AleviKonseyii

Alevi Konseyi   Alevi Council Alevitische Rat

Sayın ziyaretçi, bu sayfayla amacımız; Alevilik-Aleviler üzerine bilgiler sunmak ve Alevi Konseyi’nin görüşlerini aktarmaktır. Sorularınızı, önerilerinizi alevikonseyi@yahoo.com  adli email adresine yazabilirsiniz. Çalışmalarımıza katkı sunan başta rehberimiz Remzi KAPTAN olmak üzere herkese teşekkür ediyoruz.


Ana Sayfa

Aleviler/ Alevilik

Ehlibeyt/ 12 imam

Hz. Ali

Alevi Önderleri

Alevilik Bilinci

Hacı Bektaş/ Bektaşilik

Pir Sultan Abdal

Tarih/Olaylar

Kadın/Gençlik

Hasan Sabbah

Genel

Allah/ Evren/ Insan

Remzi Kaptan

Ana Sayfa

---------------------------------------------------------------

Ismail Kaygusuz’un Birgün Gazetesi’nde yayinlanmayan söylesisi.

1. Aleviliğin İslam içinde olduğunu söylüyorsunuz, peki aleviliğin islam
dışında olduğunu bir çok yazar kitaplarında belirtiyor ve bunu şamanlara
kadar dayandırıyor siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

2. Aleviliğin doğuşu neden HZ Ali?

3. Aleviliğin etnik kimliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

4. Alevilik din ve kültür arasına sıkışmış durumda mı?

5. Diyanetten beklentileriniz nelerdir?

6. İslamın şartlarını yerine getirmeyen Aleviliğe islam içi demek ne kadar doğru?
 

ALEVİLİK, NE İSLAMIN DIŞINDA NE DE TAM KENDİSİDİR;  İSLAMIN, DİĞER DİNSEL VE FELSEFİ İNANÇLARLA BAĞDAŞTIRMACI BATINİ YORUMUDUR

İsmail Kaygusuz

                                               I. BÖLÜM

1. Aleviliğin İslam içinde olduğunu söylüyorsunuz, peki aleviliğin islam
dışında olduğunu bir çok yazar kitaplarında belirtiyor ve bunu şamanlara
kadar dayandırıyor siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Aleviliğin doğuşu neden HZ Ali?

İki sorunuzu birleştirerek yanıtlamak  yerinde olacaktır. Biraz da uzun olacak, bir kaç paragrafla  geçiştirilecek gibi değil.  Ama önce biz de bir soruyla konuya girmek istiyoruz: Neden Sünniliğin, Şiiliğin tanımlarını yapma ihtiyacı hiçbir şekilde duyulmazken,  devlet ve hükümet temsicileri dahil olmak üzere diyanetçisinden, ilahiyatçısından tutunuz da vakıf ve örgüt başkalarına dek yazarı-çizeri herkes Aleviliği tanımlama ve onu bir yerlere oturtma yarışına girdi?

Aleviliğin İslamla, dolayısıyla Kuran’la ve de tanrısal özü taşıdığına inanılan Ali ile ilişkisini kesen; Muhammed peygamberden binlerce yıl önce ortaya çıktığını yazan; hatta Horasan’dan  Türklere özgü inanç olarak getirtip Anadolu’da İslamın içine sokan; Alevilerin Allah-Muhammed-Ali ve Ehlibeyti zikretmeleri, dillerinden düşürmemelerinin takiyeden ibaret olduğunu ileri süren görüşlerin tümünü biz, tarihsel bilgilerden zerrece nasip almamış ya da kasıtlı ortaya atılmış görüşler olarak değerlendiriyoruz. Hele bunların bizzat bazı Alevi kitle örgütleri ve vakıflarından gelmiş olmasına akıl sır eresi değil. Öbür yandan Aleviliği Şiilikle birleştirmeğe, Sünniliğe yamamaya çalışanlar da her türlü araçları kullanarak assimilasyonu gerçekleştirme çabasındadırlar.

Oysa Alevilik, Sünnilik ve Şiilik, üçü de İslam dininin birbirinden farklı yorumlarıdır. Ancak Sünnilik ve Şiilik aralarındaki bir çok farklılıklarına rağmen İslam dininin biçimsel, zahiri/dışsal  kurallara bağlanmış yorumudur. Yani Kur’an ayetlerinin dışsal yorum ve uygulanmaları biçimsel tapınmalara indirgenerek kurallaştırılıp değişmezlik kazandırılmış olmasıdır. Alevilik ise  İslam dininin, dolayısıyla dinin kutsal kitabı Kur’an ayetlerinin tevil-mecazi, yani derinliklere inen batıni yorumudur. Ama bununla da yetinilmemiş, İslam dışındaki başka dinsel ve felsefi inançlardan da bazı ögeler alıp, onları sinkretize ederek, yani bağdaştırıp bütünleştirerek kaynağına yabancılaştırmış ve özümsemiştir. Bunun içindir ki Alevilik, aynı zamanda dinsel inanç temelli toplumsal, felsefi, siyasal ve ahlaksal/etik bir olgudur.

Alevilik felsefi ve bilimsel bağlamda, “heterodoks İslam” tanımı saklı kalmak kaydıyla, İslamın batıni yorumu temelinde nesnel gerçekliklere dönük yüzüdür. İlk üç halifeyle başlayarak, Peygamber ailesi ve Ali düşmanlığı çerçevesinde Emevi ve Abbasi yönetimlerinin çıkarları doğrultusunda geliştirilen İslamın dogmatik, değişmez kuralları ve biçimselliğini kırarak, kendi nesnel kurallarını yaratacak olan özgür düsünceye taşınmış; yeşerdiği, filizlendiği toprakların kültür, inanç ve felsefelerini özümseyen Alevilik, yaşanmakta olan syncretic /bağdaştırmacı sentezine ulaşmıştır.

Alevilik, tarihsel olarak İslamın dinsel çerçevesinde Ali’nin adına bağlı olarak ona ve İslam Peygamberinin kızından türeyen soyuna tanrısal kutsallık vererek yükseldi. Ancak daha başlangıç sürecinden itibaren İslam dışı bazı inanç, felsefe ve dinlerin toplumsal, moral ve tanrı anlayışlarından ögeler alması ve bu özelliğini kesintisiz sürdürmüş olması nedeniyle bir kısım yazar ve araştırmacılar –sizin de dediğiniz gibi kitaplarında- İslam dışında kendine özgü bir inanç sistemi gibi algılanması gerektiğini ileri sürmektedir.

