|
Akıl Tutulması ve Zekat
İslam'ın en önemli dinsel kurallarından biri de zekattır. Zekat sözlükte bereket, artış ve arınma anlamlarına gelen Arapça bir sözcüktür. Dinsel literatürde ise, varsıl Müslümanların her yıl
mallarının/kazançlarının/servetlerinin belli bir bölümünü yoksullara vermesi anlamını içermektedir.
Zekat tercihen yapılması gereken bir ibadet olarak değil bir zorunluluk olarak görülmektedir. Kur’an’daki pek çok ayet zekatı yoksulların hakkı olarak nitelemektedir. Yoksula verilen zekat, varsılların bir lütfu
değil yoksulların almak durumunda oldukları haklarıdır. Dolayısıyla zekat vermek bir bağışta bulunmak değil hak sahibine hakkını vermektir.
Zekatın, hicretin 2. ila 5. yılları arasında inananlar üzerine yazıldığı/farz kılındığı bilinmektedir.
Zekatın zorunluluğu ve yoksulların hakkı olduğu ile ilgili Kur’an’da yer alan ayetlerden birini sunmakla yetinelim:
“Onların mallarında isteyenler ve yoksunlar için bir hak vardı.” (Zariyat Suresi,19)
Zekatın kimlere verileceğinin bildirildiği ayette ise şöyle denilmektedir:
“Sadakalar/Zekat malları Tanrı’dan bir farz olmak üzere yalnızca şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, zekatla ilgilenmeye görevli kimseler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş
olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış olan kimseler…” ( Tevbe Suresi, 60 )
Zekatın kimlere verileceği konusunda net bir beyanda bulunan Kur’an, miktarından ve zekatı verme zorunluluğu hususunda gerekli varsıllık ölçüsünden bahsetmemektedir. Kırkta bir uygulaması ve nisap miktarı (varsıllık
ölçüsü) tümüyle içtihadi bir saptamadır. Bu içtihadi saptama Hazreti Muhammed’in ve sahabelerin uygulamalarına dayandırılmakla birlikte bağlayıcı değildir. Kur’an’ın bu konuda bir miktar belirtmemesinden de bu durum
anlaşılmaktadır. Peygamber ve sahabelerin uygulamaları konusunda ulaşan bilgiler hem güvenilir olmayabilir hem de o zamanın toplumsal koşullarının sonucu olarak ihdas edilmiş yorumlar olarak görülebilir. Burada asıl
olan Kur’an’ın bu konuda bir miktar belirtmeyişinin hikmetini kavrayabilmektir. Yüzyıllar öncesinin yorumlarıyla hareket etmeyi sürdürmek isabetli bir tutum değildir. Bu konuda ısrarcı davranmak akıl tutulmasından
başka bir şey olamaz.
O halde Kur’an’ın hiçbir miktar belirtmeyişinden ne anlamalıyız ?
Aslında anlamak isteyen için buradaki ilke nettir: paylaşmak !
Kur’an, paylaşma istiyor. Kuşku yok ki paylaşmak belli bir miktarı vermekten daha insani bir eylemdir. İslam peygamberi Hazreti Muhammed’in pek çok uygulamasının aslında bu yönde olduğu görülecektir.
Hadis kitaplarında bir takım yönlendirmelerin olabileceği kanısındayız. Sonraki dönemde yüksek düzeyde bir paylaşmayı maddi, ticari ve siyasi konumları açısından zararlı addeden egemenler zekatın ölçüsünü kırkta bir
gibi kesin bir hükme bağlamış olabilirler. Yada yoksulluğun yok edildiği bir dönemde belli bir miktar uygulamasına gidilmiş olabilir. Sonradan yoksulluk tekrar baş gösterse de önceden kesin bir kurala bağlanmış
uygulamayı sürdürmekte beis görülmemiş olunabilir. Oysa peygamberimizin, hicretin ardından Medine’de Mekkeli Müslümanlarla Medineli Müslümanları kardeş/müsahip ilan etmesi de gösteriyor ki, aslında İslam’ın bu
konudaki ana tavrı paylaşmaktır. Bu paylaşmanın hedefi yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Kuşkusuz yoksulluğun olmadığı bir ortamda da zekat ibadeti sürecektir. İşte ancak o vakit yani yoksulluğun olmadığı bir ortamda
belli bir miktar saptaması söz konusu olabilir. Oysa yoksulluk sürdüğü müddetçe zekat vermek hiçbir sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır. Tekraren söyleyelim ki, zekatın ana hedefi yoksulluğu ortadan kaldırmaktır.
