 |
İsmail Kaygusuz’un araştıma-inceleme Kitapları
İsmail Kaygusuz’un araştıma-inceleme Kitapları:
Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner , Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-1983 Musahiblik, Alev Yayınları, İstanbul-1991(genişletilmiş 2.Baskı, Alev
Yay.İstanbul, 2004) Alevilik’te Dar ve Pirleri, Alev Yayınları, İstanbul-1993 Alevilik İnanç Kültür ve Siyaset Tarihi I, Alev Yayınları, İstanbul-1995 Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alev Yayınları,
İstanbul-1996 Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul-1998 Alevilik, Diyanet Siyaset, Alev Yayınları, İstanbul- 2004 Hasan Sabbah ve Alamut (Öğretisi,tarihi, felsefesi), Su
Yayınları, İstanbul-2004 Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul-2005 İslam İmparatorluklarında İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su
Yayınları, İstanbul-2005
Romanları:
Son Görgü Cemi (Roman), Alev Yayınları, İstanbul- 1991 Kentin Kızı PLANKİA MAGNA (Roman), Alev Yayınları, İstanbul-1997
Tiyatro Oyunları:
Silvanlı Kadınlar, Alev Yayınları, İstanbul-1999 Satılık (Evlilik Oyunu),Alev Yayınları, İstanbul-1999 Kısır, Alev Yayınları, İstanbul-1999 Pascal
ile Stephanie (Paris’te bir Kafe Tiyatro’nun doğuşuna katkı), Alev Yayınları, İstanbul-1999 Plankia Magna, Alev Yayıları, İstanbul-1999 Oğlan Şeyh Maşuki Duruşması, Alev Yayınları,
İstanbul-1999 Baba Erenler, Alev Yayınları, İstanbul-1999 “Dünya mülkü halkındır”dedi Baba Resul, Alev Yayınları, İstanbul-2001
Anı-Öyküleri:
Darbe Günleri (Üniversite ve Bilim-Araştırma Çevresinden Yaşanmış Öyküler ve Anılar), Alev Yayınları, İstanbul-2001 Dünden Bugüne Alevi Olmanın Bedeli (Yaşanmış
Öyküler), Alev Yayınları, İstanbul-2004
Çeviri:
Karam Khella, (Çev.İsmail Kaygusuz), Tarihin Yeniden Keşfi ÜNİVERSALİST TARİH Avrupa Merkezci Tarih Bilincinin Yıkımı, Su Yayınları, İstanbul-2005
_______________________________________
TİYATRO OYUNLARINDAN BİRKAÇININ KISA TANITIMLARI: 1- KADERİNİ DEĞİŞTİREMEYEN KIRSAL BÖLGE KADINLARI ÜZERİNE ÜÇ OYUN BİRARADA : SİLVANLI KADINLAR,
KISIR, SATILIK
Bu kitapta toplanmış üç oyun da ‘Kadınlar’ üzerine ve köy seyirliği tarzına yakın oyunlar olarak değerlendirilebilir. İsmail Kaygusuz’un
‘Silvanlı Kadınlar’ oyunu, 1996-1998 arasında iki yıl Şehir Tiyatroları’nda kapalı gişe oynayarak büyük bir başarı kazanmıştır. Ayrıca oyun 1998 yılında Adana Devlet Tiyatrosu tarafından
Adana’da sahnelenmiş. Çıkılan turnelerde Doğu ve Güneydoğu illerinin birçoğunda gösterime sokulmuştur.
‘Silvanlı Kadınlar’, Doğu ve Güneydoğu Anadolu kadınlarının acılı, bezgin, karabilisiz yaşamlarını; sosyo-ekonomik ve psikolojik
ezilmişliğini dile getirmektedir. Batıl inançlar, cin-peri masalları, evliya söylencelerinin yönlendirdiği günlük yaşamları içinde baba, erkek kardeş, koca baskısından bunalan, bir mal gibi değiş-tokuş edilen,
parayla alınıp satılan ve sevme özgürlüğü olamayan kadınların öyküsü… Kaygusuz’un, en katı gerçekleri ve efsaneleri içiçe örgülediği ‘Silvanlı Kadınlar’ oyunu, antikiteden
günümüze Anadolu kadınının traji-komik destanıdır.
İsmail Kaygusuz’un kırsal kesimden yine seyirlik tipinde sunmayı denediği, ‘Kısır’ ve ‘Satılık (Evlilik Oyunu)’ oyunları da genel
anlamda kadının çilesi, evlilik ve aile üzerine yapılandırılmıştır. ‘Kısır’da, beşik kertme geleneğiyle evlendirilmiş çocuğu olmayan bir kadının çocuk sahibi olmak için başvurduğu akıl almaz yollar
sergileniyor. Kırsal bölgelerde kısırlığın evli çiftlerden hep kadına yüklenmesi; onun suçlanması ve
aşağılanmasından dolayı ortaya çıkan acılar, sıkıntılar, çaresizlikler, çare arayışların getirdiği gülünçlükler, sahneler dolusu işleniyor. Kocakarı ilaçlarından, evliya türbelerinden geçerek, Satı Taşı’nda
satılan gelin, ahırda cin çıkaran Şeyh’e ulaşıp kısır damgasını alnından silerek kadınlığını ispatlıyor. Yaşadığı sosyal çevreyi şaşkınlığa uğratırken, onca
acıları çekmiş olan kadın bağışlanacak mı dersiniz? Ne gezer? Sonu yine yokoluştur.
Yazar ‘Satılık ya da Evlilik Oyunu’nda, ilkokul öğretmenliği yaptığı köylerden birinde sekiz yaşındaki öğrencisinin evlendirilmesi olayını işlemiştir.
Kadının sevgisizliğe tutsak edilişi, bir araç olarak, borç karşılığı para gibi verilişi ve çalıştırılmak için satın alınışını görüyoruz. Köyün açgözlü, para ve maldan başka bir şey düşünmeyen zengini Salman
Ağa ve köyün hocası Hacı Omuş ikilisinin nasıl Allahı, peygamberi ve Kuran’ı küçük çıkarları için kullanarak en yakınlarından başlayıp çevrelerine bir sömürü ağı kurduklarını izliyor. Para ve
kazanç için akıl almaz düzenlerine tanık oluyoruz. Sekiz yaşındaki çocuğu, yirmi yaşlarındaki bir genç kızla düğün-dernek evlendirilmesi de bu düzenlerden birisi. Bir masaldan yararlanılarak gelini gerdek gecesinde
kaçırma girişimiyle, bu evliliği önleme çabalarında yaratılan güldürü de, dudaklarda donan acı gülümsemeye dönüşmekte. Genç kadının yazgısı değişmemektedir. Zeynep kız aşkından ve hayallerinden koparılıp
alınmıştır… 2- YAŞAMLA İÇİÇE VE ÇAĞDAŞ YAŞAMIN UZAĞINDAN İKİ OYUN: PASCAL İLE STEPHANİE, PLANKİA MAGNA
İsmail Kaygusuz , Pascal ile Stephanie ve Plankia Magna oyunlarında ulusal tarih ve coğrafyanın dışına çıkıp evrenselliğe kapı aralıyor.
Yazar alışılmışın tersine, daha sonra romana çevirerek yayınlamış olduğu Plankia Magna oyununda, 2.yüzyıl Anadolu’sundan bir kesit sunuyor. Arkeolojik
bulgu ve epigrafik (yazıtsal) verilerin ışığı altında, Perge kenti yöneticisi Plankia Magna adını taşıyan kadının elinden tutup sahneye çıkartıyor. Öyle ki oyunda, Roma İmparatorluk döneminden eyalet
kentleri yaşamının siyaset, kültür, inanç felsefesiyle birlikte, bu köleci toplumun sevgi ve ahlak anlayışı da günümüze taşınmakta. Bu sıkıştırılmış geniş içerikli çalışmada, koca bir ömrü kapsayan
köle-(hanım)efendi arasındaki amansız bir aşk serüveni, o günün tragedia kuralları içerisinde sergilenme denemesi bir başka özellik olarak gözlemlenebilir.
Pascal İle Stephanie oyununda ise İsmail Kaygusuz, çağdaş bir tiyatro anlayışı içerisinde, dünyanın sorunlarını bir Paris kafesine taşıyıp yedi sekiz kişiye
paylaştırıyor, tartıştırıyor ve onlara çağlarından sorumlu olmayı düşündürüyor. Türkiye’den, İran ve Hindistan’dan, Londra’dan, Avustralya’dan anlatım ve betimleme ve temsil yöntemleriyle
sahneler sokuyor Kafe’ ye. Bir kaç sahne dışında bu Paris kafesi, tiyatro mekanı, tiyatro sahnesi oluyor; sahibi, çalışanları da yönetmen ve oyuncu... Ve kafe ses betimlemeleriyle müşteri dolup boşalmaktadır.