Bundan dolayı “Alevilik İslamın Dışındadır” denilebilir mi? Hayır. Hiçbir tarihsel temeli olmayan bu savı tamamıyla reddederken, artık bu tartışmalalara da bir nokta koymak gerektiği kanısındayız.İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve Aleviliğin Doğuşu” kitabımızda bu savların yanlışlığı tarihsel olarak –tartışılmasına bile gerek duymadan- ortaya konmuştur. Aleviliğin çıkışı üzerinde yaptığımız çalışma da ortadadır. Konuyu biraz açıp, tarihsel gerçeklerle temellendirelim:

 İlk  kez Mekke’de kurulmuş ve tarihsel olarak 616’da tamamlanmış Kırklar Meclisi düzenine Medine’de eklenmiş olan  “Kardeşlik Sözleşmesi”,  değişimi öylesine hızlandırmıştı ki,  ortak kazanıp ortaklaşa yemeyi ve herşeyi paylaşmayı ve hatta kardeşleşenler arası veraseti  bile getiriyordu. Bu kurala  uyularak, daha ilk aşamada Hattap oğlu Ömer dahil 95 Muhacir (Mekkeli Göçmenler) ve Ensar’dan(yerli Medineliler) kişi kardeşleşmişti.  Alevilik toplu tapınması Cem’in en önemli kurumlarından olan Musahipliğin temeli burada atılmıştı. Demek ki Mekke ve  Muhammed dönemi Medine İslamlığını farklı kategoriye sokmak ve iyi incelemek gerekiyor. Biz Aleviler İslam dini olarak bu ilk oluşum dönemini algılıyoruz, Hanefi İslam anlayışını değil. 

Muhammed’in dünyadan göçmesini izleyen daha ilk on yıl içinde, Kırklar Meclisli ve yol ve inanç kardeşliği kuruluşlu Muhammed dönemi İslamlığın getirdiği düzenin toplumsal eşitlik kurallarından eser kalmadı. İslam dini, bezirganların, büyük toprak sahipleri ve fetihçi asker oligarşisinin eline geçmiş ve kuralları onlar koymaya başlamıştı. Peygamberin damadı ve amcası oğlu  Ali, çevresindeki bir avuç şiasıyla/yandaşıyla barırşçıl siyaset yöntemi uygulayarak eski düzeni geri getirmek için boşuna çaba harcadı.

Peygamberin vefatından tam yirmi dört yıl sonra Abdullah ibn Saba, Malik Ejder’in de  yardımıyla Ali adına halkı ayaklandırarak Küfe, Basra ve özellikle Mısır’dan getirdiği isyancı halk güçleriyle Halife Osman’ı alaşağı etti. Böylece 632 yılında hakkı gasbedilmiş İmam Ali, bu halk ihtilali sonucunda, Tanrının mazharı olduğu ve tanrısal gücü özünde taşıdığı söylem ve inancı çerçevesinde Halifeliğe getirildi(651). Ama artık iş isten geçmişti. Çünkü çeyrek yüzyıl içerisinde oluşan yeni sınıflar öylesine güçlenmişlerdi ki, iktidara getirilmiş olan Ali’nin onları ortadan kaldırması olanaksızdı.

Başlangıçtan itibaren bütün Alevi siyasetleri ve başkaldırıları Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin adına yapılmıştır. Ve Muhammed dönemi Mekke ve Medine İslamlığındaki Tanrısal Demokrasi’ye hep özlem duyulmuş, simgeleşmiştir. O düzen örnek gösterilmiş ve o düzenin geliştirilerek uygulanmasi istenmiştir. Eşitlikçi, adaletçi ve kardeşçe paylaşımcı kurumlarıyla, hiçbir ayırım yapmaksızın insanları bir gören inanç ve ahlak anlayışıyla Aleviliğin işte bu dönem Mekke ve Medine İslamlığının dışında ve onunla bir ilgisi yoktur nasıl diyebiliriz? Devletleşen, daha doğrusu iktidarı ellerine geçirmiş olanların sultasına alınmış olan İslamlık, az önce sözünü ettiğimiz sınıfların çıkarlarına hizmete başlamış ve bu sınıflarla birlikte Emevi ve Abbasi hanedanlarının halklar üzerinde zulüm ve baskı aracı olmuştur. Aleviliğin işte bu Ortodoks İslamla, yani onların yarattığı Sünnilik ve Şiilikle hiçbir ilintisi yoktur; ancak bu bağlamda, bu anlayıştaki İslamın dışında olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Alevilikteki birçok inanç ögeleri, örneğin insanbiçimli/Adam sıfatlı (Anthropo-morphism) tanrı anlayışı, tanrıyla birleşme-tanrılaşma (Theosis), ruhun bir bedenden diğerine geçmesi vb. inançlar  İslam’dan çok çok önce de vardı;  bunların kökeni İ.Ö. 3 binlerdeki Mısır dinlerine iner. Velilik kültü, yani evliyaya (tanrı dostları) tanrısallık verme,  Üçler ve Beşler kümesi (Trinity ve Pendatism) ve nurdan kutsal varlıklar inancı da (yani Alevilikteki Hakk-Muhammed-Ali üçlemi ve Ehlibeyt Beşlisi ve bunların tanrısal nurdan ve onun parçaları olduğu biçiminde benzerlik gösteren inanç ögeleri) İslam öncesi din ve inançlarda da (Hermetism’de/Saben’lerde) mevcuttu. Bu ögeler Alevilikte bütünleşip bir çeşit sentez oluşturmuş, kaynağına yabancılaşmıştır. Ancak  basit ve çarpıtılmış bir mantıkla, yani tek tek inanç ögelerini ele alıp onlar tek başına Alevilikmiş gibi algılanınca, Aleviliğin islamdan önce, başka bir deyimle Ali’den önce de var olduğu ileri sürülebilir. Nevarki Alevilik syncretismi, yani İslam içinde bu çok çesitli önceki inanç ve felsefi ögelerden oluşturulmuş birleştirici-bağdaştırıcı sentez, İslamdan önce değildir ve olamaz. Bundan dolayı Aleviliğin, kendisini oluşturan inanç ögeleri bağlamında, yani bu ögelerin kaynaklarının tanınması-bilinmesi bakımından,   bunlardan bazılarının İslam önceliği üzerinde kısaca durmakta yarar bulunmaktadır.

Aleviliği Şamanlığa bağlama basitliğine indirgeyerek İslam dışı saymak da ne oluyor? Türkler Anadolu’ya, Türkçü yazarların ileri sürdüğü ve bazı sözde Marksistlerin de hemfikir olduğu gibi, İslami cila altında Şaman inancıyla değil, İslamın batıni tasavvuf anlayışına sahip kitleler, yani Alevi inançlılar olarak geldiler.

Devam edelim: İnsan biçimli Tanrı ve Tanrının insanda görünüm alanına çıkması(zuhuru), insanın tanrılaşması konusunu “Görmediğim Tanrıya Tapmam” ” adlı kitabımızda “Enelhak, Tanrılaşma (Theosis), Madde(Doğa)-Tanrı Birliği” başlığı altında genişçe incelemiş bulunuyoruz. Onun için burada  ayrıntılara girmeyeceğiz.

 Alevilikteki ‘dondan dona geçmek, don değistirmek, yani Ali’nin Hacı Bektaş, Şah İsmail vb. çağın kurtarıcıları ya da evliya donuna girdiğine inanış; ruhun bir başka bedene geçisi, dönem dönem kutsal ruhun baska bir bedende  yeniden doğuşu’ anlamına gelen reencarnation (reynkarnasyon) inancının yansımasısır. Hindu dini ve onun Vedantik kutsal kitaplarının (Veda-Bhagavata Gita) belirlediği inanç felsefesinde reencarnation temel ilkedir. Geniş dünya çağları içerisinde yugas adı verilen ruhlar tek tek bir bedenden diğerine geçer; herşey yaratılır, yokolur ve sonra yeniden yaratılış gerçekleşir. Yaşamın bir devri daim süreci olduğu düşüncesi onların dünya görüşünü her düzeyde etkiler.

