timurla
1402 Ankara (Haymana) savaşını yapmıştır. Ancak İstanbul’u almayı ve Osmanlıyı İmparatorluk yapmaya çalışan Yıldırım’ın buna gücü yetmemiş, kırılma yüksek sesle düşünülür/konuşulur olmanın dışında başarıya
ulaşmamıştır. Osmanlı da ilk ciddi kırılma İstanbul’u zapt (1453) eden 7. Osmanlı Padişahı Fatih zamanında başlamıştır. Fatih İstanbul’u zapt ettikten sonra ilk işi Türk ve Müslüman olan Çandarlı Halil Paşa’yı
idam etmiş, peşinden de gene Türk ve Müslüman olan Uzun Hasan ile Erzincan’da Otlukbeli (11 Ağustos 1473) savaşını yapmıştır. Osmanlı da 2. ve kalıcı ciddi kırılma ise 9. Osmanlı Padişahı Yavuz döneminde ve
başında Şah İsmail’in bulunduğu Türkmen Safevi Kızılbaş Devletine karşı 23 Ağustos 1514 (bazı kaynaklara göre 19Mart 1514) tarihinde açtığı Çaldıran savaşı ile başlamıştır. Tarafsız bir gözle bu savaşların
içeriğine baktığımızda Yıldırım ile Timur arasında ki savaş (1402) Ankara’da yaşanmıştır. Bu savaş bölgesine baktığımızda Ankara Osmanlı başkentine 400 km., Timur İmparatorluğu başkentine de yaklaşık 4000 km.
Mesafededir. Demek ki savaşı esas başlatan Timur’dur ve savaşın esas taraftarı Timur’dur. Ancak Osmanlı’da ki diğer krılıma dönemi savaşlarına baktığımız da savaşı isteyen taraf Osmanlıdır. Otlukbeli Uzun
Hasan’ın bölgesidir ve etkin devlet işlerinin yürütüldüğü Diyarbakır’dan 300 km. mesafededir. Otlukbeli Osmanlı başkenti İstanbul’a ise 1100 km uzaktadır. Demek ki savaşı isteyen taraf Osmanlıdır. Şah İsmail ile
yaşanan Çaldıran savaşına baktığımızda da aynı fotoğrafı daha belirgin görürüz.Savaşın yaşandığı Çaldıran, Kızılbaş Türkmen Safevi devletinin başkenti Tebriz’e yaklaşık 500 km., Osmanlı başkenti İstanbul’a ise
yaklaşık 1500 km. mesafededir. Burada da savaşı isteyen tarafın Osmanlı olduğu net olarak görülmektedir. Tarihin garip bir cilvesi olarak bu kırılmaların tümü de Osmanlı ile Müslüman Türk devletleri arasında
meydana gelmiştir. Mantıklı olarak baktığımızda ‘’Din, ırk ve kültürel’’ gelenekleri kendisine benzeyen başka bir oluşumun, aynı özellikleri taşıyan başka bir oluşum tarafından yok edilmeye çalışılması, söz konusu
anlayışı ahlaki açıdan sorgulatır. Bu da o devlette çürüme ve yozlaşmanın başlangıcı demektir. Osmanlının kuruluş felsefesinden sapmasının ve giderek çürüyüp tarihten silinmesinin altında bu ahlaki sorumsuzluk
vardır. Bu sorumsuzluk sadece ırki olarak değil, coğrafi ve dini ortak özellikleri bir birine benzeyen diğer oluşumları da kendine düşman etmiş ve giderek coğrafyasında yanlızlaşma durumuna düşmüştür. Genç
Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ sözleri bu açıdan birer tarih belgesidir. Türkiye’nin bugün karşılaştığı yurt içi ve yurt dışı sorunların altında tıpkı Osmanlı da
olduğu gibi bu kuruluş felsefesinden sapma yapmaktadır. Osmanlı Sultanı Yavuz’un Çaldıranda Şah İsmail ile yaptığı savaş sonrası elde ettiği Halifelik, devlet üzerinde ciddi tahribat yapmış ancak saray
çevresinde bulunan veya saraya sonradan dahil olan etik kesimin hepsi Hilafeti benimsemiş değildi. Hilafeti savunanlar ile karşı çıkanlar arasında ki açık ve gizli iktidar kavgası 1683 2. Viyana kuşatmasına
kadar devam etti. 2. Viyana kuşatması bu açıdan önemli bir dönemeçtir. Viyana kuşatmasına değinmeden önce Osmanlının durumunu kısaca yeniden gözden geçirelim. Dünyanın en büyük İmparatorluğu Yavuz’un Osmanlı
