 |
İsmail Kaygusuz
Abu İshak Kuhistani: Haft-ı Bab-ı Baba Seyyid-Na [Baba Efendimiz (Hasan Sabbah'ın) Yedi Bölümlük Kitabı]
Derleyip kitaplaştıran: Kazvin İsmaili Dai'si Abu İshak Kuhistani
.
Yazarın kitabın sonuna koyduğu ve Miladi 1200 yılını karşılayan üç takvim sistemine göre yazılış tarihi : İskenderi (Yunani ) 1511, Celali 121, Hicri 597.
İçeriği : Alamut Nizari İsmaili inanç, felsefe ve siyasetinin 1164 yılında Büyük Kıyamet (Yeniden Diriliş) adıyla dünyaya duyurusunda saptanan yeni ilkeler ve oluşturulan öğretiler. Bu öğretilerin temelleri ve hedefleri; gizlilikten çıkış reformunun esasları...
W. İvanow'un yayını özgün Farsça metinden İngilizceye çeviren, yorumlayan ve bölüm başlıklarını koyan: Marshall G. S.
Hodgson, "The Popular Appeal of the Qıyama", The Order of
Assasins, The Struggle of the Early Nizari İsmailis Against The Islamic World, Mouton's-Gravenhage 1955 yılı yayımının ayrıbasımı, Unite States of America 1980: 278-324.
Türkçeye çeviren: İsmail Kaygusuz
Popüler Kıyamet Çağrısı Haft Bab-ı Baba Seyyid-Na'nın Çevirisi ve Hakkında Yorumlar
Kuramın ne tür gelenekleri birlikte getirdiği ve bunların uygulanmasının halkın zihninde yaratacağı etkinin ayrıntılı ele alınması, Kıyamet davasının İsmaililere
yaptığı çağrının anlaşılmasına yardımcı olacak. Bu amaç için, o dönemden günümüze gelmiş olan ve göreceli olarak kuşku duyulmayan bir toplantıyla ililişkisinden ötürü, kuramın (doktrinin) mükemmelliğini açıklayacak
kesinlikteki bu muazzam belgenin çevirisini dolaysız, fakat yorumlayarak yapacağız.
Haft Bab’ın Muhammed II (1166-1210) döneminden kalmış olduğu hemen hemen kesindir; bir başka
deyişle o, Hasan II Ala Zikr-is Selam’ın oğlunun zamanında geliştirilmiş ve torununun Satr siyasetlerine kadar değişmemiş olarak, Kıyamet
kuramının geniş soluğunu yansıtmaktadır. Bu, sadece Risale’nin içinde verilen tarihle (1200 yılı) ve Muhammed II’nin adının geçtiği olay ile değil; fakat aynı zamanda Raşidüddin’in, dönemin
doktrininin değerlendirmesine uygun olarak Kıyamet öğretilerinin tam katıksızlığını belirleyen içindeki yöntemle anlaşılmaktadır. Bundan başka, sonraki dönemin bir belgesi olarak algılanabilen Tusi'nin (1202-1272)
yazdığı Ravdat at-Taslim’in yaptığı da budur.
Metin olarak en güvenilir gördüğüm İvanow’un 1933 baskısını kullandım. Çeviri sırasında aşağıdaki ilkeleri izledim:
1. İngilizce yazarken de olanak elverdiğince gerçeğe uygun ve kelimesi kelimesine yapmaya çalıştım. Bu, zor
bulunur bütün tadları korumuş olacağı için değil, fakat gerçeğe uygunluk, burada bir pürüzsüzleştirme girişiminden nisbeten daha az tehlikeli olur diyedir. Fazladan yardıma gereksinim duyulan yerlerde, ayraç
içinde ya da notlarla düzeltme vermeyi denedim
2. Metin içinde Arapça bir söylem çok kere Farsça çevirisiyle birlikte verilmektedir. (Arapça söylemlerin
büyük çoğunluğu İvanow’un kendi tamamlamalarından oluşuyor. İvanow, zaten metnin kendisinin bu yabancı kısımlarda kötü bir biçimde bozulmuş olduğunu söylemekte. Ancak Arapça, standart çalışmalardan rahatlıkla
saptanabilir biçimde fazla alınmış.) Ne var ki ben, anlamı Arapça’da farklı olan Farsça deyim içinde herhangi bir noktayı belirtmek için çevirimde hem Arapça hem Farsçayı kullandım; sonra Arapça kısmı sadece
alıntılar içinde ayrı tuttum.
3. Özgün metin içinde hem Arapça hem ona eşdeğer olan bir Farsça terimin kullanıldığı bazı örneklerde
Farsçasını çevirdim, Arapçasının sadece çeviriyazısını koydum. Örneğin, Farsça Huda’yı “God” (Tanrı) olarak çevirdim fakat Arapça “Allah”ı Latin harfleriyle yazdım.
4. Açıklığın engellendiği görülmeyen yerlerde sadece İvanow’un paragraflama düzenini izledim.
5. Bu bir Farsça metin olduğu halde, önsözde açıklanan ilkeleri transliterasyon (çeviriyazı) olarak korudum,
yani Arapça’da olduğu gibi, orada önerilen Farsça için sadece hafif değişiklilerle seslerin karşılığını verdim.
Önsöz ve İçindekiler
Esirgeyen ve bağışlayan Tanrı'nın adıyla, işimize başlayalım:
Gücü kudreti ululansın-Mevla-na’ya [Mevlamız, Efendimiz] bir övgü ve ululama olan bu mübarek Divanı düzenlemeye niyetlenmemiz üzerine şu birkaç sözü yazdık.
Fakat, kulların bu en zavallısı, bu birkaç düz sözü söylerken üstlendiği görev nedir, ne yapmak istiyor? Amacımız, bu yedi fasıldan okuyucuların bilgilendirilmesi ve eğer Ulu Tanrı dilerse, bunların yararından
yoksun kimsenin bırakılmamasıdır.
Haft-Bab’ın içindekilerin listesi:
1. Bölüm: Konu: Kendi fikir ve kavramlarını Tanrı gibi koruyan insanlar
2. Bölüm: Konu: Büyük ve Yüce Tanrı'nın bu dünyada, soylu bir kişi durumuna soktuğu kendi özel biçimiyle görünüm
alanına çıkması.
3. Bölüm: Konu: Zamanımızda bu mübarek adam kimdir? Nerede oturmaktadır? Onun adı nedir?
4. Bölüm: Konu: Fiziksel dünyanın ve onun özelliklerinin tanımlanması üzerine
5. Bölüm: Konu: Ruhsal dünyanın ve muhalif halkın [tadadd] ), sıradan inançlı halkın [tarattub] ve birlik [vahdad] halkının niteliklerinin ve ruhsal dünyasının tanımlaması üzerine
6. Bölüm: Konu: Divan’ın düzenlenmesine ilişkin olarak bu bölümde bütün amaç, tapınma ve ululama zikri
içinde, Tanrı'ya [Khudawand] şükür ve övgüler
7. Bölüm: Konu: Tarihleme ve tarih atma koşullarının doğası. Ve Tanrı bilir.
Yorum
Bu kısa önsözün basitliği, İvanow’un bir bütün olarak eser için belirtmiş olduğu gibi,1 mezhebin daha aşağı üyeleri için kendi kaba düzeydeki inancını halka indiren, nisbeten eğitimsiz bir yazarı (Metin içinde de belirtildiği gibi Kazvin baş dai'liği yapmış ve bu aşırı İsmaili düşmanı Sünni çevrede İsmaili davasını yaymaya çalışan bir kimsenin eğitimsiz biri olması
düşünülemez.-İ.K.) çağrıştırıyor.2 Ancak biz burada, ortak bir mezhebe doğru olan fikirlerinin çağrısını, entellektüel inceliklerle karmaşıklaştırmamış olmak zorundayız.
Elimizde bulunmayan Divan’a yapılan gönderme ise fazla önemli değildir, zira isimsiz yazarımız onun üzerinde sadece kaba bir yorum yapıyor;
bütün inancın özetini, özel şiirlere katılmamızı sağlayıncaya kadar çok genel bir biçimde yararımıza sunuyor.
1. Bölüm (Fasıl): İsmaili Olmayanların Budalalıkları
Konu: İnsanlar, Tanrı gibi kendi fikir, hayal ve kavramlarını elinde tutar, onları korur
Bütün yeryüzünde, çağın gerçeğinin adamları [muhakkihan] olan Kaim’in adamları [Kaimiyan] için müstesna, dinin kökü olan Tanrı bilgisine göre, onlar
kendilerine ait kavramları kendi modelleri olarak almışlardır ve buna inanırlar. Kendileri için bir örnek tutmuşlardır ve onu savunurlar; hınç ve partizanlığı harekete geçirtirler. [Elyazması s. 3] Bu şekilde
bazıları, Tanrı'nın kafası yoktur, kulakları ve gözleri yoktur derler; elleri ve ayakları da yoktur, yani O herşeyden yoksundur diye tanımlarlar. Onun sahip olmadığı bunların herbiri hakkında hesaplar yapıp
yargılara varırlar. O böyle bir şeye sahip değildir, hatta ona kasıtlı sahip olmaz ve bütün bundan müstesna tutulur. Bu yolla Tanrı'yı bilmek zorunda kalan kimseler yanlışa sapanlar [mubtilan] arasına girerler.
Diğer bazıları [Ona, birşeye] benzeyen sıfatlar verirler ve Tanrı göklerde ya bir taht ya bir döşek üzerinde ya da bunlara benzer bir yerlerde oturduğunu söylemektedirler. Bu kimseler de Mutaşabbihan
[karşılaştırmacı-benzetmeciler, anthropomorphists, yani insanbiçimciler] arasına girerler.
Şimdi o birinci grubun içinde bir soruşturma yapmak zorundayız: Daylamlı bir kişinin İsfahan’da onlardan biriyle bir tartışması vardı; karşısındaki muhalif,
kendi kuramı içinde Tanrı'yı bütün sıfatlardan yoksun kılıyordu ve "Tanrı böyle bir şeyden kasıtlı olarak yoksundur" dedi. Daylamlı ise İsfahanlıya yanıt olarak şöyle söyledi: “Hakkında konuştuğun şey
ancak bir hıyar ya da kavun çekirdeği olur, Tanrı olamaz; insan Tanrı'da [Khudawand] mükemmel bazı şeyler görmeli.”
Her iki grup da, yaratıkların kendileri -hangi yaratıktan doğarsa doğsun- hayal ederek; düşünce, algılama ve kurgulamayla ya da kavrayış ve akıl yürüterek
Tanrı'nın bilinemiyeceği ve Tanrı'ya ulaşılamıyacağını iddia etmektedirler. Onlar hâlâ sanıyorlar ki, yaratıkların kendi kendilerine hayal etmek ve anlamaktan başka bir yol göstereni yoktur. O, Kuran’da (sözü kutlu
olsun), “Kötülük eden kimseler çok yüksekten konuşurlar”3 demektedir, fakat kendi sözlerine göre, onlar Tanrı'nın cahili-bilmezidir. Ancak bütün Adem oğulları için, Tanrı'yı bilmemek kâfir olma nedenidir ve kâfirin yeri de Cehennemdir. Öyleyse bu duruma göre, bu gerçekler
topluluğu [Cemaat-i muhikka] istisnasıyla geride kalanlar kâfirdir ve Cehennem [duzakhi] nesneleridir.
Ve şimdi: Bir gün Kazvin’de bir adamla tartışma yapmak için buluşmuştum; yüksek toplulukla [Cemaat-i kaima] yakından ilişkiye geçmek isteyen bir kişiydi.
Cennet kapısı, ruhlar ve Tanrı hakkında sözler etti. O güvenilir adamla konuşmaya başladım ve "hakkında konuştuğunuz ruh ve Cennet sizin kendi görüşünüz ve bir tek görüş hiç bir işe yaramaz" dedim. O aydın
bir adamdı, çabuk kavradı ve "tamam öyledir" diye karşılık verdi. O zaman ben, "Cennette olmayan ruh Tanrı'ya yakın değildir" dedim. Bu sözleri işitince, bir an için hayranlıkla bana baktı, sonra
gözleri yaşla doldu ve tek sözcük etmeksizin gitti. Bir hafta sonra adam geri geldi ve benim aracılığımla Mevla-na’nın [Efendimizin] hemen elinin altında, Kaim’in adamlarından biri oldu.
Tanrı'ya tapınmalarında, göklere doğru, güneşe, aya ve yıldızlara ya da iyi bilinen ünlü dünya yapılarından ateş tapınaklarına doğru onlar yüzlerini
çevirirler. Onu Tanrı ile kendileri arasında aracı yapıyor ve böylece sanıyorlar ki, o kıble aracılığıyla Tanrı'ya ulaşacaklar.4 Bu noktada O zaten hükmünü vermiştir: “Onlar koyun gibidirler, hatta koyundan daha şaşkınlardır”.