O halde yoksulların mevcudiyetini sürdürdüğü bir İslam toplumunda tüm varsıllar kolektif bir sorumluluk altındadır. Bizce bu sorumluluğun kaynağı aşırı sermaye birikimi ile yoksulluğa sebebiyet vermektir. Mantıksal
bir zorunluluktur ki, yoksulluğun nedeni varsıllıktır. Bu noktada yoksulluğun tanımını yapmak zaruri olmaktadır.
Yoksulluk; yeterli beslenme, insani koşullarda barınma, yeterli düzeyde eğitim alma, yeterli düzeyde kültürel ve sanatsal etkinliğe katılabilme imkanından mahrum olma durumudur. Toplumun tüm bireyleri bu düzeyde bir
imkana kavuşmadığı müddetçe zekat ile amaçlanan hedef gerçekleşmemiş demektir.
Zekat konusunda dikkat çekici bir diğer husus da peygamberin vefatının ardından pek çok Arap kabilesinin zekat vermeyi reddederek dinden dönmüş olmalarıdır. Bu durum zekatın devlete verilen bir vergi gibi
algılandığını göstermektedir. O dönemde Arap toplumunda devlet kavramının ve kurumunun teşekkülü için yeterli deneyimin yaşanmamış olduğu da dikkate alınarak konuya yaklaşıldığında görülecektir ki devlet ve din bir
bütündür. Devlet, dinsel bir emir olan zekatı yani yoksulluğu giderme projesini uygulayan toplumsal bir örgüttür. Arap kabilelerince devlet, din ve peygamber kavramı somut bir kişilikte algılanmış ve Hazreti
Muhammed siyasal, dinsel ve nebevi bir önder olarak bu somut kişiliğin ta kendisi olmuştur. Bu nedenle onun vefatının ardından zekat konusunda toplumsal bir tereddüt ve yer yer bir reddediş yaşanmıştır.
Zekat İslam dininin ruhudur. Din olarak İslam aynı zamanda yoksulluğu ortadan kaldırma projesinin uygulanması için gerekli olan toplumsal örgütü yani devleti söz konusu proje için bir araç olarak görmektedir. Araç
mevcudiyetini borçlu olduğu amacı gerçekleştirebildiği ölçüde meşrudur. Yoksulluğu gideremeyen bir devlet meşruiyetini de yitirecektir.
Bir İslam toplumunda zekat ibadetinin gereğince yapılıp yapılmadığının çok net bir göstergesi vardır. O da yoksulluğun sürüp sürmediğidir. Yoksulluk sürüyorsa o toplumda zekat verilmiyor demektir. Ve o toplumda
yoksulluğu yok etme projesinin uygulanması için kullanılması gereken bir örgütsel yapılanmanın yani devletin gayri meşru bir zemine kaydığını anlatmaktadır.
Peygamberin vefatından sonra zekat vermeyi reddeden Arap kabilelerinin tutumu siyasal anlamda yeni otoriteyi kabul etmediklerinin bir göstergesidir. Aslında bu reddediş bir dinden dönme olayından ziyade Ebu Bekir’in
ve yandaşlarının yani Ömer, Osman gibi lider kadronun otoritesini reddediştir. Fakat egemenler, bu tavrı dinden dönme olarak nitelendirerek onlarla savaşmayı gerekli görmüşlerdir. Bu konudaki savımızın en önemli
kanıtlarından biri olarak Ebu Bekir’in tereddüte düşmüş olmasıdır. Ebu Bekir’in; “ Laila he illallah “ diyen kişilerle savaşamayacağını dile getirmesi üzerine Ömer’in ısrarı ve iknasıyla savaşa karar verdiği
bilinmektedir. Demek ki bu insanlar dinden dönmemişler sadece yeni siyasal otoriteyi kabul etmediklerini göstermişlerdir. Bunu da zekat vermeyi reddederek yapmışlardır. O halde demek ki zekat siyasal bir eylemdir.
Bu siyasal eylem sermayenin yada mülkiyetin belli ellerde birikmesiyle doğan yoksullaşmayı ortadan kaldırma uğraşısıdır. Devlet denilen toplumsal aygıtın temel işlevi de bu uğraşıyı deruhte etmektir.
Toplumda yoksulluk devam ettiği halde mallarının kırkta birini kimi yoksullara vererek ibadetlerini yaptıklarını düşünen ve böylece sözde huzura ulaşan kişiler bilmelidir ki yaşadıkları olay İslam’ın zekat hükmünü
anlayamama sonucunu doğuran akıl tutulmasından başka bir şey değildir.
Hazreti Muhammed döneminde İslam’ın zekat emrinin gereğince uygulandığı kuşkusuzdur. Bunun en çarpıcı kanıtı Müsahipleşmedir. Alevi inancında bu Müsahipleşmeyle oluşan toplumsal sisteme rıza şehri adının verilip
idealize edildiğini biliyoruz.