başına Hilafeti bela etmesi sonrası giderek ciddi devlet olma özelliğini kaybetmeye, kamusal alan her yönü ile Emevi İslam anlayışına sahip kişiler tarafından yönetilmeye başlandı. Batı Avrupa, İstanbul’un Fatih
tarafından zapt edilmesi sonrası yeni alternatif ticaret yolu bulmak amacıyla denizciliği geliştirmiş, Hristiyan Katolik anlayışında yaşanan değişimlerle Rönesans başlamış, bilimde, sanatta, tıb’da, teknoloji de
atılım başlamıştı. Osmanlı ise Emevi İslamı referans almış, gelişim ve dönüşümlere kapısını kapatmış, bir dönem sonra ise batının geliştirdiği teknolojik üstünlüğü yakalamak ve ondan yararlanmak ve geliştirerek
sahip olma yerine ‘’Gavur icade’’ diyerek ona cepha alma yoluna girmiş ve modern teknolojiyi red etmiştir. 1453 yılında İstanbul’un alınması döneminde bir gecede gemileri karadan kızaklar üzerinden Haliç’e
geçiren hızlı ve kapsamlı mobilize üretim yapan kadro yaşamdan dışlanmış, yerini ya Emevi anlayışlı Din Uleması, ya da bundan etkilenen geniş bir halklar topluluğu almıştı. Halk, Osmanlının hakim kıldığı anlayış
sonucu yoksullukluk ve yüksek vergi altında inim inim inlerken bile bunun nedenlerini böylece sorgulamak yerine daha fazla dine sarılan bakış açısını tercih etme noktasına gelmişti. Hilafet ve saray bir yandan
çeşitli iktidar entrikaları ile çalkalanırken diğer yandan da ‘’Vur patlasın, çal oynasın’’ umursamazlığı içinde gününü gün ediyordu. Osmanlının her yeri dökülüyor, ülke Celali isyanlar dizisi ile neredeyse her
yerden isyanlarla ve talan çeteleri ile çatışmak durumunda kalıyordu. Anadolu da Türkmen tapluluklar Köroğlu, Dadaloğlu, Pir Sultan örneklerinde gördüğümüz gibi iktidara doğrudan cephe almışken, Dini
propaganların etki alanı içinde olan saraya yakın alanlarda ise sarayın yanlışlıkları, başka daha büyük yanlışlıklarla giderilmeye çalışılıyordu. Örneğin askerler isyan ederek Sultan Halifeleri tahttan indiriyor ve
başka birini yerine getiriyor, canı istediği sultanı ise öldürüyorlardı. 28 Eylül 1730’da saraya karşı yaşanan Patrona Halil ayaklanması ise artık Osmanlının kurtulma şansının kalmadığının gösterisine dönüşüyordu.
Ayaklanmada Saraydan daha fazla şeriat isteyen asiler her yeri yakıp, yıkıyor, Batı’dan 160 sene sonra ancak ulaşılabilen matbaa dışında her türlü teknolojik icadı ‘’Gavur icadı’’ diyerek kırıp döküyorlardı.
Sonuçta Osmanlı öyle bir noktaya gelmiştir ki Emevi Hilafet anlayışı onun sonunu getirmiştir. Saray çevresinden yansıtılan ve yaşanılan bu ölçüsüzlük ancak köklü bir değişim ve dönüşüm ile sağlanabilirdi. Bu da
ancak koşulların buna elverişli olması ile sağlanabilirdi. Bu açıdan 2. Viyana Kuşatması (1683) bir dönüm noktasıdır. Kuşatmaya giden Sadrazam Kara Mustafa Paşa gidişatın farkındaydı. 1453 yılında İstanbul,
Fatih tarafından işgal edildiği zaman en ağır silah sayılan topların en büyük dökümhanesi Edirne’dedir. Ancak Fatih topları oradan 200 km. katırlarla çakmek ve İstanbul’a getirmek yerine bu topları İstanbul’da
döktürmüş, mobil teknolojinin nimetlerinden yararlanarak iş ve zaman kaybını aza indirmişti. 2. Viyana kuşatmasında ise aynı toplar yaklaşık 3 bin km. katırlarla çekilerek Viyana önlerine getirilmek gibi
teknolojinin öneminden uzaklaşılmıştı. Kara Mustafa paşa bir komutan olarak durumun farkındaydı.sefere çıktığı alan netice de Avrupa olduğu için bu bölgeyi daha yakından analiz etme durumu söz konusuydu.