5
Bu durumda insan aklının, bu olaya bir düşünce ve arabulucu ayırması gerekir.
Dinin kökü olan Tanrı'yı bilmede kişi, düşünme ve algılamayla yolunu kaybedecektir. Dinin meyvası (far) olan Tanrı'ya tapınmada ise, insanlar yine bunun gibi,
bir aracı olarak bir taş, bir ev, bir ağaç ve benzeri şeyleri kıble yapıyorlar. Tanrı'yı nasıl bilecekler ya da ona ne zaman ulaşacaklar? Ulu Mevlamız, yüce varlığının cömertliği ve lütfuyla tüm kullarını (bu
hatadan) korusun. Zamanın gerçeğinin (hakika) ve Kaim’in adamları olan bu kurtarılmış topluluğa gelince, kendi zamanlarının efendisinin eteğine elleriyle yapışmışlar, böylece onlar Kıyametin Kaimi (secdeler ve
övgüler onun zikri üzerine olsun) tarafından kurtarılmışlardır. Ve şimdi eğer Ulu Tanrı isterse, ikinci bölümde kısmen, büyük ve övgülerin üstündeki Yüce Tanrı'nın verdiği o lütuf üzerinde konuşulacak.
Yorum: Kişisel zihin macerasına çağrı
Biz burada İsmailizmin genel olarak -ve Kıyamet döneminde zerre kadar olmayan-, şık bir töreye karşı olarak çabuk bir deneyim için kişisel bir soruşturmada
yapılmış çağrının (davetin) ayrıntılı bir resmine sahibiz. Birisinde kendisine ölçülü olmayan sözler değil, fakat bir tanrısal varlık sunduğu zaman Kazvinli gözyaşına boğuluyor; öbüründe ise, İsfahanlının akıla
vurmasını durduran din bilginlerinin kibirli sözleriyle bir eğlenme, bir alaydı. Oradaki skolastik dinbiliminin nitelendirilmesi kuşkusuz haksızlıktır. Yine de bazı haklı yanlar vardır; kesin olmayan bir yaklaşımın
kabalığı, eşit olarak geliştirilmediği takdirde sahip olacağı zayıflığı belirtebilir - belki de İsmaililerin (davaya) çağırmış oldukları sıradan kişilerle sorun olabileceği içindir. Her ne olursa olsun, daha çok
ortodoks İslam içindeki bazı akımlar, bir yandan Tanrı'yı soyutlaştırıp tamamıyla uzaklaştırarak ve diğer taraftan onu insanbiçimine sokarken (anthropomorphizing), ta’til ve tashbih ile birbirini sürekli sorumlu tuttular; İsmaililerin kendileri de ta’til ile suçlandılar. Haft-ı Bab şimdi, sözlü formüllerden6 daha yukarı düzeye yükselterek tamamıyla ikilem ötesine almak istemektedir.
Skolastik tanrıbilim (the scholastic theology) anlayışına karşı çağrı (davet), gerçekte onun halkça (yaygın) yanlış anlaşılmasına karşı yöneltiliyor. Bu, Mekke’deki Kabe’ye dönerek (yapılan) İslamın dışgörünüşlü tapınmaları üzerine daha saldırırken, törensel İslam hakkında daha yüksek çağrışımlı karmaşık duyguya sahip olmayan insanlara bir çağrıdır; ya da daha çok, çocuklar gibi mekanik olarak öğrendikleri yöntemlerden daha yüsek olan bazı şeyler için gereksinim duymaları zayıflamış olan kişilere sesleniştir. Böyle kişiler kuşkusuz genel olarak kendi kendilerini eğitmişler; olgun
bir yol göstericilikten (eğitimden) gelebilecek olan geniş görüşten yoksundurlar. Bu sadece bir dinsel törenlere (ibadete) karşı çıkış çağrısı değil, ancak bir dinsel deneyim olarak son gerçekliğe uzanan kişisel çalışma içinde bir macera duygusu da olabilirdi. Zira, eğer bazı nedenlerden ötürü onlar Sufilerin disipliniyle hayal kırıklığına uğrasalardı, Sünniliğin ya da Oniki İmam Şiiliğinin biçimsel düzeni içine böyle bir sürdürüşü başarmak için daha az donanımlı olacaklardı. Özellikle, hatta anlaşılmaz bir biçimde son seçilmiş kurtarılıcığa ait olma- doğrudan Tanrı aracılığıyla seçilmiş olma- duygusunu ifade eden
"eğer sizin dininiz gerçek olmasaydı, bu sözleri söylemeğe yönelmez ve böylece sizin inancınızla etkilenip altüst olacak duruma düşmezdim"
gibi sözler bir zorlamadır. Aynı şekilde, İsmaililer tarafından kullanılmış "diğer yetmişiki mezhep batarken, bütün dünyanın dışında olan
biz, kurtuluş lütfuna uğradık" biçimindeki geleneksel söylem, ezici çoğunluğu oluşturan Sünniler tarafından da kullanılınca, eksik olan bir dehşet halkası tamamlanmış oluyordu.
2. Bölüm: Tanrı'yı Açıklayan İnsanın Var Oluşu
Burada Yüce Tanrı'nın, dünyada sonsuza kadar kendi suretinde [Elyazması s.6] bir mazhara (açınıma) sahip olduğunun ve o görünüşüyle soylu bir adam
yaptığının bildirimi ve tartışması var
Bütün nebiler [peygamberler] ve veliler [Tanrı'nın dostları], bir insan donunda halkın arasında Büyük ve Yüce Tanrı olması gereken kişiyi göstermişlerdi.7 Bu onun kendi özel biçimidir; tıpkı Kur'an'da “bak işte, Tanrı Adem ve Nuh’u aranızdan seçip çıkardı”8,
“O Adem’i kendi biçiminde yarattı” dediği ve bir başka yerde “bak işte, Tanrı Adem'i Bağışlayıcı [ar-Rahman] suretinde yarattı” biçiminde ifade ettiği gibi9 Bir başka kanıt şudur: Gerçeği konuşanlar [muhikkan] bir kişiyi gösteren Büyük ve Yüce Mevlamızı [Mevla-na] çağırır; bu Tanrı'nın en büyük adını düşündürür. Bu sözlerin doğruluğu, tıpkı Kuran metinlerinin tanıklık ettiği gibi, “Rabbimiz’ [Rabba-na] ; bize taşıyabildiğimizden fazlasını yükleme, bize kolaylık sağla, bizi bağışla, bize merhamet göster; sen bizim Mevlamızsın, öyleyse kâfirlere karşı bize yardım et”10 diye yakaran Hazreti Peygamber'in kutsal diliyle önceden geldi. Ve bir yerde O, “de ki, Tanrı'nın bizim için yazmış olduklarının dışında hiçbir şey başımıza gelmiyecek, O bizim Mevlamızdır”11 dedi. Bir başka yerde, “çünkü O inananların Mevlası olan Tanrı'dır, çünkü inanmayanların Mevlası yoktur”12 denilmektedir. İçinde Mevla-na geçen Kuran ayetleri pek çoktur ve insan onları arayıp bulmalı. Tanrı'nın [khudawandi] binbir adı vardır, doksandokuzu bilinir. En yüce ve en kutsal Efendiyi ifade eden Hazreti Mevla-na en tanınmış adıdır. Mavla-na, Efendimiz [khudavand-i ma] anlamına gelmektedir.
Daha sonra Mevla-na’ya İmam denildi. Kuran’da “İmamlarıyla birlikte bütün insanları çağırdığımız bir günde”13 ve “biz herşeyi bir temiz imam (yol göstericiliğinde) düşündük”14 hükümleri vardır. İmam adı da Kuran’da öyle sık geçer ki, bu imamın Allahın da bir adı olduğunun kanıtıdır. Bir hadisinde de Hazreti Resul, “eğer dünya bir an için İmamsız kalsaydı, şiddetle sarsılmış olurdu” demekte. Bir başka hadiste “her kim zamanının İmamını tanımadan ölürse, bir putperestin [cahiliyya] öldüğü gibi ölmüştür ve putperestin yeri de Cehennem ateşidir” dediği bilinmektedir. Yani, bir an için zamanın imamı olmasaydı, dünya bütün insanlarla birlikte mutlaka yok olacaktı. Diğer hadisinde de Peygamberin ifade ettiği gibi, zamanın imamını tanımayanlar, putperestlere benzeyecek ve yerleri cehennem olacaktır. Eğer İmam adı, Yüce Tanrı'nın bir adı olmasaydı, neden zamanın imamını tanımadan ölen kimse Cehenneme gidecek olsun? Bir keresinde bir kişi Zeynel Abidin Efendimize sordu15: "Ulu Tanrı'nın [hudavandi taala] bilgisi [marifat] nedir?" O şöyle yanıtladı [barış ona olsun] : “Tanrı bilgisi, itaat edilmesi
gereken zamanın İmamının bilgisidir” Tanrı'nın bin bir isminden birinin İmam olduğu geniş halk yığınları arasında bile çok iyi bilinir, ama insan Yüce Tanrı'nın ancak doksandokuz adını bilmek zorundadır. Mümin
[inanan], Mukin [emin olan, yakından bilen], Muhaymin [gözleyen] de, çok iyi bilindiği gibi Yüce Tanrımızın adlarındandır ve açıklanmaya gereksinim yoktur.16
Genellikle halkın arasında Peygamberin [barış onun üzerine olsun] “Tanrı'yı Arafat’ta, başını örten beyaz kadifeden peleriniyle bir deve üzerinde oturmuş
durumda gördüm" dediği anlatılır. Geri kalanların hepsi bir adama ve Adem’in yaptığı gibi, onun verdiği iyi haberlere gönderme yaptılar; onun halkı [Sabi’a] Sabin’lerdi.17 Ve rivayet sürüyor: Kıyamet koptuğunda Malik Şulim gelecek, yargılama yapacak ve Peygamberlerin şeriat çağında [devr] gizlemiş oldukları tanrısal sırları açığa vuracak. Zaman içinde ve Adem döneminde ona Mevla-na [Efendimiz] Malik Şulim diyorlardı; ve O herşeyi söyledi. İblis’in olayı Malik Şulim döneminde oldu.18
Hazreti Nuh zamanında onun kutsal ismini Malik Yazdak çağırdılar ve halkına Barahima [Brahmanlar?] deniliyor. Tufan ve Nuh’un, halkının boğulmasını istediği
olaylar Malik Yazdak’la birlikte geçti; Nuh “Rabbim, kâfirlerin hiçbirinin evlerini yeryüzünde bırakma”19, dedi. O Nuh’un duasına yanıt verirken, onların hepsini zahiri şeriat içinde boğuncaya
kadar, onun bir şeriat devrini açıkça göstermesi gerektiğini buyurdu ve böylece Tanrı'nın arzu ettikleri dışında, kör olanlar boğuldular.20 Sonra Şeriat ve Kıyamet halkı arasından hiç kimse, o kurtarıcı gemi içinde Nuh ile birlikte olmadı. Böylece o gün Nuh’un halkı; Malik Yazdak Kıyamet'te geri gelecek ve Kıyamet devasını görecek ve de cehennemlikleri Cehenneme, Cennet halkını Cennete gönderecek, diyordu.
Hazreti İbrahim [barış onun üzerine olsun] zamanında Malik as-Salam’a Mevla-na [Mevlamız] diye çağırırlardı. Hazreti İbrahim’e ilişkin olaylar, mancılığa
konulması ve onunla fırlatılarak ateşe atılması Malik as-Salam’la oldu.
