|
SİVAS YANGINI
Sivas'ta yakılan otuz yedi can Kalbimizin ortasında yaşayan Laiklik ve demokrasi yolunda Yanıp yakılırken ışıklar saçan
Saçları tutuşmuş alev kızılı Tek tek adı beyinlerde kazılı Tarihte unvanı 'kanlı' yazılı Sivas'dı o Pir Sultan’ı da asan
Her biri kendi dalında tekti Tek kusurları insan sevmekti Şeriatçı yobaz yakıp kül etti Kahrolsun şeriata kucak açan
Derviş Baba bu yalım unutulmaz Dileriz Sivaslar bir daha olmaz Bağnaz şeriatta barış hiç olmaz Cihadı ibadet sayıp kan saçan
2 Temmuz 1994, Londra
2 TEMMUZ SİVAS KIRIMI, DEVLETİN ALEVİ TOPLUMUNA VERDİĞİ BİR GÖZDAĞIYDI İsmail Kaygusuz
2 Temmuz 93’te Sivas’ta Madımak’tan yükselen kara duman, yobazın yüzünün karası ve Devleti yönetenlerin bağışlanmaz hatasıdır İ.K.-
2 Temmuz 93'te Sivas'ta Madımak’tan göğe yükseliyor kızıl yalımlar Seyre çıkmış polisler jandarmalar İçinde Ozanlar yazarlar sanatçılar
Cayır cayır türküler şiirler Tutuştu yandı sazların telleri Şeytan diyor ki, Saçlarından yakalayıp aynı ateşe doğru sürmeli
"Çok şükür dışardaki vatandaşlara birşey olmamıştır" diyen Çiller’i
Aradan tam on yıl geçti, yaralarımız hala kanıyor ve yanıklarımız içten içe sızlamaktadır. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta kapkara bir gün yaşandı; Sivas
yangını planlı bir kırım ve Alevi-Bektaşi toplumuna bir gözdağıydı. 4. Pir Sultan Kültür Şenlikleri'inde şeriatçı ve faşist canavarlar, büyük Alevi ozanı Pir Sultan'a ve onun temsil ettiği Alevi
kültürüne, Alevi-Bektaşilere saldırdılar. Halkımızın sanat ve kültür hazinesi olan aydınlarımızı, yazar ve sanatçılarımızı yakarak öldürdüler.
Sivas'ta yaşanan kanlı olayın baş sorumlusu devlet ve dönemin koalisyon hükümetidir. Her ne söylenirse söylensin, bu sorumluluktan kendilerini kurtaramazlar,
ellerimiz hep yakalarında olacak. Anımsayalım: Daha şenlikler başlamadan on-onbeş gün önce, Sivas yerel basını saldıracaklarını açıkça ilan ediyor. Geceleri "bir grup müslüman" imzalı tehdit ve düşmanlık
dolu bildiriler başta Alevi mahalleleri olmak üzere tüm Sivas' dağıtılıyor. Devletin güvenlik güçlerinin önünde, günlerce önceden saldırı hazırlıkları yapılıyordu. "Müslüman Kamuoyuna" başlığını taşıyan
bildiride Sünni halk cihada çağrılıyor: "Kafirler şunu bilmelidir ki: İslamın Peygamberini ve kitabın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün Müslümanlığın gereğini yerine
getirmenin günüdür"diye yazmışlardı. Ama, HİÇBİR ÖNLEM ALINMADI...