Örneğin, Hasan Sabbah ve Alamut kitabımızda (s. 244-255) uzunca anlattığımız gibi, büyük İsmaili Aleviliği daisi Pir Sadruddin (Ö.1416), Hinduizm ve İslam’dan benzer ögeleri  ayıklayıp ortaya çıkararak dini tebliğ etti. O ayrıca kendi felsefi düşünceleri içinde başka benzerlikler buldu; batıni görüşler üzerine çok büyük değerler ekledi ve dışsal (zahiri) şekilciliği (formalism) bir kenara attı.

İslam dinine girmiş Hintlilere, Vishnu’nun, Arabistan’da Naklank, yani Ali olarak onuncu kez dünyaya gelişi-yeniden doğuşu olduğu tebliğ edildi. Ki o dönemde inançlarına göre Ali, İran’da oturan kendi soyundan İmam İslam Şah(1370-1423) donunda yaşıyordu. Pir Sadruddin bu yöntemle, Tanrısal açınım-mazhar (Divine Epiphany) üzerine Batıni Alevi öğretisini Hindu iskeleti içinde yeniden  formüle etti. İmamlık doktrini bu şekilde, kuzey Hindistan’da Hinduizmin egemen bir akımı olan Vaishnavita fikirleri çerçevesi içinde davayla bağdaştırıldı, uyum sağlandı. Bu yönlendirme sırasında onlar da kendi gelenekleri içinde Peygamber Muhammed ve İmam Ali uyumunu buldular.

Reincarnation(Reynkarnasyon), Firavunlar dönemi Mısır dinleri, Zoroastrianism (Zerdüştlük), Hindu-Brahmanizm,Yunan ve Roma çok  tanrıcılığı (Polytheism), Budizm, Taoism, Sikhism, Gnostism(marifetçilik), Şamanizm gibi pek çok dünya din ve inançlarına temel olan bir öğretidir. Mısır tanrısı Toth - Hermes Trimegistos ve Magnus Zoroaster inanç ve felsefeleri Platon ve Pythagoras gibi Yunan filozoflari aracılığıyla Orfeus inancı olarak Yunan mitolojisine geçiyor. Bu inançta ruh, günah işlemiş bir vücuda giriyor. Orada ceza çekiyor. Görülmeyen dünyada cezasını çektikten sonra yeni bir vücuda giriyor. Bu devirdaim/dönüşüm süreci Hindu Samsara’sına (tekerlek) benziyor. Yunan filozofu Pythagoras’da yeniden doğuş inancının temeli, canlılar arasında başıboş dolaşan ruhların istediği gibi bir hayvan ya da bir baska insan vücuduna giren, durmadan yer değiştiren ve hiç ölmeyen ruhların göçetmesidir.

Ali’nin ya da kutsal ruhun (ruh-ül kuds) çağlar içinde dönem dönem bir velide, önderde-kurtarıcıda ortaya çıktığına  inanılması ve bunun yaygınlaştırılması, Sabailikten başlıyarak Kızılbaşlığa kadar Aleviliğin bütün ihtilalci siyasetlerinde kullanılmıs ve kitleleri herekete geçiren, ölümü hiçe saydıran leitmotif olmuştur. Alevilikte reincarnation’un Devridaim, yani dönüşüm özelliği ise en yüce ruh olarak Tanrıyı göksel sarayından aşağı indirip, zuhur ettiği bütün varlıklardan sağarak, insanda sıfat kazandırmaktır. Bu da yeni bir oluşumla ortaya çıkan ve yokolmayan bir süreklilik içinde maddenin dönüşümüyle eşdeğerdir. Alevi-Bektaşi ozanları yarattiklari ‘Devriye’ türü şiirlerinde bunu fazlasıyla işlemişlerdir.

Özellikle Aleviliğin başlangıç sürecinde, Proto Alevilik (Ön Alevilik) diye adlandırdığımız, yaklaşık yüzelli-iki yüzyıllık dönem içindeki Alevilik inanç ve siyaset akımlarının hepsi de İslamdışı ögeleri alırken, onları Kurân’dan bazı ayetlere ve Peygamber’in çok yakın dostları ve Ehlibeyt İmamları aracılığıyla gelen hadislere bağlamışlar. Ayetlerin ve hadislerin ésotérique (içsel, batini) yorumlarıyla, yani tevil ile bunu yapmışlar. Muhammed ve Ali’nin tanrısallığı ve Ehlibeyt soyundan gelenlerin tanrısal öz taşıdıklarından tutunuz, her insanın nefsini ıslah yoluyla insan-i kamilliğe ulaştıktan sonra tanrıyla bütünleşeceği, ‘Enelhak= Ego sum deus=Ben tanrıyım’ diyebileceğine kadar hepsini Kuran ayetleriyle açıklamışlardır.

Kaygusuz Abdal’ın (14. 15.yüzyıl) Vücudname’sinden yaptığımız aşağıdaki alıntılar bu anlayışı, yorum gerektirmeyecek  bir biçimde yansıtmaktadır: 

    • “Evvel ü ahir menem...Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (yani secdeleri, tapınmamı kendime yaparım İ.K.).”
    • “...Çünki Hak taala hazretleri eşyaya ‘muhit’ imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili ‘adem’dür. Yani ‘insan-ı kamil’dür; sıfat ‘adem’ sıfatıdur. Ve zat-ı kadim’dür. Ezelidür ve ebedidür; Tanrı’dur... Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesnele, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz İ.K.)...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur...”
  • Bunlar gerçekte Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ında söylediklerinin başka sözlerle anlatımı ve genişletilmesinden başka bir anlayış değildir ve batıni tasavvuftaki vahdet-i vücud ‘dan (insan-Tanrı birliği), vahdet-i mevcud’a (pantheism) uzanan Tanrı inancıdır. Bu çeşit Tanrı algılaması olmasaydı, ne hümanizm, ne de doğa-çevre sevgisi oluşurdu.
  • Batıni tasavvufun kendisi olan Alevi inanç anlayışında insan, Tanrının yeryüzünde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi parçalarından bütüne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali üçlüsünün birliği, Muhammed Hanefi, Haşim,  Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır. Bunlar, tarih boyu değişmez dogmalara sahip ortodoks İslamın bidat ve sapkınlık olarak gördüğü ve hiçbir zaman hoşgörü göstermediği anlayışlardır. Egemen ortodoks yönetimler tarafından , bu özgür inanç ve anlayış biçimlenmelerine eğilim duyanların oluk oluk kanları akıtılmış, derileri yüzülmüş, birçoğu da diri diri yakılmışlardır. 
  • Ayrıca Tanrı kurtarıcılık görevini verdiği dostlarında, yani velilerde-İmamlarda görünüm alanına çıkar (manifestation).  Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Alevilikte tüm zamanların/dönemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı yüce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrının parçaları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da ‘Ali’nin hizmetinde bir Salman olmaya çaba gösteririr.