Yazarın eski bir oyuncu olan başgarson Gérard ve Pascal’ın ağzından Kafe’nin tiyatroya çevrilmesi girişimi ve çağdaş tiyatroya bakışını
öğreniyoruz: STAPHANIE: (Sevinçli) Tiyatro mu? Rol mu alacağız? Hangi oyunda? Aman ne güzel! GERARD: (Elinde tuttuğu paspasla yerleri silerken, öbür ikisi masaları, tezgahı silmekte, masa ve
sandalyeleri düzeltmektedirler) Burada, yaşamın içinde Stephanie. Gündelik olayların içerisinde yaptığımız rol değil de nedir? İnsanlarla, çevremizle ilişkilerimizdeki davranışlarımız, sosyal yaşamımızdaki
hareket tarzımız rol kesmenin ötesinde bir şey midir? PASCAL: Doğrudur; yaşam bir tiyatro, bizler de aktör ve artistleriz. Ama yaşam herhalde olduğu gibi sahnelenemez. O bana başka şeyler söyledi: ‘Yaşamın
içinden etkili-çarpıcı, düşündürücü-eğitici dramatik veya komik olaylar seçilip yalınlaştırılmalı…’
GERARD: Ya da ‘teatral olaylar yaratılmalı’ demiştir. Elbette öyledir… Seçilip yalınlaştırılarak sahnelenen olaylarda rol alan kişi, yaşamdaki davranış rahatlığını sürdürmeli ama doğallığı ve basitliği aşıp sanat yapmalıdır. STEPHANIE: İyi de hangi oyunda göstereceğiz sanatımızı? Ortada ne bir oyun ve ne de dağıtılacak roller var. Var diyelim; kimler
oynayacak? GERARD: Biz üçümüzün dışında Jacques, André, annen Lucienne, baban Skoviç, hatta kapıdan bize laf atarak geçen Sarhoş Kadın da oynayacaktır oyunumuzda. PASCAL: Öyle görünüyor ki oyunu
da biz oluşturacağız. GERARD: Evet ama ikinizin üzerinde yoğunlaşacak. Ben dışarıdan giriyorum. Ama yazar dostumun yönlendirmeleri ve yeni kurgularını da oyunun içine sokabilirim… .... GERARD:
Pragmatik yaklaştığın, yararcı baktığın için boyun eğiyosun; çünkü korkuyorsun, mücadeleci değilsin. Tek düzlemde yaşıyor, cisimleşemiyorsun. Üç boyutlu düşünmüyorsun... Pascal ile evliliğini de bu çizgi
üzerine kurdun. İkiniz de çağın sorumluluğunu duymaya, duymak değil tanımaya bile sırt çevirmişsiniz. STEPHANIE: Sen neler konuşuyosun be? Ben mi omuzlarıma alacağım çağın sorumluluğunu? Ne demek
bu?... GERARD: Çağın sorunlarını tanıyıp sorumluluk duymak derken, kendine pay ayırıp bir köşesinden tutmaktan sözediyorum...
Oyun, henüz üç günlük bebekken anası tarafından terkedilmiş ve başkası tarafından büyütülüp yetiştirilmiş Pascal ile Stephanie’nin öyküsü ve evliliği
üzerine kurulmuştur. Ancak yazar konuyu işlerken aralara soktuğu ya da bağımsız, iç-yama ve ek sahneler, pandomima, anlatıcı vb. ögelerle zenginleştirerek bir ‘Kafe Tiyatro’nun doğuşuna katkıda
bulunmakta. Daha doğrusu bu oluşumu sağlamaktadır.
Pascal ile Stephanie oyununu sahneleyecek yönetmen isterse, sadece Pascal ile Stephanie’nin öyküsüyle yetinebilir. Oyun, Kaygusuz’dan bazı yama
sahnelerin çıkarılması istenerek, Devlet Tiyatroları repertuvarına bu yanıyla alındı. Ancak yazarın dileği odurki, kendisinin bu teorik kurgusunu yönetmenler eyleme çevirsin ve gerçekten bu ‘Kafe
Tiyatro’nun yaşam bulmasına katkıda bulunsunlar.
3- ETKEN VE EDİLGEN İKİ DİRENİŞÇİ: “OĞLAN ŞEYH İSMAİL MAŞUKİ, BABA ERENLER” İsmail Kaygusuz’un birarada yayınladığı bu iki oyunundaki ortak
yan, devletin resmi inancına eleştirel yaklaşım, ona uymayış ve kendi inanç ve düşüncelerini özgürce yaşama geçirme direnişleridir. Oğlan Şeyh, tarihsel gerçek bir olayın yiğit kişisi ve etken direnişçi, bir
eylemci. Alevi-Bektaşi inanç ve mizahının özgün kişisi ya da geleneksel temsilcisi Baba Erenler ise, bu yolda kafaları ve gönülleri mizahla etkileyen bir çeşit edilgen direnişçidir.
Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, resmi dinin (Sünnilik) tapınağı olan ve ‘Allahın evi’ diye nitelenen camilerinde, devlet dinine başkaldırmış ve aykırı
siyasetle kitleleri etkilemiş Oğlan Şeyh İsmail Maşuki dışında bir örneğe rastlanmamaktadır.
1528 yılında, kısa süreli bir özel Divan-ı Hümayun mahkemesinde, yeni İstanbul kadısı Ebusuud’un suçlamaları ve altı tanığın aleyhinde verdikleri ifadelere
dayanan Şeyhülislam İbn Kemal, henüz yirmisine yeni basmış İsmail Maşuki’nin katline fetva vermiş. Başı kesildikten sonra toprağa gömülmeye bile layık görülmeyerek, bedeni ve başı ayrı çuvallara konularak
denize atılmak gibi korkunç bir uygulamaya gidilmiştir.
İsmail Kaygusuz, Osmanlı tarihyazıcılarının anlattıkları, Ebusuud’un fetvaları ve Şeriyye Sicillerinde kayıtlı tanık ifadeleriyle belgelediği bu oyununda,
Şeyh İsmail Maşuki’nin inanç ve düşüncesinden ödün vermeden korkusuzca ölümün üstüne giderek, tek başına Osmanlı Şeriat Devletine nasıl kafa tuttuğunu sergilemiştir. İsmail Maşuki bu korkusuz
mücadelesini, Osmanlı İmparatorlığunun en güçlü olduğu ve muhalif düşünce ve inanç topluluklarının amansızca ezildiği Yükselme Döneminin en büyük padişahı Muhteşem Süleyman’ın(1520-1566) padişahlığının
sekizinci yılında vermiştir.
Edirne Selimiye camisinde ve İstanbul Ayasofya’da okuduğu hutbe ve vaazlarla halkın geniş sevgisini kazanmış. Askerlerden ve sipahilerden geniş yandaş
edinmiştir. Başkentte Maşuki’ye gösterilen büyük sevgi ve hakkında anlatılan olağanüstü öyküler Padişahın tahtını sarsmış. Kanuni Sultan Süleyman kendisine korkulu düşler gösteren bu yiğit genci yaşatmamıştır.