Devletin tepe organları, şeriatçı gericiler ve milliyetçi-faşist sürülerinin Cuma namazıyla birlikte başlayıp, gece geç saatlere kadar süren saldırılarına kayıtsız
kalırken, Sivas'taki devlet güvenlik güçleri olayların gelişmesini engellemediler. Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi'ne, valiliğe saldıran, aydın ve sanatçıların kaldığı Madımak otelini kuşatan bu gözü dönmüş,
insanlıkla ilgisi kalmamış kalabalığa, henüz zaman ve olanak varken MÜDAHALE EDİLMEDİ. İçerideki canlar, güzel insanlar tam sekiz saat kendilerine devletin yardım elini bekledi. Havadan kurtarma helikopterleri gönderecekleri yerde, Cumhurbaşkanı Demirel,
"Güvenlik güçleriyle halkı karşı karşıya getirmeyin!" buyruğunu veriyor. Başbakan Tansu Çiller ise, ona karşılık verircesine üzülmeyiniz(!) "devlet oradadır; çok şükür dışarıda oteli saran
vatandaşlarımıza hiçbirşey olmamıştır" diye demeç veriyordu. Devletin tepesindekiler, halk dedikleri, vatandaşlar dedikleri gözüdönmüş saldırganları açıkça korudu; kitapları, sanatı ve müziğiyle halkı
aydınlatan o mazlum canların cayır cayır yanmasına ise göz yumdular. Bu sözleri söyleyenlerin, 15 ve 16.yüzyıllarda salt Sünnilik dışı inanç ve düşüncelerinden ötürü Hurrufi ve Kızılbaşların (yani
Alevi-Bektaşilerin) ihrak-ı binnar edilmeleri (ateşte yakılmaları) için fermanlar yazdırmış Osmanlı Sultanlarından ne farkı vardı? 2 Temmuz 93’te Sivas’ta
Madımak’tan kara dumanlar yükseliyor gökyüzüne Madımak’tan kızıl yalımlar yükseliyor Ama içindekilerden tek çığlık yok
Edibe’nin saçları yandı Kirpikleri kaşları yandı Sonra ateş tüm bedenini sardı "Yetiş ya Ali!" dedi sustu
Olayı, karanlık güçlerle birlikte şeriatçı gericiler ve faşistler elele vererek planlamışlardı; devlet bundan haberliydi. Yazar Aziz Nesin tahrik aracı (!) olarak
kullanılacaktı. Çünkü 80'li yılların ikinci yarısından itibaren Alevi toplumunda başlayan uyanış; kendi öz kültürünü tanıma ve tanıtma, inanç kimliğine sahip çıkma sürecine girilmiş olmasından rahatsızlık
duyuluyordu. Bu süreç, demokrasi gelişiminin hızlandırılmasını ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu laikliğin tam anlamıyla uygulanmasını getirecekti. Faşistlerle şeriatçılar herikisine ve her zaman düşmandır.
Devlet ise halkına demokrasiyi layık görmüyordu. Bu anlayışlar birleşince plan tamamdı ve uygulamaya konuldu; Alevi-Bektaşi toplumuna kolay kolay unutamıyacağı bir gözdağı vermek gerekiyordu. Bu gözdağını, Madımak Oteli'nde otuz beş canı cayır cayır yakarak verdiler:
Dışarıda itler kurtlar ulurken Onlar nefes söyleyerek Onlar semah dönerek Onlar şiir okuyarak Ve onlar saz çalarak yandılar
Hasret’in önce sazı tutuştu Elinden bırakmadı onu "Merhaba çocuk"la karşıladı alevi Ah "Dört Kurşun" olsaydı dedi
"Bu canı sana vermezdim"
Koca Nesimi’in Bıçak vurulmamış kızılbaş bıyıkları Tutuşmuş yanıyordu Üç telli curasını bırakmamış Hala Olef Palma’ya ağıt söylüyordu
Onlar Yaşarken Işık Olmuşlardı
Onlar alev alev yandılar yakıldılar; ama yanarken halkın yüreğini ışıttılar ve Alevi toplumunun bilincine aydınlık taşıdılar. Devletin ve diğer tüm karanlık
güçlerin planları tutmadı; verdikleri gözdağı geri tepti. 2 Temmuz kırımıyla Alevi-Bektaşi toplumu silkinip attı üstündeki ölü toprağını. Yurt içinde ve yurt dışında sivil örgütlenmeler, dernekleşmeler çığ gibi
büyüdü; sık sık laiklik, demokrasi, özgürlük adına, kültürel sanatsal etkinlikler yapılarak, Faşizm ve şeriatçı gericiliğe karşı çıkıldı. İnançsal ve siyasal boyutlarda da çeşitli gelişmeler ve tartışmalar sağlandı.