Peygamberin vefatının ardından zekatın dinsel ve toplumsal anlamından hızla uzaklaşıldığı görülmektedir. Özellikle halife Osman döneminde devlete egemen olan kayırmacılık ve bunun sonucu olan yolsuzluklar haksız
mülkiyete ve mülkiyetin belli ellerde aşırı birikimine yol açmıştır.
Bu yolsuzluklar sonucudur ki, Halife Osman’a karşı şiddetli bir toplumsal muhalefet yükselmiş ve Osman hazin bir ölüme sürüklenmiştir. Osman, İslam toplumu ve İslam devletinin ruhunu oluşturan zekat kurumunun
anlamının zıddına bir politikayı tercih etmesinin bedelini canıyla ödemiştir. Ardından büyük bir toplumsal taleple halife olan Hazreti İmam Ali bu yolsuzluk çarkını kırmak için uğraşmış, aşırı yüksek maaşlar alan
memurların maaşlarını düşürmüş, kitlesel mülkiyeti yaygınlaştırmak için çaba sarfetmiştir. Yolsuzluk yapan pek çok memuru görevden almıştır. Çıkarlarının zedelendiğini düşünen bu çevreler hemen Ali karşıtlarının
safına geçmişlerdir. Hazreti İmam Ali kendi döneminde kaynağını zekattan alan toplumsal dayanışmayı tesis etmek ve toplumcu devleti yeniden inşa etmek için uğraşmıştır. Fakat ondan sonra bir daha hiçbir zaman
zekatın anlamına uygun yönetsel sistem İslam devletlerine tam manasıyla egemen olamamıştır.
Zekat, İslam’ın dayanışmacı ve toplumcu özelliğinin görkemli bir yansımasıdır. Hiç kuşku yok ki İslam, dayanışmacı / solidarist ve toplumcu / sosyalist bir toplumsal düzen öngörmektedir. İslam’ın bu özelliğini en iyi
anlayanlar da bize göre Alevilerdir.
Yönetsel erki ellerinde tutan güçlere rağmen özellikle Türklerin İslam’a girişiyle birlikte teşekkül eden dergahlar / Alevi ocakları Kur’ansal bir buyruk olan zekatı yeniden anlamına uygun bir biçimde uygulamaya
çalışmışlardır. Alevi ocaklarının bu tutumunda İslam öncesi Türk toplumunun dayanışmacı / toplumcu karakterinin de etkili olduğu kuşkusuzdur. Yeri gelmişken belirtelim ki, İslam öncesi Türk toplumunda ve Türk
töresinde Kur’an’ın zekat buyruğuyla örtüşen bir uygulamanın olduğu bilinmektedir. Türk beylerinin her yıl biriken mallarını bir meydanda halka dağıttıklarını ve böylece mülkiyetin belli ellerde aşırı birikmesiyle
oluşabilecek bir yoksullaşmaya engel olduklarını bilmekteyiz. Nitekim Türklerde toplumsal / kitlesel mülkiyetin egemen olduğunu Marksist çevreler bile açıkça belirtmektedirler.
Aleviler Hazreti Muhammed’in gerek zekat uygulamasını gerekse Müsahiplik kurumunu yeniden diriltmeye çalışmışlardır. Bunda da nispeten başarılı olmuşlardır.
Bu başarının kanıtı olmak üzere iki örnek verelim. Birincisi zekatın özünü oluşturan paylaşma olgusunun Alevilerde ne denli güçlü olduğunu anlatan bir olaydır. Bu hususta ilahiyatçı prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ten
bir alıntı yapalım:
“Paylaşım, Kur’ansal ahlakın özüdür. Hazreti peygamberin paylaşımı gösteren, örnekleştiren söz ve davranışları çoktur. Diyor ki,
“Eş’ari kabilesi, bir gazadan ellerine geçeni paylaşmada, yahut yiyecekleri azaldığında şöyle yaparlar: Herkes elinde olanı getirip bir örtü içine koyar; sonra toplananlar, belli bir ölçekle eşit miktarda herkese
dağıtılır. İşte böyle yaptıkları içindir ki Eş’ariler benden, ben de onlardanım.”
Hazreti peygamberin övdüğü bu usul, Anadolu’da Alevi Lokma Usulü adıyla çağlardır uygulanır. Lokma Usulünde, açılan meydana herkes imkanları ölçüsünde getirir; fakat oradan götüreceği sadece karnını doyuracak
kadardır. Gaye, imkanı fazla olandan bir miktarı, hiçbir onur zedelemeye gitmeden yoksula aktarmaktır.” (Kendi Dilinden Hazreti Muhammed, s. 76)
İkinci örneğimiz ise Alevilerdeki ideal toplumsal düzenin söylenceleşmiş hali olan Rıza Şehri’dir.
