Bütün yozlara ve yobazlara rağmen Alevi kalmaya devam edeceğiz. Remzi KAPTAN

Alevi Konseyi  Alevi Council Alevitische Rat

Sayın ziyaretçi, bu sayfayla amacımız; Alevilik-Aleviler üzerine bilgiler sunmak ve Alevi Konseyi’nin görüşlerini aktarmaktır. Sorularınızı, önerilerinizi alevikonseyi@yahoo.com adli email adresine yazabilirsiniz. Çalışmalarımıza katkı sunan başta rehberimiz Remzi KAPTAN olmak üzere herkese teşekkür ediyoruz.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ana Sayfa

Aleviler/ Alevilik

Ehlibeyt/ 12 imam

Hz. Ali

Alevi Önderleri

Alevilik Bilinci

Hacı Bektaş/ Bektaşilik

Pir Sultan Abdal

Tarih/Olaylar

Kadın/Gençlik

Hasan Sabbah

Genel

www.alevitentum.de www.turnakitap.com www.pirtv.com www.turnadergisi.de

alevikonseyi@ hotmail.com

Ana Sayfa

---------------------------------------------------------------

İsmail Kaygusuz

“Sufi Kıran Çaldıran”, Gerçek Bir Kızılbaş Toplu Kırım Savaşıdır

1. Şah İsmail Hatayi'nin Bir Şiirinde Çaldıran Savaşı

Alay alay geldiler

Koşan koşan durdular

İkinci gelen bir top

Atıldı ana saldılar

  • Eskerler örüledi
  • Çakmaklar kuruladı
  • Ol kafir Melhuçoglu
  • Şah üstüne duruladi
  • Hey al kana al kana
  • Kızıl kanlar çalkana

    Melhuçoğlu kılıç urdu

    Şahım aldı kalhana

    • Şah anda bindi ata
    • Yezitler döndü mata
    • Şah bir kılıç urdu ki
    • Kelleden indi ata
  • Melhuçoğlu attan düştü
  • Şah anda geriye kaçtı

    Beş yüz elli tüfekçi

    Şah'ın ardına düştü

    • Ün edüben gittiler
    • Şah'ın ardından yettiler
    • Sultan Ali Mirza'mı
    • Bu kavgada tuttular
  • Dört yanın uladılar
  • Ciğerciğim dağladılar

    Sultan Ali Mirzam'ın

    Ağ ellerin bağladılar

    • Bindirdiler atına
    • Göt(ür)düler inkar katına
    • İnkar bir sual sordu
    • Bakınca suratına
  • Sağ mısın esen misin
  • Ciğerciğim kesen misin

    Koca Haydar zül olası

    Şah dedikleri sen misin

    • Elifim var kaddim var
    • Bir İskender hadd’im var
    • Ben Şah'ın kurbanıyım
    • Şah olmaya ne haddim var
  • Seni attan indirmiyem
  • Gül benzin soldurmuyam

    Gel Şah'a şek getür sen

    Vurup boynun öldürmeyem

    • İşte geldim yanına
    • Sığındım Sübhan’ıma
    • Ben Pire şek getürmem
    • Lanet senin canına
  • Şunu atından indirin
  • Gül benzini soldurun

    N'oldu benim cellatlarım

    Vurun boynun öldürün

    • Cellatlar aralandı
    • Ciğerler parelendi
    • Sultan Ali İmirza'm
    • Bu kavgada parelendi
  • Gönül hüma kuşudur
  • İşitenler naşidir

    Baş verip ser kurtarmak

    O da Mervan işidir

    • Çöl olası Çaldıran
    • Altun kadeh kaldıran
    • Hatayi'm ağlar gezer
    • Musahibin aldıran
    • (İbrahim Arslanoğlu: Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri. İstanbul 1992: 411-412)
  • Bizce önemli bir belge olarak ortaya çıkan şiirin, Türk tarihçileri tarafından görülmediği, görülmüşse de önemsenmediği anlaşılıyor. Osmanlı tarihyazıcıları kadar, çağdaş Türk tarihçileri için de doğru olan, Yavuz'un çevresinde seferin günlüğünü (Ruzname) tutan Haydar Çelebi ve Şah İsmail’den kaçıp onun hizmetine girmiş İranlı ulema takımından Hasan Can'dan nakleden oğlu Hoca Sadeddin’in anlattıklarıdır.
  • Şah İsmail Hatayi bu 16 dörtlükte, kendisinin de hücum hattı içerisinde göğüs göğüse çarpıştığı Çaldıran savaşından önemli bir kesiti vermektedir. Uğruna canını vermiş, “musahibim” dediği Sultan Ali Mirza'nin yakalanışı ve Osmanlı Padişahı Yavuz Selim’in huzurunda sorgulanıp, cellatlara nasıl parçalatıldığını çok duygulu ve etkileyici biçimde, yedi heceli dizelerle destanlaştırmıştır.

    Sultan unvanını taşıyan ve sadece bir Afşar Türkmeni olduğu bilinen Ali Mirza, öyle görünüyorki Gilan'dan beri onun çok yakınında bir kimseydi. İ. Hakkı Uzunçarşılı'nın tanımladığı gibi sadece, “Şah'ın maiyetindeki zabitlerden biri” (Osmanlı Tarihi II. Ankara 1983: 268) değildir. Şah İsmail Hatayi, Muhammed-Ali'den, Ehlibeyt, Oniki İmamlar ve Hacı Bektaş’dan başka hiç kimseyi nefeslerine, şiirlerine konu edinmemiştir. Büyük mutasavvıfların adlarını elbette zaman zaman yadetmiştir, ama içlerinden hiçbirine bir şiiri ya da destanını ayırmış olduğuna biz rastlamadık. Onu çok sevdiği ve yitirdiğine çok fazla üzüldüğü için bu şiiri yazdığı anlaşılıyor.