Hazreti Musa [barış onun üzerine olsun] zamanında insanlar, Mevlamız Zülkarneyn [Mavla-na Dhu l-Qarneyn] dediler. Hazreti Musa’ın o gece, o ağacın içinde
gördüğü o ışık - gecenin karanlığının tavili [mecazi yorumu], Şeriatın zahiri ve tarikatın [kurtarıcı yolun] batıni anlamıdır; ve ağacın tavili bir insanın kişiliği, ışık ise Tanrı'nın birliği ve birlikteliğin
merhametidir. Hazreti Musa’nın o gece Mevla-na Zülkarneyn ile yapmak zorunda olduğu işi ve Mevla-na Zülkarneyn'i gördüğüne dair bir gelenek vardır. Sina Dağı, Hızır ve sonsuz yaşam suyu (ab-ı hayat) ve Mevla-na
Zülkarneyn ile birlikte yapmak zurunda olduğu bütün o olaylar... Musa’nın halkına Yahudiler adı verilir ve onun deccal'ı [peygamber karşıtı, anti-prophet] Firavun idi. Onlar Musa’ya Mevla-na Sabbath [Shanba] ve
Kıyamet mahkemesine de Sabbath diyorlardı.21 Gökler ve yeryüzü yer değiştirecek, fakat Kıyamet yargılaması yerinde kalacaktır. Başka bir deyişle, şeriat ve şeriatı verenin yaptığı yargılama yokolacak, fakat Kıyametin Kaimi ve onun yargısı kalacaktır.22 Musa ve onun halkı Mevla-na Messiah’ın adını da çığırırlar ve Messiah [Mesih] Kıyamet’te
gelecek ve doğruyu [hakk] yanlıştan [batıl] ayıracak; bütün halkı yeniden diriltip ayağa kaldıracak, doğru yargılama yapacak ve herkesin kendi hakettiğinin içine girmesine neden olacak.23
İsa’nın çağında insanlar Mavlana Maadd’ı çağırdılar. Baba Seyyid-na [Hasan Sabbah] (mezarına rahmet yağsın-kutsansın) der ki: Hazreti İsa Mevla-na Ma’add’ı
görmek istedi; insanlar buna izin vermediler-bu nedenle onun halkına tarsa denildi.24 Hazreti İsa zamanında onun düşünce ve buyruklarına itaat etmeyen pek çok deccallar vardı.25 Hazreti İsa Tanrı'nın bir tek oğluyum, diyor. Eğer öyle olsa, babası kuşkusuz bir insan olurdu.26 Ama o yine diyordu ki, Kıyamet anında geri geleceğim ve Babamın eserini-işini açıklayacağım. Yani yapacağım iş, Kıyamet’in Kaimi Mevla-na’yı [Mevlamız] halka göstereceğim. Onun halkı [kavm], yani kendisine inanan halkına [umma] Tarsa [Hıristiyan] adı verildi. Onlar diyorlar ki, Hazreti İsa’nın şeriatı çağında tek yaptığı şey bir ölüyü canlandırmasıydı. Oysa o Kıyamet çağına girdiğinde, çok fazlasını yapacak, yani bütün insanları yeniden yaşama döndürecek; Kıyamet mahkemesinde davalar görerek, yargılamayı tamamlayacak ve bu babasına bir yardım olacak. Müslümanlar dahi, Hazreti İsa’nın Kıyamet çağında ortaya çıkacağı, kırk yıl krallık yapacağı, insanlar arasında adil yargılar vereceği, o kadar ki kurt ile kuzunun birlikte su içeceğini söyleyerek kendi umutlarını dile getirdiler.
Hazreti Muhammed Mustafa (Tanrı onu ve Ehlibeytini kutsasın, onların üzerine barış versin) diyor ki: Ölümümden sonra benim ümmetim yetmişüç bölük olacak,
yetmişikisi telef olup Cehenneme gidecek, fakat biri doğru yaparak kurtuluşa ulaşacak. Bütün bunların arasında olan Sünniler derler ki: Biz ulu kişiler olarak, ‘biz halkın arasından dörtbin kişi; dörtbinin,
dörtyüzünü; dörtyüzün, kırkını; kırkın dördünü ve dördün de birini seçtik’ demişlerdi: Bu biri kutub’dur, yani ruhsal eksen olan velidir. Bu dünya onun yüz suyu hürmetine varlığını sürdürür. Zira dünya bir an için
bile onsuz olmayacak ve dünya onsuz kalarak varlığını sürdürmeyecektir. Şiiler dahi Mevlamız Kıyametin Kaimi'ni çağırır; bazıları Malik as-Salam ismini tutar, bazıları da Muhammed Mehdi’yi söylerdi. Yine bazıları
Muhammed ibn Hasan Askeri’nin (Muhammed Mehdi) saklandığı mağaradan dışarı çıkacağını söyler; bazıları da Muhammed ibn al-Hanafiyya’nın bunu yapacağına inanırken, bir kısmı da onun hâlâ anasının rahminde
bulunuduğunu söylemektedir.27 Herkes kendi akıl yürütme ve sonuç çıkarsamalarından bazı şeyler söylüyor. Çağın gerçekliği olan Kaimin adamları Mevlamız’a Kıyametin Kaimi diye çağırır ve Mevla-na Malik as-Salam, mustakarr (sürekli, ebedi) İmamdır zamanımızın Mevla’sıdır (Efendisi) derlerken, bir tek kişi kastedilir.28 Hindistanlılara Hindu [Hunud] denilir; onlar birine Nadir, birine de Sain diye çağırdıkları putlara yapıyorlar.29
Çağın gerçeğinin (hakikat) adamlarına gelince, onlar güvenilir ve kaçınılmaz olmuşlardı; ancak şöyle veya böyle bir tek adamdır, derler. İnsan, çağın tam
gerçekçi topluluğu arasında bile karmaşık ve yaratık olarak zayıflığıyla var olduğu için, bunun vadedilmiş kişi olduğunu söyleyerek, bir tek adamı gösterdiler; fakat bazıları onun gizlendiği ve uzaklaştığını
söylüyorlar. Bu nedenden dolayıdır ki, orada bu iki firka [tai'fa] arasında düşmanlık vardır.30
Bu konu hakkında, Mevlamız’ın (secde ve övgülerimizin ifadesi onun üzerine olsun) kuvvet ve iktidarı [Hawl va-kuvvat] sayesinde, herşeye Kadir ve Ulu Tanrı
isterse, üçüncü bölümde konuşulacaktır.
Yorum: Geleneğin Çeşitli Çizgileri
Halk muhayyilesinde (daima derlenip seçilmiş) hep canlı duran birçok duygular İsmaili çağrısıyla etkilendi. Bu fasılda geleneksel bilginin sunulduğu satırların
sayısı çok çarpıcıdır. Başında ve daha doğrusu her İsmaili yapıtında ön varsayım felsefi tanzih’tir; yani Tanrı’ya, akla uygun (fark edilebilir) bir biçimde, yaratıklarla ortaklaşa sahip
olabildiği bazı özellikler yükleme istekliliği, istemi. Tanrı'ya atfen bir isim vermekten kaçınma noktasında bile ve hatta geleneksel “Mutlak ve Yüce Tanrı” ortaklığını üstlenerek bu yapılmakta. Güvenilecek eylem, her isimle bir cümle takımı, her fırsatta ismin kendisi yerine dahi geçebilen bir cümle beklemeye alışmamış çağdaş insanın kulaklarında yankılama yapacak kadar aşırı değildir; ancak, önemsenmeye değer yeterliliktedir.
Bu Tanrı'dan uzaklaşma, daha az değerli figürlerin (kişiliklerin) hemen hemen sınırsız övülmesini çirkinlik kadar gerekli yapıyordu. Adlandırılması ve
sıfatlandırılması koşuluyla bu denli övgüye değmeyen kişilikleri kendilerine, kesin olarak Tanrı'dan daha yakında bulmaktadırlar. Bununla birlikte, pratikte yüceltilen İmam ve tanımlanamıyan Tanrı, teknik olarak
isim özdeşliği izin vermesi zorunluğundan (İmamınki dahi Tanrı'nın sahip olduğu isim derecesindedir) çok daha fazla bir genişlikte birbirine karışmış gözüküyor. Bir yanda her ikisi Tanrı anlamına gelen Huda ile Hudavend teala (En yüce Efendimiz) arasında ve diğer yanda İmama atfedilen Hudavend ve Mevla-na (Birincisi Farsça, ikincisi Arapça olan her iki sözcük de Efendimiz anlamındadır İ.K.) arasında bir çizgi
çizmek her zaman kolay değildir. Karışıklık kuramsal olarak aynı özden olan Efendimiz İsa (Lord Jesus) ve Efendimiz Tanrı (Lord God) arasında Hıristiyanlıktaki birliği bildirmesinden daha az savunulabilir.
Tanzih’den uzaklaşılmasına rağmen, felsefi gelenekten hareket edilerek, Tanrısal kanıtlar ve
isimlerin özellikle gereksinim gördüğü böyle bir öğreti oluşturulmuş; gerçekte bu ögeyi sağlıyan eski bir Yahudi geleneğidir. Eğer İmamın tanınması bu kadar önemliyse, onun Tanrı adını taşımasından dolayı olması
düşüncesinin altında yatan -eğer aslı aranırsa-, nesneyi belirleyen ve onu böylesine denetleyenin isim olduğu eski bir fikirdir. Tanrı'nın Yüce adı, evrensel bilgi ve güç için gizemli anahtar, bir ip ucudur ve bu
büyük ismi öğrenme sınırına yaklaştırılırken, insanı orada boş bir uğraşa bırakılmanın hayal kırıklığına uğratılır.31 Kıyamet’te insan hayal kırıklığına uğratılmaz, zira kişinin İmamdan daha fazla birşey bilmesi gerekmiyordu; fakat bilgili ve kudretli olan bir kimsenin ödülleri, kuşkusuz gerçeğin ruhsal ülkesinde bulunmaktadır. Daha az tanınan ve daha az yaygın bir kavramın, bu özel bölüme girmemesine rağmen, anlaşılır olmayan ruhun anlaşılır kanıta dönüşmesidir; huccet (kanıt) varlığını ve yetkesini açığa vumaya hizmet eden kişi ya da nesnedir:
İmam de Tanrı'nın huccet’idir. Yine de bu tür düşüncelerin hepsi, İsmaililerde olduğu kadar Oniki İmam Şiiliğinde de bulunmaktadır.
Keskin bir biçimde düzenli Şii çizgileri de yok oldu kuşkusuz. Kendi kuşağı içinde, inanç bağlamındaki merkezi otoritenin doğasındaki mirası taşıyacak olan
herhangi bir özel bireye saygıyla bağlılığın anlamı, Şiilere göre o kadar güçlü ki, nisbeten kozmopolit Bahailer bile onu kabul etmiştir.32
Ancak felsefi, eski Yahudi ve Şia çabalarından daha çarpıcı ya da daha gelişmiş olanlar, başka eski Orta Doğu kaynaklarından izlenebilir olanlardır.
Orta-Doğu'nun kaynak birikimi, İslamın yüzyıllar boyunca üzerine çekebildiği büyük bir hazine biçimini aldı. Yazarın burada, işittiği kadarıyla gelecek olayların birçok önbilgilerini ya da daha fazlasını kitabının
kapsamına aldığı görülüyor. İnsan zaten Hıristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların ve hatta Zerdüşlerin inançlarının (onlar çoğunlukla İbrahim ümmetinden sayılmaktaydı ve bunun açıklaması Kelam-ı Pir, s. 59/64'da
vardır) kapsama alınmasına şaşırmıyor; çünkü İslamda bütün inançlar resmen tanınıyordu. Brahmanlar, Hindular ve Gnostik Paganlara (bilgici-marifetçi putatapanlar) gelince, onlar genel olarak çok fazla hesaba
katılmadılar. Aynı gelenek içindeki başka bir yapıt olan Kelam-ı Pir’de (s. 44/51), İslam öncesi egemen inançlar gibi, Müslümanların özel bir coşkuyla koğuşturmaya uğrattıkları Mani inançlılar da listeye alınmıştır.
Gelece kehanetlerle (önbilicilikle), diğer bir geleneği, yani, Schaeder’in işaret ettiği gibi33 Kamil İnsan’ (Perfect Man) figüründe bizzat birleştirilmiş olan Gnostiğe çok daha fazla yaklaştırdı. Herşeyden önce Kamil İnsan, insanlığın kökeni –modeli- ve bütün çağlarda insanlığın teleological (yani doğaya egemen ve yaratıcı düzeni inceleyen evren bilimine göre, ya da evrensel düzene ilişkin İ.K.) eksenidir. O, bütün
meleklerin tapınmak zorunda olduğu, Tanrı'nın suretinde yaratılmış ilk insandır. Kamil İnsan, kendisinde evrenin özeti bulunan, evrenin yoğunlaştırılmış mükemmel eşdeğeri microkosmos, yani küçük evrendir. Bu sıfatla insan teknik olarak, evrenin asıl amacıdır; onsuz evren, tam bir amacı olmadığından, var olamazdı. Kökenin ve hedefin bu kavramları zaten İslam içinde bile birleştirilmişti. Biz burada son Advent’in (İsa’nın döneceği günün) kehanetlerinin de sürekli olan şimdiki zamanın bu Urmensch'ine (İlk insan) başvurduğunu görüyoruz. Böylece geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanın hepsi bir tek kişilik içine sıkıştırılmakta. İlk Cennet’in Adem’i, her çağın kutbu ve Şia inancının
objesi Mehdi-Messiah sadece tek kişidir; Tanrı'nın en yüce adının cisimleşmesidir.
Kavramın çok fazla basitliğine rağmen, sonuçta felsefi yorum ve Sufi tapınma duygusu yardımıyla uygulanır, fakat burada böyle bir organik, ama sonu olmayan zaman
ünitesinin çağrısı görülmektedir. İçindeki bütün kutsal bilgiler, tek bir İmam üzerinde odaklama yapmaktan okuyucuyu sakındırır: Şia duyumunda bağlılık ve sevginin, umut etmenin ve korkunun öncelikli nesnesi,
bilinemez Tanrı'nın kendisi olarak bilinebilirliği ve Tanrı'nın yarattığı herşey için mükemmelliğin hedefidir.