Maşuki’nin camiler ve Bayrami-Halveti tekkelerinde yaptığı konuşmalardan aşağıdaki birkaç cümlelik alıntı bile, toplumun nasıl akılcı ve nesnel bilgilere özlem duyduğunu ve hurefalardan bezdiği için ona
sarıldığını gösteriyor:
“İnsan kadimdir; yaratılmamış, yaratandır. Her kişi tanrıdır, her biçimde gözüken odur. Öyleyse görünen tanrıya tapalım…Ruh bir bedenden çıkıp başka
bedene geçer. Kabir azabı diye birşey olamaz; ölülerin dirilmesi, soru ve hesap günü de yoktur...Sizin o cennetinize ben eşeğimi bile bağlamam. Şeriatın haram dediği herşey helaldır…”
İsmail Maşuki’nin, yaşamının son yılını geçirdiği Edirne ve İstanbul’da verdiği büyük mücadele, çok kısa süren ve Padişah’ın da kafes ardından
izlediği saray mahkemesinin ölüm kararıyla noktalanmıştır. İsmail Kaygusuz, tarih ve araştırma kitaplarının en görünmez köşelerine bölük pörçük serpiştirilmiş bilgileri toplayarak Oğlan Şeyh’i canlandırıp,
tiyatro sahnesinde yeniden eyleme geçirtmiştir. 1997-1998 Bakırköy Belediyesi 3.Yunus Emre Özgün Oyun Yazımı Yarışması’nda ‘Mansiyon’ kazanmış olan ‘Oğlan Şeyh, oyunu da Devlet Tiyatroları
repertuvarında. Ama Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 700. yılının kutlandığı ortamda sahnelenebilmesi için, İsmail Maşuki’nin kendisi kadar yiğit yönetmenler bekliyor… İsmail Kaygusuz bu
kitaptaki ikinci oyununda, Alevi-Bektaşi mizahının temsilcisi ‘Baba Erenler’den fıkralar sergilemektedir. Yalnızca Alevi-Bektaşi fıkra ve öykülerinden seçerek hazırladığı oyunun bu alanda ilk örnek
oluşturması ve ölçülü uyaklı şiir diliyle karışık yazılması da ayrıca ona derin bir özgünlük kazandırmaktadır. Oyunda Baba Erenler’in, toplumu karanlığa götüren bağnaz hocalar, baskıcı yöneticiler,
bilgisizlik, körinançlar, toplumsal düzen ve düzensizliklere, hatta tanrıya karşı nasıl güldürerek ve düşündürerek mücadele verdiğini ibretle okuyacak. Baba Erenler’in verdiği mücadeleye ve inancı uğrunda
direnişine belki siz başka bir ad koyacaksınız. Ayrıca Kaygusuz’un, Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesi, toplum düzeni anlayışı ve tanrıyı algılayışını, bu 19 tabloluk mizah sergilemesinin içine sığdırmış
olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. ______________________________________________
SON ÇIKAN KİTAPLARIMIN TANITICI BAĞLAMDA ÖNSÖZLERİ:
1.Dünden Bugüne Alevi Olmanın Bedeli (Yaşanmış Öyküler), Alev Yayınları, İstanbul-2004; S.118, ISBN: 975-335-044-9 (Telefon: 0090 212 519 56 35)
SUNUŞ
Sünni inanç dünyası ne yazık ki, ‘dünden bugüne’ Alevilik ve Aleviler hakkındaki düşünce ve yargılarını değiştirmemiştir. Kitapta anlatılanlar,
Türkiye’nin dört bir yanında, bu yargıların acımasızca dışavurulduğu yaşanmış olaylardan derlenerek öyküleştirilmiştir. Eğer Alevi inançlıysanız –Alevi
kökenli, ama Aleviliğinizi unutmuş ya dasırtınızı dönmüş bir kimse de olsanız- bu öykülerden birinde mutlaka kendinizi bulacaksınız. Başınızdan kesinlikle bunlara benzer bir olayın geçtiğini anımsayacağınızdan
hiç kuşku duymuyorum.
Eğer aydınlık kafalı bir Sünni iseniz, okuduklarınız size, yaşamınızın her döneminde, ail e ve yakın çevrenizde Aleviler hakkında konuşulan daha nice olumsuzlukları
anımsatacak. Yüreğinizin bir yerinde ince bir sızı duyacak ve derin derin düşüneceksiniz.
İsmail Kaygusuz, Londra, Mayıs 2004
2.Alevilik’te İnançsal ve Toplumsal Yol Kardesliği MUSAHİPLİK, Genişletilmiş 2.Baskı, Alev Yayınları, İstanbul, 2004; S. 94 , ISBN: 975-335-045-7
ÖNSÖZ Toplumsal yaşamın ya da toplumun üstyapısını oluşturan değerler ve kültür katmanlarında, dinsel inançlar ve çoğu felsefi görüşlerin önerdikleri ahlak
sistemlerinde, “insan kardeşliği”nden sözedilir ve üzerine övgüler düzülür. Ancak bir tek Alevilik-Bektaşilik bu tür “kardeşlik” kavramını yaşama geçirerek somut bir biçimde uygulamıştır.
Zaman zaman “ahiret kardeşliği” takıyesine bürünmüşse de tamamıyla dünyalık yaşamın, dirlik ve düzenin sağlanmasına, eşitlik ve adalete yöneliktir. Musahip tutmanın ilkeleri, yani ikrar vermiş yol
kardeşlerinin görev ve sorumlulukları incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır. Yüzyılların baskı ve kıyımına rağmen, Alevilerin nasıl bir düzenin uygulayıcıları olduğu ve geliştirdikleri toplumsal eşitlik ve ortak
yaşam ilkeleri gözler önüne serildiğinde bu çok iyi görülür. Tapınç kurumları olarak adlandırmamıza rağmen Alevi görgü cemini oluşturan kurumlar, Sünni İslam ya da diğer birçok dinlerdeki bireysel tapınmaların
dışında değerlendirilmelidir. Tapınma, yani ibadet çok kısa bireyle, inanan kişiyle Tanrı arasında anlaşmaya varmayı deneme, bir bağ kurma eylemidir. Tanrıya yaranmak, gözüne girmek ve böylece ölüm
ötesindeki cezalardan kurtulma amacı taşır. Eschatologie (Teolojinin ölümötesi olayları üzerinde duran dalı) tüm dinlerin istisnasız ilgilendiği ve vazgeçilmez gerçeğidir bu. Sanki Theologie (Din-Tanrı bilimi)
Eschatologie için vardır. Alevilik tapınmayı bireysellikten çıkarmıştır. Tanrıyı memnun edip, onunla anlaşmak ve öte dünyada cehennem ateşinden kurtulmak, güzel bir yer kapmak diye bir kaygısı yoktur. Aleviler,
toplumsallaştırmış oldukları tapınmalarında kurumlar yaratmış, birey olarak görev ve sorumluluklarının insanlara ve topluma karşı olduğunun bilincine erişmişlerdir. Sünni dogmatizminin tersine, İslam dininin
getirdiği kuralları Heterodoks anlayış içinde yorumlayıp, yani içsel (batıni) anlamlarına nüfuz ederek tam bir toplumsal bilinçle düzenlerini kurmuşlar. Sünni iktidarların sürekli muhalefeti olmuşlardır.
Alevilikteki ikrar verip kardaşlık tutma, toplum huzurunda dara çekilip sorgulanma, başokutma/boyverme, düşkünlük, tarık çubuğu altından geçme, sitem çekme, lokma dağıtımı ya da ortak kazandan hak lokması yeme
vb. kurumlar Ortodoks din ve inançların hiçbirinde görülmez. Heterodoks İslam olarak nitelediğimiz Alevilikte, İslam tarihi ortodoks gözlüğüyle değil nesnel açıdan açıdan derinlemesine incelendiğinde;
Saben- Hermetizm, Zerdüştlük Mani ve Mazdeklik, Budizm, Şamanizm, Kabbalizm, Neoplatonizm, Heterodoks Hıristiyanlık akımları Monophizmi-Nestorianizm-Paulikaenizm, Hesykhasmus (sessiz zikir yapma) benzeri Hristiyan
mistisizmi ve Anadolu toprağından izleri silinmemiş antik toplumlarınkileri dahil olmak üzere çok çeşitli inanç ve felsefe sistemlerinden ögeler bulmak her zaman olasıdır. Ama Alevilik bunların hiçbiri değildir ve
ne de herhangi birinin devamıdır. Alevilik, ödünç aldığı inanç, düşünce ve felsefi ögeleri kaynağına yabancılaştırıp, içinden çıktığı ve ortodoksizme aykırı yorumladığı İslami özle tüm bu ögeleri synkretise etmiş,
yani birleştirip bağdaştırmış bulunmaktadır. Böylece Alevilik, Heterodoks/batıni ve syncretic (bağdaştırmacı) bir inanç sistemi olarak yarattığı toplumsal düzen içinde inananlarına; baskıya sömrüye karşı, yenilikçi,
eşitlikçi ve paylaşımcı bir yaşam biçimi sunmuştur. Anadolu Aleviliğinin toplumsallaştırılmış tapınma kurumlarından Musahipliği, son makalemizde “inançsal ve toplumsal akrabalık olarak”
adlandırmıştık. Akrabalık sözcüğünün “uzak” ve “yakın” sıfatlarıyla kullanılışını gözönüne aldığımız zaman “taliplik” kurumunun bu adlandırmaya daha uygun düştüğünü görüyoruz.