Alevilik batıni İslam olarak, Tanrıyı insanda ve insanı Tanrıda görme, yani Tanrı-İnsan Birliği  anlayışı ve tapınma ritüelleri bağlamında Sünni-Şii inancına aykırı gerçekliği ve onun dışında olmasıyla kendine özgüdür. Aleviliği dolaylı ya da dolaysız biçimlerde İslam dinini dışında göstererek, özgün bir inanç söylemi dayatılamaz. Onun özgünlüğü Batıni İslam oluşundan kaynaklanmakta;  yani dogmatik şekilciliği, tarihsel baskıcılığı, bağnazlığı, çağdışılığı ve  cihad terörizmiyle İslam olarak tanınan ve tanıtılan Ortodoksizme aykırılığından dolayıdır. Sünnilik ve Şiilik tek başlarına İslam dini olmadığı, İslamı temsil etmediği gibi, Alevilik de İslamın kendisi değildir. 

 

Alevi-Bektaşi toplumu, inancını özgürce  ve ayrıntılı uygulamalarıyla yaşamak ve yüzyılların baskılarının ve gizlenmelerinin acısını çıkarmak istiyorsa bu sosyo-psikolojik olgudur, uymak zorunluğu vardır; inancına yeni yakıştırmalarla yaklaşamazsınız. Çünkü bu toplum, üçüncü halife döneminden itibaren Ali  ve Ehlibeytin tanrısal öz taşıdığına ve soylarının kutsallığına inanarak, İslam dinini, batıni anlamda algılamış.  İslam tarihine birazcık olsun kafa yormadan ve Sol siyaset kuramlarını bile yanlış yorumlayarak, Alevi toplumuna “Siz İslam değilsiniz, İslamın dışında kendine özgü bir inancın mensubusunuz” demekle, onları kendinizden uzaklaştırmaktan başka hiçkimsenin bir kazancı olmaz.

 

Alevi-Bektaşi toplumu, “Allah-Muhammed-Ali” üçlemiyle “üçü bir nurdur, nuru vahiddir” biçiminde tanrısal birliğe inanır. Bu batıni yaklaşımıyla ulaştığı “vahdeti vücud”(İnsan-Tanrı birliği), “vahdet-i mevcut”(Doğa Tanrı birliği) inancını Cem tapınma kurumlarıyla, Sünnilik ve Şiilik (ortodoksizm) dışı bir İslamı  yaşamış,  yaşıyor ve yaşamak istiyorsa buna uymak zorunluğu vardır; hiç kimse, “sen inancını yanlış biliyorsun, İslamın dışındasın sen, şöylesin böylesin” diyemez.

 

İşte kökeni  erken heterodoks akımlara  uzanan, onların batıni inançlarından kaynaklanmş  Anadolu’da yaşayan Alevilik-Bektaşilik, Ortodoks İslam (Sünni ve Şii) inancına aykırı bir Tanrı ve tapınma anlayışına sahiptir. 1240 yılında kırımla sonuçlanan büyük Babai halk hareketinden sonra  Batıni İslamı Anadolu’nun tarihsel, toplumsal ve kültürel koşullarına uyumsatan ve onlardan aldığı ögelerle yoğurup Anadolu’da yaşamakta olan Aleviliğin kurallarını belirleyerek inançsal birliği sağlayan zamanın İmamı(önderi) ve büyük batıni Dai’si Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. İkincisi 16. yüzyılda Kızılbaş devrimiyle gerçekleşmiştir. Alevi-Bektaşi Cem ve erkanlarının günümüze ulaşan uygulanmakta olan ritüellerinin çoğu, Anadolu Aleviliğinin 16.yüzyılda yarattığı büyük Kızılbaşlık-Safevi siyasetinin ürünü olan İmam Cafer Sadık Buyruğu kitabında biçimlendirilip dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uygun olarak bazı genel kurallar (adab erkan) çerçevesine sokulmuştur.  Halkın arasındaki deyimle “başımız Buyruk”a bağlanmıştır. Bu inançsal ilkeler, yani “edeb-erkan” ve bilgiler, büyük Alevi-Kızılbaş ozanları tarafından, düvazimam ve semah nefeslerinde, deyişlerde, miraçnamelerde ve keramet söylencelerini anlatan destanlarda en ince  ayrıntılarına dek işlenerek  günümüze ulaşmıştır...

 

Yalnız Anadolu Alevi-Bektaşileri değil, Irak’ta Sarılılar-Kakailer, Şebekler, Acvanlar-İbrahimi adlarıyla yaşamakta olan Alevi Türkmenler de Buyruk’a bağlılar ve ellerinde Azeri Türkçesiyle yazılmış en eski Buyruk metinleri bulunmakta  ve Hacı Bektaş Veli evliyalar kutbu olarak saygı görmekte, Hatayi’nin Pir Sultan’ın ve diğer Kızılbaş ozanlarımızın yol ilkelerini anlatan bu nefesleri sadece saz/tar eşliğinde söylenmez, aynı zamanda ayet ve dualar/günbenk  olarak Cemlerde okunup yorumlanmaktadır. Aynı şekilde İran’daki  Ali İlahici ya da  Ehl-i Hakkcı’lar Hacı Bektaş Veli’yi,  Ali’nin tanrısal mazharı gördükleri büyük evliya Sultan Sahak’la eşleştirmekte; hatta  Safevi sufi tarikatının kurucusu Şeyh Safiyuddin’e, Gilanlı mürşidi Şeyh Zahid kendisine Şeyhlik beratı vermeden önce,  onu  iki kez dergahına göndererek Sultan Sahak’ın sınavından geçirttiği anlatılmaktadır.  Başlangıçtan beri kısaca vurgulamaya çalıştığımız tarihsel çıkış ve inançsal kökenleriyle birlikte  bu ilişkileri araştırıp sorgulamadan Aleviliğin İslam dışı ya da sadece Anadoluya özgü bir inanç biçimi olduğunu iddia etmek sadece aymazlıktır. 

                       

                         Sonuç

 

Yineleyelim Batıni İslam olarak Alevi-Bektaşi inancında Muhammed rehber, mürşid Ali’dir ve Muhammed’in rehberliğinde  Ali’ye varılır; bu demektir ki Muhammed’i tanımadan  Ali’ye varamaz ve Ali sırrına eremezsin. Allah-Muhammed-Ali üçleminde vahdede (Birlik) ulaşılır.  Alevi inanç anlayışında Muhammed zahiri (açıklığı, biçimsel tapınmaları), Ali batını (gizli tapınmayı; yani ‘ölmeden önce ölme, ahiret hesabını burada görme; benliği öldürerek özünü tanıma ve  el ele, el Hakk’a-hakikata ulaşmayı) temsil eder. Ve Görgü Cemleri de “Ali meydanında malı-varlığı ortaya koyup; malı mala, canı cana katma” tapınma törenleridir.