    1.1 Şiirin Açıklaması ve Verdiği Farklı Bilgiler

    Şiirde olaylar “ben” ile birlikte, daha çok “o” şahıs zamiri kullanılarak, yani üçüncü kişinin, ağzından anlatılmıştır. Çaldıran Savaşı'nın irdelenmesine geçmeden önce şiirde anlatılanların daha iyi anlaşılabilmesi bakımınından, onu düzyazı biçiminde vermeyi deneyelim:

    “Alay alay gelen Osmanlı askerleri, koşaraktan sıraya girdiler. İkinci topun patlatılmasından sonra ona (Şah'ın kendisine) saldırdılar. Askerler taşlarla örülü bir duvar gibi sıralanmış tüfeklerinin çakmaklarını kurarken, o kafir Melhuçoğlu (Malkoçoğlu Tur Ali Bey, İ. K.) Şah'ın üstüne doğrulayıp, hücuma geçti. Her taraf kızıl kan çalkalanıyordu. Melhuçoğlu'nun kılıç vuruşunu, Şah kalkanla karşıladı. Zaten anında atına binince yezitler (Sünni Osmanli askerleri İ. K.) şaşkına dönmüştü. Ardından düşmanının kellesine öyle bir vurdu ki, kılıcı vücudunu ikiye bölüp ata ulaştı.”

    “Melhuçoğlu attan düşünce Şah atını çevirip geriye kaçtı. Bunun üzerine beşyüzelli tüfekçi, bağıra çağıra Şah'ın ardından koştular. Ulaştıklarında onun yerine, Sultan Ali Mirza'yı kavganın ortasında yakaladılar.”

    “Dört yanını çevirip onu aralarına alınca, ciğerim yandı, çok üzüldüm. Sultan Ali İmirza’mın ellerini bağlayıp ata bindirdi ve İnkar'ın (Alevi inancına düşman Yavuz Selim kastediliyor İ. K.) katına çıkardılar. Yavuz Selim, Sultan Ali Mirza'nin yüzüne bakarak onu sorgulamaya başladı”:

    “YAVUZ: ‘Ciğerimi yerinden söken, beni bu kadar öfkelendiren adam, sen hala sağ ve esen misin? Kahrolası koca arslan, sen misin Şah dedikleri? (Koca Haydar, diye Şah'ın babasının adıyla hitap etmiş gibi görünüyorsa da, izleyen konuşmalar; Haydar'ı arslan anlamında kullandığını gösteriyor. İ. K.)”

    “ALİ MİRZA: 'Elif gibi doğru ve uzun boyum ve İskender'inki gibi bir yüzüm var. Yani Şah'a benziyorum, ama ben haddimi bilirim; Şah değilim, Şah'ın kurbanıyım, ona kurban olurum ben.”

    “YAVUZ: 'Seni atından indirip, eziyet ederek gül benzini soldurmuyayım. Gel inat etme. Şah'a şek getir; yani o olduğunu farzet, onu yadsı ve Şah olduğunu söyle. O zaman boynunu vurdurtmam, seni bağışlarım.”

    “ALİ MİRZA: ‘İşte yanındayım. Ama, sana değil ben Tanrıma sığınırım. Senin canına lanet olsun; ben ne Pir'imi yadsır ve ne de kendimi onun yerine korum.”

    “Bunun üzerine Yavuz öfkeyle: 'Neredesiniz cellatlarım? Şunu atından indirip, önce eziyet ve işkenceyle soldurun yüzünü. Sonra vurun boynunu öldürün' diyerek Sultan Ali Mirza'yı cellatlara teslim etti.”

    “Cellatlar oradan, Sultan Ali Mirza’mı alarak ayrıldılar. Onu parça parça ederek, sevdiklerinin de ciğerini dağladı, onları acılara boğdular.”

    “O, Mervan işi işlemedi; kendi başını kurtarmak için, başındaki Şah'ına ihanet etmedi, hakkında bilgi vermedi. Gönlümüzde bir cennet kuşuydu o, uçtu gitti. Bütün bu bilgiler, bizzat olayı işitenlerden çıkıp, yayılmıştır.”

    “Ah! Çaldıran olmaz olsaydın; toprakların çatlayıp kurusun, çöle dönüşesin. Kendisine altın kadehle şarap dolduran musahibi Sultan Ali Mirza'yı, senin toprağın üzerinde düşmana kaptıran Hatayi artık ağlar gezer oldu.”

    2. Savaş Öncesi Yavuz Selim ile Şah İsmail’in Siyasetleri

    Baştan söyleyelim: Çaldıran Savaşı'nın galibi, dönemin ahlaki değer ölçülerine vurulduğunda yiğitlik değil, ama yenilik olmuştur. Erlik ve yiğitliğin ölçütü olan kılıç, ok ve mızrak değil, o çağın savaşlarında teknik yeniliğin simgesi olan (500) top ile (12 bin) çakmaklı tüfek, Çaldıran Savaşı'nı Yavuz'a kazandırmıştır.

    Kuşkusuz Şah İsmail, ateşli silahlara sahip olmamak ve kullanmamakla, elbetteki yanlışın en büyüğünü yapmışır. Oysa dedesi Akkoyunlu Uzun Hasan bile, ellibir yıl önce Otlukbeli savaşında, Fatih'e karşı top kullanmıştır.

    R. M. Savory'nin “ateşli silahların kullanılışını insanlığa ve yiğitliğe-şövalyeliğe aykırı buluyordu (The Cambridge History of Islam, Vol. I: 400)” düşüncesine, Ali donunda ortaya çıktığına inanılan Şah İsmail'in askerine kurşun işlemez gibi aşırı fanatikliği de belki eklemek gerekir. Ama asıl, bu dönemde Şah’ın çevresini yeni sarmış olan İranlı Şii umera ve ulemasının bilinçli telkinlerini unutmamalıyız.

    1499’dan 1514’e kadar Şah İsmail’e, Ceyhun'dan Buhara'dan Fırat'a, Bağdad ve Kayseri'ye uzanan bir imparatorluk kazandırmış Kızılbaş ordusu, yenilmezliği ve çok hızlı hareket yeteneğine sahip süvari gücüyle ün salmıştı. Onun içindir ki Yavuz, Osmanlı'da o tarihe kadar az görülmüş, 140 bin kişilik bir ordu ve çok üstün ateşli silah gücüyle bu savaşa çıkmış ve hiçbir şekilde zaferi şansa ve yiğitliğe bırakmamıştır.

    Yavuz'un amacı, İran'da egemen olmak isteyen Şii devletini ortadan kaldırmak değil, Kızılbaş askeri aristokrasisinin oluşturduğu yönetimi ve Kızılbaş ordusunu yok etmekti. Kültürüne, dili ve edebiyatına hayranlık duyduğu İranlılara düşmanlığı yoktu, olmazdı. Yavuz'un düşmanlığı, Anadolu Alevi-Bektaşi Türkmenlerinin, yaklaşık elli yıl boyunca sürdürdükleri ihtilalci Kızılbaşlık siyasetlerinin sonucu kurdukları Kızılbaş Safevi Devleti yönetimine idi.

