|
İsmail Kaygusuz
Büyük Kıyamet Sonrası Alamut ve Yıkılış Evresi
Ala Muhammed II (1166-1210) ile İsmaili Aleviliğinin Büyük Kıyamet inanç ve felsefesi doruk noktasına yükselmişti. Çok büyük olasılıkla o, İslamın -belki daha
doğrusu ortodoks İslamın- temel hukuk ve felsefesine tamamıyla aykırı Kıyamet (yeniden diriliş) yükselişi, Sünni ve Şii İslam devlet ve beyliklerinin düşmanlığını eşit derecede yükselttiğinden bir suikasta kurban
gitmişti. Muhammed II’nin zehirlenerek öldürülmüş ve arkasından yerine geçen oğlunun hemen ‘Alamut’u Sünnileştirme’ siyasetini gündeme almış olması -ki bu İsmaili tarihi araştırmacılarından hiçbiri tarafından göz
önünde tutulmaması rağmen-, bizde bu kuşkuyu uyandırmaktadır. Oğlu Celaleddin Hasan II’nin dahi, böyle bir entrikanın içinde bulunmuş olması olasılık dışı değildir.
Celaleddin Hasan Hasan II ve oğlu Muhammed III’ün İmamlık dönemlerinde (1210-1255) Alamut artık tam bir dünya devletidir. Alaaddin Muhammed III (1221-1255),
dedesinin Kıyamet inanç ve felsefesini ulaştırdığı doruk noktasına Alamut Nizari devletini yükseltmiştir. Onun, çevresindeki irili ufaklı İslam devletleriyle savaş barış ilişkilerini; andlaşma ve uzlaşma
girişimlerini İngiltere’ye kadar uzatmıştır.
Bu bölümde Celaleddin Hasan II (1210-1221), Alaaddin Muhammed III (1221-1255) ve Rukneddin Hurşah’ın (1255-1257) yönetim yıllarındaki
toplumsal-siyasal olaylar, gelişmeler ve devletlerarası ilişkilerle birlikte Alamut’un yıkılış evresine kısaca gözatacağız:
1. Celaleddin Hasan II (1210-1221) ve Sünni Siyaseti
Muhammed II'nin en büyük oğlu olan Celaleddin Hasan'ın daha çocukluk yıllarında babasından nass aldığı, yani İmam olarak onun yerine geçirileceği biliniyordu. Ancak mansus (nass almış) olarak geçirdiği prenslik döneminde Kıyamet öğretisi ve uygulamalarından memnun olmadığının belirtileri vardı. Gerçekten o Nizariler ile, daha büyük olan Sünni dünyası arasında bir yakınlaşmayı arzu ediyor. Bu yüzden gelecekte iyi ilişkilerde bulunmayı istediği birçok Sünni yöneticilere gizlice kendi fikirlerini ulaştırıyordu.
1210 Eylül'ünde zehirlenerek öldürülen Alaaddin Muhammed II'nin yerine geçen Celaleddin Hasan III, hemen kurduğu ilişkiler çerçevesinde tasarladığı, zorbacı
reformunu uygulamaya geçirdi. Kıyamet öğretisini reddedip, Sünni şeriatını zorunlu kıldı. İsmaili köylerine camiler ve hamamlar yaptırdı. Bağdad Halifesi Nasır'a, Muhammed Harezmşah'a ve diğer ülke Emirlerine
reformunu bildirmek üzere elçiler gönderdi. Irak ve Horasan'dan şeriatı öğretmek için Sünni fakihler Alamut'a davet edildi. 1211 yılında Halife Nasır, Celaleddin Hasan'ı Nev-Müsülman, yani yeni Müslüman olarak Sünni
dünyasına kabul etti. Ertesi yıl Gilan bölgesinden Sünni Kutum yöneticisi Keykavus Şehinşah'ın (ertesi yıl oğlu ve halefi Alaaddin Muhammed III'ü doğuracak olan) kızkardeşi ile evlendi. Ayrıca üç Sünni yöneticisiyle
daha evlilik yoluyla akraba oldu 1213'te annesini Halife Nasr aracılığıyla Hacca gönderdi. Bu değişimlere kuşkuyla bakan Kazvinli fakihler ve önemli kişilerin Alamut kitaplığını denetlemesine ve heretic (sapkınlık) olarak değerlendirdikleri kitapları yakmalarına bile izin verildi. Rudbar, Kumi, Kuhistan, Suriye İsmaililerinden de Hasan'ın buyruklarına hiçbir karşıkoyum gelmedi. (Farhad Daftary: Ismailis; their history and doctrines. Cambridge 1992: 404-405)
W. Montgomery Watt, "Islam and the Integration of Society" (London 1961: 77) adlı kitabında bu konuda şu görüşe yer veriyor:
"İsmaililer için İmam aynı zamanda mutlak otokrattı, onun kararları kabul edilmek zorundaydı. Bununla birlikte onun bu yeni kararı garip görülebilirdi;
kendisinden daha bildiğine inandığından İmama sonuna kadar saygıyla bağlı olan sadık bir inançlı bunu sorun yapamazdı. Gerçekten topluluğun, Hasan III'ü tereddütsüz izlemiş olduğu görülüyor." Hasan III, İmamlık
kavramını terketmedi ve sözde reddettiği Kıyamet öğretisi gereği "şaşmaz ve yanılmaz İmam" inancına dayanan bu boyun eğişi rahatça kullandı. İsmaililer Alamut'un bu 11 yılı Kıyamet öğretisine giydirilmiş
takıyye örtüsü olarak algıladı; bunu ikinci bir satr (gizlenme) dönemi kabul etti. Farhad Daftary, ... 105 vd.; ve "The Cambridge History of Iran vol.5", London 1968: 470)
Bizce Celaleddin Hasan III'ün, İmam Cafer oğlu İsmail'den (760'lardan) itibaren tam 450 yıldır, heterodoks İslam (Alevilik) olarak birçok aşamalar ve gelişimler
gösteren İsmaili inancını, tüm öğretileri ve tapınma kurumlarıyla reddederek, koskoca toplumu Sünni şeriatına çekme girişimi için çok hazırlıklı olması gerekiyordu. Bunun da ötesinde kendisini ve yaşamını güvenceye
alabilmesi için etkili dış güçlere gereksinimi vardı. Bütün bunları sağlaması için olasıdır ki, prensliğinin son birkaç yılını harcamış olmalıdır.