Alevi/Bektaşiler toplumsal yardımlaşma ve dayanışma konusunda tüm insanlığa örnek oluşturabilecek düzeyde ileri bir ahlaki özelliğe sahiptirler. Gerek cem evlerine yapılan bağışlar ve dağıtılan lokmalar gerekse
musahiplik kurumu dolayısıyla gerçekleştirilen sosyal dayanışma Alevi/Bektaşi toplumunda yoksulluğu yok denecek kadar azaltan uygulamalardır. Alevi/Bektaşi felsefesinde veya inancında canı cana, malı mala katmak
anlayışı vardır. Bu anlayışın bir ürünü olarak karşımıza efsanevi bir ülkü çıkmaktadır. Bu ülkü, her türlü yoksulluğun ve eşitsizliğin ortadan kalktığı, tüm insanların maddi anlamda bile eşit olduğu “Rıza Şehri “
söylencesidir. Rıza Şehri söylencesi, Alevi/Bektaşi toplumunun, zenginlik ve yoksulluk gibi ayrımların ortadan kalktığı ideal bir toplum özleminin
yansımasıdır. Rıza Şehri bir söylencedir ama Alevi/Bektaşiler, bu yolun gereklerine tam olarak uyduklarında veya uymalarını sağlayacak siyasal ve toplumsal düzen kurulduğunda söylence gerçeğe dönüşecektir. Şimdi
bu söylenceyi İmam Cafer Buyruğu’ndan aktaralım:
“ Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin
alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi.
Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:
"Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın" dedi.
Sofu; "Evet bu şehirden değilim" diye cevap verdi.
Fırıncı: "Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez" dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce
kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri:
"Meclise götürelim, ulular karar versin" dedi. Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu sofu düşünüyordu. İçinden "Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler,
ulular meclisi..." diyordu.
Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük
bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra:
"Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?" diye sordular.
Ulular; "Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın" diye buyurdular.
Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler:
"Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın" diye uyardılar. Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediğini alıp her istediği
yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse "Ne arıyorsun?" diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:
"Gidemezsin!" dediler. "Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?" Sofu; "kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!" diye karşılık verdi. Görevliler: "Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın."
Sofu; "O ki töreniz böyle çalışayım" diye kabul etti. Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu.
Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan "sen dünyalı mısın?" oluyordu. Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm
kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti, ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı. Bir gün yakın bulduğu bir
arkadaşına açıldı:
"Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?" diye sordu. Arkadaşı: "Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes
orada beğendiği, anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler" dedi.
Sofu cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar
uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu:
"Sen dünyalı mısın?"oldu.
Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı.
"Evet, dünyalıyım ne olacak?" diye karşılık verdi.
Bacı: "Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda ben de sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin" dedi.
Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi
ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı
ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi. Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç
ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi.
Bacı; "bunları nerden aldın?" diye sordu.
Sofu narları nerden kopardığını söyledi.
Bunun üzerine bacı: "Beni düşündüğün için sağ ol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek.
Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeyebilirdin. Burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki... Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde
rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin."
Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına
karar verdi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sofuyu şehirden attılar.” (Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik, s. 90 – 94.)
İşte Alevi/Bektaşi inancının sunduğu erdem ve yücelik böylesi insancıl, eşitlikçi ve barışçıdır. Bu inancın insanlığın özlem duyduğu barışı ve kardeşliği sağlayacak biricik yol olduğu gerçeğini ilan etmekten kıvanç
duyarız.
Zekat konusu açısından bakıldığında da görülmektedir ki, Kur’an’ın İslam’ını en iyi anlayan ve uygulamaya çalışan toplum Alevilerdir. Bu nedenle Aleviler, bütün İslam dünyasının yüz akı olmayı hak eden bir müminler
topluluğudur.
Bugün İslam dünyasında mevcut olan gelir dağılımı eşitsizliğinin insanı insanlığından utandıracak derecede uçurum boyutunda olması zekat konusunda yaşanan ve yaşanmakta olan akıl tutulmasının can acıtıcı
göstergesidir.
Zekat gibi dinsel bir kuruma rağmen kimi İslam toplumlarının varsıllık bakımından zirvede olması kimilerinin ise yoksulluktan da öte açlık ve sefalet içerisinde bulunması yaşanmakta olan İslam’ın Kur’an’ın ve Hazreti
Muhammed’in İslam’ı olmadığını gözler önüne sermektedir.
Mustafa Cemil Kılıç
|