 

Alevi toplu tapınmasına “Hak cemi” denildiği gibi, pir huzuru da “Hak katı” ile eşleştiriliyor. Alevi-Bektaşi inancında “ikrar verip nasip alma,  musahip tutma” töreni, aynı zamanda bir “miraç” (Tanrı’yla buluşma) olarak değerlendirilir. Pir-mürşit huzuru, “Hakk katı” olduğu gibi İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’na göre, pirlerinin, mürşitlerinin evi, Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler, binbir kere hacı ve gazi olurlar ve günahlarından kurtulup, masum-u pak olurlar. Zaten Buyruk,  Cem’i de büyüğün-küçüğün, güzelin-çirkinin birbirine eşit sayıldığı, kimsenin kimseden üstün olmadığı cennet olarak tanımlamaktadır. Cem’in müminleri melek, Müslimleri (bacılar) huridirler. Böyle bir ortama giren musahip çiftler, benliğini öldürmüş, bireysel çıkarlarından, kendi nefsinden uzaklaşmış bir can bir vücut olarak bu Tanrısal ortamda yeniden doğmuşlardır. Bu ortamda ben–sen, biz–siz kalkmış; herkes var, hepimiz varız. Alevilik İslam ortodoksizmini oluşturan Sünnilik ve Şiiliğin dışında bir İslami inanç sistemidir. Sürekli vurgulanması gereken gerçek budur.

 

                                             II. BÖLÜM

 

2. Aleviliğin etnik kimliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Alevilik bir İslami inanç sistemi olarak evrenseldir, ne belli bir bölgenin ve ne de belirli bir etnik grubun ya da ulusun inancı değildir ki, etnik kimliği olsun. Özde aynı olmakla birlikte farklı kollar ve adlar altında Balkanlar’dan, Anadolu ve Ortadoğu’dan, Afrika’dan,  Orta ve Güney Asya’ya ve Endonezya’a kadar çok çeşitli ülkelerde Alevilik inancı, Ortodoks İslamın (Sünnilik ve Şiiliğin) dışında aykırılığını, yani İslam heterodoksizmini yaşamaktadır. Aleviliğin etnik kimliği yoktur; bu inanca bağlı olan bireyin Alevi inanç kimliği vardır. Çünkü Alevilik inancını yaşayan Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Fars, Tacik, Afgan, Hint, Sasak vb. çeşitli etnik kökenden topluluklar bulunmaktadır.  Türkiye Cumhuriyeti, 2005 Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporu’nda isimlendirirldiği üzere “Sünni olmayan müslüman topluluk Aleviler”i (La communauté musulmane non sunnite des alévis) resmen tanımamakta ve Alevilik inancı ve kimliğini anayasal güvence altına almamakta ısrar ediyor. Bu, devleti yönetenlerin büyük ayıbı ve yirmi milyonu  aşkın bir büyük inanç topluluğu için  dayanılması güç bir zulümdür. 9 Kasım 2005 tarihli İlerleme raporuna düşülen not Türkiye Cumhuriyeti için hiç de iyi bir not değildir:

“C’est ainsi que les alévis (Population estimée à 12-20 millions de personnes.) continuent de ne pas être officiellement reconnus comme une communauté religieuse ( Öyle ki, nüfusu 12-20 milyon arasında tahmin edilen Alevilerin, bir inançsal topluluk olarak resmen tanınmamış olması sürmektedir.) (s.35)

La question du statut de la grande communauté musulmane non sunnite des Alevis en Turquie n’a pas progressé. (Türkiye’de sünni olmayan büyük müslüman topluluk Alevilerin statü sorununda (hiç) bir ilerleme olmadı) (s. 154).
 

 3. Alevilik din ve kültür arasına sıkışmış durumda mı?
 

 İnanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlıbaşına din değil, dinsel inanç yanı ağır basan sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkana) sahiptir. Aleviliğin bir yere sıkışmışlığı sözkonusu değildir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak doğru olamaz. Çok yanlış bir kullanımdır. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dahil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal  vb.birçok kavramları içinde barındırır. Bu tanımlamanın benimsenmesi demek, tapınma törenlerimizin tüm ögelerini “folklör, halk oyunları, eğlenceden” ibaret olduğunu kabul etmektir. Zaten ibadet mekanımız olan cemevine “cümbüş evi” demiyorlar mı? Bu tanım resmi görüştür, devletin Aleviliğe bakış açısıdır

 “Aleviliğin, inanç değil Anadolu’ya özgü kültürel bir anlayış olduğunu” Diyanet İşleri başkanı Prof. Bardakoğlu ilk kez göreve atandığı günler söylemişti. Garip değil mi arkasından bir süre sonra, Diyanete karşı olduklarını  ve kaldırılmasını söyleyen bazı kitle örgütleri ve vakıf yöneticileri tarafından aynı tanımlar  kabul gördü ve yinelenmeye başladı. Diyanet’le bu görüş noktasında birleştiler. Bu nasıl açıklanır bilemeyiz.      

Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü ve inanç olarak kabul etmediği için başkan Bardakoğlu Alevilik “kültürel eğilimdir inanç değildir, kültürel ögelerin belirgin olduğu bir anlayıştır” diye her demecinde yineledi, durdu. Bir yazımızda  şunları söylemek gereği duyduk:

 

  • Bizi ve inancımızı kafanıza ve keyfinize göre tanımlama hakkını size kim verdi? Hangi ahlak ölçüsüne sığar bu?  Alevi yazar ve araştırmacılar;
  • Sünniler camide dedikodu yapmak ve birbirini çekiştirmek için toplanıyor; namaz dedikleri de eğilip doğrularak, yere uzanarak yaptıkları bir takım cimnastik hareketleridir. Bu nedenle Sünnilik bir çeşit bireysel ve toplumsal kültürel alışveriştir’ biçiminde tanımlamalar yapsa tepkiniz ne olur ? Doğrusu bu bir merak konusudur!”

4. Diyanetten beklentileriniz nelerdir?

 

Bu soruyu yöneltmiş olmanız beni  tanımadığınızı ve bu güne kadar, özellikle Diyanet konusunda yazdıklarımızı okuma fırsatı bulamadığınızı gösteriyor. Öyle sanıyoruz ki, tamamı Diyanet’e, onun varlığı, işleyişi ve başındakilere karşı yazılmış yazılarımızdan oluşturduğumuz “Alevilik, Diyanet, Siyaset”  kitabımızı da görmemişsiniz. Diyanetten hiç bir beklentimiz yoktur ve olamaz.  Bu soruyu, Diyanet İşleri Başkanı ile Alevilik tanımında buluşanlara, bunu benimseyenlere sormak gerekir.