Bu gelişmeler doğrultusunda devlet, Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan bir inanç toplumuna gözdağı dayatmasının yanlışlığını, korkutma ve baskının tam tersine patlamaya neden olacağının farkına vardı. Bunun üzerine, onları egemen
inanca (Sünniliğe) assimile etme siyasetine yapıştı ve bunu kuramsal üretimler içinde Diyanet aracılığıyla aralıksız sürdürmektedir. Ancak Alevi-Bektaşi toplumunda 2 Temmuz'la büyüyen örgütlenme ve
dernekleşmeler yanlış politik sapmalara uğradı; burjuva partilerine politikacı yetiştirme işlevi yüklendi. Pek çokları büyük çapta devletle işbirliği yapma, uyum ve kazanç sağlamaya yatkın biçime sokularak
vakıflaştırıldı.
Asım Bezirci Yeni kitabının başında yakalandı alevlere Kağıtları yanıp kül olunca Kömürleşmiş kalemiyle duvara Beni okuyun diye yazdı
Parmakları yanmadan önce"
Akarsu sazına düzen vermekteydi Dumanlar gözlerine dolduğunda Alevlere dolanmış eşini farketti bir an Kırmızı ne de yakışmıştı
Tutup öpmek istedi onu Elleri kavruldu
Birden o türküsü Yanacağını söylediği türküsü aklına düştü Hüzünlendi "Akarsu’yum yansam da Kül olup kavrulsam da" dedi Sonunu getiremedi
Yanıp kül oldu, kavruldu.
Her yıl 2 Temmuz'u şiddetle kınarken, şehitlerimizi büyük saygıyla anarız. Anma günleri ve geceleri vardır; ağıtlar yakılır, gözyaşları dökülür, ertesi gün
unutulur. Gün vardır yolu aydınlatır ve o yolda yürüyenlere güç sağlar; bir oluşumun simgesi olur. 2 Temmuz gününü biz, gözümüz yaşlı, ama başımız dik ve gelecekten korkmadan bir emanet gibi aldık, o demokrasinin ve
laikliğin simgesi oldu. Bu acı simge yukarıda söylediğimiz gibi, Alevi-Bektaşi toplum bilincini aydınlatan, harekete geçiren meşale olmuştur.
Nevar ki, bu süreç durağanlaşmış ve yanlış yönelmelerde yaşamaktadır. Bugün hala Alevi toplumu, hemen hemen 40-50 yıldır sosyo-politik ve ekonomik
değişimlerden ötürü işletip uygulamadığı için, inanç ve tapınma kurumlarını unuttugu gibi, tarih ve kültürü hakkında da yeterli bilgiye sahip bulunmamaktadır. Sağlıklı ve doğru bilgilerin ışığında değil,
geleneksel evliya söylencelerinin alaca karmaşası içinde kendilerini tanımaya, kimliklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.
Bağlı olduğu inanç sisteminin temel yapısı hakkında tam bilgi sahibi olmayan Alevi toplumu, Sünni, Şii ve Alevi inanç ve tapınmaları arasında savrulup durmaktadır.
Alevilerin birey olarak büyük çoğunluğu bilgisizlik, bir kısmı korku ve bazıları da çıkar hesaplarıyla bu savrulmanın içindedir. Assimilasyoncu devletin istediği de Alevi toplumunun böyle bir gerici sürece
girmesidir. Alevi araştırmacıların bir çoğu ne yazık ki, kitaplarında
sadece geleneksel bilgileri, söylenceleri ve nefesleri-deyişleri yinelemekten başka birşey yapmadıkları için sürece hizmet etmektedirler.