Kuşkusuz bu dönem içerisinde en büyük çocuğu Şemseddin Muhammed'i de bu siyasetine hazırlama çabası olmuştur. Büyük olasılıkla dedesinin sarayında Alamut'un sert
savaşçı disiplini ve İsmaili Kıyamet öğretisi ve inanç felsefesi eğitimi almış olan Şemseddin Muhammed'in, Tebriz'de, Halep'te Bağdad'da gizlice Şafii ve Hanefi fıkıhı, Sünni şeriatı alanlarında söz sahibi olacak
kadar dersler aldırtıp yetişmesini istemiştir. (Bu konuda geniş bilgi için bkz. İ. Kaygusuz: Faili Meçhul Bir Siyasal Cinayet Kurbanı Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) –Şems’in Tarihsel, İnançsal ve Siyasal
Sorunsalının Çözümü Üzerine Bir Deneme)
Celaleddin Hasan'ın dışarıda kendini güçlendirme, toprak ve çıkar kazanma ve ilişkilerine gelince; ilk önce Azerbaycan ve Arran'ın altıncı ve son İldeniz
hanedanı yöneticilerinden Muzaffaruddin Özbek bin Pehlivan (1210-1225) ile yakın ilişkiyi geliştirdi. Özbek, Irak-ı Acem'de başkaldırmış olan vekili Nasiruddin Mengli ile anlaşmayı kararlaştırdığı zaman, Alamut'tan
yardım araştırdı. Celaleddin Hasan III, ordusunun başında 1214 yılında Alamut'tan ayrıldı ve Özbek'in sarayının bulunduğu Azerbaycan'a gitti.
Özbek'le bir süre Bailakan'da birlikte kaldı ve oradan Suriye, Bağdad ve diğer ülkelere ortak elçiler gönderdiler. Buralardan Irak-ı Acem'den Mengli’yi sürmek
için kuvvetler istediler. Abbasi halifesi Muzaffaruddin Wajh Sabu komutasındaki ordularını gönderdi ve aynı şekilde Suriye'den bir ordu geldi. 1215 yılı içinde Hamdan yakınları yapılan savaşta Mengli yenildi. Zaferden
sonra Celaleddin Hasan Abhar ve Zanjan eyaletlerini elde etti.
Celaleddin Hasan'ın Azerbaycan'da bulunduğu birbuçuk yıl boyunca Muzafferaddin Özbek ona karşı çok dikkate değer davranışlarda bulundu ve aralarında kardeşçe
duygular gelişti. Özbek ona bol bol yiyecek-giyecek gereksinimi ve aşırı miktarda para gönderiyordu. Toplantıdan sonra, Celaleddin'in her çeşitten payların verilmesi yolunda talepleri o kadar çok ki; sadece yüksek
subaylarına değil, fakat aynı zamanda birliklerin geneline bol bol verdiği onursal urbalar ve armağanları dağıttıktan sonra Özbek, zorunlu harcamalar için onun (Hasan III'ün) hazinesine hâlâ her gün 1000 altın
(Dinar) gönderiyordu.
Hasan III'ün Özbek'le bu ilişkisi ve Azerbaycan'da 18 ay oturup, Alamut'tan uzak kalışı bize göre, "İmama mutlak bağlılık" inancına rağmen, kapalı bir iç baskıdan doğan bir gönüllü sürgündü. Başarılı olacağını kanıtlaması gerekiyordu, oldu da. Alamut İsmaili inancına aykırı izlediği bu dönek siyasetle, onun Alamut Nizari devletine, o günün dünyasından soyutlanmış olmaktan kurtarıp, büyük çıkarlar kazandırdığı ve kalelerini güvenceye aldığı gerçeği yadsınamaz.
Hasan III, İran'daki korkunç Mogol fırtınalarından da Alamut'u korumasını bildi. Bu yüzden o hemen 1219 yılında Karakurum'da bulunan Cengiz Han'a elçilerini
göndermişti. Celaleddin Hasan'ın elçilik heyeti Cengiz Han'la ancak 1221 baharında Belh'te karşılaşabildi. O, Cengiz Han'a İslam önderleri arasında ilk iyi dilek mesajı gönderen kimse oldu. Onun önceden aldığı bir
başka önlemin, Azerbaycan'da uzun müddet kalışıyla gerçekleştiği görülüyor; orayı olasılıkla acil bir tehlike durumunda kendisi, oğlu ve torunu ya da herhangibir yakını için sığınılacak uygun bir bölge olarak
seçmişti. Sanki o, gerçekten bu amaç için, Alamut'tan Azerbaycan'a dokunulmamış ve korunaklı bir yol haritası çizmiş bulunuyordu.
Celaleddin Hasan III'ün Alamut'u Ortodoks İslam'a çevirme siyasetine dış dünyayı inandırıp, Bağdad ve diğer Sünni önderlerle işbirliğine girerek 11 yıl,
İmamlığını kendi topluluğunun inancına aykırı bir biçimde sürdürmesi sürecinde oğlu Şemseddin Muhammed Tebrizi'nin onun yanında olmak zorunda bulunsa da onaylamadığını tahmin edebiliriz. Gerek Makalat nüshalarında
gerekse Mevlevi yapıtlarında onun açıkça belirlenen batıni İsmaili inanç ve felsefesi, babasına ilişkin görüşleri bunu göstermektedir Buna rağmen, gençliğini yaşadığı bu dönem içerisinde askeri alanda iyi yetiştiği
ve belki babasının müttefikleriyle birlikte yaptığı savaşlarda komutanlık bile yaptığı söylenebilir. Çünkü gelecekte, Kuhistan eyaletinin muhtashim'liği (Türkçedeki 'heybetli, muazzam' anlamına gelen muhteşem
sıfatı) yaptığı yıllarda Sistanlılarla yaptığı savaşlarda deneyim ve yeteneklerini gösterecektir.. (Bkz. İ. Kaygusuz, ayn. makl.)
2. Alaaddin Muhammed III (1221-1255) ve Alamut’un Yükselişi
Celaleddin Hasan Gilan yöneticisiyle de çok yakın ilişki kurdu ve 1212'de o, Gilanlı dört kadınla evlendi. Onlardan biri, Kutum yöneticisi Keykavus bin
Şahanşah'ın kızkardeşiydi ve halefi Alaaddin Muhammed'i doğuran kadın bu oldu.
Alaaddin Muhammed ya da Muhammed III 1213'te doğdu ve 9 yaşındayken babasının yerine geçirildi. Devlet işleri başkanlığı, 6 yıl boyunca becerikli ve yetenekli
annesi -ki o Alamut'u yöneten ilk ve son kadındır- tarafından ifa edildi.