Gerçekten de bir Dede’ye (Pir’e ya da Mürşid’e) “talip” olup, bağlanmış toplulukların birbirleriyle ilişkileri neredeyse yüksek derecede akrabalık düzeyindedir. Oysa
Musahiplik, kanbağı ve ana-baba bir kardeşlikten de üstün tutulmaktadır. Bundan dolayıdır ki kitabın başlığını da “İnançsal ve toplumsal yol kardeşliği: Musahiplik” olarak değiştirmeyi tercih
ettik. Musahiplik’in yeni baskısını iki bölüme ayırdık. Birinci bölümü oluşturan birinci baskı metninde bazı düzeltmeler ve küçük eklemeler dışında fazla değişiklik yapmadık. İkinci bölüme;
Alevilik araştırma ve incelemelerimizin ışığında edindiğimiz tarihsel, inançsal ve felsefi bağlamda yeni bilgiler, yeni tanımlama ve yorumları içeren yukarıda sözettiğimiz –bazı değişikliklerle- son makalemizi
koyduk. Bu kısım, aynı zamanda daha ayrıntılı ve dağınık olan birinci bölümün derlitoplu özetini de içermektedir. Yeni bilgiler, yeni tanımlama ve yorumlarla birlikte bu özetleme, “Musahiplik”
kurumunu daha bilinçli biçimde algılanmasını kolaylaşlaştıracak diye umuyoruz. İsmail
Kaygusuz
Londra, 2004
3.Alevilik, Diyanet Siyaset, Alev Yayınları, İstanbul- 2004; S.139, ISBN: 975-335-047-3
Önsöz
Türkiye’de, Cumhuriyetin Laik ve demokratik devlet yapısına, dolayısıyla bu iki ilkeyi Cumhuriyetin temeli kabul etmiş Anayasasına aykırı bir teokratik
yapılanma vardır: Diyanet İşleri Başkanlığı! Çağdaş-laik-demokratik bir devletin, insan hakları, toplum-birey ilişkilerini, düşünce, inanç ve eylem özgürlükleri, hatta öz sistemini belirleyen bilimsel (devlet)
felsefesi vardır, fakat asla resmi dini yoktur. Ama ülkemizde, laiklik kavramının özüne ve anlamına aykırı, “Türkiye tipi bir laiklik”, devletin yapısı içinde inatla sürdürülmekte ve ısrarla
savunulmaktadır. Kısacası çağdaş demokratik devletin olmazsa olmazı, sosyo-politik anlamda bir laiklik yoktur Türkiye’de, çünkü devlet gizli bir resmi din uygulaması içindedir; bu din Ortodoks İslam’ın,
yani Sünniliğin Hanefi Mezhebi’dir. Devlet, bu mezhebin inanç sistemi ve şer’i ilkelerini, İslam dininin
kendisiymiş gibi anlatmakta ve (İlkokuldan Üniversiteye kadar) eğitiminin yapılmasına aracı olmaktadır. Diyanet İşleri, resmi bir devlet kurumu olarak, yetmiş
yılı aşkın bir zamandır büyüye büyüye ‘devlet içinde, sınırsız olanakları, bütçesi ve kadrolarıyla bir din devleti’ gibi siyasete egemen olmuştur; toplam nüfusun üçte birini oluşturan İslam
Heterodoksizmine bağlı, yani Alevi inançlı toplumu, Ortaçağın din devletleri anlayışı çerçevesinde değerlendirmektedir. Kendine özgü bir Tanrı anlayışı ve ibadet kurumlarıyla bir İslamî ve felsefi inanç sistemi olan
Aleviliği kabul etmemekte ve Hanefi mezhebinin bir tarikatı olarak tanımlamakta, dolayısıyla bu mezhebin ilkelerine uymayı dayatmaktadır. Bu kitapta, Diyanet kurumu ve İlahiyat Fakülteleri aracılığıyla yürütülen
işte bu bilinçli siyasete karşı, son yıllarda çeşitli yayın organlarında yayınlanmış karşıt yorumlar ve açıklamaları, Aleviler üzerine yazdığımız yazılardan bazılarını toparladık. Kitabın sonuna tanınmış Hintli
İslam bilgini, aynı zamanda ilerici Davudi-Bohralar (Mustali İsmailileri) harekeinin öncüsü ve kuramcısı olan Dr. Asghar Ali Engineer’in İslam dininin çağdaşlık, laiklik ve demokrasiyle uyumlu olduğu, yani
uyuştuğu üzerinde görüşlerini içeren makalesini ve kendisiyle yapılan bir söyleşinin çevirisini ekledik. A. Ali Engineer, makalesinde İslam ve laiklik konusunu yansız, yani İsmaili Alevi söylemlerini kullanmadan
ve Sünni inancıyla olan tarihsel çelişkilerin tartışmasına girmeden incelemiştir. İslam tarihini, dinsel felsefeleri iyi bilen ve Kuran’ın zahiri ve batıni yorumları üzerinde eğitim aldığı gibi geniş
araştırmalar yapmış bir kişi olduğu halde, Kuran’dan verdiği Laikliği destekleyici, çağdaş demokrasiyle uyuşan ayet örneklemelerinde çağdaş bir Ortodoks İslam bilgini gibi davranmıştır. Ayetler üzerinde tavil
(batıni) değil, sözcükleri dışsal anlamıyla, açık (zahiri) yorumlar yapıp kuşkuya yer bırakmamış; siyasal İslamcıları ve İslamî devlet yandaşlarını sarıldıkları kendi (Kuran) ipleriyle bağlamıştır. Umuyoruz ki,
çalışmalarımız okuyuculara yararlı olur; toplumsal tarihe ve ortodoks/heterodoks inançlara bakış konusunda olumlu tartışmaları birlikte getirir. İsmail Kaygusuz Londra, Mayıs 2005
4. Nizari İsmaili Devletinin Kurucusu HASAN SABBAH VE ALAMUT (Öğretisi,tarihi, felsefesi), Su Yayınları, İstanbul-2004; S. 352, ISBN:
975-6709-35-9 (Telefon: 0090 212 512 16 68)
ÖNSÖZ
Genel anlamda Heterodoks İslam olarak tanımladığımız Aleviliğin çok önemli bir kolu olan İsmailiğin Alamut çağı Nizari İsmaililerine ilişkin yanlış, yalan ve
iftira dolu hayali bilgiler yüzyıllar boyu aktarılarak, tarihsel gerçeklermişçesine sunulmuş; sözde tarih araştırmaları, romanlar, öyküler ve film senaryolarıyla bu uydurma ve tarihsel çarpıklıklar hala
sürdürülmektedir.
Alamut devleti ve onun kurucusu Hasan Sabbah (1034?-1124) hakkında akılalmaz karaçalmaları ve aşağılamaları, en ciddi yazar ve araştırmacıların yazılarında görmek,
günümüz tarihçilerinin kaleminden okumak insanı dehşete düşürüyor; bu denli bağnazlık ve düzeysizlik olamaz diye! Bağnazlık diyoruz, çünkü Avrupa merkezci tarih anlayışı Avrupalı-Hristiyan kökenli
kaynakları güvenirlilik ölçütü alırken; Ortodoks İslam (Sünni) tarihçi ve din bilginleri, çağdaş saray kronikçileri ve yönetim erkinin besleme yazar ve bilginlerinin yazdıklarını ana kaynak olarak
kullanmaktadırlar. Ortodoks İslam yazar ve tarihçileri, Avrupalı Hrıstiyan tarihçileriyle birleştiren işte bu bağnazlık anlayışıdır. Oysa onlar, Avrupalı doğubilimcilerin, Hristiyan yazar ve tarihçilerin İslam
ve Türk imparatorluklarına ilişkin görüş ve düşüncelerine ateş püskürürler. Bu ikili davranış, kendilerinin, milliyetçi ve dinsel ideolojiler açısından tarihe bakmaları, nesnel yaklaşım göstermemelerinden dolayıdır.