Çeşitli Gelenekleri Birbirine Bağlayan Kişilik Melkhizedek
Bu yeni kişiliğin ilkesel anlatımı olan imam-Kaimler dizisidir. Bu yeni dizi, bir gelenekten daha çok çağsız ve zamansız insanın sırayla birleştirilmesidir.
Zülkarneyn-Hızır bildiğimiz gibi, Sumerce bir isme kadar iner: Khidr, bizzat Utnapishtim’in ölmezlik adının bir çeşitlemesinden çekilir.34 Bunun gibi Melkhizedek’e kadar inen üç isim de doğrudan İncil pasajlarından alınmadır: Malik as-Salam, King of Salem (Barış Kralı) tamlamasının çevirisidir; Malik Shulim Süryanice’den aynı tamlamanın çeviriyazısıdır; Malik Yazdak ise bizzat Melkhizedek adının (Cuveyni’de daha fazla kesinlik verilmiş) bir transkripsiyonudur. Hızır ve Malik as-Salam’ın burada canlı bir biçimde eşit olduğu görülür; oysa, yalnız ve ermiş veliler, bolluğun tükenmez kaynağını ona çevirebildiği için Hızır genellikle Müslümanlar arasında yakından tanınmaktaydı. Diğer yandan, Nizarilerin kendisine öncekinden daha fazla saygı gösterdiği ve Hasan II’nin doğum öyküsü içine giren Malik as-Salam belirsizdir.35
İmamlığa yeni bir tutum alış bu yeni dizide başka yöntemlerle yansıtılıyor. Batıni sistemden, içinde İmamdaki Tanrı bilgisini toplayan ve özümseyen birine
değiştirilen şey, burada gayb aleminden haber vermeye (kehanete) ilişkin figürlerin (peygamberlerin?) işlenmesiyle belirtiliyor. Örneğin şeriatın kendisi değil, ama Nuh'un (yönünü) döndüğü Rabbi-Efendisi olarak
Malik Yazdak burada Tufan öyküsünün merkezidir. Tufanı, içinde insanların ruhsal olarak boğulduğu şeriat olarak betimleyen eski İsmaili tevili (batıni yorumu), üzerine bu çok önemli moral (anlayışın) asıldığı sadece
bir kancadır: Şeriatı buyuran Malik Yazdak idi ve ona Kuran ayetlerinde "Rabbimiz" deniliyordu.
Burada klasik İsmaililerin saptırılmış çözümsel mitolojisinden, Oniki İmamcılar arasında daha fazla ortaklaşalık bulunan, ancak daima halk düzeyinde var olan
sözlü bir efsaneye doğru yön değiştirecek bir eğilim görülebilir. Malik Yazdak ve Zülkarneyn kuşkusuz hâlâ ideal örneklerdir. Hikâyeler içinde betimlemlenmiş özel kerametleri başaran bir özel kişiliğin anlamı-ki
neredeyse, harfiharfine şimdinin düşüncesi-, geçmişte herhangi bir olayın arkasında değişmez bir biçimde yinelenen batıni ilkelerin bulunduğu şematize edilmiş tavilden geri kalmış bazı şeyler kuşkusuz daha sağlamdır. Kıyamet dönemleri tarihinin anlamı, zaman ve doğanın tamamını bir tek hedefe indirme noktasında, gerçekten bir tarihsel özün
anekdotlarını yeniden sunuyor. İçinde, küçük bir mezhebin sonuçta kendi yaşayan tarihini bulduğu, halk kahramanları üzerindeki bu odaklaşmadan uzaklaştırılmıyoruz.
Hasan II’nin doğumu ve pozisyonunun yalnızca kuşkulu merkezciliğine değil, fakat sonuçta herşeyin açığa çıkarıldığı sanılan noktada bile, Kıyamet öğretisinin
yadsınamaz bir görünüşü olan kozmik sırlarının ortamına da uymayan yeni dizi çevresinde bir gizem bulunmaktadır. Kozmik gizemlerin hemen hemen horgörüldüğü, erken Nizarizmin katılığının tersine; var olan yetkenin
(otoritenin) yeterli olduğunu inanan ve bütün sırları adım adım akılcı bir biçimde çözmeyi araştıran Fatımi bilginlerin kentli tavrına karşı; bütün yaşamın açıklandığı yer olan burada, esasta bir gizem ve bir zıtlık
(paradoks) gibi açığa vuruldu: Örneğin, Tanrı hem bilinir hem bilinmezdi. Bunun gibi belgelenmiş böyle bir gizem tamamıyla evin içindedir. Ancak genel karanlıkta görülebilen parlak ışıktan suret, ilksel İmam-Kaim
figürü için çok iyi seçilmiştir. Bilgiç Nasruddin Tusi bunu rasyonalize ediyor (Kaim figürü vasi ile birdir) ve bazı şeyleri düzeltirken, onları yassılaştırıyor (Tanrı bilinir ya da bilinmez, görüş noktasına bağlı değildir ve daha yüksek bir görüş noktası içinde ise, olay hiçbiri değildir).
3. Bölüm: Ali Bir İnsandır?
Birinci kısım: Konu: Bu dönemde o kişi kimdir, nerede yaşıyor ve adı nedir?
Avam ve has (aşağı ve yukarı tabakadan insanlar) Sünni ve Şii halk arasında, Peygamberin Mevla-na Ali İbn Abu Talib’i (Tanrı onu kutsasın), Kıyamet’in Kaim’i
olarak belirlediği, genellikle bilinen bir olaydır. Hazreti Resulullah’a (Tanrı onu kutsasın) Kıyamet Kaim’i kimin olacağı sorulduğu zaman, “herhangi bir kimse değil Ali İbn Abu Talib olacak” edi. Başka bir kere
sorulduğunda, “şu üzerine bir çakıltaşı fırlattığım, sandaletini onaran kişi!” iye yanıtladı. Sonra arkalarındaki, sandaletlerini onarmış ve onları düzeltmekte olan Hazreti Mevla-na Ali’ye baktılar. Ayrıca, onun
hakları hakkında vahyolunmuş olan ayetleri [Elyazması, s. 14] açıklayan Peygamberin, Gadirhum günü yaptığı toplantıda vasiyet ve duyuruları var.36 Yine çok iyi bilinir; bir gün Sukkad (ona lanet olsun), yani lanetli köpek Mevla-na Ali’nin mübarek yakasından tutmuş ve onu (Ebubekir'e) bağlılık yeminine sürüklüyordu. Salman (Tanrı onu kutsasın) ona; "haklarını çiğnediğiniz ve saldırdığınız kişinin kim olduğunu bilmiyor musunuz ve siz nasıl onu bu biçimde sürüklüyorsunuz?" diye bağırdı.37
Salman’ın da karşı koyacak gücü yoktu. Ama,“Bu şekilde sürüklemekte olduğunuz kişi, eğer o, şunu bunun üzerine, bunu şunun üzerine kaldırıp atmak isteseydi,
yapabilirdi” diye bağırırken, elleriyle yeri ve göğü gösterdi. O anda Hazreti Mevla-na Ali ona baktı ve yavaşça “insan bildiği herşeyi söylemez” dedi.
Ve başka bir nokta, Abdullah-i Saba’nın Mevla-na Ali’nin tanrısallığına “Lebbeyk!” (Buyurunuz Efendimiz!) diye çığırışları: Çok iyi bilinir ki, Mevla-na Ali
bir ateş yakmalarını buyurdu ve “bunu söylemeyi durdurun, yoksa sizin hepinizi yakmak zorunda kalacağım”dedi. Onlar ise, “bizim tüm özümüz-cevherimiz olan senin uğruna, bundan daha fazla ne arzu edilebilir ki?
dediler; aramızda bir perde olan bu ikilem tekleşecek; zira sen herşeydin ve herşey olacaksın, bizi yakmış olsan da”. Bunun üzerine o (Ali), halkın gözlerinin önünde, göreceli olarak onların yandığı sanılıncaya
kadar, yüzlerinin ateşe yaklaştırılmasını buyurdu. Oysa bir başka gün bu (sözde yakılan İ.K.) kişiler Basra pazarında ekmek satarken görülüyorlardı. Onlar Mevla-na Ali’nin hizmetinde bu olaya maruz kalmışlardı.38
Bu yolda davranış gösteren kimselere Mevla-na Ali bir mübarek Fasıl-nâme'sinde şöyle ifade
buyurur: “Kanlarını akıtacak pek çok insan var; ve kendi kanını dökecek herkim olursa olsun o kişinin lanetlenmişliğini paylaşacaktır.39
Ve ek olarak Abdullah İbn Abbas bir hadisi şöyle bildirmektedir:
“İnsanın derinliği, ‘ben Tanrı'nın yüzüyüm ve ben Tanrı'nın bir yanıyım; gökleri yukarı kaldırdım ve yerleri aşağıya yaydım’ diyen Ali İbn Abu Talib gibidir."
Yine O (Ali) “ben Tanrı'nın eliyim, diyordu; elimi ateşin içine sokar ve kendi kullarımı ateşin dışına çıkarır, düşmanlarımı ateşin içinden geçiririm. Sonra
ateşe söylerim: Bunlar benim için, şunlar senin için.” Hazreti Peygamber (barış onun üzerine olsun) soruyor; “o kimdir ki Cehennem ateşini Cennetten ayırır?” Oradakiler “O, Ali (kutluluk onun üzerine olsun) İbn Abu
Talib’dir” dediler. Yine başka bir yerde (Peygamber) şöyle ifade buyurmuştur: “Bunun anlamı, Kıyamet gününde bütün melekler, cinler ve insanların biraraya gelmesi ve Kıyamet sancağını kaldırmak istemeleridir; fakat
bunu (yapmaya) muktedir olamıyacaklardır. İşte o zaman Ali (Tanrı onu kutsasın) İbn Abu Talib gelecek ve Kıyamet sancağını kaldıracak.” Ve Mevla-na Ali’nin Kıyamet Kaimi olacağının bu türden pek çok kanıtı vardır.
Bütün İmamların üzerinde olan Mevla-na Ali'nin (kutluluk ona olsun) kaynağı ve dönüşü [mabda ve maad], başlangıcı ve de sonu yoktur: Fakat göreceli olarak o,
halka bazan oğul, bazan torun, bazan yaşlı, bazan genç, bazan bir ananın rahminde, bazan bir oğlan çocuğu, bazan bir kral, bazan bir dilenci, bazan varsıl, ara sıra yoksul, bazan mal-mülk sahibi, bazan cıscıbıl
(hiçbirşeyi olmayan), zaman zaman zalim, zaman zaman bağışlayan, bazan acıyan biri olarak gözükmektedir; o halkın gözlerinde bunların hepsi olur; zamanın, bugünün ve yarının İmamının donunda da görünür. Bundan
önceki bin yıldan beri böyle bir adam olmuştu - şimdi dahi olmak zorunda; vardır ve var olmayı sürdürecektir. Ve o zaman sırasıyla bütün bunlar gibi gözükür; yer ve uzaklık bakımından arasıra doğuda, arada bir
batıda, bazan güneyde ve bazan kuzeyde; bazan bu kentte, bazan o kentte ortaya çıkar: Halkın gördüğü bütün bunların hepsi bir tek adamdır.40
Mevla-na Ali bir konuşmasında şunları anlatmaktar: "Mısır’da [Kahire’de] bir minber kuracağım ve Damascus’u (Şam’ı) ele geçirip onu küçülteceğim, yani
isyancıların boyunlarını vurduracağım; ondan sonra Daylam bölgesine kutsal savaş açacağım. O çevreye ulaştığım zaman, dağları alçaltacak ve ağaçları kökleriyle çekip koparacağım; Büyüklük ve Yücelikten maksat budur:
Başka bir deyişle, o bölgede gözükecek ve orayı Müslüman yapacağım. O çevrenin insanlarını itaat altına alarak kendime kul yapacağım. Oradan sonra Hindistan bölgesine cihad açacağım." [Elyazması, s. 17-18] Ve
mübarek Fasl'ında sürdürülüyor: "Bir adam Mevla-na Ali’ye sordu; bu şeyler yapmak için geri gelecek misiniz? Çünkü o adam Mevla-na’nın öğrencisi [zabandan] değildi, yani o cahilin biriydi. Mevla-na Ali
konuşmasını ona yöneltti, çok öfkeliydi. Ona dedi ki, ben gelmeyeceğim, ama oğullarımdan biri bu şeyleri yapacak ve böylece onu ben yapmışım gibi olacak.41
Bundan dolayı Mevla-na Mehdi (ölm. 934) (zikri barış olsun) batı bölgelerinde gözüktü ve Mısır’a gelip minberini kurdu. Şam’ı aldı ve asilerin boyunlarını
vurdu.42
Mevla-na Mustafa Nizar (secde ve övgüler onun üzerine olsun) oğullarıyla birlikte Mısır yönetiminde ve krallığında göründü; tıpkı Ulu ve Yüce (Tanrı'nın),
Muhammed’e gönderdiği vahiyde söylediği gibi: "Kıyamet gününde güneşin doğuşu ilk kez batıdan olacak ve göğün tam ortasına ulaşacak, oradan geri dönerek yine batıda kaybolacak ve sonra doğudan yükselecek."