Alamut'ta bu 6 yıl (1221-1227) barışçıl bir dönem oldu. Bu dönemde İmam'ın anasının Rudbar ve Kuhistan'a bazı güçsüz valiler atadığı görülür. Bu valiler ve diğer
bazı yüksek memurlar o dönem içinde yetkilerini kötüye kullanmışlardı. Anasının ölümü üzerine, 15-16 yaşlarındaki Alaaddin Muhammed III, iktidarı ellerine aldı ve yetkilerini kötüye kullanmış olan kişilere demir
yumruğunu indirmeye başladı. Çoğu ona karşı çıkarak Kazvin'de oturmaya gittiler. Suistimalleri ve yolsuzluklarını örtmek maksadıyla, İmam aleyhinde çok alçaltıcı sözlerle dedikodular yaymaya başladılar . Onlardan
bazıları, 1227 yılından birkaç ay önce bir doktor onu ameliyat ederken büyük kan kabı yüzünden Alaaddin Muhammed'in beyninin iltihaplandığı propagandası yapmayı sürdürdü. Bununla birlikte karşıtlarının kısa zamanda
hakkında gelindi.
Çağdaş yöneticilere gelişigüzel bir gözatma ile, Abbasi Halifesi Nasr'ın 1226'da öldüğü ve onun yerini 1226'da Zahir, aynı yıl ölünce Mustansir (ölm. 1242) ve
arkasından son halife Mustasim'ın (ölm. 1258) geçtiğini belirleyebiliriz. Celaleddin Harezmşah (1220-1231) ise Orta Asya'da tek güçlü yöneticiydi.
2.1 Kuhistan’da Ağırlanan Müslüman Sığınmacılar
1221 yılı içinde Cengiz Han İran'ın doğu bölgelerini ele geçirmişi, fakat Kuhistan İsmailileri, bu operasyonların başlangıç döneminde hiç etkilenmedi ve
üstünlüğünü mutluca geçirmeyi sürdürdü. Bu nazik dönemde, Horasanlı çok sayıda ulema dahil, sayısı gittikçe artan Sünni Müslüman göçmenler, Kuhistan eyaletine bağlı İsmaili kale kasabalarında sağlam sığınaklar
buldular. İsmaililer bu kaçar-göçer dalgalarını hoşça karşıladı ve kendi kaynaklarıyla onlara yardımcı oldular. Kuhistan'da, İsmaililer, bütün kazandıkları sayesinde sağlamca yerleşmiş ve zengin bir ülke
sağlamışlardı. İlk yıllarını Hindistan'daki Ghor (Gur) hanedanının hizmetinde geçirmiş tarihçi ve Sünni hukukçusu (kadı) Minhaj Siraj Juzjani (ölm. 1286) Kuhistan'ı 1224 ile 1226 arasında 3 kez ziyaret etmişti. 1260
yılında yazdığı "Tabakat-i Nasiri"de, Kuhistan'ın çok bilgili İsmaili valisi Shihabuddin bin Mansur Abul Fateh'in, dağ istihkamları
(kaleleri) içinde bu Sünni göçmenlere çok cömert davrandığını anlatmaktadır.
"Tabaqat-i Nasiri" (İng. Çev, Ghulam Rasul Maher, Lahore 1975, 2, vol.: 230-31) adlı yapıtında bir tanık olarak şunları kaydediyor:
"Onu bilgeliği (marifeti), bilim ve felsefeyi sınırsız öğrenmiş bir kişi olarak buldum; o denli akıllı ki, onun gibi bir bilgin ve filozof Horasan
topraklarında yoktu. Yoksul garipleri (yabancılar) ve gezginleri bağrına basıyordu ve Horasan'nın bu gibi Müslümanları onunla yakınlık kurmuşlar, onun güvencesi ve koruması altına girmişlerdi. Bu (yakınlık)
bağlamında onun meclisleri Horasan'ın en seçkin ulemasından bazılarını da içine alıyordu ve onların hepsini de onurlandırdı ve kendilerine saygıyla davrandı, nezaket gösterdi. Bu olayı onlar anlattılar: Horasan'daki
o iki ya da üç yıllık anarşi sırasında valinin hazinesi ve ahırından, ulema ve yoksul yabancılar tarafından, bin onurlandırıcı giysi ve koşumlarıyla birlikte yediyüz at alınmıştı."
Bu arada Kuhistan'ın yerli İsmaililerinin, devlet hazinesinden gösterilen bu cömert konukseverliğin olumsuz sonuçlarını (olaylarını) Alamut'a şikâyet
ettikleri söylenmektedir. Böylece Şihabuddin Alamut'a geri çağrıldı ve yerine Şamsuddin (bin) Hasan İhtiyar – yukarıda söz ettiğimiz makalemizde açıklamaya çalıştığımız üzere bu kişi Şems Tebrizi’den başkası
değildi- yeni vali (muhtashim) olarak atandı. Ona da, benzer cömert davranışından dolayı, Müslüman göçmenler tarfından eşit derecede hayranlık
duyuldu. Gerçekte ima edilen, onun yerine atama yapılmasının ana nedeni, Şihabuddin’in elibol davranması değil, fakat başka bir görev için çağrılmış olmasıydı. Şihabuddin'n kendisi yetkin bir bilgindi. Ayrıca, onun
Kuhistan'daki katibi Rais el-Hasan bin Saleh Munshi Birjandi İsmaili tarihini yazdı. Bu bilgileri Raşiduddin, "Jami ut-Tavarih" kitabının içinde kullanmıştır.
2.2 Sistan'la Yapılan Savaşlar
Şemseddin (bin) Hasan'ın Kuhistan'a varması, İsmaililerin Sistanlı komşularıyla yeni kavgaların patlamasına bir işaret oldu. Sistan'ın Nasir soylu yerel şefi
Yamuniddin Behramşah bin Tajaldin Harb (1213-1221), önceden İmam Celaleddin Hasan zamanında Alamut'a karşı iki savaş sürdürmüş; onun yeğeni ise Nih kasabası yakınındaki Şehinşah'ın kalesini Alamut'a satmış
bulunuyordu. Yamuniddin de 1221'de Kuhistanlı İsmaililerden kaleyi alma taleplerinden vazgeçmelerini istemiş ve büyük bir askeri güçle onu ele geçirme girişiminde bulunmuştu. Ancak, Tamuniddin Kuhistan üzerine
saldırmadan önce, aynı yılın 29 Mayıs'ında gönderilen dört fedai tarafından Zarang'da öldürüldü.