Bu inanç toplumu, gerçek anlamda Alevi-Bektaşi bilincine kavuşması için yeni bir 2 TEMMUZ yalımı bekleme durağanlığı ve yanlışından hızla uzaklaşmalıdır. Herseyden önce yakın ve uzak geçmişini, yani kendi toplumsal mücadeleler tarihini en iyi biçimde öğrenmesi gereklidir. Alevi halkların toplumsal tarihine de Sünni bakış açısından bakıldığı için, kuşkusuz egemen inancın çıkarları işletilmekte; onu kendi tarihinin küçük bir parçasi görüp, bütünselliğini yoksaymaktadır. Oysa Sünnilik ya da Ortodoks İslam tarihi, yönetenlerin, yani devletlerin tarihidir. Alevi toplumu, Ortodoks İslam (Sunnilik) dışında bir koca inanç, düşün ve siyasal tarihe sahip olduğunun bilincine varmalı, ayrıntılarını öğrenmelidir. Çünkü Alevi-Bektaşi toplumu siyasal geçmişini iyi bilmeden, şimdi ve gelecekte, ne inançsal ne de siyasal konumlarını belirleyebilirler. Yeni yangınlar ve saldırılar beklemeden kendimizi tanıyalım.
2 Temmuz 93’te Sivas’ta Pir Sultan sevdalıları gencecik semahçılar Uçarak alevlere karıştılar Pir Sultan’ı dar’a çeken yezit soylular
Onları ateşe atmışlardı
Otuz beş can yanıp kavruldu -İkisi kurşunlandı- Kömür oldu kül oldu Düşlerinde hep yananlar ise Kurtarılanlardı... Londra, 2003
Yobaz Canavarlar
Rum Sebasta’sından bozulma Sivas Adın kutsal kent ama için kara yas Sana kim dediyse Pir Sultan’ı as
93’de yak diyen de onlardı
Onlar sefil yobaz canavarlardı
İçerde sanatçı yazar türkücü Dışarıda kara yobaz ile ülkücü Sarmışlar Madımak’ı ne ürkütücü
Taş fırlatan ateş atan onlardı
Onlar cahil yobaz canavarlardı
Devlet halka ateş açma’n diyordu Başbakan dışarıyı koruyordu İçerdeyse insanlar yanıyordu
Yakanlara gözyumanlar onlardı
Onlar sefil yobaz canavarlardı
Sanki Ortaçağ’da yaşanıyordu Basil, Bruno, Jean d’Arc yakılıyordu Madımak’ta canlar kavruluyordu
Yine din adına yakan onlardı
Onlar katil yobaz canavarlardı
Nefes deyiş söyleyen ozanları Semah dönen biricik civanları Sevgi saçan güzelim insanları
Merhamet duymadan yakan onlardı
Onlar katil yobaz canavarlardı
Madımak kül oldu 35 canla Sivas’a züll indi ateşle kanla Batasın demedim sadece anla
Sana da bu zulmü yapan onlardı
Onlar cahil yobaz canavarlardı
On iki yıl geçti dinmiyor acı Kimi hoca idi softa ve hacı Yakalanamadı hala birkaçı
Devletten de destek alan onlardı
Onlar katil yobaz canavarlardı
Onca yıl geçti ya bak neler oldu Otel yenilendi turistik oldu Girişine kebab salonu kondu
Ölü eti yiyenler de onlardı
Onlar kana doymaz canavarlardı
Derviş Baba 2 Temmuz 93 Bu tarihin unutulması çok güç Bir insanı yakmak bağışlanmaz suç
Oysa 35 canı yakan onlardı
Onlar cahil onlar sefil ve katil
Kana doymaz yobaz canavarlardı
2 Temmuz 2005, Londra
|