Kıyamet güneşi hernerede zikredilirse, bu cümle oradadır. Batıdan doğan (Güneş) bu Mevla-na Mustaf Nizar idi ve dünyanın merkezi olan Bağdad’dan Hulvan’a (Hilvan) kadar her yeri ele geçirdi; buraları egemenliği
altına aldı. Ondan sonra, dönemin zorlaması yüzünden yeniden batıda kaybolmuş oldu.43
Önceki paragraflar İmamların hepsinin Ali’nin (Tanrı onu kutsasın) kendisi olduğu ve olacağını ortaya koydu ve bütün mübarek Fasıl'larda açıklama yapılmış olan anlamlandırmalar üzerinde tartışma vardır. Bir konuşmasında Ali, “bizim benzerliğimiz İmamlarda yinelenmiştir” diyor. İlk ona gelinceye kadar, herbiri vasilerle danışır görüşürdü; öyle ki Mevla-na Ali’den Taki Ahmed’e kadar İmamlara Vasi deniliyordu. Bu nedenden dolayı İmam Muhammed Bakır (barış onun üzerine olsun) Cabir Cufi’ye, “onlar Vasi zamanından inen vasilerdir” demiştir.44 İkinci 10'a gelince: bir kimse imamlara atıfta bulunabilir, yani onu işaret edebilirdi; böylece artık, on birinciden on ikinciye, birlik kişisi [İmam] diye çağırıyorlardı. 11. İmam olan Mevla-na Mehdi’den 19 ya da 20. İmam olan Mevla-na Nizar’a kadar da İmam olarak çağrılmıştır.45
Sonuncu 10'a gelince: Kaim'lere gönderme yapılır ve yirmi birinciden itibaren Hükümdar
Mevla-na’ya –niyaz ve övgü onun zikri üzerine olsun- ve otuz imama kadar birlik kişisine imam denilecektir.46
Yorum: Ali'nin Yüceltilmesi
Son kısımda verilmiş olan çeşitli gelenek çizgilerinden sonra, biz burada özel olarak Şia'nın güçlü mirası olan, özellikle Ali’nin coşkulu yüceltilişi üzerinde
odaklaşacağız. Hepsi Ali oldukları için, bütün İmamların, onlardan herhangi biri olduğunu -eğer bundan hiç söz edilmeseydi de- söylemek ilkede doğruymuş gibi olurdu.. Bir biçim, varsayım olarak bir diğeri kadar
gerçekliktir. Vekilleri arasında ona yüce makam verdiği Ali’nin kişiliğine koyu Şii yaklaşımı budur: Örneğin, kendisini sadece lanetle anarak tatmin etmeyen yazarımızın, Ömer’e karşı anlatılamaz nefretine ilişkin
yaklaşımı, bir kelime oyunuyla ona daha fazla hakaret etmeğe çalışmakla beceriksizce kendisini geri gitmeğe zorluyor. Ne Muhammed ne de Şeytan, buradaki gibi Ali’ye böylesine sevgiyle bağlılık göstermiş ve Ömer’e bu
denli nefretle yaklaşmıştır. 47
Ali’nin üstünlüğünün kanıtları, onun hakkında (Şiiler arasındaki) kamil insanların anlattıkları mükemmel (olağanüstü) şeylerin çeşitliliğinden biçim kazanmıştır.
Birinci planda güvenilecek olan, Ali hakkında Muhammed’e atfedilen bazı hadislerin listesinin çıkarılmış olmasıdır; Muhammed adına geleneksel olarak, tümü özel bir yetkeye sahipti. Peygambere ılımlı bir biçimde
akraba göndermesinin arkasından, yazar anında, Ali’nin yaratıcılık üzerinde sınırsız bir güce sahip olduğunda ısrarlı olan Salman’ın çok coşkulu tanıklığına başvurmakta. Yazarımızın kalbinde var olan, işte bu
aşırıların gelenekleri içindedir. Salman hâlâ ortalama Şii çevreler arasında da çok tanınmış bir kişiliktir. Ancak, arkasından gelen kişi Abdullah İbn Saba, genellikle küfür sayılan Guluv’un (Ali’nin ayrıcalık hakkını aşırı abartma) kurucusu olduğu ileri sürülen kimsedir.
Şimdi yazar, Muhammed’in kendisinden ve böyle ılımlı karşılık olduğu ileri sürülen bir son hikâyeden önce, Guluv çağrışımlarıyla herşeyi farklı söylemler içinde anlatıyor: Ali Kıyamet gününde tek başına son adalet sancağını kaldıracak; bu Alamut’taki Kıyamet’e iyi uyarlanmış bir düşünceydi, çünkü burada da sonuçta kurtarılmış ve kaybetmişler, Kıyamet günü sancağını kaldıran Ali tarafından birbirinden ayrılıyordu. Yani Kıyameti başlatacak olan Ali olduğu gibi, Alamut’taki Kıyamet olayı da onun eseridir.
Yazarımız öncelikle böyle bir etkileyici vasiyetnâme ilgileniyor; ancak onun, vasiyetin her parçasındaki çapraşık öyküleri anlatma hırsı bize, İsmaililerin daha
renkli ve belki daha derin imgesel mirasında yatan şeylerin böylesi öykülerde bulunduğunu anımsatıyor. Burada belki, Oniki İmamcı Şiiler için ana eksen olgu olan Ali’nin oğlu Hüseyin'in şehitliği değil, İbn Saba’nın
şehitliğinin hesaba katılması anlamlıdır. (Bize göre yorumcu burada olayı çarpıtıyor; çünkü, metin içinde İbn Saba'nın şehitliğinden filan söz edilmiyor ve ne de Hüseyin'in durumuyla karşılaştırmaya ilişkin bir
dolaylı bir söylem var. Burada sadece İsmaililerin İbn Saba'ya - Sünnilerin, Şiilerin onu aşağılamaları ve değersiz görmeleri, hatta yaşamamış saymalarının aksine-verdikleri değer ve duydukları saygı söz konusudur.
Gerçekte, yorumcu çevirmenin ısrarla Arap heresiograflarının kullandığı Guluv (taşkınlık, azgınlık, aşırılık) terimi ile aşağıladığı Heterodoks İslam (Alevilik) Abdullah İbn Saba ile başlamaktadır. İsmaililer bunu
çok iyi bilmektedirler. YOL (2001, sayı 9) dergisinde tanıtmış olduğumuz Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen ve İmam Cafer (ölm. 765) çevresinden Abul Hattab'ın yazmış olduğu Ummul Kitab'da çocuk İmam'ın
(Muhammed Bakır) öğretmeninin adının Abdullah İbn Saba olarak geçmesi de bu tarihsel ve dinsel kişiliğe verilen önemi göstermektedir. İ.K. ) Yine
burada biz, gelenekler arasında pozitif bir seçim buluyoruz; daha renkli büyük bir kişiliği yüceltmek maksadıyla, daha küçük bir tarihsel gelenek seçilmiştir; oysa Hüseyin gerçekten öldürüldü, fakat İbn Saba’nın
ölümü olasılıkla bir uydurmadır. Guluv geleneği de burada masumca renklendirilerek geliştirildiği gibi değildir. Birlik ve ikilem hakkındaki hikayede ise ortalama bir Sufi ilgisi anlatılır ve sadece daha sonra ekmek
satın alan (adam) hakkındaki yorum olay üzerine (İsa için söylenen) görünüşte insan aslında ölümsüz Tanrı çarpıtması getirilmesinde Guluv’da ısrar etmektir. Oysa Sufiler herne türlü fiziksel mucizeler ileri
sürerlerse sürsünler, onlar ruhsal birliğin bu gibi fiziksel kanıtına bakmazlar.48
Vahiye İlişkin Tarih Kuramı
İsmaililerden önceki çeşitli Guluv grupları bazı siyasal başarılar kazanmışlardı. Ayrıca onların siyasal olaylara etkin tutumları İsmaililiğe taşındı ve tarihsel
bilincinin içine apokaliptik (vahiysel) bir davranış sokuldu: imamın her mücadelesi dünyanın kaderini tayin etmektir. Bu davranış çevreye göre çeşitli biçimlerde ifade ediliyordu. W. İvanow (Rise of Fatımids, s. 101 vd.), Fatımi Kadı Numan’ın otoritesi üzerinden, Fatımiler arasında, Mehdi’nin, dünyayı değiştirip düzeltme görevinin ardıl olan tüm hanedana havale edildiğini söylüyor.49 Hanedanın dışsal yönelişi, ancak son zafer karşısında değişimleri atlayıp geçebilen bir bireyin, yaşamındaki değişimi sunarken görülebilirdi.
Kıyamet davasında tarihin bütünü bile, daha çok doğrudan Ali’nin, onun yakınları, dostları ve düşmanlarının yaşam öyküsünden oluşmaktadır.50 Ali’nin hasımlarıyla mücadele ettiği Sıffin ve Medine’de başlamış olan öykü, Mısır’a, nefret duyulan Şam’a dönemeçler yaparak sürdü; oradan da (bugün İslamın tamamıyla yayılmış olduğu) inanmayanların ülkelerine, erken dönemlerde bir Zerdüşt kalesi olan Daylam, Hindistan, (Tusi’nin eklediği) Çin ve Avrupa’ya ulaştı.51 Dışsal (zahiri) olarak, o bir kutsal savaştır, fakat onun içsel (batıni) yönü daha da önemlidir. Zira içeride olan büyük içsel (batıni) yayılma ve dışardaki yasaya (Şeriata) anlam veren sürekliliktir; evrenin kaderi olması da bu nedenledir; Fatımi “İmamları” ise bu vahiy alma içinde sadece bir tek sahnedir. Yeterli zaman içinde doruğa yükselmiş Muhammed’den Ali devraldığı zaman başlayan revelasyon (tanrısal esin, vahiy), Kıyamet gününün çeşitli olayları ve onun Fatımi tarihinde somutlaşmış "Güneşin batıdan doğuşu" olayından sonra, son Kıyamet içinde, yaparak herkesin kurtuluşunu Alamut'ta kendi gerçek kaderine bağlamayı ilan etti.
Burada biz, Nizar’ın iktidardan düşüşünün bir doğrulanmasını buluyoruz. Büyük günün önceden bilinen bir olayıdır bu- hiç olmazsa, zamanında neyin olması
gerektiğine dair temel atarak, işaret verme ve yerine getirme, tamamlama rolünü oynadı. Nizar ve oğulları, doğuda, Daylam’da güneşin gerçek doğuşu vukubulmadan önce “batı içinde” geri çekilme zorunda kalıyor: Bu dönemde vasi ve daha sonra imam olarak Ali’nin görünüşü, Kaim gibi görülmeden önce sergilenmiş olmalıdır. Böylece tarihin anlamı, felsefi olarak en üstün görüldüğü çok noktada geri dönüş yapıyor.
[Bölüm 3, İkinci Kısım]: Hasan II Kıyamet’in Adamıdır
İnsan, o mübarek konuşmanın sözlerini iyi incelemelidir. Şimdi Mevla-na Ali’yi (Tanrı onu kutsasın) bir kez daha dinleyelim: “Mısır’da bir minber kuracağım”
dedi, onu kurdu. “Şamı alacağım” dedi, onu aldı. “Ondan sonra Daylam’a gideceğim” dedi, oraya gitti. Fakat insan kendi kendisini görmeyen bir göze sahip olmalı ki, sadece ona bakabiliyor.52 Büyük ve Yüce (azza ve ala) sözleri bir yadsıma ve çelişki değildir.53 İleride Kıyamet borusu iki kez üflenirken, o Daylam’da çoktan üflenmiş olacak; çağının güneşi olan Kıyamet davası oradan parlayacak ve güneşin kaynağı da, -nasıl başka bir yerde olabilir ki?- orada olacak.
Işık herhangi bir kentte gizlenmiş olmayacak. Birilerinin söylediği mi olacak; yani göksel güneşin kaynağı yeryüzündedir ve kendi küresinden kesilmiş olur (?)