Büyük İsmaili Dai’si, döneminin bilgin ve düşünürü, eşi az bulunur örgütçü bir devlet adamı olan Hasan Sabbah’ın, İmam Cafer oğlu İsmail’in
soyundan 19.İmam Nizar’ın adına ve İsmaili Aleviliği inanç öğretisini daha da geliştirerek, onun özündeki özgürlükçü, barışçıl, eşitlik ve paylaşımcılık temeli üzerinde kurduğu Alamut devleti 167 yıl
sürmüştür. Pamir’den, Güneydoğu Akdeniz kıyılarına-Filistin’e kadar uzanan geniş Ortadoğu cağrafyası içinde 300’e ulaştığı bildirilen, baş Dai’lerin yönetiminde bulunan ortaklaşa çalışıp
kazanarak, ortak kazanda aş yenilen ve özel mülkiyetin olmadığı Kale yerleşim birimleri Dar ül Hicra’ lardan (sözcük anlamı “Göçmenler evi, göçmenler yurdu”) oluşan bir devletti. Alamut Nizari
İsmaili devleti tam anlamıyla bir Sosyalistik Federe Cumhuriyeti idi. Dar ül Hicra’lar, çok iyi hiyerarşik bir yapılanma içinde örgütlenmiş, İsmaili Dava’sını yayan görevli Dai’ ler ( çağıran,
davet eden), Dava’yı açık ve gizli düşmanlara karşı savunmada canını vermekten asla çekinmeyen Fedai’ler aracılığıyla uygulanan çok güçlü ve geniş propaganda-iletişim-savunma ağıyla
Alamut’a bağlıydı. Kale yöneticisi baş Dai’ler, diğer adıyla muhteşim’lerin kendi bölgelerinde, Dava’ya bağlı kalmak Hüccet (İmamın vekili, tanığı) aracılığıyla Zamanın İmamı’ından
gelen buyrukların dışına çıkmamak koşuluyla hareket özgürlükleri oldukça geniş ve bağımsızdılar. Bunun en tanınmış örneği, bir sonraki kuşak içinde neredeyse Hasan Sabbah kadar ün kazanan 33-34 yıl kadar
yöneticilik yapmış Suriye baş Dai’si Raşudiddin Sinan’dır (1160-1193/4).
İslam dinini ve kutsal kitabını kendi iktidar çıkarlarına uygun biçimde yorumlayarak baskıcı yönetimlerini sürdüren Sünni Bağdad Halifeleri, onların kılıcı olmayı
kabul etmiş Selçuklu Sultanları ve diğer prenslere karşı ölümüne direnerek, düşünce ve inançlarını yaymak, dünyayı değiştirmek ve dünyayı gerçek adalet ve eşitlik içinde, nimetlerini hakça paylaşarak, yaşanılır
kılmak savaşımı veren bir yönetim olarak dünya sahnesinde çok onurlu bir yeri vardır Alamut Nizari İsmaili Devleti ve onun kurucusu Hasan Sabbah’ın.Batıni inancın önderleri olarak İsmaili İmamları,
Dai’lik görevi üstlenmiş büyük düşünür, tarihçi ve ozanlarıyla Alamut dönemi ve sonrası Nizari İsmaili Alevilerinin tarihi, Ortodoksizme aykırı gelişen özgür düşünce, felsefe ve batıni inancı,
insan emeğini ve toplumsal mücadeleyi içinde barındıran Heterodoks İslam tarihidir. Kendisini 21.yüzyılın çağdaş insanı gören yazar ve tarihçi, hangi din, inanç ve (siyasal) düşünceden, hangi milliyetten olursa
olsun, bu onurlu tarihi çarpıtmadan algılayıp değerlendirmeli ve o dönemlerde yaşamış karşıt inanç ve görüşte, hatta düşman olan yazarların gözüyle bakmayı terketmelidir.
İsmaililerin tarihini çirkin karaçalmalarla sunan, İsmaili batıni inanç öğretilerini sapkınlık, yoldan çıkma olarak gösteren ve devlet örgütlenmesini
assassins (katiller) kavramı üzerine kurgulayan görüş ve düşüncelerin sahibi, Alamut çağdaşı yazar ve tarihçilerin bunu hangi amaçla yaptıkları ve kimlerin hizmetinde bulunduklarına ilişkin bir kaç önemli
isimle dikkat çekmek istiyoruz.
Alamut İsmaililiğinin inançsal ve felsefi temeli olan “Talimiye” öğretisi, yani Batınilik, Hasan Sabbah’ın kitaplarıyla Bağdat’ta
yayılmaya, büyük evlere, aydın çevreye girmeye başlamıştı. Akıl ve felsefenin karşısında olan ortodoks din bilgini Abu Hamid Muhammed el-Gazali(1058-1111) olayı şöyle anlatmaktadır: “Talimiye sapkınlığı
ortaya çıkmıştı; herkes bu öğreti hakkında konuşuyordu. Zaten benim de onların kitaplarının içinde neler bulunduğu ve görüşleri hakkında inceleme yapmak aklımdaydı. Müminlerin efendisi Halife’den (Mustazhir
1094-1118, İ.K.), onların dinsel sisteminin gerçekte ne olduğunu gösteren bir kitap yazarak onları reddetme buyruğunu alınca işe giriştim…Böylece onların görüşlerinin yalan olduğunu al-Mustazhiri kitabımda
yazdım.” (Montgomary Watt, The Faith and Practice of Al-Ghazali, Oneworld Oxford Reprinted, 2000, s.45, 54)
Görüldüğü gibi, üstelik kitaba Halife kendi adını vermiştir. Burada Gazali’nin tutum ve davranışı yorum gerektirmeyecek kadar açıktır; o, Alamut’u
ortadan kaldırmaya çalışan en büyük düşmanının hizmetindedir. Ve Gazali’nin Halife’in buyruğuyla yazdığı “Batıniliğe Reddiye”, bu gün ilahiyatçılarımızın ve İslam tarihçilerinin başucu kaynak
kitabıdır.
İsmailileri anlatan en eski kaynaklardan biri, fakat çok acımasız bir İsmaili karşıtı olan Ata Malik Cuveyni’nin (1228-1283) tarihidir. Gerçek
İsmaili inançve geleneklerini çarpıtmaktan sorumlu olan odur. Bu Mogol tarihçisi, yakın bölgeden (Kazvinli) bir Sünni olarak İsmailileri dinsiz-kafir, sapkın sayan katledilmeleri gerektiğine inanan bir anlayış
içinde Mogol’lara Alamut kalesinin yakılıp yıkılmasını öğütleyen ve yolgösteren kişidir. 200 000 cilt kitabın bulunduğu bilinen büyük Alamut kitaplığında aylarca inceleme yapıp, bunlar Şeriata aykırı, din
düşmanlarının kitaplarıdır diyerek yakılmalarını istemiştir. Çeşitli Kuran ve Tefsir kitapları dahil, işine yarayanlara da el koyarak onlardan edindiği bilgiler sayesinde Dünya Tarihi’ni(Cihanguşa) yazmıştır.
Onun yüzünden Alamut Devlet arşivi, kitaplığı ve İsmaili Dai’lerinin yetiştiği Medreseler, Fedayin’in eğitilip yetiştirildiği eğitim-öğretim kurumları yakılıp yerle bir edilmiştir. Ama ne yazık ki, pek
çok tarihçi ve araştırmacılar Cuveyni tarafından tasarlanmış hikayeleri, onun İsmaililere karşı düşmanca tutum ve davranışlarını yakından incelemedikleri için ürküntü duymadan benimsiyorlar. W.İvanow
(1886-1970) haklı olarak, Alamut and Lamasar (Tahran, 1960, s.26) kitabında, “Cuveyni’nin yazdıklarından tam anlamıyla tatmin olup, son derece cahilliklerini gösteren bilginler vardır” diye
yazmaktadır.
Marco Polo, Alamut’un yıkılmasından 16 yıl sonra 1273’te bölgeden geçmiştir. Kazvin’de konakladığı bilinmektedir. Ama o, ne kırımdan kurtulup
yeraltına çekilen İsmaililerden bir kimseyle konuşmuş ne de hala kapkara kül ve kömür kaplı bir yangın yeri olan, deyim yerindeyse henüz dumanı tüten Alamut kalesini gezmiştir. O yalnızca Kazvinlilerin, kendileri
için gizemli ve inançsız sapkınların oturduğu bir yer olan Alamut hakkında kafalarında yaratıp kurguladıkları masalları dinlemiş ve kendi hayal gücünü de kullanarak yüzyıllarca Avrupa’da anlatılan Dağlı
İhtiyar’ın (Hasan Sabbah’ın!) serüvenlerini ve uyuşturucu cennetini üretmiştir. Haçlı Seferlerinin misyoner kronikçileri (tarihyazıcıları) ise, görüp konuştukları İsmaili Dai’lerinin anlattıklarını
değil, ortaçağ Avrupalısının gizemli Doğu hakkında duymak istedikleri olağanüstü öyküler ve masalları yazmışlardır.
Birkaç sözle de Fedayin (fedailer) örgütünün kurucusu olmasından dolayı Hasan Sabbah’ın terörist yetiştirdiği yönünde suçlanmasına dğinmek gerekiyor. Ne acıdır ki, terör filmleri senaryo metinlerinde Bernard Lewis gibi İslam tarihçilerinin Alamut ve Hasan Sabbah uzmanlığı bağlamında danışmanlık imzalarını görmekteyiz.