Sistan'da Yamuniddin'in oğulları arasında tahta çıkışlar birbirini izledi. Kuhistanlı İsmaililer, itibarlı kişilerin tahta oturttuğu genç kardeş Nusratuddin'e
karşı Ruknuddin'i desteklediler. Nusratuddin de babası gibi Şehinşah kalesi üzerindeki talebini sürdürüyordu. Hemen arkasından Ruknuddin, 1222 yılı içinde İsmaililerin yardımıyla Sistan tahtını ele geçirdi. Bu arada
Mogollar Sistan'ı -orada kalmamak kaydıyla- istila ettiler ve Ruknuddin de kölesi tarafından öldürülmüştü. Sistan eşrafı Şihabuddin bin Harb ve kardeşi Ali'yi, Uthman Shah Nasuriddin Uthman'ı aday gösteren
İsmaililerin memnuniyetsizliklerine karşın tahta oturtmuşlardı. Bu sırada Uthman'ın hakları için Kirman'da konuşlanmış olan Tajuddin Yinaltagin adındaki Kharezmli kumadandan destek talep ettiler. Yinaltagin 1225
yılında birlikleriyle Sistan'a girdi ve Sistan güçlerini yendi. Yinaltagin tahtta oturan Uthman'ın yerine, iktidarı onunla birlikte hemen hemen on yıl elinde tuttu.
Bunun üzerine Kuhistan'ın İsmaili valisi Şemseddin (bin) Hasan, Yinaltagin'e karşı açtığı savaşta kuvvetlerinin başına geçti ve 1226 yılında onu yenilgiye
uğrattı. Yinaltagin'in, Kuhistanlı İsmaililer ile diplomatik görüşmeleri yürütmek için elçi olarak Minhaj Siraj Juzjani'yi ataması bu savaştan sonraydı. Minhaj Siraj Juzjani, Yinaltagin adına Nih kasabasında
Semseddin ile bir andlaşma yaptı ve sonuçta; İsmaililer kendi yerel işlerinde bağımsız bir politika izledi ve diğer bölgeler ile önemli ticaret yolları geliştirdiler. Bu yollar ve yolların ulaştığı bölgeler onları
ekonomik koşullarını hızlandırma ve geliştirme kaynaklarıydı. Minhaj Siraj ateşkes anlaşmasında sonra Sistan'a dönünce Yinaltagin onu, İsmaililere karşı savaş duyurusunu bildirmek üzere bir kez daha Kuhistan'a
gitmeye zorladı. Fakat, o Hindistan'a bir gezi yapmaya karar verdiği için, ikinci bir seyahata çıkmayı uygun bulmadı. Bu reddediş, Yinaltagin'in yaklaşımıyla birleşmiyordu. Bunun üzerine onun, Sistan'ın Safhad
kalesinde 43 gün tutuklanmasını emretti ve surların ötesine çıkmasını yasakladı.
Bu arada Alamut, Ozbeg'in oğlu Malik Kamuş ve Celaleddin'in kardeşi Giyasuddin'e sığınma hakkı verdi. Bu kişiler 1228 yılında, Kharezmşah tarafından
görevlerinden kovulmuşlardı. İsmaililer, Kharezmlilerin Rudbar'ı kuşatmalarına rağmen, Giyasuddin'e yardım ettiler, fakat o, orada öldürüldü.
1228 yılında, İsmaili elçisi Badruddin Oxus'un doğusuna geçerek Mogol sarayına giderken, Celaleddin Kharezmşah Suriye yolunda bazı İsmaililerin eşliğinde bir
Mogol elçisinin bulunduğunu bahane ederek,, o yöne giden bütün kervanların derhal durdurulmasını emretti. Buna uyan veziri Şeref al Mülk Azerbaycan'da, batı Suriye İsmaili kervanının yetmiş tüccarını öldürttü. Bunun
üzerine Alamut Kharezmşah'a, öldürülen Suriyeli İsmaililerden alınan malları haklı olarak geri isteyen bir elçilik heyeti gönderdi. Bu arada Giyasuddin Celaleddin Harezmşah'ı kızdırmış olan Alamut'tan kaçmış
bulunuyordu.
2.3 Alaaddin Muhammed ve Fedailer
Abbasiler ve Harezmşahlarla İsmaililerin ilişkisi ilerlemiş ve epeyce düzelmişti. Bununla birlikte Harezmşahlıların, Abbasi ve İsmaililerle ilişkileri tam
zamanında zora girdi. Bu arada Celaleddin Harezmşah, 1221'de İndus ırmağı kıyısında Cengiz Han tarafından yenilgiye uğratılmış ve o (Celaleddin) 3 yılını Hindistan'da geçirmek zorunda kalmıştı. Aralıksız Mogol
istilalarının vurduğu darbelerin etkisi Buhara ve Semerkandlı Harezmlileri kaçmaya zorladı. Bunların çoğu da Kuhistan'da İsmaili topraklarına sığındılar. İsmaililer, onların bütün gereksinimlerini karşılayarak
kendilerine yardımcı oldular. Bu sıralarda İsmaililer, Girdhukh yakınındaki Kumis eyaletinin başkenti Damghan'ı işgal etti. Bu arada Celaleddin Harezmşah 1225 yılı içinde, boşyere yıkılmış krallığını yeniden kurmaya
çalıştı. O (Celaleddin Harezmşah), Kuhistan'daki İsmaili yerleşmelerinde katliam yapanlardan biri olan Orhan'ı yardımcılığına getirip,
Nişabur'daki komutanlığa atamıştı. Görülüyor ki, bazı düşmanca girişimlerin arkasından, İsmaililer ve Kharezmşah arasında 1227 yılında bir barış andlaşması yapıldı. Anlaşma gereğince İsmaililerin Damghan'ı 30 000
dinar yıllık (dönüşümlü) vergi ödeme için ellerinde tutmasına izin verildi. Bununla birlikte Orhan düşmanca davranışlarını sürdürdü, bunu üzerine hemen üç fedai peşine düşürüldü ve Kuhistan'daki İsmaili
yerleşmelerine karşı saldırılar için bir misilleme olarak, onu öldürdüler. Bu üç İsmaili fedai yakalanıp öldürüldü. Muhammed Nasavi (ölm. 1250) "Sirat-i Jalaluddin" (Yayınlayan: Mujtaba Minovi, Tehran 1965: 232) yapıtında bu üç fedainin son nefeslerini verirken "biz
kendimizi efendimiz Alaaddin için kurban ediyoruz" diye bağırdıklarını yazmaktadır. Bu sırada Alamut elçisi Bedreddin Ahmed, Celaleddin Harezmşah'ı görmek için yola çıkmıştı. Bu
olayları duyunca, seyahatına devam etmesi mi yoksa geriye mi dönmesi üzerine tavsiyesini sormak için vezir Şeref al-Mülk'e mektup yazdı. Vezir yaşamından korkarak, İsmaili elçisine hoşgeldiniz demekten mutlu olacağı
yanıtını verdi. Bu nedenle elçinin onunla (Celaleddin Harezmşah ile) buluşması için ısrar etti ve ona elçilik görevinde yapabileceği yardımın her türlüsünü yapamaya
sözverdi. O zaman ikisi birlikte seyahat etmeye başladı. Serat ovasına ulaştıkları zaman, bir yemek molasında kendilerini koyverdikleri bir an içinde Bedreddin şöyle söyledi:
"Burada, senin kendi ordunun bile içine çok iyi yerleştirilmiş ve senin kendi adamlarınmış gibi çevrende dolaşan fedailerimiz var."