    Tarihçilere ve konuya ilişkin bildiklerimize çok aykırı gelecek ama, bize göre Şah İsmail'e bu dönemde Yavuz'un kişisel kini de olmaması gerekir. Çünkü, 1508-9 ile 1514 arasında Kızılbaş askeri aristokrasisinin kendi aralarında ve Şah İsmail ile büyük sürtüşmeler vardı; bir bakıma İran milli devletine doğru gidiş ve Şah’ın Kızılbaş Türkmenlerin nüfuzunu, çeşitli yollarla kırma siyasetinden Yavuz Selim'in haberdar olmadığı düşünülemez.

    Bir başka gerçek daha var: 1509 yılı Şah İsmail’in, Anadolu Kızılbaş Türkmen boyları temsilcileriyle yaptığı Yıldız dağı toplantısında Kızılbaş siyaseti bölünmüş: Bir yanda başında, Balım Sultan’ın kardeşi Kalender Çelebi’nin bulunduğu ve onun talibi büyük halk ozanı Pir Sultan Abdal'ın sözcülüğünü yaptığı “Padişah'ın tacı ile tahtını ele geçirmeye” yönelik Kızılbaş siyaseti, diğeri ise Şah İsmail'in Safevi İran İmparatorluğu kurma siyaseti vardır. Bu tarihten itibaren Anadolu'dan, 6-7 yıl önceki gibi akın akın Şah İsmail'in Kızılbaş ordusuna gidip katılan olmamıştır. Oysaki, Kızılbaş ordusunu oluşturan Kızılbaş Türkmen kabileleri de, son yarım yüzyıl boyunca Azerbaycan ve İran'a göçüp yerleşmiş akrabalarından başkaları değildi. Gidenlerin amacı zaten Şah İsmail'in Anadolu'ya gelip kendi devletlerinin başına geçmesini sağlamaktı. Kurtuluşlarını Şah'a bağlamışlardı. İşte bu umut büyük çapta yok olduğundan dolayı, aynı yılın sonunda Şah İsmail'in Dulkadiroğlu Alaüddevle ile yaptığı savaşa Anadolu Kızılbaşları katılmamıştır. Şah İsmail de bu tarihten sonra Doğu'da fetihlere yönelmiştir. (Geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. Alev Yayınları, İstanbul 1996: 213-282)

    Birkaç yıl sonraki Şahkulu Sultan ve ardından Nur Ali Halife başkaldırıları bağımsız Anadolu Kızılbaşlarının ayaklanmaları olarak kalmıştır; Şah İsmail onlarla ilgilenmemiştir. Yavuz'un yeğeni Şehzade Murad'ı her iki harekette de Kızılbaş yandaşı olarak görmekteyiz. Ama, Şah İsmail bu hareketlerin ikisine de sırtını çevirmiş, Osmanlı’dan yana tavır almıştır. Örneğin, Şahkulu başkaldırısının bastırılması sırasında kırımdan kurtulanların İran'a gittiklerinde, kervan soydukları bahanesiyle hepsinin Şah İsmail tarafından yok edildiği bilinmektedir. Ayrıca, birkaç yıl önce Kayseri'ye kadar gelmiş olan Şah İsmail isteseydi, Sivas, Çorum, Tokat va Amasya Kızılbaşlarını ayaklandırıp, kendi adına hutbe bile okutan ve Erzincan'da kendisini bekleyen Nur Ali Halife'nin yardımına gelemez miydi? Gelebilirdi, ama gelmedi.

    Fazla ayrıntıya girmeden söyleyelim: Yavuz'un tahta çıkar çıkmaz, Kızılbaşlar hakkında Kemal Paşazade ve Müfti Hamza'ya fetvalar yazdırttıktan sonra, “yediden yetmişe defter edilerek” giriştiği 40 bin ile 100 bin arasında Kızılbaşı katlettirmesi, Anadolu Kızılbaşlarının siyasetine dönüktür, başkaldıranlara gözdağıdır. Ama, yine de karşısında, kaynağını Anadolu'dan almış bir Kızılbaş devlet yönetimi vardı. Onu yok etmekle, Anadolu Kızılbaşlarına -umutlarını tümüyle kesemedikleri- bu yönetimin desteğini tamamıyla yok etmiş olacaktı.

    Şah İsmail, halifelerinden Nur Ali’ye yardıma gelseydi, büyük Kızılbaş kırımları da Çaldıran Savaşı da olmayabilirdi. Belki Şah ile Yavuz ya da başka bir Osmanlı padişahı arasında, Timur-Bayezid arasındaki Ankara (1402) Savaşı'na benzer bir durum ortaya çıkardı. Şah İsmail Kızılbaş ayaklanmalarını desteklemedi. Çünkü, Şah İsmail Kızılbaşlık davasına ihanet içine girmişti. Bu ihanete daha 1508'de Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunu dağıtıp, Şah Vekilliği'ni İranlı Şiilere vererek ve baş dinsel kurumu Sadr'ı, Caferi mezhebi üzerinde işletmeye başlatarak adımını atmıştı.

    Yine de görülüyor ki, çevresindeki Kızılbaş hanlar ve ordusunun baskısıyla, Kılıç adlı bir halifesini Kızılbaş kırımını incelemesi için Anadolu'ya göndermek zorunda kalıyor. Aslında Şah İsmail, Yavuz ile savaş yapmaya gönülsüz duruyordu. Ancak bu savaşa, büyük Kızılbaş kırımı nedeniyle, kendi ordusu tarafından zorlanmıştır. Yavuz tarafından gelen tahrikler de hesaba katılabilir.

    3. Yavuz Selim Ordusuyla İstanbul’dan Çaldıran’a Beş Ayda Ulaştı

    Yavuz Sultan Selim 1514 yılı Nisan ayının üçüncü haftası sonunda İstanbul'dan, Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri ve timarlı sipahilerinin kuvvetleriyle destekli 140 bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Konaklama yerleri olarak özellikle zaviyeleri tercih ve ziyaret ederek ilerliyordu; Akbıyık Zaviyesi, Karye-i Işık, Bozöyük Zaviyesi üzerinden Seyyidgazi'ye ulaşmıştı.