Osmanlıya baktığımızda şu ciddi farklılığı rahatça görmek mümkün. Osmanlı Emevi İslamı devletin resmi dini haline getirmiş ama bunu Osmanlının hakim olduğu Avrupa yakasında yaşama geçirememişti. Hem bu bölgenin
sonradan İslam oluşu, hem buranın İslamlaşmasında Bektaşi Babalarının ve Tekkelerinin hakim oluşu hem de sosyal ve coğrafi olarak bölgenin farklı bir sosyo ekonomiye sahip olma durumu bir araya getirildiğinde
Osmanlının burayı Emevileştiremediğini görmek mümkün. Bugün de bu coğrafyaya göz attığımızda Bektaşilikten Sünniliğe dönüşen bu alanda Emeviliğin etkin ol(a)madığını rahatça fark edebiliriz. Tarihe bir göz
attığımızda İspanya’da kurulan Emevi Endülüs Devletinin de buna benzer bir süreç yaşadığını görürüz. Horasanlı Eba Müslüm 750 /51 yıllarında Emevi devletini yıkıp yerine Abbasi devletini kurduğunda yeni devletin ilk
Halifesi Ebu Abbas, Emevi izlerini silmek için Emevilerin üzerinde ciddi bir şiddet politikası kurmuş, eline geçirdiği tüm Emevileri ve taraftarlarını katletmişti. Emevi devleti yıkıldığı zaman bu devletin en uzak
cağrafyası Türklerin yaşadığı Orta Asya bölgleri ile şimdiki İspanya / Venedik ülkelerinin bulunduğu batı Avrupa bölgeleri de Emevi devletinin sınırlarına dahil olmuşlardı. Ancak Emevilerin Ehli Beyt soyuna yaptığı
zulüm sonucu Ehli Beyt taraftarları genellikle Orta Asya bölgelerine göç ettikleri ve oralarda ciddi bir etkinlik kurdukları için Emevi devletinden arta kalanların buralara sığınmalarının koşulları zayıftı. Zaten
Emevi devletine baş kaldırıp yıkan komutan Horasan’lı Eba Müslüm de bu coğrafyadandı. Dolayısı ile Emeviler yeni devletin (Abbasiler) elinin kavuşamayacağı bölgeye kaçmak/sığınmak zorunda kalmışlardı. 1258 yılına
kadar hakimiyetini İspanya ve çevresinde sürdüren Endülüs Emevi devleti, bölgenin yukarıda sıraladığımız coğrafi özelliklerinden dolayı kısa süre içinde Emevi anlayışından sıyrılmış, modern bir İslam devleti olarak
yıkılana kadar varlığını devam ettirmişti. Endülüs Emevi Devleti bu coğrafyada zamanına göre ileri düzeyde bilim ve sanat eserleri ortaya çıkarmış, süreç içinde Abbasi Devleti ile kıyaslandığından çağının ileri bir
devleti düzeyine çıkmıştı. Kara Mustafa Paşa da bu durumu bildiğinden Osmanlının köklü bir değişim yaşamasının ancak Avrupa içlerine inmekle mümkün olabileceğini biliyordu. Eğer Viyana’yı almış olsaydı mutemelen
Osmanlı Batı Avrupa’ya doğru yayılacak ve buraya özgü koşullar bunu gerektirdiği için kısa sürede köklü bir değişim ve dönüşüm geçirmek zorunda kalacak, Emevi İslamından vaz geçmek durumunda olacaktı. Ancak bu
durumun farkında olan sadece Kara Mustafa Paşa ve onu destekleyen Osmanlının liberal kanadı değildi. Hrıstiyan Katolikler ve Osmanlının Emevi içtihatını savunan kanadı da bunun farkındaydı. Bu yüzden Viyana
savunmasında Katolik Hristiyanlar Avusturya’yı yanlız bırakmamış, Haçlı seferlerinde olduğu gibi çok uluslu devletler güç birliği yaparak Osmanlıya karşı birleşmişlerdi. Polonya kırallığı sıra kendine gelmeden
büyük bir askeri destek ile Avusturya’nın imdadına kavuşmuş, Viyana işgalinde Osmanlıyı arkadan çevirerek geri çekilmek zorunda bırakmışlardı. Osmanlı Sadrazamı Kara Mustafa Paşa küçük bir güç kaybı ile
Belgrad’a geri çekilmek durumunda kalmış, yarım bıraktığı işgali ilk baharda başlamak üzere hazırlık yapmaya başlamıştı. Tam bu sırada Osmanlının Emevi içtihadını savunan kesimi devreye girmiş, 20. Osmanlı Padişahı
olan Avcı Mehmet lakaplı 4. Mehmet’e sadrazam Kara Mustafa Paşayı şikayet etmiş ve ‘’Ordunun büyük bir yenilgi aldığı’’ yalanı ile onun kellesini vurdurmuşlardır. İlginçtir, Osmanlı devleti içinde savaşta başarıya
ulaşmadığı için kellesi alınan ilk ve son Sadrazam Kara Mustafa Paşadır. Ve gene ilginçtir ki bu savaşta Emevi içtihatlı Osmanlılar ile Hristiyan Katolikler, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana kuşatması konusunda aynı