İsmaililer hakkındaki iddialardan biri, kendini kurban eden savaşçılar olan fidai’lerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları
konuşulmaktadır. Haçlılar döneminde Batılılar Suriye İsmaililerini “Assassins”(katiller-suikastçılar) diye adlandırmışlardı. Daha sonra tüm İsmailileri kapsayan düşmanca bir adlandırma olarak yirminci yüzyılın başlarına kadar gelmiş. Ancak bu tanımlamaya kuşkuyla bakan gerçek bilimci ve
tarih araştırmacıları tarafından İsmaililere ilişkin gerçek tarihsel bilgiler, inanç öğretileri ve felsefesi ortaya çıkarılıp yayınlanmaya, tartışılmaya
başladı. Ancak eski yanlış bilgiler, hiçbir gerçek yanı olmayan masalların anlatılması ve yorumlanması hep sürmektedir. Şimdi de Avrupalı tarihsel İsmaililiği, fedayin örgütünden dolayı “terrorism”
kavramıyla birlikte kullanmaya ve Hasan Sabbah’ı da “terrorism”in kurucusu görmeye başladı. Gerçekte Hasan Sabbah savaştan nefret ederdi. Kendisini barıştan
uzaklaştıracak ve sakin yaşamını bozacak karışıklıklardan hep kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine itiraz etti, fakat ezeli batıni düşmanları onu savaş ateşinin içine ittiler. Ancak böylece büyük güçlerini
göstererek, onu ele geçirebileceklerini sandılar. Hasan Sabbah, kötülük ve zararlı tohumlar saçan, saldırıya hazırlanan bencil yöneticileri öldürmeye ve kötülüklere kaynaklık eden nedenleri ortadan kaldırmaya
sık sık başvurdu. Onlardan bazılarını öldürtüp -ki bunlar gerekli ve adilceydi- halkları savaştan kurtardı. İsmaili fedaileri, yalnızca iktidarlarını artırmak için zulüm ve kırım yapan baskıcı yöneticilere, çevreye
kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenlere suikastlar düzenlemişlerdir.
Bosworth, “The Islamic Dynasties” (Islamic Survey, series no.5, Edinburg, s.128) başlığını taşıyan makalesinde, “İsmaililer, hem
Franklar hem de Sünni Müslümanlarla mücadele içerisinde çok dikkate rol oynadılar. Ancak, doğrudan askeri eylemlerde bir kumandan olarak görev yapmış olan çok tanınmış kişilere suikastlar yapan İsmaililer
nisbeten az sayıdaydı ” diye yazıyor.
İsmaili düşmanları, karşı konulmaz büyük güçleriyle birbiri ardısıra saldırılarda bulunuyorlardı. Bunun yanısıra ekinleri tahribederek, meyva ağaçlarını keserek ve
başka yıkıcı yöntemler kullanarak İsmaililerin ekonomisine zarar verdiler. Bundan çıkan genel resim gösteriyor ki, İsmaililer kendi üzerlerinde dolaşan tehlikeyi karşılamak için daha az sayıda idiler. Bundan
ötürü, savunma amacı için bir savaş gerillası, ayaklanma ve karışıklık çıkartma ve bunları önleme yöntemi öğretilmiş savaşçılardan bir silahlı birlik fedayin yetiştirildiği anlaşılıyor. Ve yine kesin olarak
anlaşılıyor ki fedailer terörist değil, fedailik olgusu da terörizm değildir. Bazı bilim adamları İsmaili mücadelesini bir devrim olarak görmekte haklı olmalarına rağmen, kesin olan, onlarınki aynı
zamanda bir hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi. W.İvanow’un ( Alamut and Lamasar, s.21) iki cümlesiyle bağalayalım: “Doğru bir görüş açısıyla
fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi... Bazı bilgisiz, fakat iddalı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini
görmek, kesinlikle namuslu olmayan bir tutumdur.”
Kitabımızda İsmaililik inanç ve öğretilerini, tanınmış Suriyeli İsmaili yazar ve araştırmacılarından Mustafa Galib’in dediği gibi “politik ve
sosyal görünümünden hareketle”, ancak tamamıyla tarihsel bağlamda incelemeye çalıştık. Açıkça söylememiz gerekir ki, bu çalışma sadece Alamut Nizari İsmaililiği’nin ortaya çıkışı, İsmaili
İmam ve büyük Dai’lerinin –özellikle Hasan Sabbah’ın- inceleyip geliştirdiği İsmaili öğretileri, inançsal ve siyaset felsefeleriyle birlikte İmamlarının kutsal gölgesinde örgütlenmeleri ve devlet
yapısı, büyüyüp yayılması, yıkılışı ve sonrası üzerinde kısa bir özettir. Çünkü, 20.yüzyılın başlarından beri İsmaililik üzerinde W. İvanow, Bernard Lewis, Henry Corbin, Mustafa Galib, Arif Tamir, G. S.
Marshall Hodgson, Farhad Daftary gibi pekçok bilim adamı ve araştırmacılar çeşitli dillerde yüzlerce ciltlik kitaplar yazdılar. Nevar ki, Türkçemizde bu konularda parmakla sayılacak
kadar az çalışma bulunmaktadır.
Günümüz Nizari İsmaililiği, Alamut geleneğinden kısmen saparak, eski Fatımi ortodoksizmine dönüş yapmış. Daha doğrusu, kendilerini İsmaili Şiiler olarak
tanıtan Nizari İsmaili Dai'leri ve cemaat önderleri, Kuran İslamı ile tarihsel batıni felsefe ve öğretilerinin sentezi biçiminde bir yapılanmaya reforme etmiş görünüyorlar. Batıni Dai'leri aracılığıyla
taşınan öğretileri ve inanç kurumlarıyla Anadolu'da batıni Aleviliğin kökleşmesinde büyük çapta etkili olmuş Nizari İsmaililiği, bugün Şiiliğe biraz daha yakın durmakta ya da yayınlarında öyle görünmek zorunluğu
duymaktalar. Tam 22 ülkede yaşayan İsmaili inançlı halkları arasında bizzat araştırma yapma olanağımız olmadığı için, ancak dünyaya açımış tanıtıcı yayınları yapan İsmaili resmi aydınlar çevresinin bize
aktardığı bu bilgilerle yetinmek durumundayız. Gevşek şeriatla da olsa Şiiliğe yakınlaştırılması oranında, Anadolu’da yaşayan Alevilikden biraz daha uzağa düşmektedirler. Ancak Kuran'ı ve dolayısıyla
İslam dinini, Şeriat bağlamında dahi, Ortodoks İslamdan (Sünnilik ve Oniki İmamcı Şiilikten) çok farklı, daha akılcı ve çağa uygun gerçeklikte yorumladıklarını açıkça görmekteyiz.
Kitabımızda 12 Bölüm halinde incelemiş olduğumuz konu, her bölümü birer kitap olacak niteliktedir ve içinde ele alınıp işlenecek birçok
tezler bulunmaktadır. Umuyoruz ki, akademisyenlerin dikkatini çeker ve bunlar lisans ya da doktora tezleri olarak işlenip, genişletilerek geliştirilmesi sağlanır. Artık ülkemizde, tarihçi ve din bilginlerinin
İslam tarihini ve islami inançları, yalnızca ortodoks açıdan incelemenin yanlış olduğu bilincine varmış olduklarını düşünmek
istiyoruz
İsmail
Kaygusuz
Londra, Ekim 2004
5.Anadolu Bilgeleri (Anadolu’yu aydınlatan düşün ve eylem adamları), Su Yayınları, İstanbul-2005; S. 384, ISBN: 975-6709-40-5
ÖNSÖZ
Anadolu’da Alevi-Bektaşi yolunun kurucu ve aydınlatıcıları düşünür ve ozanlardır. Onlar aynı zamanda Türk halk kültürü ve edebiyatının da
yaratıcıları oldular. Bu koca bilge ozanların büyük çoğunluğu halkın arasında yetişmiş, büyüyüp gelişerek toplumlarına öncü ve ışık olmuşlardır. 12.yüzyılın ilk yarısından 16.yüzyılın sonlarına kadar
geçen dört yüzyıllık zaman içinde, Anadolu’da oluşmuş siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulların, Alevi inançlı toplumun arasından yarattığı ve onların “veli, pir, abdal, emre (aşık), şeyh,
dai-dede, seyyid, şah, sultan, can vb..” sıfatlarla nitelediği bu önder düşünür-ozanlar, düşüncelerini söze, sözlerini-şiirlerini saza döktüler; işte bu kişiler, Ortodoks İslamın (Sünniliğin)
öz dogmalarına aykırı yol izleyen Heterodoks İslam inancını, yani Aleviliği yaşadıkları yere (onlarca uygarlığın, din ve inançların yurdu olmuş Anadolu’ya) uyumsatırken, kendi çağlarını aşırtarak
akıl, insanlık ve sevgi öncülüğünde geliştirip ilerletmişlerdir. Bu ulu kişilerden dokuzunu, yaşadıkları çağ ve birbirleriyle etkileşim yönünden yakınlıklarına göre birbirini izleyen üç bölümde incelemeyi
uygun bulduk. Birinci bölümde, geleneksel bilgiler ve Vilayetnamesi’ndeki açık ve kapalı değinmelerin tam tersine, Hacı Bektaş’ın öğretmeni ve onu 12 ya da 15/16 yaşlarından itibaren
Alamut’ta ya da Kuhistan kalelerinden birinde eğitilip yetiştirilmesini sağlayan İsmaili baş Dai’lerinden Şemseddin Muhammed Tebrizi, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre konuğumuz oldu.