Bu sözler saçmadır, aklı olmayan insan bunu kabul eder. Eğer dışsal (zahiri) anlamda, vücutlar içinde bir vücut olan göğün güneşinden ışığın ayrılması ve kesilmesi saçmalık olursa; [gerçek] Kıyamet bakımından da,
mübarek dava olan güneşten ışığın kesilmesi ve ayrılması saçmalıktır, anlamsızlıktır. Hayır, bunlar diğer anlamsızlıklar arasındaki saçmalıklardır: önceki, kısmi bir görüş içinde mecazi bir anlamsızlık; sonraki ise
gerçekten tümüyle bir saçma görüştür.54
Ayrıca, şeriatın adaleti Tanrı ve halk arasında paylaşılır, fakat Kıyametin hükmü Yüce ve Parlak Tanrı'ya özeldir. Halk Kıyamet ülkesinde (kevn-i kıyamet)
Tanrılıktan bir pay almaya gelmezler; ne de o ülkeden kendileri için herhangi bir işaret ya da varlık elde ederler. Sonra, zamanın en çoğunu alan Şeriat çağında gizlenmesi ve Kıyamet çağında birinci ve sonuncu
arasında açıkça hüküm vermesi anlamsız olurdu.55
Ayrıca Peygamber (barış onun üzerine olsun), “Kazvin Cennetin kapısıdır” demiştir; yani Cennetin kapılarından bir Kazvin’dir.56 Mademki Kazvin, Daylam ülkesine açılan kapıdır [Elyazması, s. 20], öyleyse mutlaka Daylam Cennetin kendisidir. Dünyanın bütün insanları umut eder ve emindir ki Yüce Tanrı iyileri Cennete götürecek, kötüleri ise Cehenneme atacak. Şu halde Hazreti Mevla-na’nın (Tanrı'nın) iyilerle Cennete, kötüler arasında Cehenneme gitmek zorunda kalması ve bir köşede gizlenmesi saçmalık olurdu. “Tanrım bizi, bu dünyanın kötülüklerinden ve başkasının cezalarından koru!” Bundan başka, Cennettekilerin Cennette ve Cehennemdekilerin Cehennemde Tanrı'yı göreceklerini söylemişlerdi.57
Ve diğer bir kanıt: Adem’den önce var olan Kıyamet çağı, bizim içinde bulunduğumuz bu döneme ısrarla direnmiştir. Her ne kadar Kıyamet ebediyse bile, ancak
şeriatla ilişkili olarak yenilenir. Bütün iyi insanlar en büyük hücceti (huccat akbar) belirtmiş, iyi bilgiler ve söylemler getirmişlerdir. Huccet ve Kaim, veliler [azizler ya da Ali’nin durumundakiler] ve vasiler
[Ali gibi] ve nebiler [peygamberler] ve Ulu l-Azam’ın [altı büyük peygamber] bütün inananlara tanıklık yapmışlardı.58
Hazreti Baba Seyyidna Hasan-i Sabbah (mezarı mübarek olsun, biz de ondan kutsanalım) Kıyamet’in Kaiminin en büyük hücceti ve babasının yapıtını açıklayan
Kıyamet çağının İsa’sı idi. Seyyid-na (mezarı mübarek olsun) dedi ki: “Kaim göründüğü zaman, bir deve kurban edecek ve bir kızıl sancak açacak. Mevla-na kaleler yıkacak [Elyazma. s. 21] ve Şeriat kapısı olan takiyye perdesini kaldıracak; onun sözü, varolan ve varolmayan dünya içinde, olmayacak (his term will not be, in the world of being and not
being). O zahiri bakımdan (dışgörünüşte) bütün Kaim halkını öldürecek [?ve hama ashab-i kaim-ash ba-hukm-i zahir bi-kuşhad] ”.59
Bütün bu iyi bilgileri, üzerinde zikr-i niyaz ve övgüyü taşıyan yüce Efendimizin içinde gördüm:
Bunları, Seyyidna Hasan, Ala Zikr-i Selam’a (Hasan II) hizmet ve kesin itaat içinde haberci olarak Hamid ile göndermiş ve ondan af rica etmişti.60 Bundan başka, Hüseyin ibn Abdulmelik’e göre insan, bu çevreyi tanımış olması için Dih-Khudavend Fasl’ını okumalıdır.
Hazreti Mevla-na (Tanrı) Kıyamet çağından itibaren insanların kalbleri üzerine takiyye mühürü vurmuştu. Zira halk her ne kadar dostluk ve cesarete sahip olsa
da, onun için (...?) O, tanrısal mühürü kırdı ve şeriat hükümlerini kaldırdı.61 Eğer [bir kimse] bunu yapmak isteseydi, insan onun bu [mührü] önce bizzat Kuran’dan kaldırmakta olduğunu düşünmek zorunda kalırdı. Büyük ve Yüce Mevla-na (Hasan II) gelip onu ortadan kaldırmadıkça, bu zordur. İşte o geldi ve bizzat kendisinin yaptığı takiyyeyi ve yine kendisinin buyurmuş olduğu şeriat hükümlerini kaldırdı. Ancak Efendimiz, "ben söylemiştim ve olaylar yüzünden yetkimi kullanarak takiyyenin perdesini kaldıracağıma söz vermiştim ve sözümü yerine getirdim" dahi demiyor.
Efendimiz Ala Zikrih-is Selam, Kadı Mesud’un Fasl’ının sonunda, dinin sınırını hesaplıyor [Elyazma. s. 22] ve "ben, bu veya şu kimse değilim" der
demez, oradakiler hemen : “Eğer bir peygamber isen, bize bir mucize göster!”dediler. O: “Tanrı yasaklıyor dedi (ve bunu yapmadı), çünkü o halkın cezalandırılması için bir neden olurdu.” Onlar sözlerini yinelediler:
“Eğer sen Tanrı'nın hucceti isen bize kanıt göster.” Bunun üzerine O: “Tanrı menediyor dedi (ve doğrusu onu da yapmadı); ben Tanrı'nın huccetiyim ve halkın varoluş nedeni değilim (diğer deyişle 'halkın yokoluş
nedeniyim:..and cause of non-existenceof people- İ.K.).” Sonra herkesin arasındaki sınırı belirledi ve “ben ne bu kimseyim ne de şu kimse” dedi. Ama o, "ben Kıyametin Kaimi ve bütün varlıkların ve insanların
efendisiyim”demedi.62
Ve ek olarak, Emir Haydar Mesud’a ait Fasl’da: -o, bir Hadis-i Farzand’dan... [bir çocuk hadisi, konuşması.....] söz eder- böyle bir düşünme usülüne, ancak
dinimin kadısı ve naibi olan onun sahip olması gerekir; bu [açıkça] gözükmeyen bir gizdir. Efendimiz Hasan'ın gerçek doğumu (Tanrı onun adını kutsasın), zahirlere göre, çok uzun zaman sonra, yıllar sonra vukubuldu.
Efendimiz Zikrihi s-Selam, kendi sözlerini içeren Arapça Fasl’ın, kendi çevresinin sırrı kısmında [cüz], “ben zaman ve sonsuzluğu kuşatıyorum” diyordu. Ondan sonra Efendimiz Muhammed (ismi mübarek olsun), Hasan’ın
(şanı-şerefi ışık saçsın) hemen arkasından; Başlangıçtan Sona kadar Efendimiz Hasan-i Kebir Açıklaması’nın sonuna,”başlangıç ve son onun içindedir”63 diye ekledi. Bu noktada insan durup düşünmelidir. [Elyazması, s. 23]
Efendimiz [Hazrat-i ma?(Muhammed II)] konuşmayı sürdürüyor: "Sonuç olarak, Seyyid-na (Hasan ibn Sabbah) davayı halkın arasında ne için yaydı? Sonuçta o,
davayı Mevla-na Zikri-s Selam için yapmadı mı? Seyyid-na’nın 'telef olan herşeyi onun yüzü kurtarır' dediği Mevla-na Zikri-s Selam'ın yüzüydü. O, hakkında hüküm verilen Tanrı'nın eliydi; 'onların ellerinin
üzerindeki el bizzat kendim ve benim elimdir' (Kuran XXVIII, 88; XLVIII, 10). Ve bir diğer yerde buyurdu; 'Tanrı'nın tarafı' (Kuran XXXIX, 57), benim doğam ve benim tarafımdır." O gün hep Arapça konuştu, bu
Fasl’da ise Farsça diyor ki, "eğer bir yaratılmış varlık tanrısallığa istek duyuyor [Elyazması, s. 24] ve tanrısallığa halkı ulaştıracak nedenleri vaaz ediyorsa; bu makama bizzat sahip olamıyan bir kişinin
adına [talep ediyorsa] ve ‘ben Kaimin hüccetiyim’ diyerek, batıni anlam [mani] sahibi olmaksızın böyle bir talepte bulunursa- o kişiye, talebiniz doğru değildir, demek zorundayım. Bu, daima var olan onun (Imam'ın)
hakkıdır ve o, her iki dünyanın sahibidir."64
O göreceli olarak [insanların] her her türlüsüne, kendisinin alemin [her çeşit alemin] nedeni olduğu hususunu konuşmakta: Örneğin sözünü ettiği Muhalif
[tadadd] halkıyla birlikte o ülkeninin varlık sebebidir; bunun gibi Sıradan-alelade [tarattub] toplumuyla şu memleketin varlık nedeni ve yine bunun gibi Birlik [vahdat] halkıyla birlikte bu ülkenin varoluş
nedenidir. O, halkı karışıklıktan kurtarıyor ve Birlik halkının kendi birliğine ulaşmasını nedeni oluyordu. Sonra Mevla-na Zikrihi-s Selam şöyle bir belirleme yapıyor: “Ben Tanrı'nın kullarından biri ve Peygamberin
[Rasul] kardeşiyim.” Yani o diyordu ki, ben Tanrı kullarından biriyim ve Tanrı peygamberi Hazreti Resul’un da kardeşiyim. Ve yine o dedi ki: “Eğer Hudavend bu yöntemle tanıtılırsa, bundan daha büyük başka küfr
[kâfirlik] olmaz."65 Mevla-na’ya (Hasan II’ye) [hiçbirşeyle karşılaştırılamayan] yetim inci diye çağrılmalı, zira o aklın sınırları üzerinde Fasl’lar üretmiştir. Mevla-na Ala Zikrihi s- Selam’ın Sahiplik-Efendiliği [hudavendi] üzerinde bu türlü çok sayıda kanıtlar, deliller vardır; fakat bu düzeyde akıllılık, bilgelik için yeterli değildir, ya da süresi için bir son olmayacaktı.
Bundan sonra dört bölüm ve o bölümler arasında arabaşlıklar daha vardır. Bu bölümde insan artık
kanıtı bulmuş olmalı. Ve İnsanın şiiri de tavil batıni-mecazi yorum [tavil] ile okuması gerekir; öyleki, Dünya Efendisinin şefkatli bakışı, onun merhametini, yardımını ve cömertliğini bağışlayacaktır; ancak bizim
Efendimiz (Muhammed II kastediliyor olmalı I.K. ) bize yeter ve barış [vessalam?] .
Yorum: Hasan’n Kıyamet Kurumundaki Halkalar
Genelde Şiilerin durumu, özelde ise Fatımi istemleri için kanıtı özet olarak inceledikten sonra, yazarımız şimdi Alamut rejiminin bunların yasal tamamlaması
olduğunu ispatlamak zorundaydı. Oysa Hasan II’nin başardığı iş, onların ötesinde özel bir karaktere sahiptir. O daha fazlasını talep etmekte ve 909 yılında Mehdi’nin ortaya çıkışında (Fatımi devletinin kuruluşu
söz konusudur İ.K.) yaptığından bile çok daha fazla adalet istemektedir; zira son emri duyuracak adaleti değil, fakat insan aklının üstündeki son adaleti; yeniden dirilişteki, yani dünyanın
sonundaki adaleti taleb ediyor. Yazarın bu noktada, kehanetlerin genel olarak yeterli olmadığını kabul etmeğe bizi ikna etmek için zorlanma hissettiği şaşırtıcı değildir. İnsan onları uygun bir görüş noktasından
görmeli; yani baka kimsenin bireyselliğini önemsemiyerek, kendisinden daha çok batıni düzenle ilişkili herşeyi görebilen bir görüş noktasından...
Bunun hepsi oldukça büyük bir düzenlemedir; yazarımız bizzat okuyucularının, talep edilen görüş noktasını desteklemelerini beklemeyi gerekli buluyor ve belki çok
daha fazlasını. O, tamamlanmaya doğru giden açık çizgi üzerindeki düşünceye rehberlik etmekten daha fazla, bir düşünce sıçratması başlatmak anlamına gelen bir dizi kanıtlara sahip. Söylemek istediği gibi “insan
bunun hakkında düşünmelidir.” Tartışması çoğunlukla, hasımlarının keskin biçimde imalı itirazlarına karşıt tartışmalardan biçim kazanmaktadır. Bunun için, düşüncesinin aldığı biçim, mantıksallıktan daha çok izlenimciliktir. Fakat o, her biri kendi geçerlilik ruhuna sahip yeterli akımların söylemleriyle fikirler işletmekte; sorun, o doğruluğu ya da geçerliliği açımlamak değil, fakat hak talep eden birine onu yapıştırmak ve bir diğerinden koparmak olmalıydı. (Yazarı, döneminin koşulları çerçevesinde değerlendirmekten çok, yorumcunun kendi anlayışı içerisinde eleştirmesi tuhaf görünmüyor mu? İ.K.) Burada, izlenimci bir yazma yöntemi etkisiz olmamayı gerekli kılıyordu ve özellikle önceden emanet alınmış olanlar arasında bir gereksinimdi.
Kıyametin tek bir yerde (Alamut'ta İ.K.) meydana gelebildiğini ve hiçbir yerin de ondan edilmediğini, bu dolaylı söylem biçimiyle ilk önce o saptıyor. Tanrı ya
da daha çok İmam, kaçınılmaz bir mutlak yönetici gibi dolaylı olarak heryerde tanındığı zaman, Şeriat döneminde kolayca görülebilir olduğuna göre, Kıyamet'te daha gerçek biçimde görülebilir. (O zaman hiç
görülmediyse, kendisi aracılığıyla sonradan görülmüş oluyor.) Bölgesel kurumlaşmanın yasallığıyla birlikte, bölgenin Daylam olması ve orada Efendinin kendisini göstermesi gerektiğini belirtmekte yazar. Sonra genel
olarak bütün peygamberler ile Kaimin genel kehanetine ve özel olarak da Hasan Sabbah tarafından yapılan önbildirimlere (kehanetlere) gönderme yapmaktadır. Bunların hepsi Hasan II’de tamamlanıyor,
zira onun bütün sözleri ve eylemleri talep edilen örneğe uymaktadır: Şeriatı kaldırıyor; Kaim olarak sadece kendisinin olması gerektiği çağrısını yapıyor. Ayrıca
daha aşağı makamların seçkin deneyimlerini kabul ederek, kendisi için yapılan yüksek talepleri reddetmiyordu.66
Hasan II’nin Üstünlüğü
Bu sonuncu noktaların her birinde biz, somut bir biçimde sınırsızlığa ulaşmanın olasılığı üzerinde ısrar görüyoruz. Hasan, en dipteki sırada, diğer bütün
inananlarda -hatta inanmayanlarda da- olduğu gibi, rütbesizlikle (hadd) sınırlanmaktadır. Öyleyse o, her hangi bir sistem içinde yakalanamıyan çok daha uzak bir kişilik olmalı. Kendi aracısız davası içinde Hasan,
insanları tavil’in (batıni mecazi yorum) ötesindeki sınırsız gerçekliğe getiriyor. İsmaili ortamında, bir kere kabul edilmiş ve saygı gösterilmiş her olayın hükmünün daha ilerideki bir tavil’e konu olma olasılığı vardır. Fakat sonunda Hasan sözlerine ve işlerine değil, fakat zamansız ve sözsüz olarak kendisine çağırıyor;67 artık o somut olarak bir kişilik ve sınırsız çağrışımların sahibiydi.
Doğal olarak bir insanın zaten Hasan’ı, hiç olmazsa bir şekilde -yönetici olarak, bir ruhsal rehber, bir Dai olarak- kabul etmeğe, özellikle eğilim duyduğu zamandır ki, bu sunum, talebin dolu dolu genişlemesine-yayılmasına onu kabul etmekte inandırıcı görülecektir. Eğer bir insana, böylesine üstün ve deneyimli bir kişiliğin var olması gerektiğini beklemek öğretilmişse, o kişiliğe eşit derecede uygun taleplerde bulunan, herhangi bir kimseyi kabul etmeğe eğilim duyacaktır. Araştırmasını, burada görülen çeşitli geleneklerle biçimlendirmiş bir kişiye, Hasan II’nin talepleri kaçınılmaz ve güzel bir umudun etkileyici erişimi gelebilir.
İlk üç bölüm kitabın tartışmaya ilişkin (polemical) kısmını bitiriyor. Ancak içinde yazarın Kıyamet İsmailizmini tanıtladığını, başka deyişle doğruluğunu ıspatlamış olduğunu umduğu bu bölümler, muhalifler tarafından alınan herhangi bir pozisyona karşı düzeltmeler yapıyor. Özet olarak şöyle bir yol izliyor: Büyük Gelenek, içinde bütün amaçların ve bütün otoritenin rastlaştığı bir toplam kişiliği, Birlik Kişisini (Kelam-i Pir’de-s.108/112 söylendiği gibi şahs-i vahdet) gösteriyor. Şiiler Ali’nin tarihin en yüce insanı olduğunda ısrar etmektedirler. Hasan II’nin Kıyameti, her iki
talebin ya da daha fazlasının gerekçelerine mükemmelen uygundur; öyleki araştıran kişi, yaşamda anlamlı olan her şeyin son noktasını onun içinde bulabilir. Din içinde arzu edilebilen bir açımlamaya ek olarak, bir
olasılığın açımlanması, çoğunlukla güncel gerçekliğin açıklanması (ölçüt) alınır. Buna göre, karşıtlık korkusu olmaksızın şöyle söyleyebiliyorlar: Bizim toplumumuzda olmak, Cennette olmaktır. (Çok yerinde bulduğumuz
bu yorumun belgisini İmam Cafer Sadık Buyruğu’nda bulmaktayız: “...Cem’de büyük küçük, güzel çirkin bir olur ve dahi Cennettir. Müminleri melek, müslimleri(bacılar) huridir. Yedikleri cennet taamı, içtikleri cennet
şarabı, giydikleri ise cennet esvabıdır...” Alamut’taki Büyük Kıyamet inancının, Anadolu Alevilerine, Kızılbaşlığa nasıl yansıdığı görülmektedir.-İ.K.)
Dördüncü Bölüm için Yorum: Kosmos’la (Evrene) Bağlantılı Görüş Noktası Gerçeği
Yazar biraz sonra bütün doğal ve dinsel evrenin İsmaili kavramları içinde sunumuna dönüyor. O, dördüncü bölümde batıni sistemin çekici-büyüleyici kısmı olan
tümel kapsamının, mantıksal bütünlüğünü anlamlandıracak yeterliliği hesaplıyordu. Hiç birşey sağduyuya, ortak anlayışa (common-sense) yahut böyle sistemler içinde bir dışsal (zahiri) otoriteye bırakılmaz; yaşam içindeki her itiraz edilen nokta kendine uygun bir köşeye sahiptir.
Yazar, klasik sınıflandırmalarda zarar görüldüğü için, ortak deneyimin işletilen ögelerinin, Ortaçağ duyumsaması içindeki akılcı bir sistemin söylemleriyle
görüşlerini sergiliyor.68 Her fikir bir diğeriyle birçeşit mantıksal ilişkiye sahiptir. Sadece biçimde farklılık gösteren her şey içindeki bir tek etkili güç, tamıtamına Yunancadaki hyle (madde/nesne İ.K.) sözcüğüyle karşılanamaz, fakat o, aynı doğa çözümlemesi tipinde bir girişimi temsil eder. Evren içinde gösterilen ögeler, klasik fizikçilerin gösterdikleridir ve onların hepsi, organik olarak düzenlenmiş insan oğlunun içinde bulunmaktadır. En yüksek noktadan en alt uca kadar oluşan tek varlık ki, belki stoik fikirleri dayanıyor.
Çözümlemeler bizi, çeşitli kozmik şeylerin -görevlerinden daha çok- rollerini tanımadaki özel görüş noktası üzerinde vurgusu aracılığıyla, Kıyamet kuramının daha
merkezi noktasına götürmektedir. İnsanın doğayı ya da doğanın insanı ikinci (derecede) sayıp saymaması, araştıran kimsenin hangi düzeyde evreni değerlendirdiğine bağlıdır; fakat her görüş açısından da evren
mantıksal bir bütünlük oluşturur. Doğacı görüş noktasından bakıldığında insan, parçalardan oluşmuştur; bütün evren makrokosmos, insan ise onun yalnızca harikulade bir özetidir. Gerçeklik (hakikat) görüş açısından, oyununun perdelerini yöneten olasılıklar içinde ağa düşmüş bir aktör bakışıyla şeyleri artık görmeyip, fakat herşeyi zamansız ya da zamanın ötesinde olarak gören
Yaratıcının görüş noktasından (bakıldığında) gerçek makrokosmos insandır. Çünkü orada dünya tamamlanır ve ancak dünya, tüm ayrıntılarıyla insanın içinde tam mükemmelliklerini kazanan unsurları parçalar halinde yeniden üretir.
4. Bölüm: Kosmos’un Akılcı Birliği
Fiziksel dünya ve onun doğası ya da özelliklerinin açıklanması üzerine
Böylece bu dünya, yerin çekirdeğinden gökler göğünün en yüksek noktasına kadar bir vücut, bir kişidir [şahıs] ve tanrısal ışığın gücü aracılığıyla oluşmuştur;
biçime göre değişir ve öyle gözükür. Örneğin, göklerde hareket eden aynı güç, yerde de dinlenme halinde gözüken güçtür.69 Göklerin yaratılışında ve göklerin düzeni için saptanılan biçime ilişkin olarak o, bir hareket etme biçimine sahiptir; ama yeryüzü dinlenme durumundadır. Güneşte, yıldızlarda ve ayda gözüken aynı güç, bir siyah taş içindeki güçtür ve karanlıktadır.70 Fakat [bunu] görmek gerekir.
Ve insan tüm karşıtlıklara benzer biçimde davranış göstermelidir.
Sonra denilmektedir ki, bu şekilde göklerden yıldızlar aracılığıyla yeryüzüne ilk önce tanrısal ışık parlar ve o yerin çekirdeğinden dahi yükselir. Göklere
[Ptolemaios’cu anlayışla] “babalar” ve dört doğaya [sıcak, soğuk, kuru, yaş] “analar” denilir; madenler, bitkiler ve hayvanlar ise onların “evlatları”dır. Onlar dokuz babadır... Yerin içinde ve üzerinde, en küçük
karıncadan insana kadar hayvanlardan... üç tip hayvan biçimi [...bazı sözcükler silinmiş...] Sonra tanrısal ışığın gücü; bu babalar, analar ve evlatların içinde en incesine kadar canlı olan her ne varsa, insan
vücudun içinde toplanmış olmasına ve bu özel biçim (form) içinde Tanrılığa ulaşmasına sebep olur. (Makalat'ta (s. 69 vd.) Hacı Bektaş Veli'nin "Arştan [göğün en yüksek katından] ta tahtıssaraya (yerin altına)
değin ne ki varsa (insan) kendude bile ve bula" biçiminde söylediği pek çok benzer sözler, onun Haft-i Bab risalesinden habersiz olmadığını gösteriyor İ.K.)
Göreceli olarak itibar gören insan darma dağınıklık dünyasıdır; fakat gerçekte saygı gören fiziksel ve ruhsal dünya, dağınıklığın her iki dünyasıdır; ve
onları biraraya toplayan insandır.71 Dünyaya büyük insan [insan-i kebir, makrokosmos] denilmesi de bu yüzdendir ve insana ise küçük insan [insan-i sagir, microcosmos] diye çağrılır. Fakat hakikatın görüş açısından, dünyaya “küçük insan”, insana da “büyük insan” denildi. Öyleyse o, insanın mükemmelliklerinin toplamı olan dünyadır ve dünya özetinin mükemmeli olan da insandır. Dağılmış dünya biraraya getirildiği zaman, buna insan yaşamı denilir; yaşayan insan ölünce de dağılmış olur, o zaman buna da dağılmış dünya denirdi.72 Tanrı gerçekliktir ve Tanrı mübarektir, dünyaların Efendisidir.
Beşinci bölümde ruhsal dünyanın sıfatlarını sonuna kadar izleyeceğim; fiziksel (dünya) bu bölümde bitirilecek. Fakat ruh ve vücut bütündür ve birbiri içinde
mükemmeldir. Biri diğerinden ayrılırsa onlar mevcut olmazlar; onlar samimi bir biçimde birleşmiştir. Mevla-na (Muhammed II) himmet ederse biz de eseri iyi bir biçimde tamama yetireceğiz; Tanrı ve Mevla-na, onlar
bize yetiyor.
Beşinci Bölüme Yorum: Ruhsal Olgunluğun Anlamı ve Sembolizminin Gösterişli Töreni
İlk üç bölüm bize, taleplerin doğruluğu kanıtlanarak insanları mezhebe çekebilen batıni görüş ve geleneksel beklentiler üzerinde temellendirilmiş çağrıyı
(daveti), ortaya çıkaracak fırsatı verdi. Dördüncü bölümde, sürekli çağrının onlar için, kendi kapsamı içinde ve bütün bilginin tamamlanmasında zaten inandırıcı olabildiğini ileri sürebilirdik. Esas olarak daha
fazla çağrı yapma, şimdi bize kadar gelmiş olan ruhsal olgunluk anlamındadır: Bireyin gelişim aşamasının, yetişkin güç ve sorumluluklar isteyip –kendisini ya da fiziksel alışılmışlıkları ilgilendirmenin ötesine
geçerek- kendini kurban etmeyi doğrulayan bir anlam.