yaklaşım tarzını savunmaktadırlar. Başka bir deyimle adeta aralarında ona karşı bir ittifak oluşturmuşlardır. Emevi içtihatlı Osmanlılar, Viyana kuşatması başarıya ulaşmış olsaydı devlet içinde yani bir yapılanmanın
zorunlu olacağı savı ile iktidarlarının sona ereceği kaygısını taşırken, Hristiyan Katolikler de, Batı Avrupa’ya hakim olacak Osmanlının yeni açılımları ile Bektaşi inancının devlette hakim olacağını ve Batı
Avrupa’nın kansız ve sancısız bir şekilde Bektaşi olacağı endişesini taşıyorlardı. Katolik dünyası bu açıdan 2 önemli noktayı ciddi bir şekilde gündemde tutmaktadır. 1- Bektaşi düşmanlığı,
2- Viyana işgalinin Katolik inancının sonu olacağı. Katolik dünyası, Emevi İslam anlayışının bu coğrafyada tutmayacağını hem Balkanların Bektaşi tarzı İslamlaşmasından, hem de Endülüs Emevi
Devletinin içtihatlarından dolayı bilmektedir. Osmanlı eğer batıya Emevi tarzı bir İslamiyeti dayatsaydı halk buna direnir ve başarı şansı olmazdı. Ancak yumuşak ve sancısız olan Bektaşi tarzı İslamlaşma Balkanlarda
sıkıntı yaratmamış ve halk bunu kolayca benimsemişti. Bugün Balkan Bektaşi Dergahlarına kısaca göz attığımızda Bektaşi Tekkelerini kuran kimi Bektaşi Babalarının Hristiyanlar tarafından da çok sevilip sahip
çıkıldığını, bazılarıcna Aziz denilecek kadar benimsendiğini rahatlıkla görmekteyiz. Bu sebeple onlar açısından asıl tehlike Emevi tarzı İslam değil, Bektaşi tarzı İslamdır. Viyana kuşatması 1683 yılında
yaşandı. Bu kuşatmanın üzerinden 3 Yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu coğrafya bu kuşatmadan sonra çok sayıda acılar ve savaşlar yaşadı. Örneğin külleri henüz kurumamış olan 1. ve 2. Dünya savaşını yaşadı. Gerek
Avusturya ve gerekse Batı Avrupa’nın Katolikleri çok büyük acılar yaşadılar. Ancak ne hikmetse bu acılar fazla öne çıkarılmaz, 2. Viyana kuşatması sanki daha yeni yaşanmış gibi güncel tutulmaya çalışılır. Bu
güncellikte de Bektaşliği çağrıştıran Yeniçeri tehlikesi öne çıkarılır. Viyana’nın iç semtlerinden Kahramanlar meydanında bir Avusturya kahramanının temsil edildiği heykelin ayakları altında 2 Yeniçeri askeri
tasvir edilmektedir, Avusturya’nın en büyük kilisesi olan Stephans Dom kilisesinin duvarında bir Papaz’ın bir Yeniçeriyi ayakları altına aldığı kabartma tasvir edilmektedir. Avusturya Askeri Müzesinin
girişinde mermerden yapılan bir heykelde bir komutanın ayakları altında bir Yeniçeri askerinin kesik kafası bulunmaktadır. 2. Viyana kuşatmasının 3. Yüzyılında Papa 2. Johannes Paul, Viyana’yı ziyaret ederek
Kara Mustafa paşanın otağının bulunduğu Kahlenberg tepesinde yapılan Kiliseye ‘’Çok şükür buralar İslam toprağı değil’’ anlamına gelen bir tabela astırmıştır.
Viyana’nın her yerinde 2. Viyana kuşatması sanki yeni yapılmış gibi anıtlar, yazıtlar, işaretler, izler güncel tutulmaktadır. Viyana’da bulunan Askeri Müze de 1. ve 2. Dünya savaşlarının artıklarından ziyade 2.
Viyana kuşatmasının izleri sergilenmektedir. Okullarda 2. Viyana kuşatması Osmanlı kuşatması olarak değil Türk kuşatması ‘’Türken belagerung’’ çok aktüel olarak anlatılmaktadır,
Viyana kuşatmasında halkı isyana teşvik eden bir papaz, Papa 2. Johannes Paul tarafından Aziz olarak ilan edilmiştir. Bütün bunlar yan yana getirildiğinde tarihte sıradan bir olay olarak geçmesi beklenen bir
kuşatma eğer başarıya ulaşmış olsaydı Osmanlı doğal olarak dini bir reforma gitmek zorunda kalacak ve bunun getirdiği sonuçlar itibarıyla dünyanın haritası çok daha değişk olacaktı. Yavuz’un Osmanlı başına sardığı
Emevi içtihatı olan Hilafet belası dolayısı ile Kara Mustafa Paşa, saraya yakın Emevi taraftarları vasıtası ile kellesinden olacak ve halen de genellikle öyle bilinen şekilde tarihe yanlış yansıtılarak Osmanlının