 

Çağdaş-laik-demokratik bir devletin, öz sistemini belirleyen bilimsel (devlet) felsefesi vardır, fakat asla resmi dini olmaz. Ama ülkemizde, laiklik kavramının özüne ve anlamına aykırı, ‘Türkiye tipi bir laiklik’, devletin yapısı içinde inatla sürdürülmekte ve ısrarla savunulmaktadır. Kısacası çağdaş demokratik devletin olmazsa olmazı, sosyo-politik anlamda bir laiklik yoktur Türkiye’de, çünkü devlet gizli bir resmi din uygulaması içindedir; bu din Ortodoks İslamın, yani Sünniliğin Hanefi Mezhebi’dir. Devlet, bu mezhebin inanç sistemi ve şer’i ilkelerini, İslam dininin kendisiymiş gibi  anlatmakta ve (İlkokuldan Üniversiteye kadar) eğitiminin yapılmasına aracı olmaktadır. Diyanet İşleri, resmi bir devlet kurumu olarak, 79 yıldır büyüye büyüye ‘devlet içinde, sınırsız olanakları,vakıfları,  bütçesi ve kadrolarıyla bir din devleti’ gibi siyasete egemen olmuştur; toplam nüfusun üçte birini oluşturan İslam Heterodoksizmine bağlı, yani Alevi toplumunun inancını, Ortaçağın din devletleri anlayışı çerçevesinde değerlendirmektedir. Kendine özgü bir Tanrı anlayışı ve ibadet kurumlarıyla bir İslami inanç ve felsefi  sistem olan Aleviliği kabul etmemekte ve bazan Hanefi mezhebinin bir tarikatı olarak tanımlamakta, dolayısıyla bu mezhebin ilkelerine uymayı dayatmakta. Bunu benimsetemiyeceğini anlayınca “inanç değil, Anadolu’ya özgü bir kültürel anlayıştır” tanımında karar kıldı.

 

Bağnaz ve katı anlayışa sahip bir Diyanet’te ne yazık ki, Alevilerin temsilini isteyenler bulunmaktadır. Diyanette temsilini isteyenler de Aleviliğin ortodokslaşmasına, yani assimilasyonuna hizmet etmektedirler. 

 

Abbasi heresiyografları, Osmanlı Şeyhülislamları Aleviliği, “aşırı, sapkın inanç veya sapmışların inancı” anlamlarında “guluv, heresy-rafızilik, zındıklık vb.” sıfatlarını kullanıyor, ama bir ‘inanç’ olduğunu söylüyorlardı. Aynı ortaçağ anlayışını sürdüren Diyanet ise bu sıfatları açıktan  söyleyemiyor; oysa biz, Sünni ve Şiiliğin(Ortodoks İslamın) katı dogmalarını oluşturan Şeriatın sapkını olmayı hakaret değil, onur kabul ederiz. Ancak daha kötüsünü yapıyor; varlığına yönelik tehlike gördüğü için, Aleviliği bir inanç olarak kabul etmeyip İslam dini ile bağını kesme ve 1350 yıllık bir Heterodoks İslam(Batıni Şiilik/Alevilik) tarihini reddetme gayreti içine girmiştir, kendisine Alevilerden de yandaş bularak. Öbür yandan temsil ettiği mezhepsel İslamlığı (Hanifi şeriatını) dayatıp, kendisine “ben İslamım diyen camiye gelsin, beş şartı yerine getirsin” diyerek misyonerlik görevi yükleniyor dinsel eğitim öğretim ve yayınlarıyla.

 

Devletin ve toplumun çağdaşlaşmasında Diyanet Kurumu’nun asla yeri olamaz. 

Bir tek yolu vardır çağdaşlaşmanın: Diyanet İşleri Başkanlığını ve ona bağlı yan kuruluşların tümünü devletin resmi yapısı içinden ve eğitim sisteminden çıkartıp, her türlü finans desteğini keserek  inananlarının maddi ve manevi yönetimine vermek! Çağdaş devletin üç temel taşı olan “laiklik, çoğulculuk ve demokrasi”yi yıkmaya yönelik dinsel ve inançsal kışkırtıcı siyaset söylemleri ve eylemlerini, ağır yasal yaptırımlarla denetim altında tutarak; her türlü inançlara eşit uzaklıkta  durup,  inananların inançlarını, bu bağlamda her türlü düşünce açıklamalarını ve tapınmalarını özgürce yapmalarını sağlayıcı önlemler almak.  

 

Yukarıda adı geçen kitabımızda bu bağlamda sunduğumuz bir öneriyi  ve gerekçelerini burada yinelemekte yarar görüyoruz:

 

  • “Çağdaş devletin gerçek görevi, en başta  dinin ve dinsel tapınmalarını düzenlenmesini, kısacası din işlerinin yürütülmesini devlet hizmeti olmaktan çıkartarak, bireyin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktır…Devletin din işlerine müdahalesi yalnızca, dinsel düşünceler ve uygulamaların, devlet ve toplumun yaşamını yoketmeye/yıkmaya yönelik eyleme dönüşmesi sırasında olmalıdır. Ancak, din ve inançsal sorunların bu aşamaya gelmeden çözümü için, Türkiye’de yaşayan tüm din ve inanç topluluklarının, çoğunluğa göre değil eşit bir biçimde, temsil edildiği ve bu temsilcilerin dönüşlü olarak toplantılara başkanlık  yaptığı “Din ve İnançlar Yüksek Kurulu” gibi bir hakemlik kurumu  oluşturulabilir. Yılda en fazla iki kere ya da gerekli olduğunda toplantılar yaparak sorunların çözümüne katkıda bulunur. Bu çeşit bir kurumun oluşturularak Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışması sağlanabilir…” 

Yine başka bir yazımızda dediğimiz gibi, Diyanet’in yeniden yapılandırılması adına atılan ve atılacak her adımda, Türkiye tipi laikliğin sınırları daha da daralacaktır. Diyanet kurumuna, hangi anlamda ya da hangi bağlamda olursa olsun konulan  her taş, laik-demokratik-çağdaş devlet yapısından  sökülüp alınmış demektir, böyle biline! Diyanet İşleri Başkanlığını, yarı özerklik vererek yeniden düzenleme dahil, çağdaşlık yorumuyla yeniden yapılandırma girişimi, devlet içindeki bu teokratik yapının kat be kat güçlendirilmesi demektir.  Biz bu “yeniden yapılandırma”yla çağdaşlaştıma  düşüncesinin ardındaki anlayışları,  Alevi toplumuna olduğu kadar, laikliğe ve demokrasiye hazırlanan yeni tuzaklar olarak görüyoruz. Aslında Devlet Bakanı’nın çağdaş bir yasayla Diyanet’i çağdaş yapıya kavuşturalacağı demecinin ardında,  ABD emperyalizminin “Büyük Doğu Projesi” siyaseti çerçevesindeki “Ilımlı İslam”a uyum çalışmalarının bir parçası olduğu gerçeği yatıyor. 

İşte bizim Diyanet’ten beklentilerimiz bunlar!

 

5. İslamın şartlarını yerine getirmeyen Aleviliğe islam içi demek ne kadar doğru?
 