İkinci bölümde, Pir Abdal Musa Sultan, Kaygusuz Abdal, Şeyh Bedreddin ve Seyyid İmadeddin Nesimi’yi ağırladık. Üçüncü bölüm ise, Alevi-Bektaşilerin 16.yüzyıldaki büyük başkaldırı
ve iktidara yürümesi gibi çok önemli sürecine ad olmuş Kızılbaşlık siyasetinin iki büyük eylemci ozanı Pir Sultan Abdal ve Dede Kul Himmet’e ayırdık. Konuklarımız hakkında
düzülmüş keramet söylenceleri ve doğaüstü yaşam öykülerini gerçek bilgiler değil, fakat nesnel özüne ulaşabileceğimiz araç ve malzeme olarak değerlendirdik. Yaşadıkları dönemlerin tarihsel-nesnel
koşulları içindeki inançsal ve siyasal eylemlerini, kendi yapıtları, sözleri ve kendi şiirlerinin diyalektik çözümlemeler ve yorumlarıyla anlamaya ve anlatmaya çaba gösterdik. Bu çabaya bağlı olarak, antoloji
görünümü vermemek gerekiyordu. Bu nedenle ozanların şiirlerinden yaptığımız seçkileri ekleyerek kitabın hacmini genişletmeyi gereksiz gördük. Ayırdına varılabilir bilgiler ve yorumlarımızla yararlı
olabildikse kendimizi mutlu sayacağız.
İsmail Kaygusuz Londra, Şubat 2005
6. İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul-2005; S.288, ISBN: 975-6709-44-8
ÖNSÖZ
"Büyük Fetihler" dedikleri ülke istilaları ve yayılmacılıkla ilgilidirler. Karşı çıkan, direnen ve direndikçe kırılan halkların tarihi yok sayılır.
Sanki tarih sahnesinde sadece yengi kazanan ve yöneten egemen uluslar başrolü almışlardır. Yönettikleri ve kendi siyasetleri baskısı altında tuttukları etnik ve inanç topluluklarının bu sahnedeki rolleri, ancak
egemenlerin rolünü "açıklayıcı" ve belirleyici karakterde ise vurgulanır. Bu tarihçiler, örneğin egemen yönetim tarafından zorla bastırılmış bir halk hareketinden, sadece yönetimin büyük bastırım gücünü ve
siyasal zaferini belirlediği için sözetmektedir. Tarih kişilerin, kahramanların değil, halk topluluklarınındır, toplumundur; tarihi yaratan onlardır. Gerçek tarihçilere gelince; bize göre onların görevleri, tarihte
yaratılmış ve yaşanmış olayları “neden, niçin, ne zaman ve nasıl?”ları yanıtlayan belgelerle yaşatmaktır. Doğruları bilimsel doğrularla araştırıp, yalanları ve yanlışları atarak toplumsal gerçekliği
yakalamaktır gerçek tarihçilik.
Sınıfsal bağlamda tarihçilerin görevi, sadece üst sınıfların elindeki feodal ve burjuva devletlerin tarihini yazmak oldu. Emeğiyle geçinen sınıfların, aykırı
düşünce ve inanç topluluklarının tarihini yazmak, bilimle aydınlanmış kafa taşıyan, namuslu, demokrat ve asıl marksist tarihçilerin işidir. Türkiye'mizde de bu ayırdedici özelliklere sahip tarihçilere büyük
görev düşmektedir. Halk yığınları kendi tarihini yaratmış, sözlü destanlar, şiirler, türküler ve masallarla kollektif bilince yüklemiştir. Zaman zaman eli kalem tutan halktan birileri bunları, gerçek olayları
doğaüstü örtülerin, zırhların altına sokup Menakıbname'lere geçirerek, günümüze taşımışlardır. Sözünü ettiğimiz nitelikteki tarihçiler için ana kaynak bunlardır. İşte bunlar üzerinde bilimsel yöntemlerle
objektif taramalar yapılmalıdır ki, alt sınıfların tarihi ortaya çıksın. İslam Tarihi iki büyük koldan oluşmaktadır:
1) Ortodoks İslam yani Sünnilik ve Şiiliğin tarihi, iktidarlar tarihidir. 2) Heterodoks İslam Tarihi Alevilik tarihidir; İslamda aykırı inanç ve muhalefet
tarihini oluşturur. Ortodoks İslam Tarihi devletlerin, hükümetlerin ve savaşların tarihidir; memleketleri istila etmeğe, yayılmacılık, kırım, sömürü ve köleleştirmeğe zafer adı veren iktidarlar
azınlığının tarihidir. Burjuva tarihçilerin büyük çoğunluğu Heterodoks İslamı, Ortodoks İslam tarihi içerisinde inceledikleri ve onların çıkarları açısından baktıkları için, batıni inançlı halkları sapkın,
bölücü, düzen bozucu, kafir, ahlaksızlıkla suçlayıp hor görmüşler. Bu yüzden onların tarihini yok sayıp, egemenlerin çıkarlarına indirgeyerek tarihin içine gömülmesini sağlamışlardır.
İslam Tarihi içerisinde toplumsal muhalefetin egemenliğe ya da egemenlere karşı direnişlerinde Aleviliğin rolü, tek sözcükle ‘önderlik’tir. Hemen
hemen tüm toplumsal muhalefet hareketlerinin inanç ve düşünce kuramlarıyla temelini Heterodoks İslam olarak Alevilik, inananlarıyla ise bünyesini oluşturan Alevi halklardır.
Aleviliği inanç, düşünce ve siyasal tarih bağlamında incelemeye çalıştığımız bu kitabı üç ana bölüme ayırdık:
Birinci bölümde 9 genel başlık altında işlenen konular özetle şunlardır: Heterodoks İslamın (Aleviliğin) Ali tanrısallığında ilk kez Sabailik olarak ortaya çıkışı;
Ali evlatlarına bağlı olarak değişik biçimlerde gelişmesi; Kerbela olayı ile yükseliş; İmam Bakır ve Cafer çevresindeki proto-Alevilik kümeleşmeleri, siyasi hareketlerle ilişkiler; İran ve Azerbaycan'da
Mazdekizm kaynaklı Alevi toplumsal hareketleri (Müslümiyye, Babek Hurremi...); Alevi al-Basri önderliğinde zenci-köle ayaklanması; Karmatiler; Babailer...
İkinci bölümde “Türkler ve Alevilik” genel başlığı altında: Orta Asya Türk toplulukları arasında Sünnilikten çok Aleviliği kabul görmüş olması;
Türklerini ilk kez Zeydi Aleviliğiyle tanışması; Anadolu Aleviliğinin ilk öncüleri; İlk Alevi Ocakları; Hazar kıyılarında ilk kurulan Zeydi Alevi devleti; Bugünkü anlamda ilk Alevi kavramının ortaya çıkışı vb.
konuları ele aldık.
Üçüncü bölümde “Anadolu’da Alevi/Kızılbaş Halk Hareketlerine Kıs Bir Bakış” genel başlığı altında; Alevi Türkmen topluluğunun siyasi
hareketlerinin başlangıcına ve Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmail ile Anadolu Kızılbaşlarının siyaset farklılaşmasına değindik. “Sufi Kıran” olarak adlandırılan Çaldıran Savaşının Kızılbaşlar için bir
toplu kırım olduğu yaşananlarla birlikte ortaya koyduk.
