|
DİLİNİZ SOLMASIN-1
Yaşamın içindeki olguların ve gölgelerin bazen bizim üzerimizde etkilerinin olmadığını düşünürüz. Son zamanlarda küresel ısınmadan bahsedildiği gibi örneğin. Ne kadar çok bilimsel gerekçe ile belirtilse de, çıkarı
olan insanlar bir denge üzerinde olduğumuz bu dünyanın ya bir sonunun olmadığını düşünüyorlar veya küresel ısınma sorununu da kendi leyhlerine çevirebileceklerini sanıyorlar. Ancak öyle değil hiç de. Bazı şeylerin bizi nasıl etkilediğini anlayamayabiliriz.
Aleviliğin bazı sorunları da öyledir. Algılama ihtiyacı bile duymayız. Bizi etkilemez diyerek yanından geçip gideriz. Özellikle son zamanlarda ‘farkına varanlar’ tarafından çığlığa dönüştürülen Aleviliğin asimilasyonu söylemi, o hepimizin ‘bir gün’ belki ilgilenirim dediğimiz noktayı çoktan geçmiş durumda. Bunun bir şikayet veya bir genel geçer laf olduğunu düşünmeyiniz. Aleviliğe baskın gelen nedenler yüzünden, birçok şeye direnen Alevilik artık direnç noktalarını kaybetmek üzeredir. Biz kentte Aleviliğin çözülmüş olabileceği üzerinde dururken, Cemevleri açarken, kentte yaşayan dedelerle çeşitli çalışmalar yaparken en güvendiğimiz ve saf, değişmez gördüğümüz geleneksel yanımız değişim içinde. Bizden olup da bizden olmayan konumunda.
Alevi köylerine yaptığımız bir yeni yolculuk, Aleviliğin nasıl yok edilme/olma ile karşı karşıya olduğunu görmemiz açısından en ilginç ve en çatışmalı örneklerinden birini gözlerimizin içine içine batırıyor ‘çuvaldızı’.
Aleviliğin üzerini örtmüş olan ve Aleviliğin eksikliklerini arttıran, tarihle güncellik arasındaki ‘bulanık sınır’ı biraz olsun aralayabilecek miyiz?
Güzel bir Alevi beldesine misafir oluyoruz ben, Esat Korkmaz, Ali Aksüt, Bektaş (Bekir) Arslan ve Hamza Aksüt. Alevilerin bitmez tükenmez bir konukseverliğiydi bizi gideceğimiz yerlere taşıyan. Ankara’da Hüseyin Gazi
Vakfı’nın düzenlediği “Anadolu Aleviliğinde Ocaklar ve Dedelik Kurumu” Sempozyumunda tanışıyoruz Dede Hüseyin Kahraman ve Ana Fadime Kahraman’la. Bizi beldeleri olan Kütahya, Gediz-Akçaalan’a davet ediyorlar.
Güler yüzleri ve insancıllıkları yüzümüzün aynası oluyor. Kendimizi kentli zamanlara ait hissetmiyoruz. Kaç bin yılın toplamıyla yaşıyoruz anlamak için yolların kilometrelerine düşüyoruz. Alevilik adına
aldıkları mirasın özünü değiştirmeden sürdürdüklerini söylüyorlardı bize, ısrarla. Öyle olmalı dedik. Sırları neydi, değişmeyen sırrımız neydi.
Yollara düşerken biz, Denizli’den dostlarımız dan Meral Sarıgül ve eşi Rıza, Eyüp Ceylan ile eşi Safiye ve Ali Arslan Akçaalan’da göreceğimiz Cem’e katılmak üzere yola çıkıyorlar. Daha büyük bir grup olarak Cem
olacağız.
Işık Ali Çakır’a bağlılar; “Işık Ali Çakır’ın demi devranı yürüsün”, “Bismişah”, “Cemaliniz açık olsun” dilekleri arasında karşılıyorlar bizi Hüseyin Dede ve Fadime Ana.