    Seyyidgazi Zaviyesi'nde konaklama süresini uzatan Yavuz burada Kapıkulu askerlerine sefer için 1000'er akça bahşiş dağıtmıştır. Sonra orduda, yeni atamalarla görev bölümü yapmış: 20 bin kişilik timarlı sipahi pişdar (öncü) ordusunun başına vezir Dukakinoğlu Ahmet Paşa'yı atayan Yavuz Selim, Karaca Ahmet Paşa'yı 500 süvari ile keşfe göndermiş. Mihailoğlu Mehmet Bey'i de akıncıların başına geçirmiştir.

    Bu arada Seyyidgazi türbesini ziyaret eden Yavuz Selim'in, zaviye dervişlerine 100 bin akça dağıttığını görüyoruz. (M. C. Şahabeddin Tekindağ: “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim'in İran Seferi” İ.Ü. Ed. Fakültesi Tarih Dergisi sayı 22: 59)

    Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan bu Alevi-Bektaşi zaviyelerinden geçerek bir yandan onlara gövde gösterisiyle gözdağı vermiş, öbür yandan da uslu durdukları takdirde kendilerine yardımcı olacağını göstermek istemiştir. Bu arada Konya'ya uğrayıp Mevlana'nın türbesini de ziyaret ettiği ve 100 bin akça da oraya bağışta bulunduğu halde, yukarıda adı verilen Zaviyelerin bağlı bulunduğu Hacı Bektaş Veli Dergâhı'na uğramamıştır. Çok büyük olasılıkla Hacı Bektaş Dergâhı çevresi de Alevi kırımından nasibini almıştır. Ancak başında bulunan Balım Sultan'ın idam edilmemiş olması, çok geniş Alevi-Bektaşi kitlesi ve özellikle Yeniçerilerin büyük tepki ve isyanına neden olacağı korkusuna bağlanabilir. Balım Sultan’ın, 1511 Şah Kulu isyanından beri Dergâh'ta gözaltında olduğu ve dışarısı ile ilişkisinin kesildiği kesindir.

    Yavuz'un ne zaviyelere yaptığı parasal yardıma ve ne de saldığı korku ve gözdağına güvenmediğini de görüyoruz. Sivas'da 40 bin kişilik bir ihtiyat birliğini, Şah İsmail ile karşı karşıya savaştığı sırada Anadolu'da olası bir Kızılbaş başkaldırısını bastırmak için bıraktı.

    Katliamın ardından, sinmiş olan Anadolu Kızılbaşları öyle anlaşılıyor ki, Şahkulu ve Nur Halife başkaldırılarında yardımlarına gelerek, Osmanlı ile savaşmayan Şah İsmail'in, bu kez mutlaka savaşacağı ve Osmanlı'yı mutlaka yeneceğine inanıyorlardı. Şah İsmail'in Yavuz'u, ta Azerbaycan içlerine değin çekmesinden bu umuda kaptırmışlardı kendilerini. Bu kadar yolu yürüdükten sonra Osmanlı ordusunun Kızılbaş ordusunu yenebilecek gücü kalacağına herhalde artık kimse inanamıyordu.

    Her alanda önlemini almış olan Yavuz Selim, Şah İsmail ile hiç değilse Erzincan dolaylarında karşılaşacağını bekliyor olmalıydı. Mama Hatun Kervansarayı'nı da geçip Çermük'e ulaştığı halde, hâlâ ortalarda görünmeyen Şah İsmail'e yazdığı mektuplarda ona hakaret ediyor; memleketi içerisinde yürüdüğü halde, karşısına çıkamadığı ve kadınlar gibi korkup gizlendiğini; bir sultanın süslü kaftanlar içinde dolaşacağına, zırh giymesi gerektiğini yazıyor. Kendisinin de miğfer yerine baş örtüsü, zırh yerine de entari giymesini öğütlüyordu. Hatta ona bir kadın giysisi bile göndermişti. Bu hakaret edici söz ve davranışların arasında kâfirliği, yani Kızılbaşlığı terkedip Müslüman olması ve yönetimi bırakarak inzivaya çekilmesi istekleri de vardı.(M. C. Şahabeddin Tekindağ, agy., s.62)

    Burada bizce Yavuz, Şah İsmail'e, 6-7 yıldan beri İranlı feodal bürokrasi ögesiyle denge kurarak, eskiye göre hegemonyasını oldukça zayıflattığı Kızılbaş Türkmen askeri aristokrasisini, ehl-i Sünnete dönerek tümüyle terketmesini öneriyor sanki. Şah İsmail'in kafasındaki İranlı unsuru egemen kılma siyasetine Yavuz bu yolla yardımcı olarak, Kızılbaşları ortaklaşa, -tamamıyla yok edemeseler bile- adamakıllı sindirerek siyaset meydanından uzaklaştırabilirlerdi. Elbetteki o zaman Şah İsmail İranlı bir Şii hükümdar olarak yerinde kalırdı.1

    Şah İsmail'in, Yavuz'un mektuplarına verdiği yanıtlardaki yumuşaklıktan, sözünü ettiğimiz siyasetine uygun olarak anlaşma niyeti seziliyor. Mektuplarında Yavuz Selim'i kendisiyle savaşa zorlayan nedenleri irdelemekte; Al-i Osman hanedanıyla iyi geçinmek istediği ve savaşın kendisi için iyi olmayacağı ve Timur-Bayezid savaşı sonrası karışıklığa düşeceklerini belirtiyordu. Ayrıca hiç de hak etmediği hakaretlerine karşılık olarak ise; bu sözleri bir padişah değil, olsa olsa afyon çekmiş sarhoş katipler yazmıştır diyerek, afyon dolu bir altın kutu gönderiyor.

    3.1 Çaldıran Savaşı, Kızılbaşların Birliği İçin Çok Önemli Bir Dönüm Noktasıydı

    Şah İsmail'in bu niyetinin uygulamaya konulması; yani Yavuz'la savaş yaparak değil de anlaşmalar yoluyla Osmanlı-İran arasındaki sorunları çözme yoluna girmesine, Kızılbaş askeri aristokrasisinin beyleri fırsat vermediler. Her ne kadar bu Kızılbaş Türkmen beyleri, kısa sürede elde ettiği geniş imparatorluk coğrafyası içerisinde Şah İsmail tarafından, “Han” sıfatıyla eyalet valiliklerine atanarak, ya da geniş Timar arazileri bağışlanarak merkezden uzaklaştırılmaşsa da, Yavuz'un asıl amacının kendilerine dönük olduğunu anladıklarından Şah'ı savaşa itiyorlardı. Şah İsmail aslında onları, merkezden uzaklaştırma ve birbirine rakip duruma getirme yoluyla, temeldeki inanç ve güç kaynağı Anadolu'ya dönük Kızılbaşlık siyasetini parçalamış ve kendi öz güçleriyle başbaşa bırakmıştı.