Şeref al-Mulk, büyük bir istekle onları görme üzerinde ısrarda bulundu ve ona seyahat güvencesi ve dokunulmazlık izninin nişanı olarak kendi mendilini verdi.
Bunu üzerine Bedreddin beş fedaiyi yanına çağırdı. Onlar yanına gelince, içlerinden bir Hindistanlı Şeref al-Mulk'e
"sizi her an öldürebilirdim, dedi, bunu yapmadım. Çünkü, sizin işinizi görmem için henüz emir almamıştım."
Bu sözleri işiten vezir Şeref al-Mulk, kaftanını sırtından çıkarıp attı ve onların önüne gömleğiyle oturdu ve
"ben Sultan Celaleddin'in kölesi olduğum gibi Aladdddin'in de kölesiyim, ve burada işte sizin önünüzdeyim.
Bana istediğinizi yapınız"
diye karşılık verdi. Bu sözler ve olay Celaleddin'e ulaşınca, beş fedainin diri diri yakılması için emir gönderdi. Bunun üzerine görülüyorki, İsmaili elçisi
Bedreddin seyahatini kesip Alamut'a döndü. Vezir onları (fedaileri) bağışlaması için yalvardıysa da boşuna oldu ve Sultan'ın emirlerine boyun eğmeğe zorlandı. Bizzat vezirin kapısı önünde büyük bir ateş yakıldı. Beş
fedai diri diri içine atıldılar; onların son nefeslerinde dudaklarından Alaaddin Muhammed'in adı dökülüyordu. Alamut'ta bu olayı çok ciddiye alan İsmaililer, karşılık olarak hemen Celaleddin Harezmşah
ile yüzleştiler; Alaaddin Muhammed durumu etkin bir biçimde başardı; elçisi Salahaddin'i Bardhaa'daki vezir Şeref al-Mulk'e gönderdi. Olaya göz tanıklığı etmiş olan Nasavi (ölm. 1250) şunları yazmaktadır:
"Alamut'tan Salahaddin adında bir elçi geldiği zaman, Şeref al-Mülk ile Bardhaa'da birlikteydim. 'Beş fedaimizi yaktınız, dedi; onların her biri için 10
000 dinar kan hakkı ödemek zorundasınız.' Bu sözler Şeref al-Mülk'ü, bir eylem ve düşünce ortaya koyamayacak kadar, büyük dehşete düşürdü ve çok korkuttu. O, bolca hediyeler ve şahane onurlandırmalarla birlikte,
elçiye başka şeyler de verdi ve bana, Sultan'ın hazinesine getirmeyi teklif ettikleri 30 000 dinar yıllık vergilerini 10 000'e indirdiğini bildiren bir resmi mektup yazmamı buyurdu. Sonra Şeref al-Mülk bu belgeyi
mühürü ile onayladı-damgaladı." (Agy. 163-6)
2.4 Muhammad Nasavi Alamut'ta
Bir fırsat üzerine, Muhammad Nasavi, Damghan için borçlu olunan verginin bir dengeye oturtulmasını talep etmek ve başka bazı tartışma noktalarını açıklığa
kavuşturmak maksadıyla Celaleddin'in elçisi olarak Alamut'a gönderildi. O, Alamut'ta Alaaddin Muhammed ve veziri İmaduddin ile önemli buluşmalar yapmayı başardı.
Nasavi, "Sirat-i Jalaluddin" (s. 232-3) büyük mutluluk duyduğu görevini şöyle betimlemektedir:
"Alaaddin Muhammed, Sultan'nı diğer bütün elçilerinin üzerinde, büyük bir saygı ve sevgi davranışı içinde benimle ilgilendi. Bana çok cömertçe davrandı;
iki kere aynı miktarda armağanlar ve onur giysileri verdi. Kendisi çok saygıdeğer ve onurlu bir adamdı. Böyle bir adamın alicenaplığı,cömertliği asla gözardı edilmemelidir. Benim üzerime giydirdiklerinin değeri ayni
ve nakdi (eşya ve parasal) olarak 3000 dinar civarındaydı. Bize bu değer karşılığında bağışlanan iki takım onur giysisi şunlardan oluşuyordu: Saten kumaştan bir kaftan, bir kukulete (başlık), biri satenden çizgili
ve diğeri Çin krepinden bir kürk ve şapka; 200 dinar ağırlığında iki kemer; 70 elbiselik kumaş parçası; gemleri, kaşları, koşum gereçleri eksiksiz, yani tam takım eyerleriyle iki at; bin altın dinar değerinde dört
eyer üstü kumaş örtülü at; bir adet Baktria develerini (birbirine bağlama) sicimi ve takım elbiseme uygun otuz kadar onur cübbesi."
Muhammed Nasavi'nin anlatıklarından görülüyorki o, toplantıları esnasında sadece uzlaşı çözümü elde etmiş. Bununla birlikte, misyonunu aşırı bir
mutlulukla tanımlamamakta. İsmaililer ise Gilan'da yeni bölgeler ele geçirmiş ve Ruyan'a girmişlerdi. Böylece, 1223'ten kısa bir süren önce babasının yerine geçmiş olan Baduspanid soylu yönetici, Fakhr
ad-Dawla Namavar bin Bisutun, Ruyan'ı terketmek zorunda kalmıştı. Diğer taraftan Rudhbarlı Ismaililer ve Kazvinliler arasındaki ilişki sonunda barışa dönüştü.
"Jami ut Tawarikh"e göre (s. 181), Alaaddin Muhammad Kazvinli bir sufi olan Şeyh Camaluddin Gili (d. 651/1253) ile çok yakın bir
dostluk kurdu ve ona yıllık 500 altın dinar bağış gönderdi. "Dabistan al-Mazahib"e (1.vol., s. 265) göre o (Camaluddin Gili) gizlice
İsmaililiğe bağlanmıştı. Bu bağlamda, Kazvinli Müslümanların davranışları daha fazla saldırganlaştı. Bunun üzerine Alaaddin Muhammed, "eğer Şeyh Camaluddin Kazvin'de oturmamış olsaydı, kentinizin tozunu bile bağışlamazdım" diye onları uyarmak zorunda kalmıştı.