İlk gün Akçalan Beldesinin çevresini dolaşıyoruz. Beldenin çevresinde 24 (internet kaynağına göre 39) yatır 8 türbe ve çok sayıda kutsal koru bulunuyor. Bunların başında Kara Donlu Can(Cihan diyorlar) Baba Türbesi
geliyor. Doyuran Baba, Yaren Dede, Pir Mahmut, Meis Dede, Ali Baba, Doğru Gazi, Ballı Baba, Meryem Ana Koruluğu, Karaardıç Koruluğu…
Hüseyin Dede ile söyleşiyoruz. Ocaklarını sormuyoruz. Ocakların işlevini soruyoruz; “Her ocak bir okuldur.” diye yanıtlıyor bizi. Ehl-i Beyt Yolu, Aleviliğin damarı.
“Hallac-ı Mansur Darı, Fazlı Darı( Fazlullah Hurufi), Nesimi Darı ve Hz. Hüseyin Darı(Hz. Fatıma da diyorlar)” darları vardır bizde, Musahiplik ise yok. Ramazanda oruç tutuyoruz.” diyor ayrıca.
Beldenin % 80’i Alevi, % 20’i Sünni, bunların da % 10’u dönme diyor. Belediye Başkanı AKP’li ve Sünni. Ana giriyor konuşmamızın arasına; “Cem’de içkiyi kaldırdık ama gönlümüzden çıkarmadık, kaldırmadık.”diyor
bize. Tüm konuşmalarımızı not etmiyoruz. Bazı uygulamaları genel geçer uygulamalar. Dede söyledikçe biz dikkatimizi çeken noktaları notlarımız arasına ekliyoruz. Kurbana geliyor konu; “Kurban okunmadan önce,
doğaya salarız. Bir kırgın, dargın varsa ya sırtını döner veya başka bir delil gösterir.” diyor. İkinci gün yapılan Kurban okunmasından sonra da bu gözlemimizi teyid ediyoruz. Kurbanla ilgili yorumlarla karşılaşıyoruz.
Kutsal Analar Semahı
Akçaalan’da semahları sadece cem törenlerinde dönüyorlar. Üç semah öne çıkıyor burada; Analar semahı, Türkmen semahı ve Seyran semahı. Analar semahında göğüs üstüne beyaz bez bağlanıyor. Analar semahı çok
kutsal olduğundan bağlama çalınmıyor. Çalınabilirmiş de. Eller göğsün üstünde birleştiriliyor. Ayrıca bir kemer de(eşarp) göğüs üstünde bağlı. Bu semahı önce analar, bacılar dönüyor. Sonra erkekler kalkıyor. Ayrı
ayrı dönüyorlar tüm semahları. Analar semahı özel bir semah. Herkes kalkamıyor bu semaha öncelikle. Her bölgede karşılaşılan bir semah değil. Cem ritüelinin özel bir alanı gibi neredeyse.
Sıra Analar Semahı’na gelince Gözcü Ana bacıyı, “Ana sultan semaha” diye uyarır. Ana ile beraber dört kişi olmak üzere bacılar da semaha kalkar; “Gül ağacı gül ağacı hakikate bağlı bu yolun ucu/ Semaha
kalksın ev sahibi bacı” sözleri ile Analar semahı başlar. Gözcü, Ana bacıdan başlayarak kemer bağlar. Bacılar niyazlaşır ve semah yürürler. Bunun peşine “endim eşiğine niyaz eyledim” duaz-ı imamı okunuyor. Bacılar niyaz edip yerlerine oturuyorlar. Analar Semahı’na geçmeden önce, herkes ayağa kalkıyor ve el ele tutuşarak Analar Semahı yönüne saf tutuyorlar. Semah sırasında tüm canlar ayakta kalmaya devam ediyor: Eller ve ayaklar mühürlü. Analar Semah’ı mersiye şeklinde okunuyor. Ancak bağlama veya başka bir müzik aleti çalınmıyor. Çok yavaş hareket edilen bir semah. Kemerbest bağlamanın dışında, bir de kuşak bağlanır. İkinci kez Ana başta durarak bu semahta niyaza durduğunda, bir eliyle de gözcünün değneğini tutuyor.