İsmail Kaygusuz, Londra 2005
7. Karam Khella, (Çev.İsmail Kaygusuz), Tarihin Yeniden Keşfi ÜNİVERSALİST TARİH Avrupa Merkezci Tarih Bilincinin Yıkımı, Su Yayınları, İstanbul-2005
ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ
Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan Mısırlı tarihçi Dr. Karam Khella Hamburg Üniversitesinde “Arap Dünyası Tarihi Dersleri” vermektedir.
Çeşitli dallarda 50’ye yakın yapıtı ve Almanca yayınlanmış geniş hacimli bir “Arap Halkları Tarihi” bulunan Dr.Karam Khella’nın son çalışması, kendisinin geliştirmiş olduğu
“Evrenselci (Universalist) Tarih Kuramı” üzerindedir. 1994 yılında “Universalistischen Geschichtstheorie” adıyla Almanca olarak ilk baskısını yaptığı bu kitabı, hemen arkasından Arapça ve
İspanyolca yayınladı. 1995’te davet edildiği Khartum Üniversitesi’nde konuyu bir yıl ders olarak okuttuktan sonra en geliştirilmiş biçimiyle Fondement de la “Theorie Univérsaliste de
l’Histoire”(“Evrenselci Tarih Kuramının” Temeli) adı altında Fransızcaya çevrildi.
Kitabın Almanca versiyonunun önsözüne “Evrenselci Tarih Kuramı kışkırtıcıdır; böyle bir teoriye gereksinim var mıdır?” diye başlıyor Karam Khella ve
birkaç satır içinde yine yanıtı kendisi veriyor: “Güncel yaşamım içerisinde, eğitim ve araştırma alanında meslekten tarihçi olarak sürekli kuramsal sorunla yüzyüze geldim. Tarih biliminin teoriyle yeterince
kapatıldığı sanılıyor. Bu alanda tarihsel pozitivizm, neo-pozitivizm ve tarihsel materyalizm akımları var. Epistemoloji (İnsan bilimleri eleştirisi, anlambilim) alanına daha yakından bakan bir kimse,
bilimötesi yeniliklerdeki derin krizi, dolambaçlı sözlere sapmadan tanımak zorunda kalır. Pozitivizm kadar materyalizm de tarih biliminin gelişmesine biraz yardımda bulundu. Ama onlar, etkileme güçleri kadar
da tükettiler. Başlangıçta, açıklayıcı örneklemelerle, olaylar ve yayılmaların yorumlarına ilişkin güvenli bir görüntü ortaya koyuyorlardı. Onlar görevlerini yaptılar ve artık aşıldılar. Bugün onlar tarih biliminin
durgunlaşmasından dahi sorumludurlar...”
Yeni teori yokluğunun tarih bilimini krize götürdüğü ve bu yüzden yeni-bilinmezcilik (neo-agnosticisme), kuşkuculuk ya da kötümsercilik gibi sahte kuramların ortaya
çıktığını belirttikten sonra sürdürüyor:
“...Tarihsel gerçekliği tanıma olanaksızlığı üzerinde ileri sürülen akademik veya popüler görüş noktalarının her çeşidi, nihilizme (hiçliğe, yokluğa) temel
oluyor... Oysa bütün bilimler bunlar arasında tarih bilimi, özel bir anlam ifade eder. Tarih bir toplumsal hareket biçimidir... Tarih, varlığın önceden varsayılmasıdır. Tarihsel içeriklerin algılanması ve sunulması,
varsayımlar olmaksızın sıraya gelmez... Ayrıca tarih sık sık söylendiği gibi geçmişe yapılan bir gezi değildir. Tarih, şimdiki zamandır. Buraya kadar geldik. Nasıl daha daha uzağa gideriz ve ne yapmaya? Ne yapmak
gerek? Bunun için bizim yalnızca bilmeye değil, fakat bir tarih algılayışına de gereksinimimiz var. Deneyimler bize, tarihin değil, ama tarihçinin varolduğunu öğretiyor...” Dr. Karam Khella, kitabının
Fransızca baskısına yazdığı önsözde tarih-tarihçi ilişkisini biraz daha açıyor: “Bir üçüncü nokta, tarihin içinde, tarihçinin durumunun ne olduğunu bilmek sorunudur. Acaba tarih maddesi, özne olarak
tarihçi ile nesne olarak tarih arasında bölüşülür mü? Öyleyse, hangi ölçü içerisinde tarih nesne olabilir? İşte bu, tarihçilerin bilincine damga vuran bir varsayımdır. Doğru olan, tarihçi mi araştırma ve sunuşuyla
aracılık ederek, gerçeği değiştiriyor, yoksa, gerçek mi tarihçiyi? Bu durumda, özneden nesneye doğru bir ilişkinin varolduğu sonucu çıkıyor. Demek ki tarih bilimi, eylem üzerinde araştırmaya dönmüş
bulunuyor. Dördüncü nokta tarihin yapılabilirliği problemidir. Marksist kökenli Tarihsel Materyalizm özneyi (insanı) tarihe taşıdığı gibi (Marks’ın “Tarihi yapan insan eylemidir” sözünü
anımsayalım. Ç.N.), Universalist Kuram da ‘Tarih insanın ortaya çıkışını, insanın kökenini incelemektir’ sonucuna varır...” Dr. Karam Khella kendi kuramını oluştururken bu bakış açısıyla,
bilinen diğer bütün tarih teorilerinin Avrupa merkezci anlayış dışına çıkmadığı, Avrupa dışındaki halkların tarih dünyasına girmedikleri gibi, onları aşağıladıkları ve tarihlerini yoksadıkları yönünde bir dizi
eleştiri sergilemektedir. Khella’nın bu bağlamda çok haklı eleştirel görüşleri olmasına rağmen, kendisi de genişleyen Arap merkezci dairelerin en dışındakilerinde dolaşsa da dış daireyi tam kıramamıştır.
Zaman zaman da imparatorluklarla uygarlıkları birbirine karıştırmaktan kendini alamamakta.
Karam Khella’nın Avrupa merkezci tarih bilimi, pozitivizm, neo-pozitivizm, hatta Marksist tarih anlayışları ve
kullandıkları yöntemler üzerinde yaptığı eleştirilerin ilke olarak birçoğuna katılmaktayız. Karam Khella dostumuzun kendisine sözverdiğimiz üzere, tarih görüşünü açıklayıp kuramlaştırdığı bu çalışmasını
Fransızca versiyonundan (Fondement de la “Theorie univérsaliste de l’histoire”, Theorie und Praxis Verlag, Hambourg,1996) 1999 yılında Türkçeye çevirmiş, ancak yayınlama olanağı bulamamıştık.
Ayrıca dostumuz bizi kırmadı, isteğimizin ötesinde, Türkçe basım için diğerlerinden çok daha geniş biçimde kuramının özeti ve kısa açıklamalarla birlikte konuya ilişkin bazı spesifik bilgiler içeren uzunca bir
İngilizce önsöz gönderdi. Özete iliştirdiği mektubunda, üniversalist-evrenselci kuram açısından Anadolu ve Türk tarihine ilişkin görüşlerini kitaba bir “épilogue” olarak yazmak istediğini ve eğer
kabul edersem hemen hazırlayıp göndereceğini yazmıştı. Benim olumlu yanıtım üzerine, altı ay sonra konuya ilişkin inceleme ve araştırmalarını içeren “Applied Universalistic Theory on History: For Example:
Turkey, The South in Eurocentric and in Universalistic View of History and other sciences” başlıklı İngilizce bir metin gönderdi. Hiçbir yerde yayınlanmamış ve özel olarak hazırlanmış bu İngilizce metin,
Türkçeleştirdiğimiz Fransızca metinden oluşturulmuş kitabımızla aynı uzunluktaydı. Diğer çalışmalarımız arasında ayırabildiğimiz çok kısa zamanlar yüzünden çevirisini bizim de 6 ayda tamamlayabildiğimiz bu önemli
çalışmayı, son ek ya da sonuç bölümü (épilogue) yapmaktan ziyade, Üniversalist tarih kuramının uygulanması kitabı olarak görmek gerekiyordu. Bunun için “Kuramı” birinci, “Uygulanması”nı
ikinci kitap olarak birarada değerlendirmeyi uygun bulduk. Umarız kitap tarih bilimiyle ilgilenenlerin dikkatini çeker; Dr. Karam Khella’nın “Üniversalist Tarih Kuramı ve Bir Uygulama
Örneği?” üzerinde onaylayıcı görüş ya da karşıt eleştiri ve tartışmalar yapmak zahmetine katlanırlar
|