Suriyeli yetkin bir İsmaili ozanı vardır; Shamsuddin bin Ahmad al-Tayyibi (1195-1254). O İran'da uzun geziler yapmış ve Alaaddin Muhammed döneminde Alamut'u
ziyaret etmiş, orada bir saray ozanı olarak hizmet görmüştü. Ancak kendisinin şiirsel yapıtları bulunamamıştır. Kendisinin hemen hemen Alaaddin Muhammed'in ölümüne yakın (ya da hemen sonra) Alamut'tan ayrıldı ve
Suriye'de öldü.
Alaaddin Muhammed'in yönetimi uzun ve çok başarılıdır; hem düşünsel hem de siyasal yönden etkin bir dönemdi. Onun yönetiminin onurlu başarısı, dışarıdan büyük
bir bilim adamı kitlesini çekmiş olan bilim ve eğitim patronajlığıydı, yani onları koruması altına almasıydı. O çobanlık yapmaya düşkündü ve günlük çalışmaları( üretimleri) içerisindeki insanlara yardım etmek ve
sürüleri beslemek için köyleri ziyaret ederdi. Düşmanları ona, yakın danışmanı Hasan Mazendaran aracılığıyla tuzak kurmuşlardı. Bu kişi onu 1 Aralık 1255 yılında öldürdü, cesedi, Alamut bölgesinin batı kesiminde
Şirkuh köyündeki koyun ağılına yakın bir yerde bir tahta kulübe içinde bulundu. Alaaddin Muhammad'in sayısına ulaşamadığımız bir çok oğlu vardı. Bununla birlikte Cuveyni'den, Şahanşah, İranşah, Şiranşah ve İmam
olarak yerine geçen en büyük oğlu Rukneddin Hurşah bilinmektedir.
2.5 Maimundiz Kalesi
"Jami ut Tawarikh"e (s. 122) göre, Maimundiz (Maymundiz) kalesinin yapımına 1097'de başladı, fakat Kashani (ölm. 738/1338) ise
"Zubdat al-Tawarikh"inde (s. 144) 1103 tarihini gösterir. Bununla birlikte Cuveyni (2.vol., s. 627) onun Alaaddin Muhammed zamanında
inşa edildiğini yazmaktadır. Görülüyor ki, Maimundiz olarak tanınan küçük kalenin inşa edildiği yer daha erken zamanda seçilmiştir. Alaaddin Muhammed zamanında yer yeniden seçilip büyük bir askeri kale olarak
tasarlanmış. İmamın askerleri ve danışmanları-bakanları 2 yıl süresince yumuşak bir tepe seçinceye kadar dağların yüksek yerlerini ve doruklarını denetleyip, haritasını çıkardılar. Orada bir kale inşa ettiler ve
oraya bol miktarda su gereksinimi sağladılar.
Maimundiz'in yerleşim alanı, Alamut'tan batıya doğru şimdiki Şems Kilaya köyünün kuzeyine kuruldu. Fazla yükseklikten dolayı, vahşi hayvanlara bir in bulmayı ve
sonbaharın başından İlkbaharın ortalarına doğru yaşamayı olanaksız kılacak kadar çok soğuk vardı. Alaaddin Muhammed'in ailesi ve hizmetçileri Alamut'tan Maimundiz'e göç ettiler.
Maimundiz yerleşim alanı 1960 yılında, Kuzey İran'daki İsmaili kalelerini ortaya çıkartmak için Oxford Üniversitesinde örgütlenen bir gezi-keşif heyeti
tarafından saptandı. (Bkz. Peter Willey: The Castles of the Assassins. London 1963) Dr. M. Sutude, Qila-i Ismailiyya'da (Tehran 1966: 108-122), Peter Willey'in gezisiyle yapılmış olan Maimundiz'in lokalizasyonunu reddetmiş, başka bir coğrafi alana bağlamıştır.
2.6 İslam Delagasyonu Avrupa'da
Juveyni tarafından dolaylı verildiği ve Raşiduddin'in ise açık olarak anlattığı gibi İmam Celaddin Hasan III ile Mogollar arasındaki andlaşma daha sonraları
bozuldu. 1238 yılı içinde Alaaddin Muhammad, Abbasi halifesi al-Mansur (ölm. 1242) ile ortaklaşa bir elçilik heyetini, Mongol fırtınasının gelişini haber vermek ve Mogollara karşı Hıristiyan Batı ile bir uzlaşma
olasılığını değerlendirmek için, Fransa kralı Louis IX'a (ölm. 1270) ve İngiltere kralı Henry III'e (ölm. 1272) gönderdi.
Mathew Paris (ölm. 1259) "Chronica Majora" (Yayım: Henry R. Luard, London 1876, 3. vol.: 487-9) adlı yapıtında İngiltere'ye gelen
bu heyetin düşüncesini açıklığa kavuşturuyor. Toplantı-tartışma sırasında orada bulunan Winchester baş rahibi, Müslümanlara karşı klisenin düşmanca siyasetini yansıtan en kaba sözlerle elçinin başvuru ricasına engel
oldu.
2.7 Alaaddin Muhammed Mogol Kurultayına da Bir Elçilik Heyeti Gönderiyor
24 Ağustos 1246 yılında, Mogol İmparatorluğu başkenti Orta Asya'nın Karakurum bölgesindeki Talikan'da büyük Kurultay toplandı. Bu Kurultay'da Ogeday'ın oğlu
Guyuk, Mogol Hanı seçilecekti.
Ogeday 1242 yılında ölmüştü. Büyük oğlu Guyuk Mogol prenslerinden en güçlü olanıydı. Ancak kocası ölünce, Nayman prenseslerinden olan Toragina (Turkan) Hatun
yönetimi üstlendi. Tahta geçerek, yaklaşık beş yıl İmparatorluğu yönetti ve ancak bu süre içinde hazırlanıp, Kurultayı toplantıya çağırabildi. Toplantının gerçekleştiği ve Guyuk'un han seçildiği tarihe kadar onun
yönetimine kimse karşı koymadı. Turkan Hatun kendisi Hıristiyan doğumlu olmasına rağmen, Ogeday'ın erken ölümünden suçlanan bir Müslüman olan Abdurrahman'ı kendisine vezir yaptı. Onun yolsuzlukları ve cimriliği
genel olarak hoşnutsuzluklar yarattığı halde, hiçkimse karşı koyacak güçte bulunmuyordu.