Emevi İslamı Hilafeti belasından kurtulmasının önü kapatılmış olacaktı. Emevilerin getirdiği İslam Anlayışına, Arap İslamı veya Araplara özgü bir İslam diye değerlendirme yapan anlayışları sorgulayıp, bu İslamı
Hilafete büründürüp Çaldıran’da Şah İsmail ile yaptığı savaş sonrası Osmanlının başına bela eden Sultan Yavuz’u başka açılardan da irdeleyebiliriz. Bunun için önce Arap kavimlerine kısaca göz atalım. Bir çok
insan Arap coğragyasına ve onların yaşadığı sefil yaşama bakarak İslam dinini Araplarla özdeşleştiriyor. Bu büyük bir yanılgıdır. Tarih sayfaları, Arap kavimlerinin dünyanın en büyük medeniyetlerini oluşturan bir
çok açıdan son derece dinamik bir toplum olduğunu gösteriyor. Arapların yaşadığı alanlar olan Kuzey Afrika, Mısır, Arap yarımadası ve Mezopotamya coğrafyalarına baktığımız da, İslamın bu topraklara egemen olmasında
sonra tahribattan kurtulan verilerle bunun kanıtlanması mümkündür. Dünyaya damgasını vuran dünyanın en büyük medeniyetleri ve harikalarının çoğu bu coğrafyada yaşanmıştır. Mısır Piramitlari, Babil Kulesi,
Bağdat’nın Cennet Bahçeleri bunun için örnek gösterilebilir. Ayrıca Helenist medeniyetlerin oluştuğu Ege topraklarına, Tarihi
İpek yoluna coğrafi olarak yakın olması gibi dünyanın diğer önemli şaheserlerini yaratan medeniyetlerden de coğrafi olarak uzak olmaması faktörleri bir araya getirildiğinde, üstü toz
kaplamış fotoğrafı sezinlemek mümkün olabilir. Bunun yanında bütün dünya arkologlarının ve teologlarının uzun yıllar üzerinde kapsamlı olarak çalışmalarına rağmen ne yapımı, ne de gizemi üstünde ki perdelerin
aralan(a)madığı Mısır Piramitlerini göz önüne aldığımızda eski Arap medeniyetlerinin boyutu hakkında tahminde bulunulabilir. Arap dil(ler)i de eski tarihlerde son derece zengin bir dildi. Bu dille pek çok aktarım
kolaylıkla sağlanabiliyordu. Araplar bu dil sayesinde dünyanın en büyük medeniyetlerini meydana getirmişlerdi. Bu dil sayesinde en güzel edebiyat yazıları yazılmış, en güzel şiirler kaleme alınmıştır. Eski Arap
toplulukları bu dil(ler) sayesinde bilimde, matematikte, astrolojide, tıb’da harikalar yaratmıştı. Bu dil sayesinde şakıyarak coşkulu müzik yapılabilmiş, ve bu dil sayesinde kıvrak halk dansları sergilenebilmişti.
Ancak dünyada oluşturulan tüm büyük uygarlıklar gibi bu coğrafya da bir süre için dinlenmeye çekilmiş ve tarih sahnesinde ki etkinliğini geri plana almıştı. Halife Ömer döneminde 635 – 645 yılları arasında
bu medeniyetlerin artıklarının depolandığı en büyük kütüphaneler yakılmış, yıkılmış, ve belgeleri haftalarca hamamlarda yakıt olarak kullanılarak eski medeniyetlerin üstü örtülmüştü. Tarih notları Halife Ömer’in
döneminde İskenderiye’de bulunan 400 bin civarında ki belgenin bu şekilde hamamlarda küle döndürüldüğünün ağıtını yakmaktadır. Bugün dünyanın her neresine bakarsak bakalım şehirlerle kırsal bölgeler arasonda
ciddi bir farklılık görmekteyiz. Kentler genelde otorite ve hiyerarşiyi temsil ederken, taşralar genellikle feodal geleneklerin etkin olduğunu göstermektedir. Kentlerde kurallarını beylerin ve kralların koyduğu
göreceli bir düzen görülürken, taşra daha ziyade tarım ve hayvancılığın kendine özgü şekillendirdiği özelliklerle öne çıkıyordu. Ve doğal olarak taşra da kanunlar daha gevşek uygulanıyor, beylerin ve kralların
otoriteleri daha az etkin oluyordu. Bu fotoğrafa kente uyum sağlamayan veya merkezi otorite ile sorunlu olan ancak otoriteye baş kaldıran kesimleri de dahil ettiğimizde merkezi otoritenin dinamizminin önce taşra da
sorgulandığını ve ona baş kaldırıldığını görürüz. Merkezi otoritenin can damarı olan gıda maddeleri ve giyim- kuşam taşıyan kervanların genellikle taşra da soyguna uğradıkları görülür. Merkezi otorite bir