    Yavuz Selim'in 1513 yılı sonlarında yaptığı büyük Kızılbaş toplukırımı, Ustacalu, Afşar, Varsak, Dulkadirlu, Rumlu (Orta Anadolulu), Şamlu, Kacar ve Karamanlu Kızılbaş Türkmenlerinin hanlarını, siyasetlerini Batı'ya, yani Anadolu'ya yöneltmekte birleştirmişti. 80 bin kişilik büyük bir süvari gücü oluşturup, eski günlerin coşku ve heyecanı içinde Şah İsmail'i Anadolu'ya gönülsüz de olsa onlar yönlendirdiler. Bu nedenle Çaldıran, Kızılbaşların birliği için çok önemli bir dönüm noktasıdır: Savaşın kazanılması bu birliği sağlayacak, yitirilmesi ise büyük parçalanmayı getirecek; bundan böyle Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Safevi sınırının geçtiği Kayseri, Sivas-Suşehri’den itibaren tüm doğu ve güneydoğu Anadolu'nun artık tam egemeni olarak, Anadolu'da büyük çoğunluk oluşturan Alevi-Bektaşilere, yani Kızılbaşlara baskı ve zulmü artırarak onları sindirmeye çalışacaktı.

    Savaşın başında gösterilen büyük taktiksel hatalardan anlaşıldığına göre, Şah'ın yakınında bulunan bazı hanların Anadolu'ya dönük Kızılbaş siyasetine olumlu bakmadıkları anlaşılıyor. Şah'ın en yakınındaki Şah vekili olarak Seyyid Nimetullah oğlu Emir Nizamüddin oğlu Abdulbaki, sadr (dinsel işleri yöneten) Seyyid Şerif Cürcani'nin torunlarından Seyyid Şerif, Meşhed nakibi Seyyid Mehmed Kemune gibi İranlı ulema ve Kızılbaş emirlerinden Şamlu Durmuş Han onu çok etkiliyordu.

    Yavuz'un Çaldıran seferini ayrıntılı işleyen Şahabeddin Tekindağ bu siyasetin farkında olmadığı için aktardığı bazı doğruları, yorumlarında yanlış kullanıyor. Örneğin şöyle yazmaktadır:

    “Osmanlı savaş tekniğini iyi bilip, daha Çaldıran tepelerinde iken Selim'e hücum edilmesini, Rumlu Nur Ali Halife ile birlikte teklif eden Ustacalu Mehmet Han'ın savaşın planını hazırladığı anlaşılmaktadır.” (Ş. Tekindağ, agy., s. 67)

    1512'de büyük bir ayaklanma hareketini yönetmiş, üzerine gönderilen birkaç Osmanlı ordusunu yenmiş ve valiliğini yaptığı Erzincan'da Şehzade Murad ile birleşip, “Üsküdar'a kadar rahatça ulaşabilen bir güce sahip olarak”, Şah İsmail'i beklemiş olan Nur Ali Halife, elbetteki Osmanlı savaş tekniklerini iyi biliyordu. Ustacalu Mehmed Han'a gelince, 1501 yılından beri Şah'a çok yakın askeri kumandanlarından biriydi. 1509'da Dulkadirli Alaüddevle ile yaptığı savaşın arkasından teslim olan Diyarbakır'a vali olarak atanmış ve Kürt beylerinden bazılarını yenerek, Kürdistan'ın büyük bir kısmını Kızılbaş Safevi devletine bağlamıştı. Gerçi Faruk Sümer, inanmakta tereddüd gösteriyor, ama Lütfi Paşa ve Hoca Sadeddin gibi Osmanlı tarihçilerinin

    “Diyarbekir valisi Ustacalu Muhammed Han, Osmanlı hükümdarına pervasızca mektuplar yazarak onun sefere çıkmasına sebep olduğu gibi, Şah'ı da Selim ile savaşmaya teşvik etmişti” (Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara 1992: 20, 30, 39)

    ortak ifadeleri, bizce doğrudur ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız siyasetle üstüste düşmekte ve uyumlu görünmektedir.

    Rumlu Nur Ali Halife ve Ustacalu Muhammed Han, Osmanlı ordusunun tepelerden inip, Çaldıran ovasında savaş düzenine girmeden hemen saldırılmasını, yapılan meşveret meclisinde önermiş ve şiddetle savunmuştur. Diğer birçok Kızılbaş Türkmen beyleri tarafından kabul gördüğü halde, Şah'ın üzerinde geniş nüfuz sahibi ve dolayısıyla Safevi İran (milli) devleti siyaseti yandaşı Şamlu Durmuş Han, Ustacalu Muhammed Han'a: “senin borun Diyarbekir'de öter” diyerek karşı çıkmıştır. (F. Sumer, agy., s. 40, dipnt. 60) Bu karşıt siyasi muhalefet, savaşın Kızılbaş ordusu tarafından kazanılmasına engel olmuştur. Şahabeddin Tekindağ'ın yanlış bir yorum içinde ileri sürdüğü gibi, eğer savaş planını Ustacalu Mehmed ile Rumlu Nur Ali Halife yapmış olsalardı, tarihin seyri değişmiş olacaktı.

    Son birkaç yıl içinde başkaldırı ve askeri hareketleri sırasında ani baskın, pusu ve beklenmedik hücumlarından çok büyük zararlar görmüş, defalarca yenilmiş Osmanlı ordusu ve kumandanları, bunların her ikisini de çok iyi tanıdığından, Çaldıran ovasına iner inmez, hiç dinlenmeden savaş düzenine girip hemen saldırıya geçmişti.