Hiç olmazsa olgunluğun (kamilliğin) bu anlamda iki yanı burada yansıtılıyor. Bir yanda, bu gerçekleri kendi içinde gerçekleştiren kişinin her iki dünyaya sahip
olmasının (verdiği) güvendir; o nesneleri sadece bilmez; bir anlamda onların efendisidir ve artık bir çocuk gibi anlaşılmaz sayıda olaylarla sarılmamıştır. Diğer yanda ise bunun tamamlayıcısı ve bir bütün olarak
yaşam üzerindeki evrene ilişkin geçerli görüş noktası ve nesnel gerçeklik duygusu; bunların başarılı uygulanması, insanın özel olaylara egemen olmasına ciddi fırsattır.
Olgunluk süreci, insanın olaylar üzerindeki görüş açısı kazanma ve genişletme süreci olan bir dereceye ulaşmaktır. İnsan o zaman daha az korkar, ki onun içindeki
önemsiz bir karışıklık görüş açısı oluşturabilir; fakat daha fazla ilgileniliğinde, onun içindeki deneyimin pek çoğu, hedefleri sürdürecek büyük ilgiye sahiptir. Kıyamete hedeflenmiş görüş açısı, bu çifte davranış
bir makama, bir dereceye delalet eder. Çağdaş bir Quaker yazar tarafından konulduğu gibi, "hiçbirşeyin önemi yoktur; (Onun ellerinde olan herşey için) herşeyin önemi vardır."73 Bununla birlikte, bütün dışsal yönetimleri ve amaçları rastlantı gibi kullanan aynı öğretiyle bireyin nefes aldığı her an tapınma anı olur; doğanın her maddesi bu plana uygun düşer.
Fakat Kıyamet öğretisi- çağdaş Quaker’lar ya da pek çok Sufilerinkinden daha fazla- sistematik simgecilikle sarıp sarmalanır. İsmaililer ruhsal deneyimi,
sözcüklerin anlatımına bırakmaktan memnun kalmadılar; sözcükler, bizi yapay olarak çarpacak olan incelikte ayrıntılanmış bir simgesel sistemi taşımalıdır. Bu şekilde, onların demek istediği anlamın tam karşıtı, sık
sık elyazmalarından pasajlara geçmiştir; eski kendince tevilleri (batıni yorumlar) temelinde değil, fakat cümlenin kendisi içinde yüzeysellik nedeniyle gözden kaçmış bir dolaylı söylemi görme temelinde metinlere
geçirilmiştir. Her kim ne söylerse söylesin, tektanrıcı formül tanıklığının (şehadet) kurtuluş olacağını içten söyleme, daha fazla soru sormaksızın, Müslümanlığını ikrar eden herkesin kabulünü
güvenceye almayı amaçladı.. Buradaki formül ne harflerin sayısal değerlerinin yardımıyla, ne de gelişigüzel bir simgecilikle değil, fakat Sufi tarzından biraz daha fazlasının sayesinde yorumlanır. Onun
“anlatımı”ndan, çağrışımlarının tam bir bilinçlilik içermesi beklenir; bu formül hakkındaki söylem, sadece geleneksel bir sahte bağlılık sayıldığı için değil, fakat en derin uzlaşma olasılığı olarak istemek
ilişkisinde tutulabilir. Bunun gibi, Muhammed Peygamber aracılığıyla, fiziksel yeniden diriliş (Kıyamet) üzerinde ısrar edildiği anlamında bir hüküm, onun karşıtının, yani ruhsal ölümsüzlük kanıtı için neden olarak
alınır.
Problemlerin Simgesel Ele Alınış Biçimi: İmamlık ve Ölüm
Öğretinin yapay karakteri, özellikle kişileştirme (personification) ya da somutlaştırma
öğretisi ayrıntısında bizi çarpıyor. Fakat, burada kesinlikle bu yapaylığın değerlendirilmesinde heyecanlandıran bir başarıyı görebiliyoruz. Bütün yaratılış, gerçekten olgunluk adına insanlaştırılmakta. Kozmik
(evreni ilgilendiren) ilkelerin temsilcisi olarak Hudud (sınır) ve dünyanın temsilcisi mikrokozmik (küçük evren) insan fikirlerini birleştiren öğreti, herşeyi bir simgesel insan merkezciliğinde tüketme yöntemiyle ilerlemektedir.74 Dördüncü bölümde kastedilen birliği kullanan ve yeniden insan biçiminin soyluluğu üzerinde önemle duran yazar, bütün eşyanın kendi mükemmelliklerine ulaşabilmeden (Aristotelesçilik anlamında final) önce, o biçime nüfuz etmesi ya da içinden geçmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Çoğunlukla erken Şiilik dönemlerinden –örneğin meleklerin, şeytanların ya da cinlerin/perilerin bir türlü basit insanlar oldukları- miras
alınan simgeciliği kullanılarak, önemli olan herşeye gösterişli tören içinde yer verilmektedir.75 Teoloji kitaplarında önce sözcüklerin varolduğu Kıyamet gününde insanların canlanıp kalktıkları ya da en azından böyle insan ilişkileri anlatılmaktadır (Zira, sadece insan oğlununın sahip olduğu son gerçeklik kavramından itibaren o, böyle insan oğlunun rolünün bu gerçeklikte, zahiri olan herhangi birşeyden daha çok insan davranışlarının öncelikli bir maddesi olduğunda ısrar etmek yalnızca bir adımdır.) İnsanlar böylesine somut bir biçimde evrenin tamamlayanı olduğu zaman, doğaldır ki, İmam da kendisi içinde bizzat doktrinin tamamlayacısı, hemen hemen öğretinin özü olarak tutulabilir: Tapınma değil, ad verdiği şey bilgi değil, fakat bizzat kendisi.76 Tek sözcükle bütün formülasyon, onun kişiliğiyle karşılaştırıldığı kadar geçici kabul edilebilir.
Sistemin çoğu ise – ve sonuçta imamın kendisinin rolü bile- onun görünüşteki olgunluğunu çok yapay biçimde kazanmış görünebilir. Ancak bununla birlikte dördüncü
bölümdeki ruhsal duyumun içtenliği, gerçek oluşu onun dar çerçevesi arasında parlamaktadır. Ölüme değinilince, oldukça soylu bir öğretinin, erken İsmaili dönemlerinden beri yaşadığı yeteri kadar açıktır. Hakikat
görüş açısına sahip olmuş olanlar, var olmanın akılcı düzeyini başarmış kişilere bazan felsefede tanımlanan ölümdeki rolü yükler ve rol oynadıkları aklın ölümsüzlüğü içinde böyle yaşam sürdürürler. Kısacası,
yalnızca hakikatı elde etmiş olan kimseler gerçek insanlardır; Tusi’nin Rawdat at-Taslim’de (s. 33) söylediği gibi, insanın çok özel karakteri olan gerçeğin
gerçeğini ortaya koyma gizli gücü sayesinde herhangi bir sürekli var oluşa sahip olabilirler. Kıyametin, ölümü daha çok anlamsızlığa sürmüş olmasından ve dikkati sadece ruhsal yaşam ve ölüme çekmesinden sonra,
fiziksel ölümü buraya getirmek oldukça şaşırtıcı görünüyor. Fakat gerçekte yazar, yalnızca cidden önemli bir noktada olan bir resimi tamamlamaya hizmet etmiyor; seçilen görüş noktası hakkında kaçınılmaz en uçtaki
sonuçları da önemle vurguluyor: Bir insanın bizzat imamı görüp görmemesi yaşam ve ölümün bir maddesidir. Herhangi bir fiziksel yaşam, onu tanımıyacak kadar uzaktaki imam için sadece anlık bir engellemedir; onlar
neyin gerçek olmadığını gösterirken olduğu gibi, gerçeğe tanıklık ediyorlar. Bu dışsal görevi yerine getirmeyi kestikleri, yani öldükleri zaman onlar tamamıyla yok olurlar. Kıyamet içinde herkim Kaimi kabul etmezse,
sadece olumsuz bir role sahip olur; o gerçek bir insan olamaz ve böylece asla gerçek olarak mevcut değildir. Yalnızca imam ve onu tanıyanlar, bizzat Tanrı'nın kendisinde sonsuz bir varlığa sahip olurlar.
Gerçektir ki, oldukça karışık olan bu risaleden bir ölümsüzlük felsefesi çıkıyor; yazarımıza gelince, içinde eğitilip yetişmiş olduğundan daha bilgiççe, daha
kültürlü bir yaşamın anlamını açıklamayı denemektedir. Naif bir çocukluk içinde gelişmiş olan duygusunu gösterdiği için, belki içinde daha inandırıcı olduğu kendi evindedir sanki: Öte dünya cezalandırmaları ve
ödüller bekleyen kitlelerin saflığıyla alay ediyor, bu yaşamın sevinçleri ve şiddetleriyle doğayı sevdiriyor. Ancak böyle genel bir notla sonlandırmamakta dikkatlidir; o bütün dünyaların ve bütün fiziksel görüşlerin
ötesinde, sadece kurtarıcı Birliği görmeğe (insanları) ısrarla çağırarak son veriyor.
5. Bölüm: Üç Varlık ya da İnsanlık Alemi
Ruhsal dünyanın ve Muhalif, Düzen / Sıradan ve Birlik halklarının niteliklerinin açıklanması üzerine
İnsanın, fiziksel ve ruhsal dünyanın mükemmel bilikteliğini ve birbirinden ayrılmadığını bilmesi gerekir. Zira Mevla-na (Efendimiz) buyurur ki: “Beden ve can
birlikte bedendir; can ve beden birlikte candır. Aynı şekilde akıl ile duygu birlikte akıldır; duygu ile akıl birlikte duygudur.77
Fakat hakikat, [sadece hakikat] ile bir ikili oluşturur.78 Örneğin, eğer göreceli bir gözle (a relative eye) ruhu görürseniz, o bedendir. Hakikat gözüyle bir vücudu görürseniz, o
ruhtur.79 Eğer bir kimse göreceli bir gözle, Efendisiyle beraber Birlik insanını görürse, o yaratıklardan bir çoğunluğu görmüş olacak; fakat eğer bir kimse, yaratıklar kalabalığını hakikat gözüyle görürse, Efendinin (Tanrı'nın) Birliğini görmüş olacaktır.
Ve bütün muhalifler hakkında insan bilmelidir ki, her kim hakikatı kendisi yerine kabul ederse, bu dünyanın hayalleri ve kavramlarından özgür olur ve büyük
dertlerden uzak kalır. Baba Seyyid-na Hasan Sabbah’ın (Tanrı onun ruhunu kutsasın) buyurduğu gibi, "her kim bu iki dünyayla ilgilenirse, o kişinin bütün sıkıntı ve dertlerden uzak kalması gerekir".
Mevla-na Ala Zikri-hi s-Selam ise der ki, "hakikatin adamı kim olursa, bu dünyaların herkisine de sahip olur." O aynı zamanda kutsal bir Fasıl'ında şunları söylüyor: “Tanrı Kıyamatte belli [muayyen] ve
somut [muşahhas] olduğu zaman ve Tanrı'nın şeriatı bir hayal ve kavrama dönüştüğünde, o zaman, ortada hayal ve kavram olmayan ne kalacaktır?”
Şimdi onun halkı şeriat aleminde, Tanrı'yı farazi olarak hayal ediyor.80 Fakat bütün ruhsal alem içinde, dünyanın bir insan olduğu söylenir; bu nedenden dolayı, "onlar yalnızca bilsinler ki, son dünya yaşamdır -ya da yaşıyor olmaktır" diye [En Yüce olan O’nun sözü] söylenir. (Kuran XXIX, 64: ‘Son dünya’ bizim öbür dünyamızdır’ ayetine gönderme yapılıyor.) Yani, son oturma yeri yaşamdır [ya da yaşıyor olmak]. O yine bir başka yerde, buyurur ki, "her taş ve balçık parçası konuşacaktır". Yani, o dünyanın her taş ve toprak parçası, istisna olarak, konuşamayacak olan insanlar adına sözler edecekler.81 Şu halde, o dünyada insanlardan başka hiçbir şey olmaz.82
Bilinmelidir ki, insanın sureti Tanrı'nın (onun büyüklüğü aydınlansın) özel biçimidir; çünkü O, bu biçim içinde kendini gösterir –başka hiçbirşey kalmıyor.
Ruhsal alem içinde dahi O bu biçimdedir. Zira Hazreti Resul diyor ki, “İşte bak Tanrı Adem’i Rahman (bağışlayıcı) suretinde yarattı”. Yani, Yüce Tanrı Adem’i bizzat kendi biçiminde yaptı. Bazıları Tanrı kendisini
yaratılmış varlıklar arasında yaratılan bir varlık biçiminde göstermiştir dediği zaman, çok saçmaladıkları söyleniyor; öyle ya, nasıl Yüce Tanrı, bir yaratılmış varlık suretinde ol |