yandan ticaret kervanlarından ticareti uygun hesaplarla yapıyor, bir kısmından da güvenlikleri veya toprak bastı şeklinde vergi alarak gelir oluşturuyordu. Ticaret kervanları bu yüzden yanlarında çok fazla silahlı
koruyucu taşımaz, onları koruyacak belli otoritelere vergilerini vererek geliş- gidişlerini sürdürürlerdi. Zaten yüzlerce silahlı koruyucunun binlerce km. yolda kervana eşlik etmeleri ekonomik olarak da kervan
sahiplerini sarsardı. Ancak her şeye rağmen zaman zaman kervanlar soyguna uğrar, malları eşkıyalar tarafından talan edilirdi. Kervan sahipleri dünyanın her yerinde soyguna uğramışlardır. Ancak gerek bölge
otoritelerinin kervan sahiplerini kollamaları ve gerekse iştah kabartan gelirler yüzünden kervanla ticaret tarihte hiç bir zaman kesintiye uğramamıştır. Bir kervanın her hangi bir bölgede soyguna uğraması, o
bölge üzerinde söz sahibi olan otoriteye başkaldırı olarak algılanır, otorite sahibi mevcut askeri güçleri ile soyguncuların peşine düşerek onları etkisizleştirmeye çalışır, yakaladıklarına da- biraz da başkalarına
göz dağı vermek için - çok ağır cezalar uygulardı. Bu yüzden eşkıyalar genellikle kervan sahiplerinden ziyade daha küçük soygunlarla yetinmek durumunda kalırlardı. Ancak Mezopotamya bölgesi için bu kurallar
göreceli olarak daha başka farklılıklar içermektedir. Kervan soygunları Mezopotamya bölgesinde güneye inildikçe, başka bir deyimle çöller arttıkça başka bir biçime bürünmektedir. Çöllerin uçsuz bucaksız ve su
kaynaklarının sınırlı oluşu yanında, var olan su kaynaklarınının çöllerde nerelerde bulunabileceği konusunda gezgin kervan sahipleri bilgisizdi. Böyle tehlikeli bölgelerden geçerken yanlarına çöl bölgelerini iyi
bilen klavuz almaları gerekirdi. Ancak soygun sonrasında bu klavuzların kervan sahiplerine çöl eşkıyalarının kaçacakları / saklanabilecekleri muhtemel alanları gösterme istekleri fazla değildi. Çünkü sonuçta
kervanlar gelip geçecek ve o bölgenin kendine özgü kuralları daha sonra devam edecekti. Bu kuralların başında da soyulan kervan sahiplerine yol gösteren klavuzların başına daha sonra nelerin gelebileceği sorusuydu.
Kaldı ki kervan sahiplerinin yük taşıyan at, katır, deve gibi hayvanları, ağır yük ve uzun yol göz önüne alınarak hazırlanıyordu. Deve dahil çöl yaşamına yabancı hayvanın bu uçsuz bucaksız kum vadisinde doğaya
karşı fazla direnci olamazdı. Netice de çöl eşkıyalarını soygun sonrası takip edecek ve mallarını kurtaracak güçlerin hem kendileri, hem de hayvanları çöl ortamına elverişli değillerdi. Çöl coğrafyasına yakın
yerlerde soygun planlayan çöl eşkıyaları kendi yaşadıkları çöl bölgelerini iyi tanıyorlardı. Kendileri ve hayvanları bu coğrafyanın özelliklerine yatkındı.Çöl de su kaynaklarının hiç bulunmadığı alanlarda kervan
soygunu öncesinde gerek görürlerse bir miktar su saklayarak kervan sonrası o yöne kaçıyor ve önceden gizledikleri sularını da yanlarına alarak çölde kaybolup gidiyorlardı. Kervanı basılan kişilerin böyle durumlarda
onları kovalama ve mallarını kurtarma şansları artık yok denecek kadar azdı. Ticaret kervanları doğu Asya’dan batı Avrupa’ya kadar uzanan uzun yolda doğrudan veya aralıklı seferler yapıyorlardı. Bunun dışında
elbette kuzeyden güneye doğru da yer yer irili ufaklı yüzlerce kervan ticaret yapıyorlardı. Kervancılık her yerde riskli bir meslekti. Ancak çöllerin bulunduğu coğrafya da ise böylece daha da fazla risk teşkil
ediyordu. Ve doğal olarak bu kervanların bir kısmı da bütün tehlikelere rağmen çöllerin hakim olduğu coğrafyaya seferler yapıyorlardı. Bedevilerin yaşadığı, başka deyimle bir nevi Çöl Köylülerinin yaşadığı
coğrafya da kervan soygunlarının riski az olduğu için bu durum çöllerin bulunduğu alanlarda kendine özgü bir kültür ve ahlak geliştirmiştir. Soygun ve talana bir nevi doğal geçim kaynağı olarak bakılıyordu.