İslamın tek temel koşulu  Tanrının birliği ve Muhammed’in onun elçisi olduğuna inanmak, tanıklık etmektir. Sadece bu temelde  Ortodoks ve heterodoks İslam birleşir. Alevi inancının Şii ortodoksizmi ile paylaştığı nokta ise Ali’nin veliliğine, Tanrı dostu oluşuna ve Ehlibeytin (Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin) kutsallığına inanmak. İslamın hepimize öğretildiği biçimde Kur’an’da belirlenmiş beş vakit namaz, bir ay oruç, yılda bir kez hac, zekat vb.  beş-altı şartı (altıncısını Şiiler ekler) şart yoktur;  ortaya çıktığı çağın sosyo-ekonomik ve siyasal koşulları içinde bireyin ve toplumun din ve inanç çerçevesinde yaşamını ve her türlü ilişkilerini düzenleyen yüzlerce (toplumsal, ahlaksal vb.) rasyonel-irrasyonel kurallar vardır ve hepsi de İslamda uyulması gereken koşullardır. Bunların da yer ve zamana uyum sağlayacak biçimde yorumlanarak yenilenip, düzenlenmesine Kur’an izin verir. Heterodoks İslam, yani Alevilik inancında bu uyumu, Peygamberliğin (nübüvvet) yerine koyduğu Velilik(velayet) sırrını taşıyan ya da bu makamı temsil eden dönemin İmamı, diğer adıyla Velisi sağlar; kuralları değiştirir, çağının koşullarına uygun akılcı biçimde yorumlar.  Alevilik İslam imparatorlukları tarihi boyunca- Zeydi, Karmati, Fatımi, Alamut-Nizari vb.devlet ve iktidar olma süreçleri dışında-  hep muhalif toplulukların dinsel inancında  bu reformist uygulamalar hep gerçekleştirilmiştir. Anadolu’da yaşayan Alevi-Bektaşilik inancının  Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ında belirlenmiş ve Buyruk metinlerinde ayrıntılanan, olgun insan (insan-ı Kamil) mertebesine ulaşmak için inanan insanın geçmesi ve uyması gereken dört kapı ve kırk makamın kuralları bunu açıkça göstermektedir. İslamın çıktığı dönemin düzenleyici kuralları (Şeriatı) gelişen çağlar içinde bilim ve akıl çerçevesinde terkedilmiştir.

 

Ortodoks İslamda gelişme tersine olarak dine, akıl dışı ve yönetici sınıfların egemenlik cıkarlarına uygun sokuşturmalar da  sözde “yenilik” adına yapılmıştı. Adlarına ehlisünnet mezhepleri kurulmuş kişiler dahil olmak üzere bütün fakih ve muctehitler zihinsel emeklerini halifelerin, sultanların emirlerin, kısacası egemen yüksek yönetici sınıfların çıkarları doğrultusunda kullanarak tefsirler (Kuran yorumları) yapmış, hadis derlemiş-üretmiş (İkinci Abbasi halifesi, bugünün deyimiyle bir hadis üretme bürosu  kurdurmuştu) ve dini, çeşitli uygarlık, inanç, bilim ve felsefeyle karşılaştırarak değişen toplumsal koşullara göre değil, efendilerinin erklerini güçlendirecek biçimde kirletmişlerdir. İşte tarih içinde dine karışmış ve İslam dini olarak algılanan, geleneksel dogmalar böylesine bilinçli sokuşturulmuş. Sonra da ictihat kapılarının kapandığını ilan edilerek reformların önü kapatılmıştır.

 Al-Kolayni(ö.940) Usul al-Kafi eserinde anlattığına göre “İmam Cafer Sadık(ö.765), Abu Hanife ve arkadaşlarını göstererek ‘Tanrının dinine engel olan kimseler işte bunlar; Allahtan bize verilmiş velilik ve yolgöstericiliğimize ve açıkçası kitaba, Allahın dinine engel olanlar işte bunlardır” sözünü herhalde  boşuna söylememiştir.

İslamın şartlarından en önemlileri olarak bilinen (Namaz ve Hac) koşullarından kısa örneklemelerle açıklamalarımızı sonlandıralım: Önce Namaz(Farsça), yani Salat’dan sözedelim:

İslamdaki salat (tapınma, dua), vakit ve cenaze namazı vb. biçimlenmeleri mezheplerin kendileri yaratmıştır. Kuran’ın hiçbir yerinde kesin vakitlere, yer ve biçimlere bağlanmış tapınma yoktur:

  • “Gerçek olan, bir Müslümanın günde elli ya da beş vakit namaz kılma zorunda olması değil, fakat ‘Tanrıyı sık sık düşünmesidir’ (Kuran, 33:41). Yine Kuran’da yazılı olduğu gibi, “Tanrıyı ayakta dururken, otururken ve  yatarken’ (Kuran, 3:188) ve hatta ‘yaya yürürken ve at üstündeyken anımsamaları, zikretmeleridir.’ (Kuran, 2:24). Kuran’ın hiçbir yerinde  günde beş kez ibadet etmek için açık bir emir yoktur. Ayrıca sonraki Ortodoks İslamın beş vakit namaz reçetesinin kesin olarak Muhammed yaşarken saptandığına dair bir kanıt da yok. Ölümünden sonra ilk yüzyıl içerisinde düzenlenmiştir.” 
  • Salat  sözcüğü Kur’an’da tam 85 kez geçtiği halde, beş vakti belirleyen hiç bir açıklama yoktur. Sadece facr (sabah), maghrib (günbatımı, akşam) ve isha (yatsı) vakitleri için bazı dolaylı göndermeler ya da söylemler vardır. Peygamberin dünyadan göçüşünden 150-160 yıl sonra zuhr(öğle) ve asr(ikindi) vakitleri eklenerek Abbasi yönetimi (fıkıhçıları) tarafından beş vakit resmileştirilmiştir. Bu  dönemde Abbasi din bilginleri hadisler ürettikleri ve şeriat yasaları (fıkıh) külliyatı çıkardıkları dönemde üç vakit duaya öğle ve ikindi eklenerek beş vakit salat olarak son biçim verildi. İbn Hajar Hadis Külliyatında anlattığına göre, Abu Darda bir misyoner görevi üstlenerek Bağdad’dan, üç vakit olarak bilinip uygulandığı Medine’ye geldi; beş vaktin nasıl kılınacağını Medinelilere gösterdi ve Bağdad’a döndü. Gerekçesi de Peygamberden iki vakit daha eklenmesini rivayet etmesiydi. Oysa buna karşılık, Abu Davut ve Nissai, Ammara bin Ruveba’nın Muhammed peygamberin ‘sabahleyin ve  akşam Tanrıya salat eda eden, dua eden mümünin cehenneme gitmeyeceğini” söylediği de rivayet edilmektedir. Büyük Hadis toplayıcılarından Buhari ve al-Müslim’de salat ve vakitlerine ilişkin birbirinden farklı yorumlar bulunmaktadır. 

Ortodoks İslamın koşullarından biri olan Kabe’nin ziyareti ve Hacca gitmenin zorunlu olmadığı, hatta gereksizliği üzerinde batıni ya da batıni olmayan birçok tanınmış mutasavvıf düşünce ve davranışlarıyla görüşler belirtmişlerdir. Yorumsuz olarak bazı örnekler verelim:

 

 İlk kadın mutasavvıf Basralı Rabia  (Ö.801), Kabe’yi ziyaret ettiği zaman bağırarak şu sözleri söylediği anlatılır: “Sadece taştan ve tuğladan yapılmış bir ev görüyorum; bunların bana ne yararı var!”

 

Wasit kentinde Mazda (Zerdüşt), Kudüs'te ise Hristiyan toplulukları arasında yaşamış ve Karmatilerle ilişkisi olan Hallac-ı Mansur (Ö.920),  "Kabe'nin yıkılması ve Hac tapınmasını müslümanların kendi evlerinde yapması gerektiğini" öğretiyordu

 

Koyu ortodoks, ehli sünnet inancını kesin kurallara bağlayarak yeniden hayat kazandırıp yükselten ve Batıni düşmanı İmam Gazali (Ö.1111) bile Mekke’ye yaptığı bir seyahat sırasında; Kabe’ye ve hac ziyareti ile birleştirilmiş paganizm törenleri ve hacıların Siyah taş için gösterdikleri putataparlık saygısını artan bir şaşkınlıkla seyretmiş. Bunların İslamın tektanrıcı inanç ve anlayışıyla uyuşmadığını yazmıştır.   