    Burada, gerek akıncı beylerinden birçoklarının ve gerekse yeniçerilerin Alevi-Bektaşi inançlı olmaları dolayısıyla, neden Selim'e başkaldırmadılar? Kızılbaş casusları böyle bir hareketi başaramazlar mıydı? Bu tartışmaya girmeyeceğiz. Çünkü bu hareketlerde inançların değil, siyasetlerin en belirleyici ögeler olduğunu düşünüyoruz; sınıfsal sosyo-ekonomik (nesnel) koşullar bu siyasetlerin içinde saklıdır. Şimdi savaşın seyri ve sonucu hakkında kısa değinmelere geçelim:

    4. Çaldıran Bir Kırım Savaşıydı: Savaşın Sonunu Ateşli Silahlar Baştan Belirlemiş Bulunuyordu

    Osmanlı ordusunun sağ kolunu Anadolu Beylerbeyleri Sinan Paşa ile Zeynel Paşa'nın emri altındaki Anadolu ve Karaman kuvvetleri, sol kolunu ise Hasan Paşa komutasındaki Rumeli askeri oluşturuyordu. Yavuz Selim ise merkezde Sipahi, Silahdar, Ulüfeci ve Gureba (taşralılar, yabancılar) bölükleriyle çevrilmiş olup, yanında Sadrazam Hersekoğlu Ahmed Paşa, Vezir Dukakinoğlu oğlu Ahmed Paşa, diğer vezirler, yüksek devlet ricali ve din adamları vardı. Padişahın tam önünde Ayas Ağa'nın emrinde sayıları 12 bini bulan tüfekçi yeniçeriler, arabalar ve develerden oluşturulan siperlerin arkasında yeralmıştı. Sağ ve sol kolun sonlarında biri 10 bin, diğeri 8 bin kişilik Anadolu ve Rumeli Azabları, birbirlerine zincirlerle bağlı ve hedeflerini bir mil içinde vurmakta ustalaşmış topçuların başında bulunduğu 500 topun önünde dizilmişlerdi. (Şahabeddin Tekindağ, agy., s. 65-66)

    Sultan Selim'e “yiğit, iyi, cesur, korkusuz” anlamında (sözcüğün “fena, zalim, acımasız” anlamları neredeyse unutturulmuştur) “yavuz” sıfatının yakıştırılması, “özyiğitlik ve mertlik” kavramlarına hakarettir. Babasını bile saltanat için zehirleterek öldürten; yüzbine yakın Alevi-Bektaşi inançlı Anadolu Türk'ünü toplukırıma uğratan Yavuz Selim'in “kuşkucu, korkak, kompleksli” psikolojisi, yukarıda verilen savaş düzenindeki bulunduğu yerden çok iyi anlaşılıyor. Şah İsmail'i “korkaklık ve acizlikle” suçlayarak, bunların simgesiymiş(!) gibi, ona “kadın giysileri” gönderen bu Osmanlı Padişahının nasıl canından korkup, sıra sıra topçuların tüfekçilerin ve Azapların (okçu askerler) ardında saklanmış olduğu ortadadır.

    Buna karşılık Şah İsmail, ordusunun sağ koluna bizzat kendisi kumanda ediyordu. Sol cenahın başında ise Diyarbakır valisi Ustacalu Mehmed Han bulunmaktaydı. Merkezde yüksek devlet ricali ve bazı Kızılbaş Türkmen hanları yer almıştı. Tarih-i Alemara-i Abbasi'de, savaş meşvereti sonunda Şah İsmail'in Yavuz'a, “teke tek, göğüs göğüse mertçe savaş yapalım” haberi gönderdiği fakat onun kabul etmediği yazılıdır. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Ama Şah İsmail; Ustacalu Muhammed Han ile girişecekleri çevirme harekat sonunda Azabları yarmak ve onların saflarını aşarak, Yeniçerileri arkadan vurmak niyetinde idi. Bu maksatla sağ kolun kumandasını üzerine almıştı...

    Korcubaşı Saru Pire, Ustacalu'nun Çarhacılarla Mihaloğlu'na saldırıp, yenilmesi üzerine, “depesinden dırnağına gök demürlü” (İbn Kemal, Defter IX, 227/a) seçkin 40 bin kişilik süvari birliğiyle Rumeli Azablarının üstüne saldıran Şah İsmail, başlarda çok büyük başarı kazandı. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ve diğer birçok emirler bu çarpışmada yaşamlarını yitirdiler. Hoca Sadeddin'e göre, Azab askerleri oklarını çıkarmaya bile vakit bulamamışlardı.(Tacü't- Tevarih II, 263’ten aktaran Şahabeddin Tekindağ, agy, s.68)

    Bu savaşta Malkoçoğullarından Sofya Sancak Beyi Ali Bey ile Silistre Sancağı yöneticisi Tur Ali Bey, Mora Sancak beyi Hasan Ağa, Prizren beyi Süleyman Bey, Yörgüçoğlu Mehmet Bey de öldürülmüşlerdi. Öte yandan Gaffari, Şah İsmail'in bahadırlıklarını uzun uzadıya anlatırken, Malkoçoğlu Ali'yi onun öldürdüğünü söyler. Şah İsmail Hatayi başta verdiğimiz şiirinin birkaç dörtlüğünde de bunu anlatıyor. Tarihçilerin büyük çoğunluğu aynı gerçeği söylemelerine rağmen Şahabeddin Tekindağ, Malkoçoğlu'nun korci askerler tarafından tuzağa düşürülerek öldürüldüğünü kabul etmekedir. (Agy, s.68 dipnt. 70)

    Ayni şekilde İ. Hakkı Uzunçarşılı da (Osmanlı Tarihi II. Cilt, 4. basım, Ankara 1983: 266) Şah İsmail'in ordusunun sağ koluna bizzat kumanda ettiğini ileri süren tarihçileri onaylamıyor. Oysa bunu, Osmanlının büyük Şeyhülislamı ve tarih yazıcısı İbn Kemal kaydediyor. (Demek ki Cumhuriyet tarihçileri, Yavuz ve oğlu Kanuni döneminin alim ve tarihçisinden daha bir Osmanlı!) Diğer yandan Türkçü Şahabeddin Tekindağ Hoca'nın Yavuz Sultan Selim sevgisi ve hayranlığı temelinde kaleme aldığı, dönemin siyasetlerinden uzak ve habersiz yorumlar içeren makalesinde, Şah İsmail'in savaş başlamak üzereyken “bıldırcın avında bulunduğunu” yazanlara bile inanıp, onun savaş alanlarındaki başarılarını görmek istememesi doğaldır. Belli ki her iki tarihçi de, Yavuz Selim kat kat siperler ardında saklanmışken, Şah İsmail'in at sırtında savaş alanında kılıç sallamış olduğu gerçeğine tahammül edemiyorlar.