Analar Semah’ı başlarken, analar birbirlerinin avuç içlerini öpüyor. Bitirirken de aynısını yapıyorlar. Kırklar Meclisi’nde peygamberin başından düşen fesinin parçası sayıyorlar göğüs üstüne bağlanan ikinci kuşağı.
İlk kemerbest ise Fatma Ana’nın kemerbestidir. Ana’nın evinde saklanırmış.
Fadime Anaya Analar Semahı’nın anlamını soruyoruz. Analar Semahı çok kutsaldır. Bu semaha Ana başlar. Analar masum, analar doğurgan. Fadime Anamız’ın Semahı’nı dönüyoruz. O’nun neslinden geliyoruz. Analar Semah’ını
ev sahibi başta (dönen günahlarını döksün) döner. Dönemeyenlere günahlarını toplayıp duruyor deniz. Çocuğu olanlar döner.
Seyran Semahı.Erkekler takke takıyor. Önceleri üç erkek bir ana beraber semah dönerlermiş. Şimdi erkekler ayrı kadınlar ayrı dönüyor.
Post Dedesi Seçiliyor
Köyde beş dede var. Dede olmak başka Cem yürütmek başka. Cem yürütebilmek için köylünün onayını, seçimli kararını almak gerek. Her Dede cem yürütemiyor Akçaalan’da. Babadan oğla dedelik geçmez. Talipler toplanıyorlar
cem yürüten dedeyi yeterli bulmuyorlarsa veya sağlık sorunu varsa değiştiriyorlar. Bunun için bir seçim yapılıyor. Dede posta köylülerin ortak kararı ile oturabiliyor; “Talipler düşünürler, konuşurlar erbab kim ise dede o seçilir.”
Hüseyin Dede’nin Dedelik yapmaya nasıl başladığını konuşuyoruz; “Çok hasta olan dedeyi değiştirmeye karar verdik. Genç yaşında eşiyle birlikte Dedelik istememiş. Talipler istemiş, vermişler. İkrardan
önce ava giderdim, düğünde oynarım, kahvede oyun oynarım dedim. Bunları yasaklamayacaksanız kabul ederim. İkrar vermek için bu şartları sürdüm. Ancak artık bunları da yapamıyorum. Post izin vermiyor. Düğün evinde
içki var, içtik. Talipler de içmek ister. Talipler yüzünden içmedim. Kahve oyunlarını bıraktım. İkrar vermemişlerse bazı şeyleri yapıp yapmamakta özgürdür.Hoşgörüyle karşılar Dede.”
Dede seçilince, bu sefer de Zeynel Ulusoy’dan icazet almış Hüseyin Dede. Böylelikle posta oturmuş. Daha önce köylerine, beldelerine Lütfü Ulusoy, Cafer Ulusoy, Ali Rıza Ulusoy geliyormuş. Hüseyin Dede devam ediyor; “Hacı
Bektaş’tan gelecek her türlü gönderi kabulümüzdür. Bizde posta oturan Dede önemlidir. Babam benim Dedemdi ancak sağlık nedeniyle azledilip ben seçilince, babam çok sevindi ve bana niyaz ediyordu.
Haydar Kerrar veya Ali el Murteza yani Dem helâliyle içiliyorsa sorun olmaz. Aşk ile içiliyorsa. Eskiden şarap, şimdi üzüm suyu veya hoşaf içiyorlar. Fadime Ana katılıyor sözlerimize; “Köyde üzümden şarap
yapılırdı. Bir bakraçla Cem’e getirilirdi.”
Dört gedikte(dönemde) cem yapıyorlar; Güz Birliği; Güz Birliği Cem’i çevre yerleşimlerle birlikte yapılan bir Cem. Mitolojik bir özelliği var. Ocak kurucuları, Mürşitleri Işık Ali ve kardeşi Işık Çakır’ın oklarının
düştüğü ve yerleştiklerine inanılan yer. Diğerleri ise Aşure, Nevruz ve 6 Mayıs’da yapılan cemleri. Cemleri türbe ve yatırlarda da yapıyorlar. Daha çok Kara Donlu Can Baba’da ve bazen de diğer yatırlarda yapıyorlar.
Cem’de kim önce ikrar verirse posta en yakın o oturur. İkrar verme, yaşla ilgili değildir. Verdiğin yıl ‘yaşın’ olarak değerlendiriliyor.
Bazı gelenekleri konuşuyoruz. Ölüm. Ölümü ‘ayrılma’ olarak görüyorlar. Başsağlığına ise; ‘eren etme’ denir. Dardan indirme geleneği uygulanıyor. Dardan indirme; (ölenin) öldüğü gün yapılması (herkes toplanmışsa) daha doğru. Ancak Işık Alililer üç gün sonra yapıyorlar. İkrar veren yoksa ailede dardan indirme yapmıyorlar. Darda dikilme; ‘hakkı
varsa hakkının ödenmesi, borcu varsa borcunun ödenmesi, kefil olunması.’ biçiminde gerçekleşiyor. Dede dar’ı anlatıyor; “Dar için 2-3 metre kumaş kullanıyorlar. Dara gelinir, kumaş kolun altına alınır. Dar
gelen için çağrı yapılır. Kimin alacağı vs. varsa sorulur. Borcu sorulur. Kefil varsa bunlara “Allah eyvallah” der. Borcuna kefil olan ödemezse düşkün olur. Ödenmeyen borcu biz kendi aramızda çözeriz”. Hakka yürüyen için; “Gitti
yoldaşlarımız. Açılmaz bahçemizde gonca gülümüz.” gibi nefes okuyorlar.
“Post’a kadın oturabilir mi?” diye soruyoruz. Hüseyin Dede; “Olabilir, elbette” diyor. Bilgi kimde yüksekse o posta oturur. Kadın, erkek farketmez, posta oturabilir. Kırkların 17’si kadın olduğuna göre, posta da oturabilir, Cem de yürütebilir.” Post’a geçen; post ‘kutlaması’ yapıyor ve bu Cem’de 12 hizmet yürütülüyor.
Adak kurbanında, İmam Hüseyin için kesilmediğinden Sakka Suyu dağıtılmıyor. Diğer onbir hizmet görülüyor. Alevilikte çok da karşılaşılmayan bir gelenek yürütülüyor; yağmur duası.
Nikah tazeleme nikahı yapılıyor cem toplantısının dışında; Kırgınlıklardan, şüphe ve güvensizlik doğanlarda, cem bitiş veya başlangıcında(her Perşembe) tazeliyorlar.
Dedenin eşi(Ana) Hakk’a yürüyünce Dede dedeliğini devam ettiremiyor. Yeniden evlense de dedelik yapamıyor. Dedeliği düşüyor.
Nefes okunurken biri dışarıdan gelirse, dara geçip bekliyor. Şah beyti okunduktan sonra oturabilir ancak. Yoksa cezalandırılıyor. Talipler ceme şapkasız giremiyor.
Dede ikrar kemerini(ikrar sırasında tığlanan kurbanın yününden yapılmış) daima yanında taşıyor, geceleri yastığının altına koyuyor.
Bu kadar farklı uygulamanın ardından cenneti cehennemi sorulaştırıyoruz; “Çok yaşlı bir rehberimiz vardı kalbini göstererek cennet de, cehennem de burada derdi. ‘Kalbevinden bilgilerimi satamıyorum’ derdi. Geçip
gitti. Çok bilgiliydi yeterince yararlanamadım. Pek anlamazdık gençliğimizde.