Soyguncular için sorgulanan ahlaki boyut, kervan sahibinin tanıdık bir aşiretten veya yakın bölgeden olup olmamasına orantılıydı. Bu ahlaki yapılanmanın bir benzerini yakın çağda Avrupa ve Amerika’da da görmek
mümkün. Soygun ve talan, yüzlerce yıl kolonist Amerikalı ve Avrupalının doğal geçim kaynağı sayılmış, başta yoksul Afrikalılar olmak üzere tüm Afrika kıtası ve güney Asya sahilleri kolonistler tarafından soyulmuş,
talan edilmiş, yakılmış ve yıkılmıştır. Bugün Asya ve yoksul ülkelere küçümseyerek bakan ABD ve Avrupa’lıların dedeleri Milyonlarca Afrika’lıyı hoyratça yerinden / yurdundan ederek köle yapıp satmış, ailelerini
parçalamış, direnenleri de vahşice katletmiştir. Amerikalı ve Avrupa’lının yaptıkları sadece bunlar değildi elbette. Onlar girdiği ve kendilerine yurt edindiği yerleri de aynı barbarlıkla talan etmiş, Amerika
kıtasında asıl yerli Kızıl Derilileri ’’Kovboy’’ filmlerinde gördüğümüz gibi barbarca katlederek toprakları üstüne oturmuştur. Bu durum Güney Afrika’da halen görüldüğü gibi tüm Afrika’da kıtasında soyguncu
beyazları üstün ırk yapacak ve ayrıcalıklar tanıyacak kadar ölçüsüzleşmiştir. Amerikalı ve Avrupa’lının yüzyıllarca bir birleri ile yarışarak sürdürdükleri bu ahlaksızca soygun, katliam ve talanı, kendileri
açısından doğal geçim kaynağı görülmesi nasıl bu kıtalarda meşru bir zemin bulmuşsa, çöl bedevileri içinden çıkan eşkıyaların soygunları da aynı şekilde kendi coğrafyalarında meşru geçim kaynağı görülüyordu. Hatta
bu konuda Avrupalı ve Amerikalı haydutlar, meslektaşları çöl bedevilerinden daha da barbarlardı. Ayrıca icraatlarını çok daha sistematik ve kapsamlı yapıyorlardı. Çöl bedevileri soyup kaçarken, onlar ayrıca
katlediyor ve halkları köleleştiriyorlardı. Arap çöl köylülerine özgü bu talan anlayışını bir tarafa not edip esas konuya dönelim. Mekke’de Semavi dinlerin atası olarak bilinen Hz. İbrahim tarafından
yapıldığına inanılan Kâbe ve sonradan düzenlenen çevresi, süreç içinde bir birleri ile kavgalı Arap kavimleri için o dönem kutsal bir mekâna dönüşmüştü. Hangi tarihlerden itibaren şekillendiği tarafımızdan fazla
netleşmemiş bir süreçten sonra 5. Yüzyılda putlara tapan Arap kavimlerin ortak kutsal mekânına dönüşmüştü. 360 civarında irili ufaklı sergilenen putlara Arap kavimleri bağlılıklarını ifade etmek için üzerinde
anlaştıkları ateşkes dönemlerinde gelip ziyaret ediyor ve çeşitli adaklar sunuyorlardı. Bu ziyaretler döneminde hem göreceli bir ticaret yapılıyor hem de Kâbe’nin ziyaretçilerinin dikkatlerini Mekke’ye
çekiyordu. Bu dönemde kurbanlar alınıp satılıyor, su kaynakları birere gelir kapısı olarak değerlendiriliyordu. Kâbe’nin bu özel statüsünden istifade eden bir aile vardı. Ümeyyeoğulları denilen Kureyş ailesi bu
ticaretin rantını elinde tutuyor ve ciddiye alınan bir aile muamelesi görüyorlardı. Hz. Muhammet 612 yılında İslam dinini ilan edince en büyük tepki uzak akrabaları olan bu Ümeyyeoğullarından geldi. Aile yeni
dinin bölgede etkin olması halinde Arap kabilelerin artık Kâbe’yi ziyaret etme ihtiyacı duymayacaklarını ve dolayısı ile rant olanaklarını yitireceklerini düşünüyorlardı.
Böylece Mekke’de ilk ciddi muhalefet bu aile tarafından başlatılmış oldu. Bu ailenin gerek aile ilişkileri, gerek sosyal yaşamları ve gerekse bölgede ki etkileri kervan soyan, yol kesen çöl haydutlarının ahlaki
değerleri ile ciddi bir örtüşme gösteriyordu. Başka bir deyimle Ümeyyeoğulları, çöl haydutluğunu, Mekke ileri gelenleri olarak, fırsatçılık – çıkarcılık anlayışlarını Kâbe sorumluları kimliği ile örterek /
gizleyerek sergiliyorlardı. Bu ailenin yeni dine tepkileri çevrelerinden de destek görünce Hz. Muhammed ve İslam dinini benimseyenler zorunlu olarak bu toprakları terk edip Medine’ye yerleştiler. Medine’lilerin
yeni dine doğrudan cephe almalarını gerektiren rant sorunları yoktu. Doğal olarak yeni dine önyargısız yaklaştılar ve çoğunluğu kısa sürede bu dini benimsediler. Medine de bulunan putperestler ve başka dinden
olanlar da bu yeni dine aynı şekilde ciddi bir muhalefet göstermeden yaklaştılar. Mekke’lilerin tehditleri ve Medine üzerine 3 defa savaş açmalarına rağmen onlar genelde Hz. Muhammed’e olumlu yaklaştılar.
Mekke’liler bu yeni dinin gelecekte bölgede gelişip kabul görmesinden ve giderek rant gelirlerinin tehlikeye girmesinden endişe duydukları için onları Medine’de de rahat bırakmadılar. Bedir (624), Uhud (625) ve
Hendek (627) yıllarında 3 büyük savaşla haritadan silmek istediler. Ancak bir başarı elde etmedikleri gibi Ümeyyeoğullarının pek çok ileri geleni yaşamını bu savaş meydanlarında kaybettiler.