Sufilerden Şibli (10.yüzyıl) eline alev alev yanan bir odun almış sokaklarda koşuyor, bir yandan da “Kabe’yi yakmaya gidiyorum!”diye bağırıyormuş. Neden yakmak istediğini sorduklarında: “Böylece Müslümanlar Kabe’nin yeri ile değil, sahibi (Tanrı) ile daha fazla ilgilenirler” diye yanıt vermişti.

 

Şemseddin Muhammed Tebrizi (Ö.1247/8) Makalat’ında   “herşey insana fedadır, insansa kendisine diyor; Arşa gitsen de faydası yok, yedi kat yerin dibine girsen de. Gönüle, gönül sahibine yar olmak gerek. Bütün peygamberlerin, erenlerin, temiz erlerin çalışıp can vermeleri bunun içindir, bunu arıyorlardı. Bütün alem bir kişidedir. İnsan kendisini bildi mi, herşeyi bildi demektir… Kabe dünyanın ortasındadır. Bütün alem halkı yüzlerini ona çevirir. Fakat şu Kabe’yi ortadan kaldırdın mı, birbirlerinin gönüllerine secde ettikleri meydana çıkar çıkar. Onun secdesi bunun, bunun secdesi onun gönlünedir.”

 

Görüldüğü gibi Şems, secdenin-tapınmanın insana ve insan gönlüne olması gerektiğini söylüyor. Bunun gerçek olmasını da Kabe’nin ortadan kalkmasına bağlıyor. Sonra Kabe’yi ziyaret etmenin anlamsızlığı üzerine Şemseddin Makalat’ta   Bayezid Bistami’den bir öykü anlatıyor:

 

  • “Tanrı rahmet etsin, Ebu-Yazid hacca gidiyordu. Adetiydi, hangi şehre varırsa once şeyhleri ziyaret ederdi. Bir şehre vardı, oradaki büyük bir şeyhe gitti. Şeyh, Bayezid’in hacca gittiğini öğrenince, ‘zahmet etme dedi, etrafımda yedi kere dön. Kemerindeki paraları da bana ver, yürü git memleketine. Ey Bayezid, Kabe Tanrı evidir, ama şu gönlüm de Tanrı evi. Yalnız o evin de, bu evin de Tanrısına hamdolsun; o ev kurulalı Tanrı içine hiç girmedi. Halbuki bu ev yapıldığı günden beri, Tanrı bu evden hiç çıkmadı.” Bunları duyan Bayezid Bistami adamın dediklerini yerine getirip, evine geri döner.  

Kabe ve hac konusunda en akılcı ve nesnel dünyaya dayalı sözler söyleyen Hacı Bektaş Veli olmuştur:

  • “Ve hem beytülmamur (yedinci katta bulunduğuna inanılan Cennet köşkü) var, Kabe var. Lakin gönül ikisinden dahi yeğdir… İnananın gönlü Kabe’ye benzer. Kabeye varan ayağı ile yürür, ama gönül isteyen yüzü üstü yürüse gerek...Kabe’de ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir…Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe’de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini, (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe’de kurban kesmeğe benzer”

Şemseddin Tebrizi'nin Kabe’nin ortadan kaldırılması gerektiği anlayışı, 10.yüzyılda Kabe’den Siyah taşı (Hacer el-Esved) söküp götüren ve yirmi bir yıl (930-951) başkentleri al-Ahsa'da tutan Karmatiler   ve kendi dedesi Nur Al-Din Muhammed II (1166-1210) zamanındaki Nizari İsmailiAlevilerin Kıyamet inancından gelmektedir. Alamut İsmaililiğinin Kıyamet dönemi inanç ve felsefesini içeren Abu İshak Kuhistani tarafından 1200 yılında yazılmış Haft-i Bab-i Baba Sayyid-na yapıtında, Tanrının bilinemiyeceği ve ulaşılamıyacağını ileri sürmenin kafirlik olduğu yazılıdır. Kabeyi ve tapınakları ona ulaşmak için araç olarak kullanılmasına da şiddetle karşı çıkılır.  

Şimdi biz size soralım; acaba yukarıda adlarını verdiğimiz en tanınmış zahirin ve batınin bilginleri olan mutasavvıflar İslamın dışında oldukları için bu İslamın hac şartını reddetmiş, eleştirmiş yerine getirmemişler? Hayır, ama onların  yorumuna göre kabe insandır, hac etmek bir gönül yapmaktır; secde de insanadır, çünkü Tanrı insanda, insan Tanrıda mevcuttur, birbirinden ayrı gayri değildir. Alevilerin Tanrıya tapınma törenlerinin ve kurumlarının, Ortodoks İslamın bu değişmez kalıplara sokulmuş tapınma eylemleriyle özde olsun, biçimsel olsun bir yakınlığı yoktur ki, kabul etmedikleri şartları yerine getirsinler. Ama Muhammed’in Kırklar meclisli, musahip kardeşli, eşitlikçi ve paylaşımcı; tanrısal demokrasi ve adaletin uygulandığı Medine İslamlığını yer ve zaman koşullarına uygun geliştirerek uygulamış ve yaşadıkları inancın İslamın özü olduğuna inanarak tarihsel zulüm ve baskılara direnmişlerdir. İmam Cafer Buyruğu’nda toplu tapınmaları Cem’in  özellikleri şöyle vurgulanır:

  • “Cem’de büyük küçük, güzel çirkin  bir olur ve dahi Cem cennettir; müminleri (erkekler) melek, müslümleri (bacılar) huridir. Yedikleri cennet taamı, içtikleri cennet şarabı, giydikleri cennet esvabıdır...Pirlerin mürşidlerin evleri Makkeleridir. Onları ziyaret edenler binbir kere hacı ve gazi olurlar; günahlarından kurtulup masum ve pak olurlar...”

Alevilerin yerine getirdikleri ve uyguladıkları kendi inandıkları İslamın, yani Sünnilik ve Şiiliğe aykırı olan İslamın koşullarını yerine getiriyor ve öbürlerine inanmıyorlarsa, onlara uymaya zorlanamazlar. Ayrıca yukarıda kısaca değindiğimiz, kaynaklar ve kanıtlara dayalı tarihsel ve bilimsel gerçeklikler de onları haklı kılıyor. Ancak Alevi-Bektaşiler hiç bir zaman da Sünni ve Şiilere,  kendi inandıkları batıni İslamın koşullarını neden yerine getirmediklerini sorgulamamış ve saygılı davranmıştır. Aynı saygıyı onlardan da beklemeye hakları vardır.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Soru ve önerileriniz için mail adresinizi yazmayı unutmayınız

Ad-Soyad:
eMail:
il-ilce:
Mah+Cad+No.:
Telefon:
Baslik:
Text:

 


Statistiken