Birazda Politika
Köyde iki Ocak beş Dede (dördü rehber) var. Köyün nüfusu 5000 civarında. Köyde oturan(kalan) 950 civarında. Akçaalan 1958’den beri Belediyelik. Kendi deyişleri ile; “Anadan babadan Adalet Partili (AP)”ler
İki aday vardı. Biri CHP’li (Alevi), diğeri AKP’li (Sünni). Köyümüze yol yapılsın diye AKP’li olan seçildi. On encümenin yedisi Alevi. Bundan önceki Belediye Başkanı MHP kökenli, ancak bağımsızmış. Tümü Alevi
beldede AKP’den Belediye Başkanı. Yakınlarındaki Şıhlar Beldesinden bahsediyorlar.
Önümüzdeki seçime geçiyoruz. Geçen seçimi konuşuyorlar kendi aralarında. Encümenlerden biri; “parti konuşmayacağız.”diyor. Yani politika konuşmayalım demek istiyor.Ancak politika başladığında bir
kez durulur mu hiç. Bu belediye dönemi konuşuluyor. Belediye Başkanının köye yapacağı bağış gündeme geliyor. Encümenlerden biri; “vereceğini” söylüyor. Yardımlar seçimin gerekçesi oluyor.
Akçaalanlıların bir de yol sorunu varmış. Bu nedenle AKP’ye oy vermişler. Gerçekten ilginç değil mi? Çok da kötü olmayan bir yolları var aslında. Beldenin geliri de iyi. Neden cami yaptırma derneğine yardım
toplayacağınıza köyünüzün yollarına öncelik vermiyorsunuz veya maliyeti yirmibin YTL’ yi geçmez gibi parayı kendi aranızda toplayamıyor musunuz diye soruyoruz. Olabilirdi diyorlar. Ancak onların sorunlarının yolları
olduğu noktası çok da inandırıcı gelmiyor bize. Politika konuşmak hayatın seyrini de konuşmak oluyor. Her söze karışmıyoruz. Kimsenin ağzından laf da almıyoruz. Gerek de olmadığını biliyoruz elbette. Ortak
sorunlarımız. Ortak kanıksamalarımız, ‘hassasiyetlerimiz’ yeterince ortada.Köyde iki cami var; “Sabah, öğle namazında camilere 20 Alevi gider, 2 Sünni gider. Köyde kuran kursu da var” diyorlar. Camiler; (ikinci cami 1995) buradan bir hayırseverin yardımıyla yapılmış. Minaresini de yaptırmış. Cami yaptırma derneği kurmuşlar. Aleviler (çoğunlukla) yardım ederek, ya doğrudan çalışmış, ya da para vermiş. Gerçekten büyük camiler. Bir Cemevleri de var, köyün dışında. Daha çok cami olarak tasarlanmış. Cami kubbeli ve Post için belirlenen yer kıble yönü olarak seçilmiş. O bölüm özel olarak tasarlanmış. Hüseyin Dede’ye sormuştuk daha ilk Cemevini gördüğümüzde. O da cami planı olarak hazırlandığını, tepkiler artınca biraz değiştirildiğini söylüyor bize. Ve bu camiden bozma cemevi Kara Donlu Can Baba[1]’nın türbesinin yanına yapılıyor.
Sizce Aleviler Takiye Mi Yapıyor?
“Sabah, öğle namazında camilere 20 Alevi gider, 2 Sünni gider.” Sözünü siz de dönüp dönüp okumuşsunuzdur eminim. Sünnilerin camiye gidip gitmemelerini tartışacak değiliz burada elbette. Ancak Alevilerin kendi
içinde eleştirisini de barındıran bu cümlede yer aldığı gibi neden camiye gittiklerini çok yönlü sorulaştırmaya ve cevaplamaya ihtiyacımız bulunmaktadır.
Bu yerleşim yerinde “Anadan babadan Adalet Partili” olunca insannereye oy vereceği de belli oluyor elbette. AP’nin mirasını paylaşan partilerden biri de doğal olarak AKP. Bu bölgenin sorunu tarihsel bir
birikimle tartışılmalı bu nedenle. Kuran kursunun bulunması ikinci soru. Bu kursa gidenlerin ve buna bağlı olarak namaz kılanların neredeyse tamamının Alevi olması ikinci nokta. Kadınların eğitiminin önünün büyük
kentlerde kapanması ile bu kurslara daha çok rağbet ediyor olabileceklerini, Aleviliği Kuran Kursları verileriyle tasarlayabileceklerini unutmamak gerek. Üstüne üstlük Ramazan’da oruç tutmak gelenekleşmiş burada.
Çok uzun yıllardan beridir Alevi gençlerin Kütahya ve yakın ilçelerde ‘Süleymancı yurtlar’da kalmaları ve bu kalmanın yarattığı olağan sonuçları görmek ise fazla tartışmayı gerektirmiyor.
Bütün bunlara eklenmesi gereken ise katılacağımız Cem’i kamera ile çekmemiz noktasında ortaya çıkan önemli ve değişmez bir noktanın yarattığıdır. Bunun adı korku değil ancak. Bunun adı baskıyı hissetmektir. Bunun adı
hala Aleviliğin adının yaşayan üzerinde ‘sır’ olarak sürmesidir. Akçaalan’a gelemeden önce orayla ilgili çekim yapacağımızı ve bu çekimi de bir tv de yayınlamak istediğimizi belirttiğimiz için çekinip ceme katılmak istemeyenler olduğunu diğer köylülerin ve dedenin bize söylemesi oldu. Gerekçeleri size daha ilginç gelecek. Bu gerekçe Cem’e katılmayan çoğunluğun ortak gerekçesiydi, sesiydi; “Çocuklarımız
Süleymancı yurtlarda kalıyor ve okullara gidiyorlar. Bu nedenle bizi görüp de çocuklarımıza zarar verebileceklerinden, yurtlardan ve okullardan atılabileceklerinden korkuyoruz. Cem’e katılmak istemiyoruz.” Bu duruma en çok kendileri üzülmüşlerdir eminim. Bunu söylemek o kadar kolay olmasa gerek. Bunun anlaşılması dede-talip, talip-talip ilişkisinde nereye konabileceği özel bir tartışma durumudur. Biz geziye katılanlar açısından ve siz okuyanlar açısından ve alan araştırması ve Alevi siyaseti yapanlar açısından nasıl bir anlamı var ayrı bir sorundur. Karşılıklı nasıl bir diyalog dünyası kuracağız.
Siz bu köyde yaşasanız ve kiminiz İzmir’den, Kütahya’dan Dedenizin çağırdığı bir ceme icabet etseydiniz, yada edemeseydiniz gerekçeleriniz bu anlamda kabul edilebilir miydi. Şimdi siz katılmayan olduğunuzda ‘düşkün
mü’ olurdunuz? Şimdi siz katıldınız ancak gözleriniz diğer katılamayan dostlarınızı sorunlarını ve durumlarını bilerek nasıl bir cem sürerdiniz. Hüseyin Dede’nin kendi çabalarıyla kestiği kurbandan yediğiniz
lokmayı bir kutsallık içinden geçiyor olarak mı yorardınız. Yoksa Fadime Ana’nın gözlerine sürülen hüznü bir boy da kendi gözlerinizde mi du(o)yumsardınız.
Kimliğinizin sorunlarını kişiliğinizde mi arardınız? Toplumsal bir direnişin Hasankeyf’de sular altına gömülen arkeolojik park alanları gibi göreni ve susanı mı kalırdınız? Konuşamadığınız dilinizin gün gün solmasına
mazeret mi arardınız?
[1] Alevilik-Bektaşilik örgütlenmesi içerisinde kurumsal olarak çeşitli makamlar(post makamları) bulunmaktadır. Bu
makamlar, hizmetler on iki posttan oluşur. Birinci post Hacı Bektaş Veli’nindir. Yedince post olan türbedar posttu
Kara Donlu Can Baba’nındır . On birinci post olan ayakçı postu Abdal Musa’nındır. Bu makamlar kutsal özellikler taşır.
Hasan Harmancı
|