    Şah İsmail'in başında bulunduğu ordunun sağ kolunun başarıları sürerken, sol kolun kumandanı Ustacalu Mehmed Han hızla merkeze doğru ilerliyordu. Osmanlı ordusunun sağ cenah kumandan Sinan paşa safları geri alıp, kaçarmş gibi görünerek ya da çarpışa çarpışa, Ustacalu'yu çektiği top menzilinde tuzağa düşürdü. Anlaşıldığına göre, tam merkezin karşısına gelindiğinde, Ustacalu Mahmed Han ile kardeşi Kara Han'ın başında bulunduğu Kızılbaş Türkmen güçleri, merkezdekilerle ayni zamanda top ateşine tutulmuşlardı.

    Osmanlı yönetiminin Kızılbaşlarla baktığı açıdan bakan ve yazdıkça hırsı ve öfkesi kabaran Şahabeddin Tekindağ'ın cümleleriyle yenilgiyi verelim:

    “Sinan Paşa... (onları) müdhiş Osmanlı topçusu ile karşı karşıya bırakmış idi. Üzerlerinde büyük küçük kazanların bulunduğu topları hep birden açtıkları cehennemi ateş üzerine, Şii Ordusu (Kızılbaş Ordusu denilmek isteniyor. İ. K.) darma dağınık oldu; başta Mehmed Han Ustacalu olmak üzere, Seyyid Mehmed Kemune, Hulafe Bik, Emir Abdülbaki, Horasan hakimi Lala Bey Şamlu, Tekelü Çayan Bik ve pek çok Türkmen hasır gibi yerlere serildiler; savaş Osmanlıların lehine döndü...”

    Ancak bilimsellik adına, taraflılığı fazla açık olmasın diye rahmetli Hoca, “lehe dönüşün”, pahalıya mal olduğunu itiraf etmek gereğini duyuyor:

    “Bununla beraber, bu çarpışmada, Anadolu umerasından (emirlerinden) Ataş Bey, Niğde beyi Yörgüçoğlu İskender Bey, Beyşehir hakimi Karlıoğlu Sinan Bey, Kayseri beyi Üveys Bey, Sultanzade olan Karesi hakimi Mehmed Bey yanında bir kısım züema (zeamet sahipleri) ve timarlı Sipahinin de şehit düştüklerini işaret etmek icap eder.” (Şahabeddin Tekindağ, agy, s.68-69)

    Aynı anda patlatılan yüzlerce topun yarattığı cehennemi ateşin ardından, canlı kalan Kızılbaşlar saldırıdan geri durmamış; Şah ve beyleri başlarında, çılgınca ve korkusuzca ateşli silahlara göğüslerini açarak, Osmanlı ordusunun merkezine doğru ilerlemeyi sürdürüyorlardı. Ölümü hiçe sayarak yalınkılıç üstlerine gelmekte olan Kızılbaş dalgalarından korkan Yavuz Selim, hemen yeni kuvvetler eşliğinde, deve katır gibi yük hayvanları birbibirine zincirlerle bağlanarak oluşturulan siperler arasına konuşlandırılmış yeniçerilerin tüfeklerini ateşlemesini emretti. Ustacalu Menteşe Sultan emrindeki Kızılbaş Türkmenlerin bu siperlere hücumları da şiddetli top, tüfek ve zemberek ateşiyle karşılandı.

    Yine birçok Hanlar ve askerler toprağa düştüler. Şiirinde beşyüzelli tüfekçinin peşine dütüğünü söyleyen Şah İsmail, birkaç kez at değiştirerek her tarafa koşuşturmakta, yaralanmasına rağmen, askerlerinin önünde çarpışarak onlara cesaret vermekteydi. İşte bu sıralarda Şah atından düşürülmüş; Ustacalu Türkmenlerinden Hızır Aka kendi atını verip kaçmasına yardım ederken, kendisine çok benzeyen ve olasıyla aynı kılıktaki musahibi, Afşar Türkmenlerinden Sultan Ali Mirza onun yerine Şah olarak yakalanmıştı.

    Günümüze kadar, çok sayıda tarihçilerden gelmiş olan bilgilere göre; Sultan Ali Mirza “Şah benim!” diyerek, Şah İsmail’i kurtarmak için Osmanlı askerlerine teslim olmuştur. Oysa başta incelediğimiz şiirde ise tam tersine; Yavuz Selim onun Şah İsmail olduğunu söylemesini istiyor ve eğer kabul ederse kendisini bağışlayıp, atına bindirerek geri göndereceğini söylüyor. Yine şiirde Sultan Ali Mirza, cellatlara verilme ve katledilme pahasına Yavuz'un, “kendini Şah farzetmesi, gerçek Şahı inkar etmesi” isteğini şiddetle reddediyor. Ancak bu şiirde, kendisine atını verip kaçırdığı söylenen Hızır adındaki Ustaçlu Türkmenden sözetmemesi, Şah'ın kimsenin yardımı olmaksızın geri kaçtığının anlatılması biraz garip geliyor. Yerini almak istemediği için bu uğurda can vermiş musahibi Ali Mirza için bir ağıt yazıyor. Ama kendi atını vererek canını kurtarmasını sağlayan Ustacalu Hızır’dan neden tek söz etmiyor? Acaba Alevi inancında çok önemli bir yeri olan Hızır mı söz konusudur? Ermiş velilerle arkadaş olan ve çağrıldığı anda insanların imdadına yetiştiğine inanılan boz atlı Hızır'ın Şah’ı kurtardığı mı yayılmıştı? Ve bu söylentiyi tarihçiler, Hızır adlı bir Ustacalu Türkmen askerine çevirmiş olamaz mı?