Bu Kurultay hakkında en geniş bilgiyi bize, papa İnnocent IV tarafından elçi olarak gönderilmiş olan Fransisken rahibi John Plan del Carpin
vermektedir. 1245 yılı Nisan ayında Fransa'dan yola çıkan Rahip John Plan, Balkanlar ve Rusya üzerinden 15 ayda Karakurum'a vardı. Guyuk'un tahta çıkışı, 24 Ağustos 1246 tarihinde toplanan kurultayda yapılan törenle
gerçekleşti. Papanın elçisi olarak bu törene katılan Rahip John Plan 1247 yılı sonunda İtalya'ya dönebilmiştir. Onun anlattığına göre Moskova grandükü, Gürcüstan tahtının varisleri, Ermenistan başkumandanı Sempad,
gelecekteki Selçuklu Sultanı Rükneddin IV.Kılıç Arslan, Bağdad Halifesinin temsicileri, Hristiyan İmparator, Frank elçileri, Alamut emiri Alaaddin Muhammed'in elçileri vb. bu kurultaya katıldılar (Steven Runciman: A History of the Crusades, Vol.III. 5.Baskı, London 1990: 259-260; Jean Paul Roux: Orta Asya / Tarih ve Uygarlık. Çev. Lale Arslan, İstanbul 2001; krş. Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul
Farac Tarihi II. İngilizce'den Türkçeye çev. Ömer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara 1987: 546)
Alaaddin Muhammed III (1221-1256), Abbasi Halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer birçok İslam önderleri tarafından ortak anlaşmayla düzenlenen bir elçilik
heyetinin başına, eski Kuhistan valisi ve baş dai’lerden Şihabeddin ve Şemseddin Muhammed geçirilerek Karakurum'daki Mogol başkentine (Talikan) gönderildi. 24 Ağustos 1246 tarihinde Mogol
İmparatorluğunun başına geçen Güyük Han’ın tahta oturma törenlerine katıldı bu heyet. Mogol geleneğine göre toplanan bu Kurultaya 2000 kişi katılmıştı. Alamut önderi Alaaddin Muhammed III, bu heyetle babası
Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan anlaşmayı ve 1228 yılında Cengiz Han’a bir dostluk örneği olarak kendisinin gönderdiği elçilik heyetindeki yetmiş tacirin Harezmşahlılar tarafından öldürüldüğünü
anımsatan bir memorandum gönderdi Guyuk Han’a. Ancak, Nizari elçileri Han tarafından hakarete uğradı ve kovuldular. Memorandum’a da ağır sözlerle karşılık
verildi. Han'ın bu ağır sözleri ve hakaretlerine muhatap olan; ancak Kurultay geleneklerine aykırı olduğı için öldürülmekten kurtulan bu elçilik heyetinin ikinci adamı Şemsi Tebrizi'den başkası değildi. Guyuk Han,
Kurultay'ın arkasından bu sözlerini uygulamaya koydu ve Elgidey’i (Elçigiday) Mogol ordularının başına geçirerek İran’a gönderdi. Hedef, İsmaililerin ve Bağdad halifelerinin idaresindeki toprakların zaptı idi.
Guyuk'un Nizariler’e karşı düşmanca planları onun ölümünden (1248) sonra halefleri tarafından sürdürüldü.(F. Daftary: The Ismailis... s.409, 418; V. V. Barthold, Yayıma Haz. Hakkı Dursun Yıldız: Mogol İstilasına kadar Türkistan. Ankara 1990: 511-513)
Şemseddin Muhammed Tebrizi, 1240’lı yıllarda Rum’da (Anadolu’da) davetçilik (Huccet ya da baş Dai’lik) yaptığı sırada Alamut’a çağrılıp ona bu görev verilmiş
olmalıdır. Şemseddin Tebrizi'nin 10 Ocak ile 11 Şubat 1246 tarihleri arasında ansızın, hiçkimseye haber vermeden Konya'dan ayrılıp, yaklaşık birbuçuk yıl boyunca ortadan kayboluşu; sonuçları o günün bütün dünyasını
ilgilendiren bu olayın geçtiği zaman aralığına denk düşmektedir. Sistan’a karşı büyük bir savaş vererek, yıllarca süren anlaşmazlıkları sona erdirmiş bulunan Şemseddin’in başarılı bir askeri kumandan
oluşu bu diplomatik göreve seçilmesini sağlamıştır. Ancak bu görev aynı zamanda onun, Mogollar tarafından peşinin bırakılmaması ve olasıyla iki yıl dolmadan Konya’da öldürülmesine de neden olduğu anlaşılıyor.(İ.
Kaygusuz, ayn. makl.)
3. Rukneddin Hurşah (1255-1257)
Takma adı Hurşah olan Ruknuddin (Rukneddin) Hasan 1230 yılında doğdu. Kahirşah olarak da tanınır. O henüz çocukken babası tarafından kendisine ardıl (halef)
olarak atandı. Cuveyni Nizari İmam çizgisinin bozmaya çalışsa da, bir başka yerde (s. 663)
"ve bugün Alamut sapkınlarının önderi (Rukneddin Hurşah), (Nizar'ın) zürriyetini sürdürmektedir”
diye yazmaktan kendini alıkoyamamıştır.
Babası İmam Alaaddin Muhammad, onun temel eğitiminin ilk adımların atılmasını, evde kişisel koruması altında bizzat kendisi üstlendi. Delikanlı olunca onu, bazı
kalelerdeki yolsuzlukları yerinde denetlemek için, onun emirleri kendisininmiş gibi itaat edilmesi gerektiğini sçyleyen bir talimatla, vekil olarak atadı. 1255 yılında, babasının ölümünden önce onun, babasının bir
mektubuyla Suriye'yi de ziyaret etmiş olduğu bildiriliyor. Rukneddin çok sıkı koruma altındaydı; gittiği heryerde küçük bir silahlı birlik, güvenlik korumaları olarak ona eşlik ediyordu.
Rukneddin'in, yeni yönetim düzenlemesi yapmak için Kuhistan ve Rudbar'da bir yıldan daha fazla kaldığı bilinmektedir. Bu şekilde İsmaili'lerin düşmanları, onun
babasıyla olan ilişkilerinini bozulmuş olduğu abartılarını renklendiriyorlar.
Rukneddin İmamlığa atanmasından üç gün sonra, babasının Kalkhal bölgesindeki Şal-Rud 'a karşı düzenlemiş olduğu orduyu göreve gönderdi. İsmaili güçleri 1256
içinde, kısa bir çarpışmadan sonra kaleyi ele geçirdiler.
3.1 Alamut Mogollar tarafından Yıkılıyor
Sonuç olarak İsmaililerin tarihi ve öğretileri, ilke olarak İsmaililere düşman olan, hemen hemen yalnızca Sünni tarihçilerin kalemlerinden günümüze geldi.
Böylece, çok sayıda çarpıtmalar ve olumsuz peşin hükümler bu kronik risalelerine içerik oluşturmaktadır.
İmam Alaaddin zamanında (ölm. 1255) Mogollar saldırılarını Alamut'a karşı yönelttiler. Kazvin baş kadısı Şemseddin Mogolistan'da Mongke'nin (1251-1258) sarayına
Alamut'a karşı sahte suçlamalar da sundu.
Bunun için, Orta Asya'dan İran'a uzanan asıl Mogol seferinde görevlendirilen Halagu 1256'dan önce İran'a gelmedi. Fakat zaten 1252 yılında o, Ket-Buka kumandası
altında gönderdiği 12 000 kişilik bir öncü ordu, 1253 içinde İran'a ulaşmış ve Kuhistan'daki İsmaili kalelerine saldırmaya başlamışlardı; Rudhbar ve Tarum'a talancı kuvvetler gönderdi. Diğer taraftan, Kazvin baş
kadısı Şemseddin, Mongolia'dan döndükten sonra derhal, Kazvin ve çevresindeki bölgelerde Alamut'a karşı en keskin küfür ve hakaretlerle saldırıya geçti. Bunları, Mogolların İran'a gelişine yön vermek, nedenler
oluşturmak için yapıyordu. Kaynakların dikkatli incelenmesinden, korkutulmuş Müslüman kalabalıkların sessizce Rudhbar ve Kühistan çevresine çekilmeye başladıkları anlaşılıyor. Kısacası, Mogolların yakıp
yıkan ellerinden kurtulmak için Alaaddin Muhammed'in yönetimideki İsmaili kaleleri çevresine yığılıyorlardı. Ancak Müslümanların panik içinde dağılmaları da onlara bağlandı. Onları yatıştırmaktan çok kışkırtan en
son haber;
"Alaaddin Muhammed Alamut'un önderidir; Mogolların gelişi onu ortadan kaldırmak ve Alamut'u fethetmek içindir"
oldu.
Sonunda bu Müslümanlar Kazvin, Daylam ve Tebriz'e yerleştiler ve oralarda Alamut'un düşüşünü öğreneceklerdi. Bu bağlamda, Alamut'un düşüşünün, kendi köylerinden
getirmiş oldukları son haberlerle birleştirip, Alaaddin Muhammed zamanında gerçekleştiği onların zihinlerinde genel bir imaja dönüştüğü görülür.
Bu söylenti, Alaaddin Muhammed'i izleyen Rukneddin Hurşah'ın bir yıllık yönetiminden habersiz olan bazı çevrelerde üretildi. Mogol fırtınası İran'a yayıldığı
sırada, Rukneddin Hurşah'ın tarihsel gerçekliği, yayılmaya başlamıştı. Fakat görülüyorki, Alaaddin Muhammed'i son Alamut yöneticisi yapan düşünce, daha birçok yıllar Kazvin, Daylam ve Tebriz'de hakim olmayı
sürdürmüş. Marco Polo'nun (1254-1324) seyahatnamesinde, işte bu merkezlerden 1272 yılında dinlediği fantastik (hayali) öyküler ve yalanlar yer almıştır. Örneğin, Marco Polo şöyle anlatıyor:
"Ben Messer Marco olarak, birçok insanlar tarafından anlatılanlardan duyduğum onun
öyküsünü size anlatacağım... Şeyh'e onların dilinde Alaodin deniliyordu... Böylece onların hepsi (Alamut İsmailileri İ.K.) yakalandı ve Şeyh Aloadin bütün adamlarıyla birlikte öldürüldü." (Ronald Latham: The Travels of Marco Polo. London 1958: 40-42).
İsmaililerin İmamı Rukneddin Hurşah diplomatik oyalamalar ve hilelerle Mogol tehlikesinin yönünü değiştirmeyi boş boşuna denedi. Hulagu İran'a girdi ve yavaş
yavaş, ama ara vermeden Demavend ile Abbasabad arasından İsmaililer vadisi içlerine doğru hareket ettiler. Koca Mogol ordusu Alamut önünde görünüp, kaleyi yakından kuşatmaya başlayınca, Rukneddin teslim oldu. Aralık
ayı içinde Hulagu'nun çadırına şahsan geldi ve teslim oldu. Ancak Alamut valisi, Rukneddin’in kalenin teslim edilmesi emrini yerine getirmeyi reddedip direndiyse de, birkaç gün sonra büyük (Mogol) fırtınası
tarafından kale alındı. Rukneddin, Hulagu'dan canını bağışlaması sözünü aldı ve ayrıca Büyük Han Mongka'dan daha iyi vaadler elde edeceğini umarak, ondan Karakurum'a gönderilmesini rica etti. Rukneddin oraya
vardığında, Mongka Han, böyle bir verimsiz dava üzerinde atları yormanın yanlış olduğunu söyleyerek, onu görmeyi reddetti. İsmaili kalelerinden ikisi, Girdkuh ve Lambasar, Mogollara karşı hala direniyordu.
Rukneddin'e, geriye dönmesi ve kalenin teslimini düzenlemesi söylendi. Ancak daha yoldayken ölüm emri verildi ve o üstündeki özel (İmamlık) giysisi içinde idam edildi. Aynı zamanda İsmaili inancında olanların
tümünün öldürülmesi için Hulagu'ya buyruklar gönderildi. İmamın akrabalarından çoğu Çağatay'ın kızı Salghan Hatun'a gönderildi; o da onlardan öldürülen babasının öcünü aldı. Diğer İsmaililer nüfus sayımı bahanesiyle
toplatılarak, binlercesi öldürüldü. 1257 yılı sonunda İran dağlarına sığınan sadece birkaç İsmaili kaçkın kurtuldu. Suriye'de yaşayan İsmaililer o ana değin Mogolların ulaşımı dışında kaldı, ne varki başlarına
geleceklerini önceden görmüş oldular .
İsmaililer Alamut'ta felsefe ve gizli bilimlere ilişkin kitaplarla dolu bir kütüphane oluşturmuşlardı. Hulagu, müslüman mabeyincisi (ve yazmanı) Ata Malik
Cuveyni'yi kitaplığı denetlemeye gönderdi. Cuveyni bulduğu Kuran nüshaları, (kendi anlayışına göre) tarihsel ve bilimsel değeri olan kitapları bir kenara ayırdı. Sünniliğe aykırı gördüğü ve heretik (rafizi) olarak
nitelediği kitapların tümünü yaktı. Çok garip bir rastlantı olarak, aynı günler için Medine'de, bir kandilin neden olduğu büyük bir yangın oldu. Orada da Ortodoks İslama ve felsefesine ilişkin çok sayıda kitapların
bulunduğu Medine kitaplığı tamamıyla yanıp kül olmuştu. (Browne, Literary History of Persia, II, s.458-40'tan aktaran Steven Runciman: A History of the Crusades, Vol.III. 5.Baskı, Cambridge University Press, 1990: 300-301)
|