Bu durum, Mekke’lilerin yeni dine rant nedeniyle karşı çıkmalarının yanına bir de intikam ve nefret duygularını da ilave ettirdi. ve Hz. Muhammed öncülüğünde Medine’liler 630 yılında Mekke’yi işgal ettiler. Hz.
Muhammed eski düşmanlarına yeni dini kabul etmeleri halinde barış vaad ettiği için onlar da bir anda eski inançlarından vaz geçerek yeni dini kabul etmiş göründüler. Aleviler bu sahte din değişimine ‚’’Kılıç zoru
ile imama gelenler’’ deyimini kullanmaktadırlar. Medine’liler her ne kadar yeni dini kabul etmiş görünseler de gerçek hiç de öyle değildi. Ümeyyeoğulları pusuya yatarak sessizce fırsat kolladılar ve ilk fırsat
Hz. Muhammed’in Hakka yürüme (8 Haziran 632) tarihinde karşılarına çıktı. Hz. Muhammed’in Gadirhum’da ( 23 Şubat 632) yerine Vekil tayin ettiği Hz. Ali’yi değil yerine Ömer’le anlaşarak, Ebu Bekir’i getirilmesine
destek sundular. İlk 3 Halife döneminde Ümeyyeoğulları giderek toparlandı ve eski güçlerini elde ettiler. Ve Hz. Ali’nin Halife olmasına cephe alarak ilk isyan bayrağını 656’da başlattılar. İsyanlar çeşitli
entrikalarla pek çok alanda farklı farklı biçimlere bürünerek devam etti ve Hz. Hasan’ın Muaviye tarafından şehit edilmesi (670) ile sonuçlanmış oldu. Halifelik makamının Muaviye’nin ölümü ile Ümeyyeoğulları
tarafından hemen Krallığa dönüştürüldüğünü görüyoruz. Çöl fırsatçılığı dini derhal en üst seviyeden siyasete alet etmeyi başarmış oluyordu. 10 Ekim 680 Kerbalâ Vakası sonrasında Hz. Hüseyin’in kesilen kellesi
Yezit’in önüne getirildiğinde Yezit elindeki değnek ile kesik kelleyi dürterek şu tarihi sözü söyler. ’’ Ey katilin oğlu. Baban ve ataların, benim atalarımı Bedir’de katlettiler. Atalarım mezardan kalksa da
Bedir’in intikamının alındığı bu mutlu günü görseler. Çok şükür bu mutluluğa eriştim’’ Yezit’in bahsettiği Bedir savaşında (624) Yezit’in dedeleri İslam dinine karşı savaşıyorlardı. Kerbala vakasında ise (680)
Yezit artık İslam dininin Halifesi olmuş durumdadır. Ancak orada İslamın tarafını değil, İslam öncesi çöl haydutluğunun değerlerini savunan atalarının anlayışı ile konuşmaktadır. Ve doğal olarak aynı anlayışın da
savunucusu durumundadır. Ümeyyeoğullarının İslam dinime karşı çıkışlarının esas sebebi yeni dinin bçlgede kabul görmesiyle rant kapılarının kesilmesiydi. Ancak aynı anlayışı sürdüren Ümeyyeoğulları ve
taraftarları süreç içinde İslam dininin başına geçmiş ve daha güçlü hale gelmişlerdi. O halde İslamı da kendilerine benzetmeleri ve geleneksel çıkarlarına alet etmeleri gerekiyordu. Öyle de yaptılar. Ve İslam dinini
yeniden yapılandırdılar. Soygun, kin, talan ve insana yakışmayan her türlü ahlâk dışı değerler, ’’İslam dini’’ adı altında soyguncu çöl bedevilerinin egemen olduğu Emevi İslam devletinin temel maddeleri oldu.
Emevi İslamının teokratik, sosyal yapısı yeniden değiştirilerek ve İslam dini ile tüm bağları kopartılarak alt yapısı tamamlandı. Yapılan çalışmalarla Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından oluşturulan ’’İman ve İkrar’a
dayalı İslam dini mevcut haritada çok cılız hale getirildi. Bunun işin sağlanması için kişiliksiz Ulemalar devreye sokulup tüm dinsel terimler yeniden oluşturularak sahte Hadislerle ve uyduruk beyanlarla İslam dini
ters yüz edildi. Süreçte yeni yapılanma ile talan ve rant daha da gelişti, sistemleşti ve çok geniş bir coğrafyada egemen oldu. Emevi İslam anlayışına uymayan ve direnen tüm unsurlar başta ’’Ehli Beyt’’ soyundan
gelenler olmak üzere en ağır şiddet ve yaptırımlarla etkisiz hale getirildi. Ve soyguncu çöl talancılığının adı İslam dini oldu.
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Memlükleri yıkarak getirdiği İslam böyle bir İslamdı. Devam edecek
|