    Şiirde, Sultan Ali Mirza ile “İnkar” diye sıfatlandırılan Yavuz Selim arasındaki ilginç konuşmalar bize, Çaldıran hakkında yanlış bilinen ya da bilinmeyen birçok şeyin bulunduğunu gösteriyor: Öyle anlaşılıyor ki, savaş süreci içindeki bu aşamada, onca topa ve tüfeğe sahip olan Yavuz, ordusunun yenileceği yönünde bir korkuya kapılmıştır. Çünkü patlayan toplar ve tüfeklerle düşen her Kızılbaş alayının yerini bir başkası alıyor; geri çekilmek şöyle dursun korkusuzca ateşli silahların üzerine gidiyorlardı. Osmanlı ordusunun sol kolu tamamıyla dağılmış ve yukarıda Şahabeddin Tekindağ Hocanın -gönülsüz de olsa- itiraf ettiği gibi sağ kol da çok büyük kayıplara uğratılmıştı. Kızılbaş ordusu ise büyük kayıplarına rağmen merkezi alabildiğine sıkıştırıyor, sağ ve sol kol birleşerek çevirme hareketini gerçekleştirmek üzereydi. Bize göre, işte bu aşamada Yavuz Selim, bir yandan aralıksız ve bütün şiddetiyle topları ve tüfeklerini ateşlerken, öbür yandan tutsak alınmış olan Şah'ın benzeri Sultan Ali Mirza'yı kullanmak istemiş olması doğal bir savaş hilesi ya da taktiğiydi. Sultan Ali Mirza'ya, canının bağışlanacağı sözü verilerek, Şah olduğu kabul ettirilince; bir anda Şah İsmail'in tutsak edildiği ilan edilip, Kızılbaş ordusunun karşısına çıkartılarak, teslim olmalarını söyletecekler ve bunu sağlayacaklardı. Bundan sonra gerçek Şah'ın ortaya çıkarak kendini kabul ettirebilmesi biraz zor olurdu. Şah İsmail Hatayi'nin şiirsel söylemiyle Sultan Ali Mirza, “ser kurtarmak için Mervan işi” işlememiş. “Şah'ın sadece kurbanı olduğunu” söyleyip, Yavuz'a hakaretler yağdırarak kendi kendisini cellatlara teslim ettirmiştir.

    Dalga dalga gelen ve çılgınca bir cesaretle hücum üzerine hücuma geçen Kızılbaş birlikleri, aralıksız ateş kusan top ve tüfeklerle kırılmışlardı. Çok sayıda Kızılbaş Türkmen Hanları ve Beylerinin ve devlet ricalının ölümü ve Şah İsmail'in kaçması veya kaçırılması üzerine, Kızılbaş ordusundan geri kalanların bir kısmı dağıldı, bir kısmı geri çekilerek savaş alanından uzaklaştı. Merkezdeki ordugâhta bulunan Şah'ın yakınları, Hanların aileleri ve kadınlarının esir alındığından sözeden kaynaklar, ordudan esir edilenler ve öldürülenlerin sayısını vermemektedir. Kızılbaş ordusundan, silahlarını bırakarak teslim olan birlik olmamış savaşarak ölmüşler, daha doğrusu bu dengesiz savaşta hepsi kırılmış, çok azı kaçarak kurtulmuştu. Lütfi Paşa’nın, Osmanlı’nın Çaldıran yengisine “Sufi Kıran” adını vermesi boşuna değildir. Çaldıran, bir inancı, bir yaşam felsefesini ortadan kaldırma ve bu inanca bağlı kitleleri yok etme amacını taşıyordu. Çaldıran bir kırım savaşıydı.

    Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, 500 top ve 12 bin tüfekle girmiş olduğu bu dengesiz savaşta; 15 yıldır yenilgi yüzü görmemiş Safevi Kızılbaş ordusunu, olağanüstü intihar hücumlarıyla büyük direnişine rağmen, gün boyunca yapılan aralıksız çarpışmalar sonunda dağıttı. Gerçekte, 23 Ağustos 1514 Çarşamba günü Çaldıran'da yapılan bu toptankırım savaşını Yavuz’a, ateşli silahlar kazandırmıştı.

    Başlarda değindiğimiz gibi, Kızılbaş ordusunun yenilmesinin altında Şah İsmail’in gizli ihanetinin bulunduğunu da gözardı etmemek gerek. Ama, Sünni Osmanlının Rafızi-Kızılbaş kırım siyaseti de, daha sonraları Safevi Şii şeriatı da Kızılbaşlığı ve Kızılbaşları asla yenemediler.

    Bugün 25 milyona yakın Alevi-Bektaşi kitlesi, Kızılbaş atalarının zulme, baskıya ve insanı insana kul eden, sömüren inanç ve anlayışa sahip yönetimlere karşı amansız mücadele vermiş Anadolu Kızılbaşlık siyasetiyle onur duymaktadır. Bu insancıl siyaset anlayışını benimseyen her toplumu kucaklar, herkesle barışıktır. “Yavuz ile Şah İsmail barıştırılmalıdır” gibi bir kaygısı da yoktur. Alevi-Bektaşi inanç toplumunun Yavuz’dan nefretini silemezsiniz, ama Şah İsmail de Çaldıran’dan sonra bu toplum için bir inanç simgesi değildir. Ceminde, deminde-devranında yaşattığı Şah İsmail Safevi değil; can ve civan Hatayi’dir, şiirleri, nefesleri, düvazlarıdır.

    Ama görüldü ki, yıkılan bir İmparatorluğun 700. kuruluşu yıldönümü kutlanmakta ve övgü dolu yazılar yayınlanmakta, görsel ve işitsel gösteriler yapılmaktadır. Bu, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin işi değildir, olmamalıydı. Yeni devlet, yıktığı devletin kuruluşunu kutluyorsa, bu bir pişmanlık gösterisidir. Tarihe bu sakat yöntemli resmi anlayışla sahip çıkılmaz. Üniversiteler, Enstitüler, Akademiler ve diğer araştırma kurumları ve Osmanlı’ya ilgi duyan sivil toplum örgütlerinin işidir bu etkinlikler. Eğer bu kutlama yılı Osmanlı’ya özlemse ve Osmanlı hanedanın siyasetlerini diriltme çabalarıysa, Alevi-Bektaşi toplumunun bu çabalara katkısı asla olamaz ve karşısındadır.
     

    1 Osmanlı yönetimi bunu, 16. yüzyılın son çeyreğine doğru, İran'da Şii şeriatının egemen olmasına yaptığı katkılarla başardı. Kızılbaş Safevi Devleti, Şah Abbas’ın güçlenmesine bağlı olarak, Kızılbaş Türkmen askeri aristokrasisi dağıtmış ve İran Şii devletine dönüşmüştür. Şahabeddin Tekindağ'ın adı geçen makalesinde Şah İsmail'in, bir Şii devleti kurduğu ve Anadolu'da Şiiliğin propagandası yaptığı – ki tarihçilerin büyük çoğunluğunun hemfikir olduğu – sözleri doğru değildir. Yavuz'un mektuplarında da, Şeyhü'l İslam ve müftilerin toplukırım fetvalarında da tek Şii sözcüğü kullanılmamıştır.

    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

     

     

    Soru ve önerileriniz için mail adresinizi yazmayı unutmayınız

    Ad-Soyad:
    eMail:
    il-ilce:
    Mah+Cad+No.:
    Telefon:
    Baslik:
    Text: