 |
İsmail Kaygusuz
Abu İshak Kuhistani:
Haft-ı Bab-ı Baba Seyyid-Na [Baba Efendimiz (Hasan Sabbah'ın) Yedi Bölümlük Kitabı]
Derleyip kitaplaştıran: Kazvin İsmaili Dai'si Abu İshak Kuhistani
.
Yazarın kitabın sonuna koyduğu ve Miladi 1200 yılını karşılayan üç takvim sistemine göre yazılış tarihi : İskenderi (Yunani ) 1511, Celali 121, Hicri 597.
İçeriği : Alamut Nizari İsmaili inanç, felsefe ve siyasetinin 1164 yılında Büyük Kıyamet (Yeniden Diriliş) adıyla dünyaya duyurusunda saptanan yeni ilkeler ve oluşturulan öğretiler. Bu öğretilerin temelleri ve hedefleri; gizlilikten çıkış reformunun esasları...
W. İvanow'un yayını özgün Farsça metinden İngilizceye çeviren, yorumlayan ve bölüm başlıklarını koyan: Marshall G.
S. Hodgson, "The Popular Appeal of the Qıyama", The Order of
Assasins, The Struggle of the Early Nizari İsmailis Against The Islamic World, Mouton's-Gravenhage 1955 yılı yayımının ayrıbasımı, Unite States of America 1980: 278-324.
Türkçeye çeviren: İsmail Kaygusuz
Popüler Kıyamet Çağrısı Haft Bab-ı Baba Seyyid-Na'nın Çevirisi ve Hakkında Yorumlar
Kuramın ne tür gelenekleri birlikte getirdiği ve bunların uygulanmasının halkın zihninde yaratacağı etkinin ayrıntılı ele alınması, Kıyamet davasının İsmaililere
yaptığı çağrının anlaşılmasına yardımcı olacak. Bu amaç için, o dönemden günümüze gelmiş olan ve göreceli olarak kuşku duyulmayan bir toplantıyla ililişkisinden ötürü, kuramın (doktrinin) mükemmelliğini açıklayacak
kesinlikteki bu muazzam belgenin çevirisini dolaysız, fakat yorumlayarak yapacağız.
Haft Bab’ın Muhammed II (1166-1210) döneminden kalmış olduğu hemen hemen kesindir; bir başka deyişle o, Hasan II Ala Zikr-is
Selam’ın oğlunun zamanında geliştirilmiş ve torununun Satr siyasetlerine kadar değişmemiş olarak, Kıyamet kuramının geniş soluğunu
yansıtmaktadır. Bu, sadece Risale’nin içinde verilen tarihle (1200 yılı) ve Muhammed II’nin adının geçtiği olay ile değil; fakat aynı zamanda Raşidüddin’in, dönemin doktrininin
değerlendirmesine uygun olarak Kıyamet öğretilerinin tam katıksızlığını belirleyen içindeki yöntemle anlaşılmaktadır. Bundan başka, sonraki dönemin bir belgesi olarak algılanabilen Tusi'nin (1202-1272) yazdığı Ravdat at-Taslim’in yaptığı da budur.
Metin olarak en güvenilir gördüğüm İvanow’un 1933 baskısını kullandım. Çeviri sırasında aşağıdaki ilkeleri izledim:
-
1. İngilizce yazarken de olanak elverdiğince gerçeğe uygun ve kelimesi kelimesine yapmaya çalıştım. Bu, zor
bulunur bütün tadları korumuş olacağı için değil, fakat gerçeğe uygunluk, burada bir pürüzsüzleştirme girişiminden nisbeten daha az tehlikeli olur diyedir. Fazladan yardıma gereksinim duyulan yerlerde, ayraç
içinde ya da notlarla düzeltme vermeyi denedim
-
2. Metin içinde Arapça bir söylem çok kere Farsça çevirisiyle birlikte verilmektedir. (Arapça söylemlerin
büyük çoğunluğu İvanow’un kendi tamamlamalarından oluşuyor. İvanow, zaten metnin kendisinin bu yabancı kısımlarda kötü bir biçimde bozulmuş olduğunu söylemekte. Ancak Arapça, standart çalışmalardan
rahatlıkla saptanabilir biçimde fazla alınmış.) Ne var ki ben, anlamı Arapça’da farklı olan Farsça deyim içinde herhangi bir noktayı belirtmek için çevirimde hem Arapça hem Farsçayı kullandım; sonra
Arapça kısmı sadece alıntılar içinde ayrı tuttum.
-
3. Özgün metin içinde hem Arapça hem ona eşdeğer olan bir Farsça terimin kullanıldığı bazı örneklerde
Farsçasını çevirdim, Arapçasının sadece çeviriyazısını koydum. Örneğin, Farsça Huda’yı “God” (Tanrı) olarak çevirdim fakat Arapça “Allah”ı Latin harfleriyle yazdım.
-
4. Açıklığın engellendiği görülmeyen yerlerde sadece İvanow’un paragraflama düzenini izledim.
-
5. Bu bir Farsça metin olduğu halde, önsözde açıklanan ilkeleri transliterasyon (çeviriyazı) olarak korudum,
yani Arapça’da olduğu gibi, orada önerilen Farsça için sadece hafif değişiklilerle seslerin karşılığını verdim.
Esirgeyen ve bağışlayan Tanrı'nın adıyla, işimize başlayalım:
Gücü kudreti ululansın-Mevla-na’ya [Mevlamız, Efendimiz] bir övgü ve ululama olan bu mübarek Divanı düzenlemeye niyetlenmemiz üzerine şu birkaç sözü
yazdık. Fakat, kulların bu en zavallısı, bu birkaç düz sözü söylerken üstlendiği görev nedir, ne yapmak istiyor? Amacımız, bu yedi fasıldan okuyucuların bilgilendirilmesi ve eğer Ulu Tanrı dilerse, bunların
yararından yoksun kimsenin bırakılmamasıdır.
Haft-Bab’ın içindekilerin listesi:
-
1. Bölüm: Konu: Kendi fikir ve kavramlarını Tanrı gibi koruyan insanlar
-
2. Bölüm: Konu: Büyük ve Yüce Tanrı'nın bu dünyada, soylu bir kişi durumuna soktuğu kendi özel biçimiyle
görünüm alanına çıkması.
-
3. Bölüm: Konu: Zamanımızda bu mübarek adam kimdir? Nerede oturmaktadır? Onun adı nedir?
-
4. Bölüm: Konu: Fiziksel dünyanın ve onun özelliklerinin tanımlanması üzerine
-
5. Bölüm: Konu: Ruhsal dünyanın ve muhalif halkın [tadadd] ), sıradan inançlı halkın [tarattub] ve birlik [vahdad] halkının niteliklerinin ve ruhsal dünyasının tanımlaması üzerine
-
6. Bölüm: Konu: Divan’ın düzenlenmesine ilişkin olarak bu bölümde bütün amaç, tapınma ve ululama
zikri içinde, Tanrı'ya [Khudawand] şükür ve övgüler
-
7. Bölüm: Konu: Tarihleme ve tarih atma koşullarının doğası. Ve Tanrı bilir.
Bu kısa önsözün basitliği, İvanow’un bir bütün olarak eser için belirtmiş olduğu gibi,1 mezhebin daha aşağı üyeleri için kendi kaba düzeydeki inancını halka indiren, nisbeten eğitimsiz bir yazarı (Metin içinde de belirtildiği gibi Kazvin baş dai'liği yapmış ve bu aşırı İsmaili düşmanı Sünni çevrede İsmaili davasını yaymaya çalışan bir kimsenin eğitimsiz biri olması
düşünülemez.-İ.K.) çağrıştırıyor.2 Ancak biz burada, ortak bir mezhebe doğru olan fikirlerinin çağrısını, entellektüel inceliklerle karmaşıklaştırmamış olmak zorundayız.
Elimizde bulunmayan Divan’a yapılan gönderme ise fazla önemli değildir, zira isimsiz yazarımız onun üzerinde sadece kaba bir yorum
yapıyor; bütün inancın özetini, özel şiirlere katılmamızı sağlayıncaya kadar çok genel bir biçimde yararımıza sunuyor.
1. Bölüm (Fasıl): İsmaili Olmayanların Budalalıkları
Konu: İnsanlar, Tanrı gibi kendi fikir, hayal ve kavramlarını elinde tutar, onları korur
Bütün yeryüzünde, çağın gerçeğinin adamları [muhakkihan] olan Kaim’in adamları [Kaimiyan] için müstesna, dinin kökü olan Tanrı bilgisine göre, onlar
kendilerine ait kavramları kendi modelleri olarak almışlardır ve buna inanırlar. Kendileri için bir örnek tutmuşlardır ve onu savunurlar; hınç ve partizanlığı harekete geçirtirler. [Elyazması s. 3] Bu şekilde
bazıları, Tanrı'nın kafası yoktur, kulakları ve gözleri yoktur derler; elleri ve ayakları da yoktur, yani O herşeyden yoksundur diye tanımlarlar. Onun sahip olmadığı bunların herbiri hakkında hesaplar yapıp
yargılara varırlar. O böyle bir şeye sahip değildir, hatta ona kasıtlı sahip olmaz ve bütün bundan müstesna tutulur. Bu yolla Tanrı'yı bilmek zorunda kalan kimseler yanlışa sapanlar [mubtilan] arasına girerler.
Diğer bazıları [Ona, birşeye] benzeyen sıfatlar verirler ve Tanrı göklerde ya bir taht ya bir döşek üzerinde ya da bunlara benzer bir yerlerde oturduğunu söylemektedirler. Bu kimseler de Mutaşabbihan
[karşılaştırmacı-benzetmeciler, anthropomorphists, yani insanbiçimciler] arasına girerler.
Şimdi o birinci grubun içinde bir soruşturma yapmak zorundayız: Daylamlı bir kişinin İsfahan’da onlardan biriyle bir tartışması vardı; karşısındaki
muhalif, kendi kuramı içinde Tanrı'yı bütün sıfatlardan yoksun kılıyordu ve "Tanrı böyle bir şeyden kasıtlı olarak yoksundur" dedi. Daylamlı ise İsfahanlıya yanıt olarak şöyle söyledi: “Hakkında
konuştuğun şey ancak bir hıyar ya da kavun çekirdeği olur, Tanrı olamaz; insan Tanrı'da [Khudawand] mükemmel bazı şeyler görmeli.”
Her iki grup da, yaratıkların kendileri -hangi yaratıktan doğarsa doğsun- hayal ederek; düşünce, algılama ve kurgulamayla ya da kavrayış ve akıl yürüterek
Tanrı'nın bilinemiyeceği ve Tanrı'ya ulaşılamıyacağını iddia etmektedirler. Onlar hâlâ sanıyorlar ki, yaratıkların kendi kendilerine hayal etmek ve anlamaktan başka bir yol göstereni yoktur. O,
Kuran’da (sözü kutlu olsun), “Kötülük eden kimseler çok yüksekten konuşurlar”3
demektedir, fakat kendi sözlerine göre, onlar Tanrı'nın cahili-bilmezidir. Ancak bütün Adem oğulları için, Tanrı'yı bilmemek kâfir olma nedenidir ve kâfirin
yeri de Cehennemdir. Öyleyse bu duruma göre, bu gerçekler topluluğu [Cemaat-i muhikka] istisnasıyla geride kalanlar kâfirdir ve Cehennem [duzakhi] nesneleridir.
Ve şimdi: Bir gün Kazvin’de bir adamla tartışma yapmak için buluşmuştum; yüksek toplulukla [Cemaat-i kaima] yakından ilişkiye geçmek isteyen bir
kişiydi. Cennet kapısı, ruhlar ve Tanrı hakkında sözler etti. O güvenilir adamla konuşmaya başladım ve "hakkında konuştuğunuz ruh ve Cennet sizin kendi görüşünüz ve bir tek görüş hiç bir işe yaramaz"
dedim. O aydın bir adamdı, çabuk kavradı ve "tamam öyledir" diye karşılık verdi. O zaman ben, "Cennette olmayan ruh Tanrı'ya yakın değildir" dedim. Bu sözleri işitince, bir an için
hayranlıkla bana baktı, sonra gözleri yaşla doldu ve tek sözcük etmeksizin gitti. Bir hafta sonra adam geri geldi ve benim aracılığımla Mevla-na’nın [Efendimizin] hemen elinin altında, Kaim’in
adamlarından biri oldu.
Tanrı'ya tapınmalarında, göklere doğru, güneşe, aya ve yıldızlara ya da iyi bilinen ünlü dünya yapılarından ateş tapınaklarına doğru onlar yüzlerini
çevirirler. Onu Tanrı ile kendileri arasında aracı yapıyor ve böylece sanıyorlar ki, o kıble aracılığıyla Tanrı'ya ulaşacaklar.4 Bu noktada O zaten hükmünü vermiştir: “Onlar koyun gibidirler, hatta koyundan daha şaşkınlardır”.5
Bu durumda insan aklının, bu olaya bir düşünce ve arabulucu ayırması gerekir.
Dinin kökü olan Tanrı'yı bilmede kişi, düşünme ve algılamayla yolunu kaybedecektir. Dinin meyvası (far) olan Tanrı'ya tapınmada ise, insanlar yine
bunun gibi, bir aracı olarak bir taş, bir ev, bir ağaç ve benzeri şeyleri kıble yapıyorlar. Tanrı'yı nasıl bilecekler ya da ona ne zaman ulaşacaklar? Ulu Mevlamız, yüce varlığının cömertliği ve lütfuyla tüm
kullarını (bu hatadan) korusun. Zamanın gerçeğinin (hakika) ve Kaim’in adamları olan bu kurtarılmış topluluğa gelince, kendi zamanlarının efendisinin eteğine elleriyle yapışmışlar, böylece onlar Kıyametin
Kaimi (secdeler ve övgüler onun zikri üzerine olsun) tarafından kurtarılmışlardır. Ve şimdi eğer Ulu Tanrı isterse, ikinci bölümde kısmen, büyük ve övgülerin üstündeki Yüce Tanrı'nın verdiği o lütuf üzerinde
konuşulacak.
Yorum: Kişisel zihin macerasına çağrı
Biz burada İsmailizmin genel olarak -ve Kıyamet döneminde zerre kadar olmayan-, şık bir töreye karşı olarak çabuk bir deneyim için kişisel bir soruşturmada
yapılmış çağrının (davetin) ayrıntılı bir resmine sahibiz. Birisinde kendisine ölçülü olmayan sözler değil, fakat bir tanrısal varlık sunduğu zaman Kazvinli gözyaşına boğuluyor; öbüründe ise, İsfahanlının akıla
vurmasını durduran din bilginlerinin kibirli sözleriyle bir eğlenme, bir alaydı. Oradaki skolastik dinbiliminin nitelendirilmesi kuşkusuz haksızlıktır. Yine de bazı haklı yanlar vardır; kesin olmayan bir yaklaşımın
kabalığı, eşit olarak geliştirilmediği takdirde sahip olacağı zayıflığı belirtebilir - belki de İsmaililerin (davaya) çağırmış oldukları sıradan kişilerle sorun olabileceği içindir. Her ne olursa olsun, daha çok
ortodoks İslam içindeki bazı akımlar, bir yandan Tanrı'yı soyutlaştırıp tamamıyla uzaklaştırarak ve diğer taraftan onu insanbiçimine sokarken (anthropomorphizing), ta’til ve tashbih ile birbirini sürekli sorumlu tuttular; İsmaililerin kendileri de ta’til ile suçlandılar. Haft-ı Bab şimdi, sözlü formüllerden6 daha yukarı düzeye yükselterek tamamıyla ikilem ötesine almak istemektedir.
Skolastik tanrıbilim (the scholastic theology) anlayışına karşı çağrı (davet), gerçekte onun halkça (yaygın) yanlış anlaşılmasına karşı yöneltiliyor. Bu, Mekke’deki Kabe’ye dönerek (yapılan) İslamın dışgörünüşlü tapınmaları üzerine daha saldırırken, törensel İslam hakkında daha yüksek çağrışımlı karmaşık duyguya sahip olmayan insanlara bir çağrıdır; ya da daha çok, çocuklar gibi mekanik olarak öğrendikleri yöntemlerden daha yüsek olan bazı şeyler için gereksinim duymaları zayıflamış olan kişilere sesleniştir. Böyle kişiler kuşkusuz genel olarak kendi kendilerini eğitmişler; olgun
bir yol göstericilikten (eğitimden) gelebilecek olan geniş görüşten yoksundurlar. Bu sadece bir dinsel törenlere (ibadete) karşı çıkış çağrısı değil, ancak bir dinsel deneyim olarak son gerçekliğe uzanan kişisel çalışma içinde bir macera duygusu da olabilirdi. Zira, eğer bazı nedenlerden ötürü onlar Sufilerin disipliniyle hayal kırıklığına uğrasalardı, Sünniliğin ya da Oniki İmam Şiiliğinin biçimsel düzeni içine böyle bir sürdürüşü başarmak için daha az donanımlı olacaklardı. Özellikle, hatta anlaşılmaz bir biçimde son seçilmiş kurtarılıcığa ait olma- doğrudan Tanrı aracılığıyla seçilmiş olma- duygusunu ifade eden
"eğer sizin dininiz gerçek olmasaydı, bu sözleri söylemeğe yönelmez ve böylece sizin inancınızla etkilenip altüst olacak duruma düşmezdim"
gibi sözler bir zorlamadır. Aynı şekilde, İsmaililer tarafından kullanılmış "diğer yetmişiki mezhep batarken, bütün dünyanın dışında olan
biz, kurtuluş lütfuna uğradık" biçimindeki geleneksel söylem, ezici çoğunluğu oluşturan Sünniler tarafından da kullanılınca, eksik olan bir dehşet halkası tamamlanmış oluyordu.
2. Bölüm: Tanrı'yı Açıklayan İnsanın Var Oluşu
Burada Yüce Tanrı'nın, dünyada sonsuza kadar kendi suretinde [Elyazması s.6] bir mazhara (açınıma) sahip olduğunun ve o görünüşüyle soylu bir adam
yaptığının bildirimi ve tartışması var
Bütün nebiler [peygamberler] ve veliler [Tanrı'nın dostları], bir insan donunda halkın arasında Büyük ve Yüce Tanrı olması gereken kişiyi göstermişlerdi.7 Bu onun kendi özel biçimidir; tıpkı Kur'an'da “bak işte, Tanrı Adem ve Nuh’u aranızdan seçip çıkardı”8,
“O Adem’i kendi biçiminde yarattı” dediği ve bir başka yerde “bak işte, Tanrı Adem'i Bağışlayıcı [ar-Rahman] suretinde
yarattı” biçiminde ifade ettiği gibi9 Bir başka kanıt şudur: Gerçeği konuşanlar [muhikkan] bir kişiyi gösteren Büyük ve Yüce Mevlamızı [Mevla-na] çağırır; bu Tanrı'nın en büyük adını düşündürür. Bu sözlerin doğruluğu, tıpkı Kuran metinlerinin tanıklık ettiği gibi, “Rabbimiz’ [Rabba-na] ; bize taşıyabildiğimizden fazlasını yükleme, bize kolaylık sağla, bizi bağışla, bize merhamet göster; sen bizim Mevlamızsın, öyleyse kâfirlere karşı bize yardım et”10 diye yakaran Hazreti Peygamber'in kutsal diliyle önceden geldi. Ve bir yerde O, “de ki, Tanrı'nın bizim için yazmış olduklarının dışında hiçbir şey başımıza gelmiyecek, O bizim Mevlamızdır”11 dedi. Bir başka yerde, “çünkü O inananların Mevlası olan Tanrı'dır, çünkü inanmayanların Mevlası yoktur”12 denilmektedir. İçinde Mevla-na geçen Kuran ayetleri pek çoktur ve insan onları arayıp bulmalı. Tanrı'nın [khudawandi] binbir adı vardır, doksandokuzu bilinir. En yüce ve en kutsal Efendiyi ifade eden Hazreti Mevla-na en tanınmış adıdır. Mavla-na, Efendimiz [khudavand-i ma] anlamına gelmektedir.
Daha sonra Mevla-na’ya İmam denildi. Kuran’da “İmamlarıyla birlikte bütün insanları çağırdığımız bir günde”13 ve “biz herşeyi bir temiz imam (yol göstericiliğinde) düşündük”14 hükümleri vardır. İmam adı da Kuran’da öyle sık geçer ki, bu imamın Allahın da bir adı olduğunun kanıtıdır. Bir hadisinde de Hazreti Resul, “eğer dünya bir an için İmamsız kalsaydı, şiddetle sarsılmış olurdu” demekte. Bir başka hadiste “her kim zamanının İmamını tanımadan ölürse, bir putperestin [cahiliyya] öldüğü gibi ölmüştür ve putperestin yeri de Cehennem ateşidir” dediği bilinmektedir. Yani, bir an için zamanın imamı olmasaydı, dünya bütün insanlarla birlikte mutlaka yok olacaktı. Diğer hadisinde de Peygamberin ifade ettiği gibi, zamanın imamını tanımayanlar, putperestlere benzeyecek ve yerleri cehennem olacaktır. Eğer İmam adı, Yüce Tanrı'nın bir adı olmasaydı, neden zamanın imamını tanımadan ölen kimse Cehenneme gidecek olsun? Bir keresinde bir kişi Zeynel Abidin Efendimize sordu15: "Ulu Tanrı'nın [hudavandi taala] bilgisi [marifat] nedir?" O şöyle yanıtladı [barış ona olsun] : “Tanrı bilgisi, itaat
edilmesi gereken zamanın İmamının bilgisidir” Tanrı'nın bin bir isminden birinin İmam olduğu geniş halk yığınları arasında bile çok iyi bilinir, ama insan Yüce Tanrı'nın ancak doksandokuz adını bilmek
zorundadır. Mümin [inanan], Mukin [emin olan, yakından bilen], Muhaymin [gözleyen] de, çok iyi bilindiği gibi Yüce Tanrımızın adlarındandır ve açıklanmaya gereksinim yoktur.16
Genellikle halkın arasında Peygamberin [barış onun üzerine olsun] “Tanrı'yı Arafat’ta, başını örten beyaz kadifeden peleriniyle bir deve
üzerinde oturmuş durumda gördüm" dediği anlatılır. Geri kalanların hepsi bir adama ve Adem’in yaptığı gibi, onun verdiği iyi haberlere gönderme yaptılar; onun halkı [Sabi’a] Sabin’lerdi.17 Ve rivayet sürüyor: Kıyamet koptuğunda Malik Şulim gelecek, yargılama yapacak ve Peygamberlerin şeriat çağında [devr] gizlemiş oldukları tanrısal sırları açığa vuracak. Zaman içinde ve Adem döneminde ona Mevla-na [Efendimiz] Malik Şulim diyorlardı; ve O herşeyi söyledi. İblis’in olayı Malik Şulim döneminde oldu.18
Hazreti Nuh zamanında onun kutsal ismini Malik Yazdak çağırdılar ve halkına Barahima [Brahmanlar?] deniliyor. Tufan ve Nuh’un, halkının boğulmasını
istediği olaylar Malik Yazdak’la birlikte geçti; Nuh “Rabbim, kâfirlerin hiçbirinin evlerini yeryüzünde bırakma”19, dedi. O Nuh’un duasına yanıt verirken, onların hepsini zahiri şeriat içinde boğuncaya kadar, onun bir şeriat devrini açıkça
göstermesi gerektiğini buyurdu ve böylece Tanrı'nın arzu ettikleri dışında, kör olanlar boğuldular.20 Sonra Şeriat ve Kıyamet halkı arasından hiç kimse, o kurtarıcı gemi içinde Nuh ile birlikte olmadı. Böylece o gün Nuh’un halkı; Malik Yazdak Kıyamet'te geri gelecek ve Kıyamet devasını görecek ve de cehennemlikleri Cehenneme, Cennet halkını Cennete gönderecek, diyordu.
Hazreti İbrahim [barış onun üzerine olsun] zamanında Malik as-Salam’a Mevla-na [Mevlamız] diye çağırırlardı. Hazreti İbrahim’e ilişkin olaylar,
mancılığa konulması ve onunla fırlatılarak ateşe atılması Malik as-Salam’la oldu.
Hazreti Musa [barış onun üzerine olsun] zamanında insanlar, Mevlamız Zülkarneyn [Mavla-na Dhu l-Qarneyn] dediler. Hazreti Musa’ın o gece, o ağacın
içinde gördüğü o ışık - gecenin karanlığının tavili [mecazi yorumu], Şeriatın zahiri ve tarikatın [kurtarıcı yolun] batıni anlamıdır; ve ağacın tavili bir insanın kişiliği, ışık ise Tanrı'nın birliği ve
birlikteliğin merhametidir. Hazreti Musa’nın o gece Mevla-na Zülkarneyn ile yapmak zorunda olduğu işi ve Mevla-na Zülkarneyn'i gördüğüne dair bir gelenek vardır. Sina Dağı, Hızır ve sonsuz yaşam suyu (ab-ı
hayat) ve Mevla-na Zülkarneyn ile birlikte yapmak zurunda olduğu bütün o olaylar... Musa’nın halkına Yahudiler adı verilir ve onun deccal'ı [peygamber karşıtı, anti-prophet] Firavun idi. Onlar
Musa’ya Mevla-na Sabbath [Shanba] ve Kıyamet mahkemesine de Sabbath diyorlardı.21 Gökler ve yeryüzü yer değiştirecek, fakat Kıyamet yargılaması yerinde kalacaktır. Başka bir deyişle, şeriat ve şeriatı verenin yaptığı yargılama yokolacak, fakat Kıyametin Kaimi ve onun yargısı kalacaktır.22 Musa ve onun halkı Mevla-na Messiah’ın adını da çığırırlar ve Messiah [Mesih]
Kıyamet’te gelecek ve doğruyu [hakk] yanlıştan [batıl] ayıracak; bütün halkı yeniden diriltip ayağa kaldıracak, doğru yargılama yapacak ve herkesin kendi hakettiğinin içine girmesine neden olacak.23
İsa’nın çağında insanlar Mavlana Maadd’ı çağırdılar. Baba Seyyid-na [Hasan Sabbah] (mezarına rahmet yağsın-kutsansın) der ki: Hazreti İsa Mevla-na
Ma’add’ı görmek istedi; insanlar buna izin vermediler-bu nedenle onun halkına tarsa denildi.24 Hazreti İsa zamanında onun düşünce ve buyruklarına itaat etmeyen pek çok deccallar vardı.25 Hazreti İsa Tanrı'nın bir tek oğluyum, diyor. Eğer öyle olsa, babası kuşkusuz bir insan olurdu.26 Ama o yine diyordu ki, Kıyamet anında geri geleceğim ve Babamın eserini-işini açıklayacağım. Yani yapacağım iş, Kıyamet’in Kaimi Mevla-na’yı [Mevlamız] halka göstereceğim. Onun halkı [kavm], yani kendisine inanan halkına [umma] Tarsa [Hıristiyan] adı verildi. Onlar diyorlar ki, Hazreti İsa’nın şeriatı çağında tek yaptığı şey bir ölüyü canlandırmasıydı. Oysa o Kıyamet çağına girdiğinde, çok fazlasını yapacak, yani bütün insanları yeniden yaşama döndürecek; Kıyamet mahkemesinde davalar görerek, yargılamayı tamamlayacak ve bu babasına bir yardım olacak. Müslümanlar dahi, Hazreti İsa’nın Kıyamet çağında ortaya çıkacağı, kırk yıl krallık yapacağı, insanlar arasında adil yargılar vereceği, o kadar ki kurt ile kuzunun birlikte su içeceğini söyleyerek kendi umutlarını dile getirdiler.
Hazreti Muhammed Mustafa (Tanrı onu ve Ehlibeytini kutsasın, onların üzerine barış versin) diyor ki: Ölümümden sonra benim ümmetim yetmişüç bölük olacak,
yetmişikisi telef olup Cehenneme gidecek, fakat biri doğru yaparak kurtuluşa ulaşacak. Bütün bunların arasında olan Sünniler derler ki: Biz ulu kişiler olarak, ‘biz halkın arasından dörtbin kişi; dörtbinin,
dörtyüzünü; dörtyüzün, kırkını; kırkın dördünü ve dördün de birini seçtik’ demişlerdi: Bu biri kutub’dur, yani ruhsal eksen olan velidir. Bu dünya onun yüz suyu hürmetine varlığını sürdürür. Zira dünya
bir an için bile onsuz olmayacak ve dünya onsuz kalarak varlığını sürdürmeyecektir. Şiiler dahi Mevlamız Kıyametin Kaimi'ni çağırır; bazıları Malik as-Salam ismini tutar, bazıları da Muhammed Mehdi’yi
söylerdi. Yine bazıları Muhammed ibn Hasan Askeri’nin (Muhammed Mehdi) saklandığı mağaradan dışarı çıkacağını söyler; bazıları da Muhammed ibn al-Hanafiyya’nın bunu yapacağına inanırken, bir kısmı da
onun hâlâ anasının rahminde bulunuduğunu söylemektedir.27 Herkes kendi akıl yürütme ve sonuç çıkarsamalarından bazı şeyler söylüyor. Çağın gerçekliği olan Kaimin adamları Mevlamız’a Kıyametin Kaimi diye çağırır ve Mevla-na Malik as-Salam, mustakarr (sürekli, ebedi) İmamdır zamanımızın Mevla’sıdır (Efendisi) derlerken, bir tek kişi kastedilir.28 Hindistanlılara Hindu [Hunud] denilir; onlar birine Nadir, birine de Sain diye çağırdıkları putlara yapıyorlar.29
Çağın gerçeğinin (hakikat) adamlarına gelince, onlar güvenilir ve kaçınılmaz olmuşlardı; ancak şöyle veya böyle bir tek adamdır, derler. İnsan, çağın tam
gerçekçi topluluğu arasında bile karmaşık ve yaratık olarak zayıflığıyla var olduğu için, bunun vadedilmiş kişi olduğunu söyleyerek, bir tek adamı gösterdiler; fakat bazıları onun gizlendiği ve uzaklaştığını
söylüyorlar. Bu nedenden dolayıdır ki, orada bu iki firka [tai'fa] arasında düşmanlık vardır.30
Bu konu hakkında, Mevlamız’ın (secde ve övgülerimizin ifadesi onun üzerine olsun) kuvvet ve iktidarı [Hawl va-kuvvat] sayesinde, herşeye Kadir ve Ulu
Tanrı isterse, üçüncü bölümde konuşulacaktır.
Yorum: Geleneğin Çeşitli Çizgileri
Halk muhayyilesinde (daima derlenip seçilmiş) hep canlı duran birçok duygular İsmaili çağrısıyla etkilendi. Bu fasılda geleneksel bilginin sunulduğu satırların
sayısı çok çarpıcıdır. Başında ve daha doğrusu her İsmaili yapıtında ön varsayım felsefi tanzih’tir; yani Tanrı’ya, akla uygun (fark edilebilir) bir biçimde, yaratıklarla ortaklaşa
sahip olabildiği bazı özellikler yükleme istekliliği, istemi. Tanrı'ya atfen bir isim vermekten kaçınma noktasında bile ve hatta geleneksel “Mutlak ve Yüce Tanrı” ortaklığını üstlenerek bu yapılmakta. Güvenilecek eylem, her isimle bir cümle takımı, her fırsatta ismin kendisi yerine dahi geçebilen bir cümle beklemeye alışmamış çağdaş insanın kulaklarında yankılama yapacak kadar aşırı değildir; ancak, önemsenmeye değer yeterliliktedir.
Bu Tanrı'dan uzaklaşma, daha az değerli figürlerin (kişiliklerin) hemen hemen sınırsız övülmesini çirkinlik kadar gerekli yapıyordu. Adlandırılması ve
sıfatlandırılması koşuluyla bu denli övgüye değmeyen kişilikleri kendilerine, kesin olarak Tanrı'dan daha yakında bulmaktadırlar. Bununla birlikte, pratikte yüceltilen İmam ve tanımlanamıyan Tanrı, teknik olarak
isim özdeşliği izin vermesi zorunluğundan (İmamınki dahi Tanrı'nın sahip olduğu isim derecesindedir) çok daha fazla bir genişlikte birbirine karışmış gözüküyor. Bir yanda her ikisi Tanrı anlamına gelen Huda ile Hudavend teala (En yüce Efendimiz) arasında ve diğer yanda İmama atfedilen Hudavend ve Mevla-na (Birincisi
Farsça, ikincisi Arapça olan her iki sözcük de Efendimiz anlamındadır İ.K.) arasında bir çizgi çizmek her zaman kolay değildir. Karışıklık
kuramsal olarak aynı özden olan Efendimiz İsa (Lord Jesus) ve Efendimiz Tanrı (Lord God) arasında Hıristiyanlıktaki birliği bildirmesinden daha az savunulabilir.
Tanzih’den uzaklaşılmasına rağmen, felsefi gelenekten hareket edilerek, Tanrısal kanıtlar ve isimlerin özellikle gereksinim gördüğü
böyle bir öğreti oluşturulmuş; gerçekte bu ögeyi sağlıyan eski bir Yahudi geleneğidir. Eğer İmamın tanınması bu kadar önemliyse, onun Tanrı adını taşımasından dolayı olması düşüncesinin altında yatan -eğer aslı
aranırsa-, nesneyi belirleyen ve onu böylesine denetleyenin isim olduğu eski bir fikirdir. Tanrı'nın Yüce adı, evrensel bilgi ve güç için gizemli anahtar, bir ip ucudur ve bu büyük ismi öğrenme sınırına
yaklaştırılırken, insanı orada boş bir uğraşa bırakılmanın hayal kırıklığına uğratılır.31 Kıyamet’te insan hayal kırıklığına uğratılmaz, zira kişinin İmamdan daha fazla birşey bilmesi gerekmiyordu; fakat bilgili ve kudretli olan bir kimsenin ödülleri, kuşkusuz gerçeğin ruhsal ülkesinde bulunmaktadır. Daha az tanınan ve daha az yaygın bir kavramın, bu özel bölüme girmemesine rağmen, anlaşılır olmayan ruhun anlaşılır kanıta dönüşmesidir; huccet (kanıt) varlığını ve yetkesini açığa vumaya hizmet eden kişi ya da nesnedir:
İmam de Tanrı'nın huccet’idir. Yine de bu tür düşüncelerin hepsi, İsmaililerde olduğu kadar Oniki İmam Şiiliğinde de bulunmaktadır.
Keskin bir biçimde düzenli Şii çizgileri de yok oldu kuşkusuz. Kendi kuşağı içinde, inanç bağlamındaki merkezi otoritenin doğasındaki mirası taşıyacak olan
herhangi bir özel bireye saygıyla bağlılığın anlamı, Şiilere göre o kadar güçlü ki, nisbeten kozmopolit Bahailer bile onu kabul etmiştir.32
Ancak felsefi, eski Yahudi ve Şia çabalarından daha çarpıcı ya da daha gelişmiş olanlar, başka eski Orta Doğu kaynaklarından izlenebilir olanlardır.
Orta-Doğu'nun kaynak birikimi, İslamın yüzyıllar boyunca üzerine çekebildiği büyük bir hazine biçimini aldı. Yazarın burada, işittiği kadarıyla gelecek olayların birçok önbilgilerini ya da daha fazlasını
kitabının kapsamına aldığı görülüyor. İnsan zaten Hıristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların ve hatta Zerdüşlerin inançlarının (onlar çoğunlukla İbrahim ümmetinden sayılmaktaydı ve bunun açıklaması Kelam-ı Pir, s. 59/64'da
vardır) kapsama alınmasına şaşırmıyor; çünkü İslamda bütün inançlar resmen tanınıyordu. Brahmanlar, Hindular ve Gnostik Paganlara (bilgici-marifetçi putatapanlar) gelince, onlar genel olarak çok fazla hesaba
katılmadılar. Aynı gelenek içindeki başka bir yapıt olan Kelam-ı Pir’de (s. 44/51), İslam öncesi egemen inançlar gibi, Müslümanların özel bir coşkuyla koğuşturmaya uğrattıkları Mani inançlılar da listeye
alınmıştır.
Gelece kehanetlerle (önbilicilikle), diğer bir geleneği, yani, Schaeder’in işaret ettiği gibi33 Kamil İnsan’ (Perfect Man) figüründe bizzat birleştirilmiş olan Gnostiğe çok daha fazla yaklaştırdı. Herşeyden önce Kamil İnsan, insanlığın kökeni –modeli- ve bütün çağlarda insanlığın teleological (yani doğaya egemen ve yaratıcı düzeni inceleyen evren bilimine göre, ya da evrensel düzene ilişkin İ.K.) eksenidir. O, bütün
meleklerin tapınmak zorunda olduğu, Tanrı'nın suretinde yaratılmış ilk insandır. Kamil İnsan, kendisinde evrenin özeti bulunan, evrenin yoğunlaştırılmış mükemmel eşdeğeri microkosmos, yani küçük evrendir. Bu sıfatla insan teknik olarak, evrenin asıl amacıdır; onsuz evren, tam bir amacı olmadığından, var olamazdı. Kökenin ve hedefin bu kavramları zaten İslam içinde bile birleştirilmişti. Biz burada son Advent’in (İsa’nın döneceği günün) kehanetlerinin de sürekli olan şimdiki zamanın bu Urmensch'ine (İlk insan) başvurduğunu görüyoruz. Böylece geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanın hepsi bir tek kişilik içine sıkıştırılmakta. İlk Cennet’in Adem’i, her çağın kutbu ve Şia
inancının objesi Mehdi-Messiah sadece tek kişidir; Tanrı'nın en yüce adının cisimleşmesidir.
Kavramın çok fazla basitliğine rağmen, sonuçta felsefi yorum ve Sufi tapınma duygusu yardımıyla uygulanır, fakat burada böyle bir organik, ama sonu olmayan zaman
ünitesinin çağrısı görülmektedir. İçindeki bütün kutsal bilgiler, tek bir İmam üzerinde odaklama yapmaktan okuyucuyu sakındırır: Şia duyumunda bağlılık ve sevginin, umut etmenin ve korkunun öncelikli nesnesi,
bilinemez Tanrı'nın kendisi olarak bilinebilirliği ve Tanrı'nın yarattığı herşey için mükemmelliğin hedefidir.
Çeşitli Gelenekleri Birbirine Bağlayan Kişilik Melkhizedek
Bu yeni kişiliğin ilkesel anlatımı olan imam-Kaimler dizisidir. Bu yeni dizi, bir gelenekten daha çok çağsız ve zamansız insanın sırayla birleştirilmesidir.
Zülkarneyn-Hızır bildiğimiz gibi, Sumerce bir isme kadar iner: Khidr, bizzat Utnapishtim’in ölmezlik adının bir çeşitlemesinden çekilir.34 Bunun gibi Melkhizedek’e kadar inen üç isim de doğrudan İncil pasajlarından alınmadır: Malik as-Salam, King of Salem (Barış Kralı) tamlamasının çevirisidir; Malik Shulim Süryanice’den aynı tamlamanın çeviriyazısıdır; Malik Yazdak ise bizzat Melkhizedek adının (Cuveyni’de daha fazla kesinlik verilmiş) bir transkripsiyonudur. Hızır ve Malik as-Salam’ın burada canlı bir biçimde eşit olduğu görülür; oysa, yalnız ve ermiş veliler, bolluğun tükenmez kaynağını ona çevirebildiği için Hızır genellikle Müslümanlar arasında yakından tanınmaktaydı. Diğer yandan, Nizarilerin kendisine öncekinden daha fazla saygı gösterdiği ve Hasan II’nin doğum öyküsü içine giren Malik as-Salam belirsizdir.35
İmamlığa yeni bir tutum alış bu yeni dizide başka yöntemlerle yansıtılıyor. Batıni sistemden, içinde İmamdaki Tanrı bilgisini toplayan ve özümseyen birine
değiştirilen şey, burada gayb aleminden haber vermeye (kehanete) ilişkin figürlerin (peygamberlerin?) işlenmesiyle belirtiliyor. Örneğin şeriatın kendisi değil, ama Nuh'un (yönünü) döndüğü Rabbi-Efendisi olarak
Malik Yazdak burada Tufan öyküsünün merkezidir. Tufanı, içinde insanların ruhsal olarak boğulduğu şeriat olarak betimleyen eski İsmaili tevili (batıni yorumu), üzerine bu çok önemli moral (anlayışın) asıldığı sadece
bir kancadır: Şeriatı buyuran Malik Yazdak idi ve ona Kuran ayetlerinde "Rabbimiz" deniliyordu.
Burada klasik İsmaililerin saptırılmış çözümsel mitolojisinden, Oniki İmamcılar arasında daha fazla ortaklaşalık bulunan, ancak daima halk düzeyinde var olan
sözlü bir efsaneye doğru yön değiştirecek bir eğilim görülebilir. Malik Yazdak ve Zülkarneyn kuşkusuz hâlâ ideal örneklerdir. Hikâyeler içinde betimlemlenmiş özel kerametleri başaran bir özel kişiliğin anlamı-ki
neredeyse, harfiharfine şimdinin düşüncesi-, geçmişte herhangi bir olayın arkasında değişmez bir biçimde yinelenen batıni ilkelerin bulunduğu şematize edilmiş tavilden geri kalmış bazı şeyler kuşkusuz daha sağlamdır. Kıyamet dönemleri tarihinin anlamı, zaman ve doğanın tamamını bir tek hedefe indirme noktasında, gerçekten bir tarihsel özün
anekdotlarını yeniden sunuyor. İçinde, küçük bir mezhebin sonuçta kendi yaşayan tarihini bulduğu, halk kahramanları üzerindeki bu odaklaşmadan uzaklaştırılmıyoruz.
Hasan II’nin doğumu ve pozisyonunun yalnızca kuşkulu merkezciliğine değil, fakat sonuçta herşeyin açığa çıkarıldığı sanılan noktada bile, Kıyamet
öğretisinin yadsınamaz bir görünüşü olan kozmik sırlarının ortamına da uymayan yeni dizi çevresinde bir gizem bulunmaktadır. Kozmik gizemlerin hemen hemen horgörüldüğü, erken Nizarizmin katılığının tersine; var olan
yetkenin (otoritenin) yeterli olduğunu inanan ve bütün sırları adım adım akılcı bir biçimde çözmeyi araştıran Fatımi bilginlerin kentli tavrına karşı; bütün yaşamın açıklandığı yer olan burada, esasta bir gizem ve
bir zıtlık (paradoks) gibi açığa vuruldu: Örneğin, Tanrı hem bilinir hem bilinmezdi. Bunun gibi belgelenmiş böyle bir gizem tamamıyla evin içindedir. Ancak genel karanlıkta görülebilen parlak ışıktan suret, ilksel
İmam-Kaim figürü için çok iyi seçilmiştir. Bilgiç Nasruddin Tusi bunu rasyonalize ediyor (Kaim figürü vasi ile birdir) ve bazı şeyleri düzeltirken, onları yassılaştırıyor (Tanrı bilinir ya da bilinmez, görüş noktasına bağlı değildir ve daha yüksek bir görüş noktası içinde ise, olay hiçbiri değildir).
3. Bölüm: Ali Bir İnsandır?
Birinci kısım: Konu: Bu dönemde o kişi kimdir, nerede yaşıyor ve adı nedir?
Avam ve has (aşağı ve yukarı tabakadan insanlar) Sünni ve Şii halk arasında, Peygamberin Mevla-na Ali İbn Abu Talib’i (Tanrı onu kutsasın),
Kıyamet’in Kaim’i olarak belirlediği, genellikle bilinen bir olaydır. Hazreti Resulullah’a (Tanrı onu kutsasın) Kıyamet Kaim’i kimin olacağı sorulduğu zaman, “herhangi bir kimse değil
Ali İbn Abu Talib olacak” edi. Başka bir kere sorulduğunda, “şu üzerine bir çakıltaşı fırlattığım, sandaletini onaran kişi!” iye yanıtladı. Sonra arkalarındaki, sandaletlerini onarmış ve onları
düzeltmekte olan Hazreti Mevla-na Ali’ye baktılar. Ayrıca, onun hakları hakkında vahyolunmuş olan ayetleri [Elyazması, s. 14] açıklayan Peygamberin, Gadirhum günü yaptığı toplantıda vasiyet ve duyuruları var.36 Yine çok iyi bilinir; bir gün Sukkad (ona lanet olsun), yani lanetli köpek Mevla-na Ali’nin mübarek yakasından tutmuş ve onu (Ebubekir'e) bağlılık yeminine sürüklüyordu. Salman (Tanrı onu kutsasın) ona; "haklarını çiğnediğiniz ve saldırdığınız kişinin kim olduğunu bilmiyor musunuz ve siz nasıl onu bu biçimde sürüklüyorsunuz?" diye bağırdı.37
Salman’ın da karşı koyacak gücü yoktu. Ama,“Bu şekilde sürüklemekte olduğunuz kişi, eğer o, şunu bunun üzerine, bunu şunun üzerine kaldırıp atmak
isteseydi, yapabilirdi” diye bağırırken, elleriyle yeri ve göğü gösterdi. O anda Hazreti Mevla-na Ali ona baktı ve yavaşça “insan bildiği herşeyi söylemez” dedi.
Ve başka bir nokta, Abdullah-i Saba’nın Mevla-na Ali’nin tanrısallığına “Lebbeyk!” (Buyurunuz Efendimiz!) diye çığırışları: Çok iyi
bilinir ki, Mevla-na Ali bir ateş yakmalarını buyurdu ve “bunu söylemeyi durdurun, yoksa sizin hepinizi yakmak zorunda kalacağım”dedi. Onlar ise, “bizim tüm özümüz-cevherimiz olan senin uğruna,
bundan daha fazla ne arzu edilebilir ki? dediler; aramızda bir perde olan bu ikilem tekleşecek; zira sen herşeydin ve herşey olacaksın, bizi yakmış olsan da”. Bunun üzerine o (Ali), halkın gözlerinin önünde,
göreceli olarak onların yandığı sanılıncaya kadar, yüzlerinin ateşe yaklaştırılmasını buyurdu. Oysa bir başka gün bu (sözde yakılan İ.K.) kişiler Basra pazarında ekmek satarken görülüyorlardı. Onlar Mevla-na
Ali’nin hizmetinde bu olaya maruz kalmışlardı.38
Bu yolda davranış gösteren kimselere Mevla-na Ali bir mübarek Fasıl-nâme'sinde şöyle ifade buyurur: “Kanlarını akıtacak pek çok
insan var; ve kendi kanını dökecek herkim olursa olsun o kişinin lanetlenmişliğini paylaşacaktır.39
Ve ek olarak Abdullah İbn Abbas bir hadisi şöyle bildirmektedir:
“İnsanın derinliği, ‘ben Tanrı'nın yüzüyüm ve ben Tanrı'nın bir yanıyım; gökleri yukarı kaldırdım ve yerleri aşağıya yaydım’ diyen
Ali İbn Abu Talib gibidir."
Yine O (Ali) “ben Tanrı'nın eliyim, diyordu; elimi ateşin içine sokar ve kendi kullarımı ateşin dışına çıkarır, düşmanlarımı ateşin içinden
geçiririm. Sonra ateşe söylerim: Bunlar benim için, şunlar senin için.” Hazreti Peygamber (barış onun üzerine olsun) soruyor; “o kimdir ki Cehennem ateşini Cennetten ayırır?” Oradakiler “O,
Ali (kutluluk onun üzerine olsun) İbn Abu Talib’dir” dediler. Yine başka bir yerde (Peygamber) şöyle ifade buyurmuştur: “Bunun anlamı, Kıyamet gününde bütün melekler, cinler ve insanların biraraya
gelmesi ve Kıyamet sancağını kaldırmak istemeleridir; fakat bunu (yapmaya) muktedir olamıyacaklardır. İşte o zaman Ali (Tanrı onu kutsasın) İbn Abu Talib gelecek ve Kıyamet sancağını kaldıracak.” Ve Mevla-na
Ali’nin Kıyamet Kaimi olacağının bu türden pek çok kanıtı vardır.
Bütün İmamların üzerinde olan Mevla-na Ali'nin (kutluluk ona olsun) kaynağı ve dönüşü [mabda ve maad], başlangıcı ve de sonu yoktur: Fakat göreceli olarak
o, halka bazan oğul, bazan torun, bazan yaşlı, bazan genç, bazan bir ananın rahminde, bazan bir oğlan çocuğu, bazan bir kral, bazan bir dilenci, bazan varsıl, ara sıra yoksul, bazan mal-mülk sahibi, bazan cıscıbıl
(hiçbirşeyi olmayan), zaman zaman zalim, zaman zaman bağışlayan, bazan acıyan biri olarak gözükmektedir; o halkın gözlerinde bunların hepsi olur; zamanın, bugünün ve yarının İmamının donunda da görünür. Bundan
önceki bin yıldan beri böyle bir adam olmuştu - şimdi dahi olmak zorunda; vardır ve var olmayı sürdürecektir. Ve o zaman sırasıyla bütün bunlar gibi gözükür; yer ve uzaklık bakımından arasıra doğuda, arada bir
batıda, bazan güneyde ve bazan kuzeyde; bazan bu kentte, bazan o kentte ortaya çıkar: Halkın gördüğü bütün bunların hepsi bir tek adamdır.40
Mevla-na Ali bir konuşmasında şunları anlatmaktar: "Mısır’da [Kahire’de] bir minber kuracağım ve Damascus’u (Şam’ı) ele geçirip
onu küçülteceğim, yani isyancıların boyunlarını vurduracağım; ondan sonra Daylam bölgesine kutsal savaş açacağım. O çevreye ulaştığım zaman, dağları alçaltacak ve ağaçları kökleriyle çekip koparacağım; Büyüklük ve
Yücelikten maksat budur: Başka bir deyişle, o bölgede gözükecek ve orayı Müslüman yapacağım. O çevrenin insanlarını itaat altına alarak kendime kul yapacağım. Oradan sonra Hindistan bölgesine cihad açacağım."
[Elyazması, s. 17-18] Ve mübarek Fasl'ında sürdürülüyor: "Bir adam Mevla-na Ali’ye sordu; bu şeyler yapmak için geri gelecek misiniz? Çünkü o adam Mevla-na’nın öğrencisi [zabandan] değildi, yani
o cahilin biriydi. Mevla-na Ali konuşmasını ona yöneltti, çok öfkeliydi. Ona dedi ki, ben gelmeyeceğim, ama oğullarımdan biri bu şeyleri yapacak ve böylece onu ben yapmışım gibi olacak.41
Bundan dolayı Mevla-na Mehdi (ölm. 934) (zikri barış olsun) batı bölgelerinde gözüktü ve Mısır’a gelip minberini kurdu. Şam’ı aldı ve asilerin
boyunlarını vurdu.42
Mevla-na Mustafa Nizar (secde ve övgüler onun üzerine olsun) oğullarıyla birlikte Mısır yönetiminde ve krallığında göründü; tıpkı Ulu ve Yüce (Tanrı'nın),
Muhammed’e gönderdiği vahiyde söylediği gibi: "Kıyamet gününde güneşin doğuşu ilk kez batıdan olacak ve göğün tam ortasına ulaşacak, oradan geri dönerek yine batıda kaybolacak ve sonra doğudan
yükselecek." Kıyamet güneşi hernerede zikredilirse, bu cümle oradadır. Batıdan doğan (Güneş) bu Mevla-na Mustaf Nizar idi ve dünyanın merkezi olan Bağdad’dan Hulvan’a (Hilvan) kadar her yeri ele
geçirdi; buraları egemenliği altına aldı. Ondan sonra, dönemin zorlaması yüzünden yeniden batıda kaybolmuş oldu.43
Önceki paragraflar İmamların hepsinin Ali’nin (Tanrı onu kutsasın) kendisi olduğu ve olacağını ortaya koydu ve bütün mübarek Fasıl'larda açıklama yapılmış olan anlamlandırmalar üzerinde tartışma vardır. Bir konuşmasında Ali, “bizim benzerliğimiz İmamlarda yinelenmiştir” diyor. İlk ona gelinceye kadar, herbiri vasilerle danışır görüşürdü; öyle ki Mevla-na Ali’den Taki Ahmed’e kadar İmamlara Vasi deniliyordu. Bu nedenden dolayı İmam Muhammed Bakır (barış onun üzerine olsun) Cabir Cufi’ye, “onlar Vasi zamanından inen vasilerdir” demiştir.44 İkinci 10'a gelince: bir kimse imamlara atıfta bulunabilir, yani onu işaret edebilirdi; böylece artık, on birinciden on ikinciye, birlik kişisi [İmam] diye çağırıyorlardı. 11. İmam olan Mevla-na Mehdi’den 19 ya da 20. İmam olan Mevla-na Nizar’a kadar da İmam olarak çağrılmıştır.45
Sonuncu 10'a gelince: Kaim'lere gönderme yapılır ve yirmi birinciden itibaren Hükümdar Mevla-na’ya –niyaz ve övgü onun
zikri üzerine olsun- ve otuz imama kadar birlik kişisine imam denilecektir.46
Yorum: Ali'nin Yüceltilmesi
Son kısımda verilmiş olan çeşitli gelenek çizgilerinden sonra, biz burada özel olarak Şia'nın güçlü mirası olan, özellikle Ali’nin coşkulu yüceltilişi
üzerinde odaklaşacağız. Hepsi Ali oldukları için, bütün İmamların, onlardan herhangi biri olduğunu -eğer bundan hiç söz edilmeseydi de- söylemek ilkede doğruymuş gibi olurdu.. Bir biçim, varsayım olarak bir diğeri
kadar gerçekliktir. Vekilleri arasında ona yüce makam verdiği Ali’nin kişiliğine koyu Şii yaklaşımı budur: Örneğin, kendisini sadece lanetle anarak tatmin etmeyen yazarımızın, Ömer’e karşı anlatılamaz
nefretine ilişkin yaklaşımı, bir kelime oyunuyla ona daha fazla hakaret etmeğe çalışmakla beceriksizce kendisini geri gitmeğe zorluyor. Ne Muhammed ne de Şeytan, buradaki gibi Ali’ye böylesine sevgiyle
bağlılık göstermiş ve Ömer’e bu denli nefretle yaklaşmıştır. 47
Ali’nin üstünlüğünün kanıtları, onun hakkında (Şiiler arasındaki) kamil insanların anlattıkları mükemmel (olağanüstü) şeylerin çeşitliliğinden biçim
kazanmıştır. Birinci planda güvenilecek olan, Ali hakkında Muhammed’e atfedilen bazı hadislerin listesinin çıkarılmış olmasıdır; Muhammed adına geleneksel olarak, tümü özel bir yetkeye sahipti. Peygambere
ılımlı bir biçimde akraba göndermesinin arkasından, yazar anında, Ali’nin yaratıcılık üzerinde sınırsız bir güce sahip olduğunda ısrarlı olan Salman’ın çok coşkulu tanıklığına başvurmakta. Yazarımızın
kalbinde var olan, işte bu aşırıların gelenekleri içindedir. Salman hâlâ ortalama Şii çevreler arasında da çok tanınmış bir kişiliktir. Ancak, arkasından gelen kişi Abdullah İbn Saba, genellikle küfür sayılan Guluv’un (Ali’nin ayrıcalık hakkını aşırı abartma) kurucusu olduğu ileri sürülen kimsedir.
Şimdi yazar, Muhammed’in kendisinden ve böyle ılımlı karşılık olduğu ileri sürülen bir son hikâyeden önce, Guluv çağrışımlarıyla herşeyi farklı söylemler içinde anlatıyor: Ali Kıyamet gününde tek başına son adalet sancağını kaldıracak; bu Alamut’taki Kıyamet’e iyi uyarlanmış bir düşünceydi, çünkü burada da sonuçta kurtarılmış ve kaybetmişler, Kıyamet günü sancağını kaldıran Ali tarafından birbirinden ayrılıyordu. Yani Kıyameti başlatacak olan Ali olduğu gibi, Alamut’taki Kıyamet olayı da onun eseridir.
Yazarımız öncelikle böyle bir etkileyici vasiyetnâme ilgileniyor; ancak onun, vasiyetin her parçasındaki çapraşık öyküleri anlatma hırsı bize, İsmaililerin daha
renkli ve belki daha derin imgesel mirasında yatan şeylerin böylesi öykülerde bulunduğunu anımsatıyor. Burada belki, Oniki İmamcı Şiiler için ana eksen olgu olan Ali’nin oğlu Hüseyin'in şehitliği değil,
İbn Saba’nın şehitliğinin hesaba katılması anlamlıdır. (Bize göre yorumcu burada olayı çarpıtıyor; çünkü, metin içinde İbn Saba'nın şehitliğinden filan söz edilmiyor ve ne de Hüseyin'in durumuyla
karşılaştırmaya ilişkin bir dolaylı bir söylem var. Burada sadece İsmaililerin İbn Saba'ya - Sünnilerin, Şiilerin onu aşağılamaları ve değersiz görmeleri, hatta yaşamamış saymalarının aksine-verdikleri değer ve
duydukları saygı söz konusudur. Gerçekte, yorumcu çevirmenin ısrarla Arap heresiograflarının kullandığı Guluv (taşkınlık, azgınlık, aşırılık) terimi ile aşağıladığı Heterodoks İslam (Alevilik) Abdullah İbn Saba ile
başlamaktadır. İsmaililer bunu çok iyi bilmektedirler. YOL (2001, sayı 9) dergisinde tanıtmış olduğumuz Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen ve İmam Cafer (ölm. 765) çevresinden Abul Hattab'ın yazmış
olduğu Ummul Kitab'da çocuk İmam'ın (Muhammed Bakır) öğretmeninin adının Abdullah İbn Saba olarak geçmesi de bu tarihsel ve dinsel kişiliğe verilen önemi göstermektedir. İ.K. ) Yine burada biz, gelenekler arasında pozitif bir seçim buluyoruz; daha renkli büyük bir kişiliği yüceltmek maksadıyla, daha küçük bir tarihsel gelenek seçilmiştir; oysa Hüseyin
gerçekten öldürüldü, fakat İbn Saba’nın ölümü olasılıkla bir uydurmadır. Guluv geleneği de burada masumca renklendirilerek geliştirildiği gibi değildir. Birlik ve ikilem hakkındaki hikayede ise ortalama bir
Sufi ilgisi anlatılır ve sadece daha sonra ekmek satın alan (adam) hakkındaki yorum olay üzerine (İsa için söylenen) görünüşte insan aslında ölümsüz Tanrı çarpıtması getirilmesinde Guluv’da ısrar etmektir.
Oysa Sufiler herne türlü fiziksel mucizeler ileri sürerlerse sürsünler, onlar ruhsal birliğin bu gibi fiziksel kanıtına bakmazlar.48
Vahiye İlişkin Tarih Kuramı
İsmaililerden önceki çeşitli Guluv grupları bazı siyasal başarılar kazanmışlardı. Ayrıca onların siyasal olaylara etkin tutumları İsmaililiğe taşındı ve tarihsel
bilincinin içine apokaliptik (vahiysel) bir davranış sokuldu: imamın her mücadelesi dünyanın kaderini tayin etmektir. Bu davranış çevreye göre çeşitli biçimlerde ifade ediliyordu. W. İvanow (Rise of Fatımids, s. 101 vd.), Fatımi Kadı Numan’ın otoritesi üzerinden, Fatımiler arasında, Mehdi’nin, dünyayı değiştirip düzeltme görevinin ardıl olan tüm hanedana havale edildiğini söylüyor.49 Hanedanın dışsal yönelişi, ancak son zafer karşısında değişimleri atlayıp geçebilen bir bireyin, yaşamındaki değişimi sunarken görülebilirdi.
Kıyamet davasında tarihin bütünü bile, daha çok doğrudan Ali’nin, onun yakınları, dostları ve düşmanlarının yaşam öyküsünden oluşmaktadır.50 Ali’nin hasımlarıyla mücadele ettiği Sıffin ve Medine’de başlamış olan öykü, Mısır’a, nefret duyulan Şam’a dönemeçler yaparak sürdü; oradan da (bugün İslamın tamamıyla yayılmış olduğu) inanmayanların ülkelerine, erken dönemlerde bir Zerdüşt kalesi olan Daylam, Hindistan, (Tusi’nin eklediği) Çin ve Avrupa’ya ulaştı.51 Dışsal (zahiri) olarak, o bir kutsal savaştır, fakat onun içsel (batıni) yönü daha da önemlidir. Zira içeride olan büyük içsel (batıni) yayılma ve dışardaki yasaya (Şeriata) anlam veren sürekliliktir; evrenin kaderi olması da bu nedenledir; Fatımi “İmamları” ise bu vahiy alma içinde sadece bir tek sahnedir. Yeterli zaman içinde doruğa yükselmiş Muhammed’den Ali devraldığı zaman başlayan revelasyon (tanrısal esin, vahiy), Kıyamet gününün çeşitli olayları ve onun Fatımi tarihinde somutlaşmış "Güneşin batıdan doğuşu" olayından sonra, son Kıyamet içinde, yaparak herkesin kurtuluşunu Alamut'ta kendi gerçek kaderine bağlamayı ilan etti.
Burada biz, Nizar’ın iktidardan düşüşünün bir doğrulanmasını buluyoruz. Büyük günün önceden bilinen bir olayıdır bu- hiç olmazsa, zamanında neyin olması
gerektiğine dair temel atarak, işaret verme ve yerine getirme, tamamlama rolünü oynadı. Nizar ve oğulları, doğuda, Daylam’da güneşin gerçek doğuşu vukubulmadan önce “batı içinde” geri çekilme zorunda kalıyor: Bu dönemde vasi ve daha sonra imam olarak Ali’nin görünüşü, Kaim gibi görülmeden önce sergilenmiş olmalıdır. Böylece tarihin anlamı, felsefi olarak en üstün görüldüğü çok noktada geri dönüş yapıyor.
[Bölüm 3, İkinci Kısım]: Hasan II Kıyamet’in Adamıdır
İnsan, o mübarek konuşmanın sözlerini iyi incelemelidir. Şimdi Mevla-na Ali’yi (Tanrı onu kutsasın) bir kez daha dinleyelim: “Mısır’da bir
minber kuracağım” dedi, onu kurdu. “Şamı alacağım” dedi, onu aldı. “Ondan sonra Daylam’a gideceğim” dedi, oraya gitti. Fakat insan kendi kendisini görmeyen bir göze sahip olmalı
ki, sadece ona bakabiliyor.52 Büyük ve Yüce (azza ve ala) sözleri bir yadsıma ve çelişki değildir.53 İleride Kıyamet borusu iki kez üflenirken, o Daylam’da çoktan üflenmiş olacak; çağının güneşi olan Kıyamet davası oradan parlayacak ve güneşin kaynağı da, -nasıl başka bir yerde olabilir ki?- orada olacak.
Işık herhangi bir kentte gizlenmiş olmayacak. Birilerinin söylediği mi olacak; yani göksel güneşin kaynağı yeryüzündedir ve kendi küresinden kesilmiş olur (?)
Bu sözler saçmadır, aklı olmayan insan bunu kabul eder. Eğer dışsal (zahiri) anlamda, vücutlar içinde bir vücut olan göğün güneşinden ışığın ayrılması ve kesilmesi saçmalık olursa; [gerçek] Kıyamet bakımından da,
mübarek dava olan güneşten ışığın kesilmesi ve ayrılması saçmalıktır, anlamsızlıktır. Hayır, bunlar diğer anlamsızlıklar arasındaki saçmalıklardır: önceki, kısmi bir görüş içinde mecazi bir anlamsızlık; sonraki ise
gerçekten tümüyle bir saçma görüştür.54
Ayrıca, şeriatın adaleti Tanrı ve halk arasında paylaşılır, fakat Kıyametin hükmü Yüce ve Parlak Tanrı'ya özeldir. Halk Kıyamet ülkesinde (kevn-i kıyamet)
Tanrılıktan bir pay almaya gelmezler; ne de o ülkeden kendileri için herhangi bir işaret ya da varlık elde ederler. Sonra, zamanın en çoğunu alan Şeriat çağında gizlenmesi ve Kıyamet çağında birinci ve sonuncu
arasında açıkça hüküm vermesi anlamsız olurdu.55
Ayrıca Peygamber (barış onun üzerine olsun), “Kazvin Cennetin kapısıdır” demiştir; yani Cennetin kapılarından bir Kazvin’dir.56 Mademki Kazvin, Daylam ülkesine açılan kapıdır [Elyazması, s. 20], öyleyse mutlaka Daylam Cennetin kendisidir. Dünyanın bütün insanları umut eder ve emindir ki Yüce Tanrı iyileri Cennete götürecek, kötüleri ise Cehenneme atacak. Şu halde Hazreti Mevla-na’nın (Tanrı'nın) iyilerle Cennete, kötüler arasında Cehenneme gitmek zorunda kalması ve bir köşede gizlenmesi saçmalık olurdu. “Tanrım bizi, bu dünyanın kötülüklerinden ve başkasının cezalarından koru!” Bundan başka, Cennettekilerin Cennette ve Cehennemdekilerin Cehennemde Tanrı'yı göreceklerini söylemişlerdi.57
Ve diğer bir kanıt: Adem’den önce var olan Kıyamet çağı, bizim içinde bulunduğumuz bu döneme ısrarla direnmiştir. Her ne kadar Kıyamet ebediyse bile,
ancak şeriatla ilişkili olarak yenilenir. Bütün iyi insanlar en büyük hücceti (huccat akbar) belirtmiş, iyi bilgiler ve söylemler getirmişlerdir. Huccet ve Kaim, veliler [azizler ya da Ali’nin durumundakiler]
ve vasiler [Ali gibi] ve nebiler [peygamberler] ve Ulu l-Azam’ın [altı büyük peygamber] bütün inananlara tanıklık yapmışlardı.58
Hazreti Baba Seyyidna Hasan-i Sabbah (mezarı mübarek olsun, biz de ondan kutsanalım) Kıyamet’in Kaiminin en büyük hücceti ve babasının yapıtını
açıklayan Kıyamet çağının İsa’sı idi. Seyyid-na (mezarı mübarek olsun) dedi ki: “Kaim göründüğü zaman, bir deve kurban edecek ve bir kızıl sancak açacak. Mevla-na kaleler yıkacak [Elyazma. s. 21] ve Şeriat kapısı olan takiyye perdesini kaldıracak; onun sözü, varolan ve varolmayan dünya içinde, olmayacak (his term will not be, in the world of being and not
being). O zahiri bakımdan (dışgörünüşte) bütün Kaim halkını öldürecek [?ve hama ashab-i kaim-ash ba-hukm-i zahir bi-kuşhad] ”.59
Bütün bu iyi bilgileri, üzerinde zikr-i niyaz ve övgüyü taşıyan yüce Efendimizin içinde gördüm: Bunları, Seyyidna Hasan, Ala Zikr-i
Selam’a (Hasan II) hizmet ve kesin itaat içinde haberci olarak Hamid ile göndermiş ve ondan af rica etmişti.60 Bundan başka, Hüseyin ibn Abdulmelik’e göre insan, bu çevreyi tanımış olması için Dih-Khudavend Fasl’ını okumalıdır.
Hazreti Mevla-na (Tanrı) Kıyamet çağından itibaren insanların kalbleri üzerine takiyye mühürü vurmuştu. Zira halk her ne kadar dostluk ve cesarete sahip olsa
da, onun için (...?) O, tanrısal mühürü kırdı ve şeriat hükümlerini kaldırdı.61 Eğer [bir kimse] bunu yapmak isteseydi, insan onun bu [mührü] önce bizzat Kuran’dan kaldırmakta olduğunu düşünmek zorunda kalırdı. Büyük ve Yüce Mevla-na (Hasan II) gelip onu ortadan kaldırmadıkça, bu zordur. İşte o geldi ve bizzat kendisinin yaptığı takiyyeyi ve yine kendisinin buyurmuş olduğu şeriat hükümlerini kaldırdı. Ancak Efendimiz, "ben söylemiştim ve olaylar yüzünden yetkimi kullanarak takiyyenin perdesini kaldıracağıma söz vermiştim ve sözümü yerine getirdim" dahi demiyor.
Efendimiz Ala Zikrih-is Selam, Kadı Mesud’un Fasl’ının sonunda, dinin sınırını hesaplıyor [Elyazma. s. 22] ve "ben, bu veya şu kimse
değilim" der demez, oradakiler hemen : “Eğer bir peygamber isen, bize bir mucize göster!”dediler. O: “Tanrı yasaklıyor dedi (ve bunu yapmadı), çünkü o halkın cezalandırılması için bir neden
olurdu.” Onlar sözlerini yinelediler: “Eğer sen Tanrı'nın hucceti isen bize kanıt göster.” Bunun üzerine O: “Tanrı menediyor dedi (ve doğrusu onu da yapmadı); ben Tanrı'nın huccetiyim
ve halkın varoluş nedeni değilim (diğer deyişle 'halkın yokoluş nedeniyim:..and cause of non-existenceof people- İ.K.).” Sonra herkesin arasındaki sınırı belirledi ve “ben ne bu kimseyim ne de şu
kimse” dedi. Ama o, "ben Kıyametin Kaimi ve bütün varlıkların ve insanların efendisiyim”demedi.62
Ve ek olarak, Emir Haydar Mesud’a ait Fasl’da: -o, bir Hadis-i Farzand’dan... [bir çocuk hadisi, konuşması.....] söz eder- böyle bir düşünme
usülüne, ancak dinimin kadısı ve naibi olan onun sahip olması gerekir; bu [açıkça] gözükmeyen bir gizdir. Efendimiz Hasan'ın gerçek doğumu (Tanrı onun adını kutsasın), zahirlere göre, çok uzun zaman sonra,
yıllar sonra vukubuldu. Efendimiz Zikrihi s-Selam, kendi sözlerini içeren Arapça Fasl’ın, kendi çevresinin sırrı kısmında [cüz], “ben zaman ve sonsuzluğu kuşatıyorum” diyordu. Ondan sonra Efendimiz
Muhammed (ismi mübarek olsun), Hasan’ın (şanı-şerefi ışık saçsın) hemen arkasından; Başlangıçtan Sona kadar Efendimiz Hasan-i Kebir Açıklaması’nın sonuna,”başlangıç ve son onun içindedir”63 diye ekledi. Bu noktada insan durup düşünmelidir. [Elyazması, s. 23]
Efendimiz [Hazrat-i ma?(Muhammed II)] konuşmayı sürdürüyor: "Sonuç olarak, Seyyid-na (Hasan ibn Sabbah) davayı halkın arasında ne için yaydı? Sonuçta o,
davayı Mevla-na Zikri-s Selam için yapmadı mı? Seyyid-na’nın 'telef olan herşeyi onun yüzü kurtarır' dediği Mevla-na Zikri-s Selam'ın yüzüydü. O, hakkında hüküm verilen Tanrı'nın eliydi;
'onların ellerinin üzerindeki el bizzat kendim ve benim elimdir' (Kuran XXVIII, 88; XLVIII, 10). Ve bir diğer yerde buyurdu; 'Tanrı'nın tarafı' (Kuran XXXIX, 57), benim doğam ve benim
tarafımdır." O gün hep Arapça konuştu, bu Fasl’da ise Farsça diyor ki, "eğer bir yaratılmış varlık tanrısallığa istek duyuyor [Elyazması, s. 24] ve tanrısallığa halkı ulaştıracak nedenleri vaaz
ediyorsa; bu makama bizzat sahip olamıyan bir kişinin adına [talep ediyorsa] ve ‘ben Kaimin hüccetiyim’ diyerek, batıni anlam [mani] sahibi olmaksızın böyle bir talepte bulunursa- o kişiye, talebiniz
doğru değildir, demek zorundayım. Bu, daima var olan onun (Imam'ın) hakkıdır ve o, her iki dünyanın sahibidir."64
O göreceli olarak [insanların] her her türlüsüne, kendisinin alemin [her çeşit alemin] nedeni olduğu hususunu konuşmakta: Örneğin sözünü ettiği Muhalif
[tadadd] halkıyla birlikte o ülkeninin varlık sebebidir; bunun gibi Sıradan-alelade [tarattub] toplumuyla şu memleketin varlık nedeni ve yine bunun gibi Birlik [vahdat] halkıyla birlikte bu ülkenin varoluş
nedenidir. O, halkı karışıklıktan kurtarıyor ve Birlik halkının kendi birliğine ulaşmasını nedeni oluyordu. Sonra Mevla-na Zikrihi-s Selam şöyle bir belirleme yapıyor: “Ben Tanrı'nın kullarından biri ve
Peygamberin [Rasul] kardeşiyim.” Yani o diyordu ki, ben Tanrı kullarından biriyim ve Tanrı peygamberi Hazreti Resul’un da kardeşiyim. Ve yine o dedi ki: “Eğer Hudavend bu yöntemle tanıtılırsa,
bundan daha büyük başka küfr [kâfirlik] olmaz."65 Mevla-na’ya (Hasan II’ye) [hiçbirşeyle karşılaştırılamayan] yetim inci diye çağrılmalı, zira o aklın sınırları üzerinde Fasl’lar üretmiştir. Mevla-na Ala Zikrihi s- Selam’ın Sahiplik-Efendiliği [hudavendi] üzerinde bu türlü çok sayıda kanıtlar, deliller vardır; fakat bu düzeyde akıllılık, bilgelik için yeterli değildir, ya da süresi için bir son olmayacaktı.
Bundan sonra dört bölüm ve o bölümler arasında arabaşlıklar daha vardır. Bu bölümde insan artık kanıtı bulmuş olmalı. Ve İnsanın şiiri de
tavil batıni-mecazi yorum [tavil] ile okuması gerekir; öyleki, Dünya Efendisinin şefkatli bakışı, onun merhametini, yardımını ve cömertliğini bağışlayacaktır; ancak bizim Efendimiz (Muhammed II kastediliyor olmalı
I.K. ) bize yeter ve barış [vessalam?] .
Yorum: Hasan’n Kıyamet Kurumundaki Halkalar
Genelde Şiilerin durumu, özelde ise Fatımi istemleri için kanıtı özet olarak inceledikten sonra, yazarımız şimdi Alamut rejiminin bunların yasal tamamlaması
olduğunu ispatlamak zorundaydı. Oysa Hasan II’nin başardığı iş, onların ötesinde özel bir karaktere sahiptir. O daha fazlasını talep etmekte ve 909 yılında Mehdi’nin ortaya çıkışında (Fatımi
devletinin kuruluşu söz konusudur İ.K.) yaptığından bile çok daha fazla adalet istemektedir; zira son emri duyuracak adaleti değil, fakat insan aklının üstündeki son adaleti; yeniden dirilişteki,
yani dünyanın sonundaki adaleti taleb ediyor. Yazarın bu noktada, kehanetlerin genel olarak yeterli olmadığını kabul etmeğe bizi ikna etmek için zorlanma hissettiği şaşırtıcı değildir. İnsan onları uygun bir görüş
noktasından görmeli; yani baka kimsenin bireyselliğini önemsemiyerek, kendisinden daha çok batıni düzenle ilişkili herşeyi görebilen bir görüş noktasından...
Bunun hepsi oldukça büyük bir düzenlemedir; yazarımız bizzat okuyucularının, talep edilen görüş noktasını desteklemelerini beklemeyi gerekli buluyor ve belki çok
daha fazlasını. O, tamamlanmaya doğru giden açık çizgi üzerindeki düşünceye rehberlik etmekten daha fazla, bir düşünce sıçratması başlatmak anlamına gelen bir dizi kanıtlara sahip. Söylemek istediği gibi “insan
bunun hakkında düşünmelidir.” Tartışması çoğunlukla, hasımlarının keskin biçimde imalı itirazlarına karşıt tartışmalardan biçim kazanmaktadır. Bunun için, düşüncesinin aldığı biçim, mantıksallıktan daha çok izlenimciliktir. Fakat o, her biri kendi geçerlilik ruhuna sahip yeterli akımların söylemleriyle fikirler işletmekte; sorun, o doğruluğu ya da geçerliliği açımlamak değil, fakat hak talep eden birine onu yapıştırmak ve bir diğerinden koparmak olmalıydı. (Yazarı, döneminin koşulları çerçevesinde değerlendirmekten çok, yorumcunun kendi anlayışı içerisinde eleştirmesi tuhaf görünmüyor mu? İ.K.) Burada, izlenimci bir yazma yöntemi etkisiz olmamayı gerekli kılıyordu ve özellikle önceden emanet alınmış olanlar arasında bir gereksinimdi.
Kıyametin tek bir yerde (Alamut'ta İ.K.) meydana gelebildiğini ve hiçbir yerin de ondan edilmediğini, bu dolaylı söylem biçimiyle ilk önce o saptıyor. Tanrı
ya da daha çok İmam, kaçınılmaz bir mutlak yönetici gibi dolaylı olarak heryerde tanındığı zaman, Şeriat döneminde kolayca görülebilir olduğuna göre, Kıyamet'te daha gerçek biçimde görülebilir. (O zaman hiç
görülmediyse, kendisi aracılığıyla sonradan görülmüş oluyor.) Bölgesel kurumlaşmanın yasallığıyla birlikte, bölgenin Daylam olması ve orada Efendinin kendisini göstermesi gerektiğini belirtmekte yazar. Sonra genel
olarak bütün peygamberler ile Kaimin genel kehanetine ve özel olarak da Hasan Sabbah tarafından yapılan önbildirimlere (kehanetlere) gönderme yapmaktadır. Bunların hepsi Hasan II’de
tamamlanıyor, zira onun bütün sözleri ve eylemleri talep edilen örneğe uymaktadır: Şeriatı kaldırıyor; Kaim olarak sadece kendisinin olması gerektiği çağrısını yapıyor. Ayrıca daha aşağı makamların seçkin deneyimlerini kabul ederek, kendisi için yapılan yüksek talepleri reddetmiyordu.66
Hasan II’nin Üstünlüğü
Bu sonuncu noktaların her birinde biz, somut bir biçimde sınırsızlığa ulaşmanın olasılığı üzerinde ısrar görüyoruz. Hasan, en dipteki sırada, diğer bütün
inananlarda -hatta inanmayanlarda da- olduğu gibi, rütbesizlikle (hadd) sınırlanmaktadır. Öyleyse o, her hangi bir sistem içinde yakalanamıyan çok daha uzak bir kişilik olmalı. Kendi aracısız davası içinde Hasan,
insanları tavil’in (batıni mecazi yorum) ötesindeki sınırsız gerçekliğe getiriyor. İsmaili ortamında, bir kere kabul edilmiş ve saygı gösterilmiş her olayın hükmünün daha ilerideki bir tavil’e konu olma olasılığı vardır. Fakat sonunda Hasan sözlerine ve işlerine değil, fakat zamansız ve sözsüz olarak kendisine çağırıyor;67 artık o somut olarak bir kişilik ve sınırsız çağrışımların sahibiydi.
Doğal olarak bir insanın zaten Hasan’ı, hiç olmazsa bir şekilde -yönetici olarak, bir ruhsal rehber, bir Dai olarak- kabul etmeğe, özellikle eğilim duyduğu zamandır ki, bu sunum, talebin dolu dolu genişlemesine-yayılmasına onu kabul etmekte inandırıcı görülecektir. Eğer bir insana, böylesine üstün ve deneyimli bir kişiliğin var olması gerektiğini beklemek öğretilmişse, o kişiliğe eşit derecede uygun taleplerde bulunan, herhangi bir kimseyi kabul etmeğe eğilim duyacaktır. Araştırmasını, burada görülen çeşitli geleneklerle biçimlendirmiş bir kişiye, Hasan II’nin talepleri kaçınılmaz ve güzel bir umudun etkileyici erişimi gelebilir.
İlk üç bölüm kitabın tartışmaya ilişkin (polemical) kısmını bitiriyor. Ancak içinde yazarın Kıyamet İsmailizmini tanıtladığını, başka deyişle doğruluğunu ıspatlamış olduğunu umduğu bu bölümler, muhalifler tarafından alınan herhangi bir pozisyona karşı düzeltmeler yapıyor. Özet olarak şöyle bir yol izliyor: Büyük Gelenek, içinde bütün amaçların ve bütün otoritenin rastlaştığı bir toplam kişiliği, Birlik Kişisini (Kelam-i Pir’de-s.108/112 söylendiği gibi şahs-i vahdet) gösteriyor. Şiiler Ali’nin tarihin en yüce insanı olduğunda ısrar etmektedirler. Hasan II’nin
Kıyameti, her iki talebin ya da daha fazlasının gerekçelerine mükemmelen uygundur; öyleki araştıran kişi, yaşamda anlamlı olan her şeyin son noktasını onun içinde bulabilir. Din içinde arzu edilebilen bir açımlamaya
ek olarak, bir olasılığın açımlanması, çoğunlukla güncel gerçekliğin açıklanması (ölçüt) alınır. Buna göre, karşıtlık korkusu olmaksızın şöyle söyleyebiliyorlar: Bizim toplumumuzda olmak, Cennette olmaktır. (Çok
yerinde bulduğumuz bu yorumun belgisini İmam Cafer Sadık Buyruğu’nda bulmaktayız: “...Cem’de büyük küçük, güzel çirkin bir olur ve dahi Cennettir. Müminleri melek, müslimleri(bacılar) huridir.
Yedikleri cennet taamı, içtikleri cennet şarabı, giydikleri ise cennet esvabıdır...” Alamut’taki Büyük Kıyamet inancının, Anadolu Alevilerine, Kızılbaşlığa nasıl yansıdığı görülmektedir.-İ.K.)
Dördüncü Bölüm için Yorum: Kosmos’la (Evrene) Bağlantılı Görüş Noktası Gerçeği
Yazar biraz sonra bütün doğal ve dinsel evrenin İsmaili kavramları içinde sunumuna dönüyor. O, dördüncü bölümde batıni sistemin çekici-büyüleyici kısmı olan
tümel kapsamının, mantıksal bütünlüğünü anlamlandıracak yeterliliği hesaplıyordu. Hiç birşey sağduyuya, ortak anlayışa (common-sense) yahut böyle sistemler içinde bir dışsal (zahiri) otoriteye bırakılmaz; yaşam içindeki her itiraz edilen nokta kendine uygun bir köşeye sahiptir.
Yazar, klasik sınıflandırmalarda zarar görüldüğü için, ortak deneyimin işletilen ögelerinin, Ortaçağ duyumsaması içindeki akılcı bir sistemin söylemleriyle
görüşlerini sergiliyor.68 Her fikir bir diğeriyle birçeşit mantıksal ilişkiye sahiptir. Sadece biçimde farklılık gösteren her şey içindeki bir tek etkili güç, tamıtamına Yunancadaki hyle (madde/nesne İ.K.) sözcüğüyle karşılanamaz, fakat o, aynı doğa çözümlemesi tipinde bir girişimi temsil eder. Evren içinde gösterilen ögeler, klasik fizikçilerin gösterdikleridir ve onların hepsi, organik olarak düzenlenmiş insan oğlunun içinde bulunmaktadır. En yüksek noktadan en alt uca kadar oluşan tek varlık ki, belki stoik fikirleri dayanıyor.
Çözümlemeler bizi, çeşitli kozmik şeylerin -görevlerinden daha çok- rollerini tanımadaki özel görüş noktası üzerinde vurgusu aracılığıyla, Kıyamet kuramının daha
merkezi noktasına götürmektedir. İnsanın doğayı ya da doğanın insanı ikinci (derecede) sayıp saymaması, araştıran kimsenin hangi düzeyde evreni değerlendirdiğine bağlıdır; fakat her görüş açısından da evren
mantıksal bir bütünlük oluşturur. Doğacı görüş noktasından bakıldığında insan, parçalardan oluşmuştur; bütün evren makrokosmos, insan ise onun yalnızca harikulade bir özetidir. Gerçeklik (hakikat) görüş açısından, oyununun perdelerini yöneten olasılıklar içinde ağa düşmüş bir aktör bakışıyla şeyleri artık görmeyip, fakat herşeyi zamansız ya da zamanın ötesinde olarak gören
Yaratıcının görüş noktasından (bakıldığında) gerçek makrokosmos insandır. Çünkü orada dünya tamamlanır ve ancak dünya, tüm ayrıntılarıyla insanın içinde tam mükemmelliklerini kazanan unsurları parçalar halinde yeniden üretir.
4. Bölüm: Kosmos’un Akılcı Birliği
Fiziksel dünya ve onun doğası ya da özelliklerinin açıklanması üzerine
Böylece bu dünya, yerin çekirdeğinden gökler göğünün en yüksek noktasına kadar bir vücut, bir kişidir [şahıs] ve tanrısal ışığın gücü aracılığıyla oluşmuştur;
biçime göre değişir ve öyle gözükür. Örneğin, göklerde hareket eden aynı güç, yerde de dinlenme halinde gözüken güçtür.69 Göklerin yaratılışında ve göklerin düzeni için saptanılan biçime ilişkin olarak o, bir hareket etme biçimine sahiptir; ama yeryüzü dinlenme durumundadır. Güneşte, yıldızlarda ve ayda gözüken aynı güç, bir siyah taş içindeki güçtür ve karanlıktadır.70 Fakat [bunu] görmek gerekir.
Ve insan tüm karşıtlıklara benzer biçimde davranış göstermelidir.
Sonra denilmektedir ki, bu şekilde göklerden yıldızlar aracılığıyla yeryüzüne ilk önce tanrısal ışık parlar ve o yerin çekirdeğinden dahi yükselir. Göklere
[Ptolemaios’cu anlayışla] “babalar” ve dört doğaya [sıcak, soğuk, kuru, yaş] “analar” denilir; madenler, bitkiler ve hayvanlar ise onların “evlatları”dır. Onlar dokuz
babadır... Yerin içinde ve üzerinde, en küçük karıncadan insana kadar hayvanlardan... üç tip hayvan biçimi [...bazı sözcükler silinmiş...] Sonra tanrısal ışığın gücü; bu babalar, analar ve evlatların içinde en
incesine kadar canlı olan her ne varsa, insan vücudun içinde toplanmış olmasına ve bu özel biçim (form) içinde Tanrılığa ulaşmasına sebep olur. (Makalat'ta (s. 69 vd.) Hacı Bektaş Veli'nin "Arştan
[göğün en yüksek katından] ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa (insan) kendude bile ve bula" biçiminde söylediği pek çok benzer sözler, onun Haft-i Bab risalesinden habersiz olmadığını gösteriyor
İ.K.)
Göreceli olarak itibar gören insan darma dağınıklık dünyasıdır; fakat gerçekte saygı gören fiziksel ve ruhsal dünya, dağınıklığın her iki dünyasıdır; ve
onları biraraya toplayan insandır.71 Dünyaya büyük insan [insan-i kebir, makrokosmos] denilmesi de bu yüzdendir ve insana ise küçük insan [insan-i sagir, microcosmos] diye çağrılır. Fakat hakikatın görüş açısından, dünyaya “küçük insan”, insana da “büyük insan” denildi. Öyleyse o, insanın mükemmelliklerinin toplamı olan dünyadır ve dünya özetinin mükemmeli olan da insandır. Dağılmış dünya biraraya getirildiği zaman, buna insan yaşamı denilir; yaşayan insan ölünce de dağılmış olur, o zaman buna da dağılmış dünya denirdi.72 Tanrı gerçekliktir ve Tanrı mübarektir, dünyaların Efendisidir.
Beşinci bölümde ruhsal dünyanın sıfatlarını sonuna kadar izleyeceğim; fiziksel (dünya) bu bölümde bitirilecek. Fakat ruh ve vücut bütündür ve birbiri içinde
mükemmeldir. Biri diğerinden ayrılırsa onlar mevcut olmazlar; onlar samimi bir biçimde birleşmiştir. Mevla-na (Muhammed II) himmet ederse biz de eseri iyi bir biçimde tamama yetireceğiz; Tanrı ve Mevla-na, onlar
bize yetiyor.
Beşinci Bölüme Yorum: Ruhsal Olgunluğun Anlamı ve Sembolizminin Gösterişli Töreni
İlk üç bölüm bize, taleplerin doğruluğu kanıtlanarak insanları mezhebe çekebilen batıni görüş ve geleneksel beklentiler üzerinde temellendirilmiş çağrıyı
(daveti), ortaya çıkaracak fırsatı verdi. Dördüncü bölümde, sürekli çağrının onlar için, kendi kapsamı içinde ve bütün bilginin tamamlanmasında zaten inandırıcı olabildiğini ileri sürebilirdik. Esas olarak daha
fazla çağrı yapma, şimdi bize kadar gelmiş olan ruhsal olgunluk anlamındadır: Bireyin gelişim aşamasının, yetişkin güç ve sorumluluklar isteyip –kendisini ya da fiziksel alışılmışlıkları ilgilendirmenin
ötesine geçerek- kendini kurban etmeyi doğrulayan bir anlam.
Hiç olmazsa olgunluğun (kamilliğin) bu anlamda iki yanı burada yansıtılıyor. Bir yanda, bu gerçekleri kendi içinde gerçekleştiren kişinin her iki dünyaya sahip
olmasının (verdiği) güvendir; o nesneleri sadece bilmez; bir anlamda onların efendisidir ve artık bir çocuk gibi anlaşılmaz sayıda olaylarla sarılmamıştır. Diğer yanda ise bunun tamamlayıcısı ve bir bütün olarak
yaşam üzerindeki evrene ilişkin geçerli görüş noktası ve nesnel gerçeklik duygusu; bunların başarılı uygulanması, insanın özel olaylara egemen olmasına ciddi fırsattır.
Olgunluk süreci, insanın olaylar üzerindeki görüş açısı kazanma ve genişletme süreci olan bir dereceye ulaşmaktır. İnsan o zaman daha az korkar, ki onun içindeki
önemsiz bir karışıklık görüş açısı oluşturabilir; fakat daha fazla ilgileniliğinde, onun içindeki deneyimin pek çoğu, hedefleri sürdürecek büyük ilgiye sahiptir. Kıyamete hedeflenmiş görüş açısı, bu çifte davranış
bir makama, bir dereceye delalet eder. Çağdaş bir Quaker yazar tarafından konulduğu gibi, "hiçbirşeyin önemi yoktur; (Onun ellerinde olan herşey için) herşeyin önemi vardır."73 Bununla birlikte, bütün dışsal yönetimleri ve amaçları rastlantı gibi kullanan aynı öğretiyle bireyin nefes aldığı her an tapınma anı olur; doğanın her maddesi bu plana uygun düşer.
Fakat Kıyamet öğretisi- çağdaş Quaker’lar ya da pek çok Sufilerinkinden daha fazla- sistematik simgecilikle sarıp sarmalanır. İsmaililer ruhsal deneyimi,
sözcüklerin anlatımına bırakmaktan memnun kalmadılar; sözcükler, bizi yapay olarak çarpacak olan incelikte ayrıntılanmış bir simgesel sistemi taşımalıdır. Bu şekilde, onların demek istediği anlamın tam karşıtı, sık
sık elyazmalarından pasajlara geçmiştir; eski kendince tevilleri (batıni yorumlar) temelinde değil, fakat cümlenin kendisi içinde yüzeysellik nedeniyle gözden kaçmış bir dolaylı söylemi görme temelinde metinlere
geçirilmiştir. Her kim ne söylerse söylesin, tektanrıcı formül tanıklığının (şehadet) kurtuluş olacağını içten söyleme, daha fazla soru sormaksızın, Müslümanlığını ikrar eden herkesin kabulünü
güvenceye almayı amaçladı.. Buradaki formül ne harflerin sayısal değerlerinin yardımıyla, ne de gelişigüzel bir simgecilikle değil, fakat Sufi tarzından biraz daha fazlasının sayesinde yorumlanır. Onun
“anlatımı”ndan, çağrışımlarının tam bir bilinçlilik içermesi beklenir; bu formül hakkındaki söylem, sadece geleneksel bir sahte bağlılık sayıldığı için değil, fakat en derin uzlaşma olasılığı olarak
istemek ilişkisinde tutulabilir. Bunun gibi, Muhammed Peygamber aracılığıyla, fiziksel yeniden diriliş (Kıyamet) üzerinde ısrar edildiği anlamında bir hüküm, onun karşıtının, yani ruhsal ölümsüzlük kanıtı için neden
olarak alınır.
Problemlerin Simgesel Ele Alınış Biçimi: İmamlık ve Ölüm
Öğretinin yapay karakteri, özellikle kişileştirme (personification) ya da somutlaştırma
öğretisi ayrıntısında bizi çarpıyor. Fakat, burada kesinlikle bu yapaylığın değerlendirilmesinde heyecanlandıran bir başarıyı görebiliyoruz. Bütün yaratılış, gerçekten olgunluk adına insanlaştırılmakta. Kozmik
(evreni ilgilendiren) ilkelerin temsilcisi olarak Hudud (sınır) ve dünyanın temsilcisi mikrokozmik (küçük evren) insan fikirlerini birleştiren öğreti, herşeyi bir simgesel insan merkezciliğinde tüketme yöntemiyle ilerlemektedir.74 Dördüncü bölümde kastedilen birliği kullanan ve yeniden insan biçiminin soyluluğu üzerinde önemle duran yazar, bütün eşyanın kendi mükemmelliklerine ulaşabilmeden (Aristotelesçilik anlamında final) önce, o biçime nüfuz etmesi ya da içinden geçmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Çoğunlukla erken Şiilik dönemlerinden –örneğin meleklerin, şeytanların ya da cinlerin/perilerin bir türlü basit insanlar oldukları-
miras alınan simgeciliği kullanılarak, önemli olan herşeye gösterişli tören içinde yer verilmektedir.75 Teoloji kitaplarında önce sözcüklerin varolduğu Kıyamet gününde insanların canlanıp kalktıkları ya da en azından böyle insan ilişkileri anlatılmaktadır (Zira, sadece insan oğlununın sahip olduğu son gerçeklik kavramından itibaren o, böyle insan oğlunun rolünün bu gerçeklikte, zahiri olan herhangi birşeyden daha çok insan davranışlarının öncelikli bir maddesi olduğunda ısrar etmek yalnızca bir adımdır.) İnsanlar böylesine somut bir biçimde evrenin tamamlayanı olduğu zaman, doğaldır ki, İmam da kendisi içinde bizzat doktrinin tamamlayacısı, hemen hemen öğretinin özü olarak tutulabilir: Tapınma değil, ad verdiği şey bilgi değil, fakat bizzat kendisi.76 Tek sözcükle bütün formülasyon, onun kişiliğiyle karşılaştırıldığı kadar geçici kabul edilebilir.
Sistemin çoğu ise – ve sonuçta imamın kendisinin rolü bile- onun görünüşteki olgunluğunu çok yapay biçimde kazanmış görünebilir. Ancak bununla birlikte
dördüncü bölümdeki ruhsal duyumun içtenliği, gerçek oluşu onun dar çerçevesi arasında parlamaktadır. Ölüme değinilince, oldukça soylu bir öğretinin, erken İsmaili dönemlerinden beri yaşadığı yeteri kadar açıktır. Hakikat
görüş açısına sahip olmuş olanlar, var olmanın akılcı düzeyini başarmış kişilere bazan felsefede tanımlanan ölümdeki rolü yükler ve rol oynadıkları aklın ölümsüzlüğü içinde böyle yaşam sürdürürler. Kısacası,
yalnızca hakikatı elde etmiş olan kimseler gerçek insanlardır; Tusi’nin Rawdat at-Taslim’de (s. 33) söylediği gibi, insanın çok özel karakteri olan
gerçeğin gerçeğini ortaya koyma gizli gücü sayesinde herhangi bir sürekli var oluşa sahip olabilirler. Kıyametin, ölümü daha çok anlamsızlığa sürmüş olmasından ve dikkati sadece ruhsal yaşam ve ölüme çekmesinden
sonra, fiziksel ölümü buraya getirmek oldukça şaşırtıcı görünüyor. Fakat gerçekte yazar, yalnızca cidden önemli bir noktada olan bir resimi tamamlamaya hizmet etmiyor; seçilen görüş noktası hakkında kaçınılmaz en
uçtaki sonuçları da önemle vurguluyor: Bir insanın bizzat imamı görüp görmemesi yaşam ve ölümün bir maddesidir. Herhangi bir fiziksel yaşam, onu tanımıyacak kadar uzaktaki imam için sadece anlık bir engellemedir;
onlar neyin gerçek olmadığını gösterirken olduğu gibi, gerçeğe tanıklık ediyorlar. Bu dışsal görevi yerine getirmeyi kestikleri, yani öldükleri zaman onlar tamamıyla yok olurlar. Kıyamet içinde herkim Kaimi kabul
etmezse, sadece olumsuz bir role sahip olur; o gerçek bir insan olamaz ve böylece asla gerçek olarak mevcut değildir. Yalnızca imam ve onu tanıyanlar, bizzat Tanrı'nın kendisinde sonsuz bir varlığa sahip olurlar.
Gerçektir ki, oldukça karışık olan bu risaleden bir ölümsüzlük felsefesi çıkıyor; yazarımıza gelince, içinde eğitilip yetişmiş olduğundan daha bilgiççe, daha
kültürlü bir yaşamın anlamını açıklamayı denemektedir. Naif bir çocukluk içinde gelişmiş olan duygusunu gösterdiği için, belki içinde daha inandırıcı olduğu kendi evindedir sanki: Öte dünya cezalandırmaları ve
ödüller bekleyen kitlelerin saflığıyla alay ediyor, bu yaşamın sevinçleri ve şiddetleriyle doğayı sevdiriyor. Ancak böyle genel bir notla sonlandırmamakta dikkatlidir; o bütün dünyaların ve bütün fiziksel görüşlerin
ötesinde, sadece kurtarıcı Birliği görmeğe (insanları) ısrarla çağırarak son veriyor.
5. Bölüm: Üç Varlık ya da İnsanlık Alemi
Ruhsal dünyanın ve Muhalif, Düzen / Sıradan ve Birlik halklarının niteliklerinin açıklanması üzerine
İnsanın, fiziksel ve ruhsal dünyanın mükemmel bilikteliğini ve birbirinden ayrılmadığını bilmesi gerekir. Zira Mevla-na (Efendimiz) buyurur ki: “Beden
ve can birlikte bedendir; can ve beden birlikte candır. Aynı şekilde akıl ile duygu birlikte akıldır; duygu ile akıl birlikte duygudur.77
Fakat hakikat, [sadece hakikat] ile bir ikili oluşturur.78 Örneğin, eğer göreceli bir gözle (a relative eye) ruhu görürseniz, o bedendir. Hakikat gözüyle bir vücudu görürseniz, o ruhtur.79 Eğer bir kimse göreceli bir gözle, Efendisiyle beraber Birlik insanını görürse, o yaratıklardan bir çoğunluğu görmüş olacak; fakat eğer bir kimse, yaratıklar kalabalığını hakikat gözüyle görürse, Efendinin (Tanrı'nın) Birliğini görmüş olacaktır.
Ve bütün muhalifler hakkında insan bilmelidir ki, her kim hakikatı kendisi yerine kabul ederse, bu dünyanın hayalleri ve kavramlarından özgür olur ve büyük
dertlerden uzak kalır. Baba Seyyid-na Hasan Sabbah’ın (Tanrı onun ruhunu kutsasın) buyurduğu gibi, "her kim bu iki dünyayla ilgilenirse, o kişinin bütün sıkıntı ve dertlerden uzak kalması gerekir".
Mevla-na Ala Zikri-hi s-Selam ise der ki, "hakikatin adamı kim olursa, bu dünyaların herkisine de sahip olur." O aynı zamanda kutsal bir Fasıl'ında şunları söylüyor: “Tanrı Kıyamatte belli
[muayyen] ve somut [muşahhas] olduğu zaman ve Tanrı'nın şeriatı bir hayal ve kavrama dönüştüğünde, o zaman, ortada hayal ve kavram olmayan ne kalacaktır?”
Şimdi onun halkı şeriat aleminde, Tanrı'yı farazi olarak hayal ediyor.80 Fakat bütün ruhsal alem içinde, dünyanın bir insan olduğu söylenir; bu nedenden dolayı, "onlar yalnızca bilsinler ki, son dünya yaşamdır -ya da yaşıyor olmaktır" diye [En Yüce olan O’nun sözü] söylenir. (Kuran XXIX, 64: ‘Son dünya’ bizim öbür dünyamızdır’ ayetine gönderme yapılıyor.) Yani, son oturma yeri yaşamdır [ya da yaşıyor olmak]. O yine bir başka yerde, buyurur ki, "her taş ve balçık parçası konuşacaktır". Yani, o dünyanın her taş ve toprak parçası, istisna olarak, konuşamayacak olan insanlar adına sözler edecekler.81 Şu halde, o dünyada insanlardan başka hiçbir şey olmaz.82
Bilinmelidir ki, insanın sureti Tanrı'nın (onun büyüklüğü aydınlansın) özel biçimidir; çünkü O, bu biçim içinde kendini gösterir –başka hiçbirşey
kalmıyor. Ruhsal alem içinde dahi O bu biçimdedir. Zira Hazreti Resul diyor ki, “İşte bak Tanrı Adem’i Rahman (bağışlayıcı) suretinde yarattı”. Yani, Yüce Tanrı Adem’i bizzat kendi biçiminde
yaptı. Bazıları Tanrı kendisini yaratılmış varlıklar arasında yaratılan bir varlık biçiminde göstermiştir dediği zaman, çok saçmaladıkları söyleniyor; öyle ya, nasıl Yüce Tanrı, bir yaratılmış varlık suretinde olmak
zorunluğu duyar? Oysa, Tanrı insanı ululaştırdı ve soylu kıldı; bunlara bağlı olarak saygıdeğer yaptı, bu özgün biçim içinde kendisini ortaya koydu; o kadar ki hakikat bakımından, Tanrı'nın kendi asıl özünden
insanın gelmesine sebep olabilmektedir.83
Bütün yaratılışın, insan olan tamamında tanrısal hedef oraya varmalıdır. Bir kutsal Fasıl’ında o der ki, Yüce Tanrı herşeyi insanların hatırı için
yarattı; bazı insanları da kendi hatırı için var etti. Ve yeryüzünün çekirdeğinden göklerin göğüne (en yüksek noktaya) kadar tüm fiziksel ve ruhsal şeyler dönüş [maad] yerlerine varması gerek; ancak insanoğlu
aracılığıyla herhangi birşey döneceği yere ulaşabilir.84
İyi olan, zamanın Sahibi'nin hizmetinde noksanlık bırakmayan ve Birliğin adamlarına yakın olan kişilerin hepsine birden, (Yüce Tanrı'nın söylediği)
yeryüzüne inmiş melekler adı verilir: “Ve eğer biz bir melek yaratsaydık, onu bir insan yapmış olacaktık ve elbetteki; onların mevcut karışıklığının genişlemesine, yani onlara karıştırarak yapacaktık."85 [Elyazması, s. 29]
Şiir:
Mutlu Feridun bir melek değildi,
O misk ü anber karışımı da değildi,
O bu iyiliği özgürlük ve adalet arasında buldu.
Eğer adil davranır ve özgür düşünürseniz,
Siz de bir Feridun olursunuz.86
Zamanın Sahibinden yüzünü döndüren, kendi kendisiyle yüzyüze gelip nefsine yenilmiş ve başka bir yola sapmış olan kimseye Şeytan, Ghul [insan yiyen ogre,
gulyabani] ya da Dev [demon] denilir. İyilikte melekler derecesine ulaşmamış, fakat kötülükte de henüz dev olmayan insana peri (ya da cin) denir. Zahirde ve batında haklarında en fazla konuşulan bir gruba peri adı
denilir. Temiz yüzlü saf insanlardan olan gençler ve çocuklar da peridirler; temiz huyları ve temiz
yüzlerinden dolayı sevilen ozanlar da peri sınıfına girer.87 Baba Seyyid-na Hasan Sabbah (Tanrı ruhunu kutsasın) der ki “şu Türkler Adem soyundan değildirler. Bazıları ‘Türkler cindir’ diyorlar, yani Peri demek istiyorlar; Hazreti Adem’den önce Periler, yani Türkler bu dünyayı ellerinde tutuyorlardı”.
Halk arasında Cennet ve Cehennem hakkında konuşulur ve Mevla-na Ala Zikrihi s-Selam da şunları söylemektedir: “Her kim doğruluğun ve ebedi Cennetin
kişisini görmek isterse, insanları Tanrı'ya çağıran, Tanrı'yı tanıyan ve dinde tamah yapmayan adama bakmalı. Bu konuda Hazreti Resul (barış üzerine olsun) bir hadisinde, 'Salman Cennetin kapılarından
biridir’ diyor. O zaman eğer Cennet kapısı bir adam ise, onun sarayı da bir adam olacaktır. Yine başka bir hadisinde Peygamber (Tanrı ona kutsasın), ‘Salman Cennet yaşamıdır’ diyordu. Eğer Cennet
yaşamı bir adam ise, kuşkusuz bu iki hadiste gösterildiği gibi Cennetin kişiliği de insan olacak” Yine (Ala Zikrihi s-Selam Hasan) kutsal Fasl’ın başka bir yerinde, cezalandıran kişinin de Cehennemde
olduğunu söylüyor. O (Cehennem kişisi) ikinci olduğundan, (bir önceki) akılcı kanıta göre, birinci kişi Cehennemin kendisi olmalıdır. Seyyid-na ise: “Onlar siyah taşı cezalandırırken, onu ikinci yapacaklardı,
diyor; öyle ki o taş Tanrı'ya karşı, onun muhalifi gibi durduğu için onu cezalandırılmıştı. Daha sonra onu Salman’ının kişiliği yaptıkları zaman, beyaz taşa bir ödül verecekler, böylece o kendi kendisinin
efendisi seçilmiş olur."88
Şimdi artık, siyah ve beyaz taşın, dünyadaki insanlar ve levha, kalem, [Elyazması, s. 31] taht, iskemle, inanç ruhu, kutsal ruh gibi herşeye benzetileceğini
açıkça gördüğünüz zaman, dünyada söylemeyi ve görmeyi seçtiğiniz herşey insanlar olacak; böylece bu dünyada, Tanrı dahi insan biçimine bürünecektir.89
Bu biçimde olmadığı bildirilen şey nedir peki? Bu anlatılar dünyası belirlenmiş ve somutlaşmış olacak; artık insan yaratılışlardan ve hayallerden kalbini
kurtarıp, kafasını yukarı kaldırmalı. Bunu insan, karanlıktan, yanlış yola gitmek ve din dünyasını ortaya koymaktan kurtuluncaya dek yapmalı. İnsanların Tanrı'yı çağırdıkları tapınma ve itaatıyla bu olacak.
Fakat muhalefet (İsmaililiğe karşı Sünni ve Şii kesimler İ.K.) aleminde bu bilgi başarılamadı ve başarılması da olanaksızdır. Çünkü muhalefet alemi küfrdür,
inançsızlıktır ve küfr içinde iş başarılmaz. Şimdi alemi hakkında konuşalım.90 Düzen aleminde dahi bu bilgi uygulanabilir değildir, çünkü düzen alemi de bir şirk [Tanrı'yla başkalarının ortaklığı-politeizm] alemidir. Ona (Tanrı'ya) özgü dünya olan Birlik dünyasına ulaştıkları zaman; artık onlar hem kendilerini, hem efendilerini biliyor ve bütün varlıkları, bütün var oluşu tanıyor olacaklardır. Orada herkesi kendi yerinde tanıyabiliyorlar. Muhalefet halkı, Düzen ve Birlik Halkları [Elyazması, s. 32] bu üç grup, kendi Efendilerinin görüşü içine girerler. Açık olmak gerekirse, Ulu Tanrı'yı görmeyen ve görmeyecek olan bir grup var ki bunlar, sadece kendi kendilerini görmekte ve korku ve hayallerinden hoşnutturlar. Bu grup Muhalefet halkıdır. Ancak Ulu Tanrı'yı gören, ama kendisini de gören ve arzu eden bir grup vardır ki, işte bu Düzen halkı olacaktır.
Onu (Tanrı'yı) gören, onu arzu eden ve onu çağıran; kendilerini hiç görmeyen, kendilerini bilmeyen ya da hiç arzu etmeyen bir gruba ise Birlik [vahdat]
Halkı denilir. Artık inanan kişi, bir küfr alemi olan Muhalefet aleminden çıkıncaya kadar çaba ve sebat göstermeli; Düzen alemine ulaşıncaya değin bunlarda ısrarlı olmalıdır. Ancak bir şirk 91 ve nifak [dinde ikiyüzlülük] dünyası olan Düzen aleminden çıkıncaya ve Tanrı birliği ve hakikat dünyası olan Birlik alemine varıncaya kadar da mücadele etmesi gerekir. İşte o zaman kurtulacak ve özgür olacaktır insan.92
İnananlarını yararlanabileceği birinci konuya yeniden dönmeliyim. Muhalefet ve Düzen halkları fiziksel ölüm geldiği ve bu dünya yaşamını terkettikleri zaman
onlar yok olup giderler, yani, Tanrı'dan [Huda] ve Efendilikten [hudavendi] düşerler ve kendi sonsuz yok oluşlarının Cehennemine ulaşırlar. Fakat Birlik Halkı, hakikat içinde kurtulur, yani Tanrı'ya ve Onun
sahipliğindeki sonsuz Cennete giderler. Kanıt olarak buna Hazreti Resul’un (barış onun üzerine olsun) söylediği, “bu dünyadan sonraki, Cennet ve Cehennem yaşamıdır” hadisi kanıttır. Ve Mevla-na Ala
Zikrihi s-Selam buyurur ki, “Kıyamette her kim Tanrı'ya ulaşırsa sonsuzluğa ulaşır ve her kim bunu başaramazsa, ebediyete de ulaşamaz. Çünkü herşey tanrılıktır, o zaman eğer bir kimse her şeyi yitirirse ya
da uzaklaşırsa, geriye ne kalır? Bu dünyadan ayrıldığınız zaman, orada yalnız Tanrı vardır, ya da bir yok oluş sonsuzluğu [adm]."93 Tanrı'ya ve tanrılığa her kim sahip olursa kutsallaşır ve kutsallaşan da her kim olursa olsun sonsuz yok oluşa (nonexistence, namevcut) sahip olmak zorunda kalır.” Zira Hazreti Peygamber “Eyvah ölümden sonra uyanan o kimseye!” demektedir. Yani, bir kimse fiziksel ölümden önce uyanmazsa, ölümden sonra ne yararı olacaktı? Yahut da hangi yöntemle o, hiçlikten- yok oluştan uyandırılacaktır?
Doğru sözlü gerçek insanlar (muhikkan; natikan-paygamberler ve imamlar) halka, bu dünyada sert cezalandırmanın ne olduğunu, fakat öbür
dünyada neyin eksik kalacağını gösterir: Örneğin, eğer günah işlerseniz, Yüce Tanrı sizi Cehenneme atacak, demirden ve ateşten çubuklarla melekler kafanızı ve beyninizi kurutacak ve onları yakıp küle çevirecekler.
Sonra onları yeniden canlandıracaklar ve sizi daima işkence içinde tutacaklar; yılanlar ve akreplere ısırtılacaksınız.
Onlar, halkı daha az yanlış yapsınlar, hata yapmamakta yeterli cesaret göstersinler ve birbirlerini mahvetmesinler diye korkuturlar; o kadar ki fiziksel
dünyanın güzelliği daimi kaldığı halde insan ruhsal dünyaya ve hakikat alemine ulaşabilir. Ve bununla ilişkili olarak insanlar mutlu olacak ve bu dünyada zevk aldıkları aynı şeyler için sevineceklerdir ve onlar
umuda kapılır, onun için itaat etmeye çaba gösterirler. Örneğin denilir ki, Cennet içinde sular akan bir bağ ve bahçedir; orada altından ağaçlar, güzel kokan tatlı meyvalar; içinde kendileriyle kalkıp oturan huriler
ve perilerin bulunduğu altın ve gümüşten hazırlanmış tuğlalardan yapılma kaleler ve mücevherlerle süslü tahtlar vardır. Orada daima kızarmış kuşlar ekmek ve tatlılar yenilir. Seyyid Şah Nasir-i Husrev dizelerinde
şöyle tanımlar:
“Eğer tabak tabak kuşlar, ekmekler, bıldırcınlar ve tatlılar olmasaydı,
İnsanlar Cennetin yüce adını dillerinin ucuna bile almazlardı...”
Yine diyorlar ki, Cennette saf şarap (kevser şarabı İ.K.) içecekler. Yüce Tanrı orada sizin için sakilik yapacak (Onun sözü yücelsin): “Ve onların
Efendisi kendilerine içmeleri için saf şarap sunacak” (Kuran LXXVI, 21). Bu yolla halka, eğer uğraşırlarsa Tanrı'ya erişebilecekleri umudu veriyorlar.
Bu gerçek insanların (natikan, muhikkan) bazıları da, eğer günahlar işleyip ölürseniz, dünyanın çevresinde ellibin yıl boyunca döneceksiniz; diyorlar
Tanrı'nın kendi sözüyle ifade ettiği gibi, “süre karşılığı (ölçüsü) elli bin yıl olan bir gün içinde melekler ve ruhlar onu kaldırırlar” (Kuran LXX, 4). Yine demişlerdir ki, onlar (melekler) sizi bir
fare, eşek ve domuz yapacak; kuşkusuz o zaman, bu sıfatlar içinde kendilerini bulanlara iyi gözle bakılmayacak. Bu biçimlere girme konusunda [...eksik...] onları
korkutacaklar. Ayrıca, o zaman eğer siz söz dinlerseniz, Ulu Tanrı'nın şefkati altında korunacak; eğer itaat etmezseniz ellibin yıl Darak’da (Cehennemin bir durağı) kalıp, “keşke toz-toprak
olsaydım” (Kuran LXXVIII, 40) diye gözyaşı dökeceksiniz, diyerek de onları umutlandırırlar. Ve orada (Cehennem köşesinde) hiç kimse sizin haykırışlarınızı duyup gelmeyecektir. Oysa Tanrı'ya tapınma,
Azizi’nin dizelerinde söylemiş olduğudur:
“Dostun kapısı iki adımdan fazla değil;
sen ise birinci adımda duruyorsun."
Ve Kıyametin efendisi, “doğruluk Tanrı'ya yakınlıktır; sen hiçbir şey olduğun zaman, O herşeydir. Sakın bundan daha fazla bir yakınlığı arzu
etme”diyor
Ek olarak Yüce Efendimiz buyurmaktadır: “Ben Tanrı ve Tanrılık için dava ederim, Tanrı bilgisi ve Tanrı ibadeti için değil”.94 Sonra bütün hakikat içindeki kutsal Fasıl'lar bu fikri [man’a] onaylamakta: halkın bu dünyada kendi hiçliklerini görmeleri gerekir; böylece Tanrı'ya, Hakikata göre ise Tanrılığa ulaşabilirler. Ancak o zaman Küfr, Muhalefet ve Düzen alemlerinden kurtulurlar. Hazreti Resul’un bu amaca uygun bir hadisi vardır: “Herkim Tanrı'dan başka tanrı yoktur (Lailahe illa Allah) derse, Cennete girecektir.”
Baba Seyyid-na (mezarı kutsansın) der ki: “Tanrı'yı tasarladığınız o sahte umutla inanan kardeşleri zayıf düşürmeyin.95 Gerçek insanın (natikan) sözlerinin hakikat içinde değerlendirme birdir, tıpkı onların özünün bir olduğu gibi. Fakat göreceli değerlendirilince, onların ifadeleri ayrı ve dağınıktır, tıpkı kişiliklerinin başka ve dağınık göründüğü gibi.”96 Ancak Birlik halkının hepsi mümin ve güvenilir kişilerdir ve de arifdirler. Efendimiz (Muhammed II İ.K.) Mevla-na cömertçe yardımını bağışlarsa, o bize yeter ve o yeterlidir.
6. Bölüm: Tanrı'dan Başka Her Güç Geçicidir
Bu Divan’ın düzenlenmesinin anlamını açıklama ve Mevla-na’ya (zikri kutlu, sözü ulu olsun) övgü ve ululama
Bir divan, dizeler ve düzyazılar içinde Yüce Tanrı övgüsü kullar [tapınanlar, insanlar] için bir gereksinim olduğu için yazılır. Ulu Tanrı bu dünyaların
ikisinin de sahibidir; kulların sözleri ya da işlerine ne ihtiyacı vardır? Bu (divan), yaşamları [...boyunca...] Hazreti Muhammed Mustafa’yı çağırmış olan iyi ozanların üslubunda – ki bunun için onların
isimleri yeryüzünde hep yaşayacak-, Tanrı'nın anılması sürdürülsün diye yazılmadı.97 Zira Tanrı'nın hükmü, halkın hükmüne benzemez; Onun cevheri (ışığı parlak olsun) sonsuza dek sürer; Onun başlangıcı ve sonu, zahiri ve batıni yoktur; O ‘herşeyin üzerinde erim gücü ve bilgisine sahip olandır. Onun isminin ve anılmasının halkın dili üzerinde olmayan yeri nedir? O, hakikat içinde, sürekli anılıp anılmamasıdır ya da [Onun hatırlanmasının] sürekli kalıp kalmamasıdır. Şu halde Ulu Tanrı, herşeyden müstesnadır; hiçkimseye de gereksinimi yoktur, fakat Onun “Nereden günahkarlar böyle çok yüksek konuşurlar?” (Kuran XVII, 43) dediği gibi, "herşeyin Ona gereksinimi vardır".
Tanrı'nın [onun şanı parlasın] kullarından pek azının yazdığı bu dizeler ve düzyazıları o (yazar) yazmadı, şöyle ki (yeni) bazı şeyler ona uyularak
bilinebilir. Kul kendi eşitsizlik ölçüsünü, Tanrı'nın yüceliği ve sonsuz merhametiyle bilir; eğer bilmeseydi, (yazar) bunu yazmazdı. Ve zaten o kendi isminin devam edebilmesi için yazmadı; her kim dünyasal
kuruntulara sahipse, Tanrı'dan ve Tanrılıktan düşmüştür. Hazreti Salman’ın Tanrı'ya eriştiği söylenir ve her kim Tanrı'ya ulaşırsa, çağın Salman’ı olacaktır. Genel olarak insan, ya
Salman’la ya da Sukkad (Ömer) ile birlikte olmalı. Bu nedenden dolayı Hazreti Peygamber: "Bu dünyadan sonra (yeriniz) ya Cennet ya da Cehennem ateşi" buyurmuştur.
Biz yeniden kendi sözlerimize dönelim. O hakikatin soyluluğunu ya da en yüksek gerçekliği vermiş olduğu bu sonuca (göre) de yazmamış. Sahip Zikrihi s-Selam
(Hasan II) her kime bu hakikat yüceliği bağışında bulunduğunda; eğer o kişi başını bu dünyaya ve diğerine eğerse ve o arzulu bir gözle ruhlar ve vücutlar dünyasına doğru dönerse, başından gözleri aksın, vücudundan
başı kopsun; onlar kurdun, köpeğin ve sırtlanın önüne atılsın.98 Azizi bir beyitinde şöyle diyordu:
“Başını bir akbaba gibi leşe indiren kimse,
nasıl bir dudu kuşu gibi şekerin tadını alabilir?”
Ve Azizi’den bir başka kıta:
“Bir kuş ki dupduru suyu tanımaz
Gagası bütün yıl kirli sudan çıkmaz.
Onun önüne ab-ı hayat koysalar,
İçer sarhoş olur yıl boyu da ayılmaz”99
Artık bu kitap daha fazla yazılmaz; şöyle ki bir kulun anılması halkın arasında sürekli olarak kalmıyacaktır; çünkü kulun kalmasına ve kalışın sonsuza dek
sürmesine sebep olan Yüce Tanrı'dır. Ulu Tanrı onu ancak kendi değişmezliğinde sabit kılar. Sonra eğer kulun anılması sürekli ve değişmez kaldıysa ya da kalmadıysa, kulun bundan ne yararı olacak? Ya da hangi
büyük zarar (Tanrı bizi korusun) kulu lanetli yapacaktır? Onların kendi varoluşu iki dünya içinde kullara kalmaz ve sonsuz yok oluşa (ebedi hiçliğe) düşerler. Kulun hatırlanması orada sürecek mi yoksa sürmeyecek mi?
Ve sonra yine kul, halkın arasında anımsanmasından hangi yarar ya da hangi zarara sahip olacak? Hiç yokluk içinde bulunan kul, herhangi birşey bilmeyecek; ne var olan Tanrılık hakkında, ne de var olmayan yaratılmış
şeyler (eşya) hakkında.
Her kim böyle hiç yokluk, hiçbir şeylik içine düşerse, Sukkad’ın (Halife Ömer'in İ.K.) devletindeki ya da hükmü altındakiler gibi olacak. Birisi
Mevla-na Ala Zikrhi- s Selam’dan rica etti: “Ey Efendimiz! Sen merhamet, güzellik, cömertlik ve şefkat pınarısın; Sukkad’ın hem ruhunu hem de vücudunu geri getir ve ona acı, merhametini
göster.” Hazreti Mevla-na (Hasan II) şöyle yanıtladı: “Mevla-na merhamet gösterse bile, o zaten hiçbirşey elde edemez; nereden geri dönecektir? Tamamıyla yok olmuş olan bir kampın tasarımları nerededir
(bilinebilir mi)?"100 Genel olarak, tüm yanlış konuşanlar [mubtilan] bakımından görülen, her ne olursa olsun Sukkad’a ait olacak. Tüm gerçeği konuşanlar [mukikkan] hususunda her ne söylenirse Salman’a ait olacaktır... [burada bazı cümleler eksik olduğu için tartışma sonuca bağlanamıyor] ... Örneğin, bir kul Tanrı'dan ve tanrılıktan düşer.
Eğer birisi konuşursa, o nereye konuşacak? Bizimkiler gibi zayıf olan inançlı kardeşlere.101 Bu nedenle onlar diyorlar ki; dizelerdeki sözler insanın zihnini daha fazla karıştırır ve insan şiirden daha çok hoşlandığı için, nesirdeki (düzyazıdaki) sözlerin yaptığından kalbe daha fazla bağlıdır. Bazı inananlar, zayıflığından dolayı Muhalefet dünyasında kalmış olacaklar; eğer onlar bu fikirden haberli olsalar, bir güç oluşturacaklardır. Muhalefet aleminden Düzen alemine ulaşmak için çaba göstereceklerdir. Ve eğer o kimse Düzen aleminde kalmışsa, Birlik alemine ulaşmak için büyük çaba gösterecektir. Birlik dünyasının bir sonu yoktur, çünkü Tanrı'nın kutsal sıfatlarının başlangıçları yoktur; ne başlaması ne sona ermesi; ne ilki ne de sonucu vardır. Özellikle bilgi güçtür; şefkat, merhamet, cömertlik ve Yüce Tanrı'yla ilgili olan bütün bunların sonu yoktur.
O halde işte Birlik alemine ulaşmış olan bir kitap var; Kıyamet içinde olduğumuz bugün, insan çaba harcamak zorundadır, yaptığınız her iyi davranış için
Tanrı'dan daha büyük iyilik bulacaksınız. Denilir ki, herhangi bir insan kendisine doğru bir adım ilerlerse, Yüce Tanrı onu karşılamak için iki adım gelir. Efendimiz Ala Zikrihi s-Selam “Tanrı'nın
hakikat evini ziyaret eden sizler daha dikkatli olun ve Kıyamet günü olan bugün çok çalışın!” buyurdu. Efendimiz (onun namı parıldasın) yüceliği ve cömertliğiyle herşeye ve herkese yardımcı olsun; O bize
yetişir.
7. Bölüm: Yapıtın Yazılış Tarihi [Elyazması, s. 40]
Bu kitabın tamamlandığı tarih ve tarihlemeler üzerine
Muhammed Mustafa’nın (Tanrı onu ve ehlibeytini kutsasın ve barış onların üzerine olsun) Mekke'den Medine'ye hicretinden itibaren geçen yıllar
şöyle:... [Baskıya esas olan elyazmasında tarih yerleri boş] ...Buna uygun olarak ikincisi [har dü], Rumlu İskender’in [Grek] takvimine göre yıl:...102 Ve dahi buna uygun üçüncüsü olarak [har si] iki varlık aleminin başı [Sadr kevneyn] Ömer Hayyam Nişaburi, Abu’l-Fath Bistami ve Muzaffer İsfaraini’den itibaren, Melik Şah Selçuki zamanında Irak ülkesindeki tarihleme gereğince yıl şöyle: 121. Bu, astronomların takvimlerde yazdığı tarihtir.103 Gezegenler era’sından itibaren, Merkür (Utarit yıldızı) çağının sonuna; ve sabit yıldızlar era’sından ve Peygamberlik şefinin (Muhammed’in) üzerindeki yıldızların durumuna (kadar) bir derece vardır; üçüncü olarak [har si] göklerin tümü otuzaltıbin yıl içinde bir devir yapar ve bu gün üzerinde Ay uğurlu oldu ve Cancer (Yengeç burcu) doluydu; Ayuk (Capella?) ise Gemini (İkizler) içindeydi ve Güneşin yükselişi de Gemini (İkizler) burcunun içindeydi.104
Ayrıca insanın bunu, ulu azam (büyük natıklar) olan peygamberler döneminden, Serendip’li (Seylan) Adem çağının sonuna kadar hesaplaması gerekir.105 Ve de daimi [mustakar] İmamlar (Tanrı'nın kutsallığı onların üzerine olsun) döneminden106 itibaren var saymalıdır. Kaimler kaimi her yedibin yılda bir gözükür ve o yedi kez gözüktüğü zaman, yedincisine Kıyametler Kıyameti adı verilir. Bu bizim çağımızdakiler ona Kıyametin Kaimi (secdeler ve övgüler onun zikrine olsun) diyorlar. O, Güneş ülkesi dördüncü iklim kuşağında;107 yani Acem ülkeleri arasındaki Babylon ve Cebel’in ötesinde, yani Daylam dağlarının ortasında bulunan Alamut kalesinde oturan Efendimiz'dir.108 Bu mübarek ortaya çıkıştan-açınımdan (epiphany), bu divanın tamamlandığı zamana kadar aşağı yukarı kırk güneş yılı geçti.109 Yazım işi bitti; Tanrım, ey Mevla-na gerçekliği içindeki Mevla-na (Efendimiz) ! Bu kitap Cömert Hükümdarımızın (Muhammed II) yardımıyla sona erdi. SON
Yorum: Evrensel Görünümler
İvanow’un altıncı bölüm için tanımladığı gibi "boş sözler" bile çok ayırd edici bir çağrıya (davete) sahip olabilir. İnsanların şiddetli çaresizliği ve herkes için var olan tam tanrısallık arasındaki zıtlık yeteri kadar korku sağlıyor. Çatlağı birleştiren batıni gelişim içindeki yoldaşlıktır; açıkçası bu kitabın konusu olan batıni inancın daha da gelişimi için, herbirinin onunla özdeşleşebildiği Salman’ın sevimli kişiliğinde simgeleşen bir yoldaşlık!110 Fakat, burada tam olarak ısrarla direnilen, basit olmanın ötesinde bir yanıt için mücadeledir. Ya ruh ya da vücudun çoğul dünyasına bakmakta olan onun ayıplanması; Mevla-na Ala Zikrihi s-Selam’dan yüceltilmiş beklentiler; bu Kıyamet gününün kesin talepleri sorgulanmaz biçimde ciddidir. İsmaililer İslam görüşünü bir kalıba sokmayı üstlenmişler; büyük imparatorlukları yıkmaya girişmişlerdi; (Araştırmacının bu görüşüne kesinlikle katılmıyoruz; Ali tanrısallığında Abdullah İbn Saba ile başlayan ve ortodoks İslama aykırı olarak Kuran'ın tevil yorumuyla gelişip,
yayıldığı bölgelerdeki yerli inanç motifleriyle beslenerek sürekli zaman, yer ve bilim-felsefe-düşünsel boyutlarının geniş çerçevesi içerisinde yenilenen İslam Heterodoksizminin (Alevilik) en önemli kolu
İsmaililerin, ne 'İslam görüşünü bir kalıba sokmaya' ne de 'yıkmaya girişmişlerdir.' Onlar sadece kendilerini ve inançlarını yaşatmak istemeyen ve yok etmek amacıyla her fırsatta kendilerine saldıran
toplu kırımlar yapan Sünni inançlı egemenlere karşı sürekli savunma içinde kalmışlar. Bu nedenlerle, Dar el-Hicra'larında varlıklarını, inançları ve siyasal bağımsızlıklarını korumak amacıyla inançsal, siyasal
ve savaşım tekniklerinde mekanizmalar geliştirip, yeni örgütlenmelere girişmişlerdir. Son Büyük Kıyamet anlayışı da, inançlarını artık gizlilikten çıkarıp, o günün dünya insanlarına duyurmak ve kendilerini kabul
ettirmek isteğinden fazlası değildi. Dünya nimetlerini paylaşmak -diğer geniş din ve inanç kesimlerinin yaptığından farklı olmayan- inanç ve düşüncelerini yaymak kuşkusuz onların da hakkıydı. Yorumcunun,
İsmaililerin İslamla ilgisi yokmuş gibi bu provokatif sonuca nereden vardığını anlamak olası değil.- İ.K.) sonları ne olursa olsun, dar olmayan bir görüş ancak onları tatmin edebilirdi.
Haft-ı Bab'ın yazarı, araştırdığı yaygın kozmik görüntüler sırasını son bölüm içinde güzelce özetlemiş durumdadır. O kitabını, ortodoks
Müslümanlara hizmet veren Hicret (takvimi) ile tarihlemekle tatmin olmuyor; Spengler bunu, yazarın kendi evrensel boşluk duyumunu beslemek gibi görmektedir. Müslümanlar çoğunlukla tarihlemede kesin güvenilirlik için
bir eradan daha fazlasını kullanmaz; fakat nadiren böyle rastlantısal bir amaç için ya da öylesine geniş bir sıralamada kullanırlardı. Biz burada insanlık tarihine bağlı üç tarih başlangıcını görüyoruz ve çok kesin
üç era, doğanın metafizik daireleri -ki onların içinde sonu olmayan ve yinelenen örnekler insanı ilgilendiren iş ve olayları da hareket ettirir- üzerine temellendirilmişti: Muhammed’in zamanı, yıldızların
sürekli yinelenecek olan kümeleşmeleriyle bağıntılıdır. Sonuç olarak İsmaili yazar, yıldızların önceden bildirdikleri Kıyametin, İmam ve Peygamberlerinki olan daha esaslı bir erayı harekete geçiriyor; biz burada,
dolu bir kozmik parlaklık duygusuyla verilmiş tek tarihten fazlasına sahibiz: Hayal edilemiyecek bir geniş iklim kuşağından (insanların elli bin yıl boyunca başıboş dolaşabildikleri o yeryüzü yuvarlağın bir dilimi)
gelen ardıllık sırası; özel bir kaleye, onun içindeki insana indirgenmiş ve sonra şu anda elimizdeki yazım işlemiyle halka tamamlanmıştır.
Her yerinde olduğu gibi burada, güvenilecek bir yönden daha fazlası içinde ifade edilen bir anlam vardır. Bu anlam, geleneksel olarak bir kimsenin çevresinde
bulunabilenden daha yüksek bir amacın ifadesidir. Bütün umut ve tansıkları (mucize) kendi içinde toplayan basit bir kişiliğin mükemmelliği ve büyüklüğünü artırmak, ne eski geleneğin bilinmezidir, ne de herhangi bir
batıni olasılıkta hor görülür. Bütün evren akılcı ve bilinen bir yapıdır, başka bir deyişle evren akıl ve bilgiden oluşur; şöyleki, koşullara uyma anında en korkunç bir girişimden önce bir beceriksizlik ya da
çaresizlik hissedilmez; insanlar bütün ufukların ötesindeki evlerinde yetiştirilmelidir. İsmaili olmak evrenin en seçkini (elite) olmaktır.
1 W.İvanow, ‘Introduction,’ HBBS (Haft-ı Bab-ı Baba Sayyid-na), s.2.
2 Bununla birlikte Farsçası, bazı eski İsmaili Farsça tekstlerden daha fazla Arabize edilmiştir. Sijistani’nin Kashf al-Mahjub’unun tersine, Kaim al-Kiyama gibi teknik deyimler genel olarak Arapça bırakılmış. Mübarek sayılan ve böylesi diğer cümleler genellikle Arapçadır)
3 Kuran XVII, 43: “Onun sözü', daima Tanrı'nın sözüdür".
4 Bu paragraf asıl olarak, şeriata bağlı Oniki
İmamcı Şiiler ve Sünni Müslümanlara karşı yöneltilmiştir. Namaz kılarken Mekke’de bulunan Kabeye yüzlerini çevirmeleri; kıbleler gibi diğer şeyler de, Müslümanların putatapar olarak niteledikleri Zerdüştlerin
tapınakları kadar, başka bir putataparlık olarak gösteriliyor.
5 Kuran VII, 179; İvanow, XXV, 44 ile birleştirildiğini ileri sürüyor.
6 İsmaililer başka herkes gibi, daima bu suçlamalarla rakiplerini azarlamışlardı. Olasıyla ta’til hakkında burada suçlananlar Muttazili’lerdi.
7 İlk kez o gösteriyor ki, insan ve Tanrı tek bir biçime sahibolabilir; sonraki paragrafta Tanrı’ya, Mevlamız (Mevla-na), yani Efendimiz (İmamın bir sıfatı) denilir; hatta Tanrı, İmamın kendisidir.
8 Kuran III, 33.
9 Bu son iki cümlenin Kuran’da bulunduğunun söylemesine rağmen orada yoktur. Bazı son İsmaili yapıtlarında bu tür karışıklıklar vardır; belki hadis-i kudsi’dir. Son hadis İkinci olarak aynısını belirtir, zira Bağışlayıcı (Merciful, ar-Rahman), Tanrı'nın en tanınan isimlerinden biridir.
10 Kuran II, 286.
11 Kuran IX, 51.
12 Kuran XLVII,11.
13 Kuran XVII, 71.
14 Kuran XXXVI, 12: Kuran’da görüldüğü heryerde keyfi olarak imam sözcüğü ele alınır. Bu bütün Şianın ortak eylemidir.
15 Peygamberin torunu İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin, halifelik talep eden Hüseyin ile İmamlık isteyen Muhammed Bakır ve oğlu Cafer arasındaki soykütüğünde bir halkadır. Şiiler arasında ahlaki (çoğu kuşkulu) pasajları zikredeğer ve çok sevilen bir İmamdır.
16 Gerçek inananlar için kullanılan Mümin gibi sıfatların bir kişiye verildiği görülür; belki bunun için onlar, bir adamın sıfatı olan İmam adının Tanrı'nın adı olabildiğini gösteren bir kanıt gibi ele alırlar.
17 Sabinler Kuran’da Yahudiler ve
Hristiyanlar gibi vahiyli bir peygamberlik inancının sahipleri olarak zikredilir; gerçekte bu isimle, kendi öğretilerini insanoğlunun ilk bilgeliğine-hikmetine dayandıran bütün gnostik Paganlara yaklaştırılıyordu.
Geleneksel Peygamberlerden herbiri ulu l-azm'dır burada, Adem ile başlayan insan topluluğuna ayrıldı.
18 İblis, Cennette Adem ile Havva’yı baştan çıkartan Şeytan’dır.
19 Kuran LXXI, 26.
20 Burada ‘boğulma’ ve ‘kör
olma’ mecazi anlamda alındığı anlaşılıyor; İsmaililer arasın Nuh Tufanının, onu göremiyen ‘körden’ maksat, batıni (içsel) gerçeği içinde saklayan zahiri (dışsal) yasalar (şeriat) olduğu eski bir tavil’dir.
21 Kelam-ı Pir’de,
Kaim. Bütün pasaj sağlam ve güvenilir değildir, fakat belki herşeyi kişisel yapma eğilimine örnek oluşturabilir, hatta şeriatın altı zorunlu yasasının arkasından gelen kozmik sabbathı bile.
22 Bu açıkça, Sabbathın yeryüzünün ve
gökyüzünün sonu olacağı gelenesel söylemine gönderme ve İsmaili tarzında oldukça karışık yorumlanmıştır. Bkz. Markos (İncili) 13:31.
23 Messiah (Mesih ya da Mesiha) Jesus’ün
İslamda ortak adıdır. Burada daha eski Yahudi duyumu kullanılıyor; bu hayali isimler dizisi içine giriş gerçekliğe bir teslim olmadır?
24 Ma’add -Kuzeyli İsmaili Arapların etnik atalarının adı- R. Strothmann’ın Gnosistexte’inde (Abh.d. Ak. d. Wiss. İn Göttingen, phil.-his.Kl. 3d. Series, nr.28(1943), Ali’nin atalarından biri olarak mustakar (kararlı, yerleşik) bir imam Adnan ile birlikte listelenir; oysaki İsa mustavda (geçici) bir Yahudi çizgisinde gözükmektedir. Aksine (bu) Hasan Sabbah hikayesi Arap değil, fakat Fars kökenlidir, zira tarsa Farsçada hem korkak hem de Hristiyan anlamlarına gelir. İsa’nın, bir vahşi bozkıra gidip dua etme arzusu (-aynı
biçimde İsmaililerin de Arabistan çölünde, İmamı görmeye gitmesinin doğallığı gibi bir anlama gelirdi) ve kendi müridlerinin karşı çıkışına dair bir hikayesinin yankısı olabilir miydi? (Bkz. Luke 4:42 ve Mark 8:32vd.9
.
25 Basit anlamıyla anti-christ ya da peygamber karşıtı deccal’ın burada, açık olarak yaşamını başarısız kılan kişilerden söz edilmedikçe, İsa tarafından defedilen-çıkartılan (itaatsiz
oldukları için mi?), şeytan ruhları ifade ettiğini düşünüyoruz.
26 Burada bir tartışma söz konusudur: Eğer İsa bir kimsenin oğluysa, bir insandan doğmuş olması gerekir; oysa o Tanrı'nın oğlu olduğunu söylüyor; ergo (sum Deus). Öyleyse Tanrı bir insan olmalı: Bunların hepsi, Tanrı'nın insan biçiminde, yani İmam-Kaim’de görünebileceğini
tanıtlama olduğu görülecektir. Bu notlar Müslüman değil, Hıristiyan kaynaklara dayandırılır. Çünkü Kuran’a göre İsa’nın hiç babası yoktur; ne Tanrı, ne de insan; doğrusu ise Meryem’e görünen adam
kılığında bir melektir (Kuran 19:17). Fakat o, İsa’nın böylece Tanrı oğlu olmadığını güvenceye alan bir İslam düşüncesidir, ancak Tanrı adını taşıyabilen sadece bir insandır, o zaman İsa’nın babası da
Kaim’dir.
27 ‘Dörtbin velinin başı olan Kutup, Sünniler arasında İmami Şiilerinkiyle eşdeğer Sufidir: O yeryüzünde her kuşakta Tanrı'yı temsil eden ve tanınmayan mükemmel velidir. Diğer isimler, geri döneceklerine inanılan ya da başka mezhepler tarafından da beklenilen Şii İmamlarıdır. Bu bağlamda Malik as-Salam’ın kimliğini saptayamadım; genel olarak dünyanın sonunda gelecek ve adaleti yerine getirecek olan Mehdi adıyla beklenen Muhammed’dir; Muhammed İbn Hasan Askari, özellikle Oniki İmamcıların Mehdisi, sonuncu imam yüzyıllardandan beri hala biryerde saklanmaktadır. Peygamberin kızı Fatıma’dan olmayan Ali oğlu Muhammed İbn al-Hanafiyye erken mezheplerden biri tarafından (Kaysaniler, Muhtariler, Haşimiler vb. İ.K.) İmam olarak kabul edildi.
28 Malik as-Salam’ın özel kimlik saptaması, Kıyamet kaimi inanç akımıyla burada açıklanmamıştır.
29 Tahminen bunlar İsa’ya ait figürlere benzer olmalı. Brahmanlar ve Hindular İslam araştırmacılarından genellikle ayrı olarak işlenmektedirler.
30 Bu, İmamın kendisinin görülmediği-ortaya çıkmadığı eski Nizari duruşunda ısrar ederek, Hasan II’nin imamlığını reddeden bir partiye gönderme yapıyor olabilir. Böyle önemli bir partiye sadece bir referans zorunluğu acayip oluyor. Metin açık değildir).
32 Geleneğin ipleri arasına Maad ismini katmış bulunan eski Arapça atlanmamalıydı.
33 H.H. Schaeder, ‘Die Islamische Lehre vom Volkommenen Menschen, ihre Herkunft und ihre dichterische Gestaltung’ ZDMG, LXXIX-1925-,192.).
34 Sumer dilinde Ziusudra’nın
Akkad’cadaki adı Utnapistim. Bu Tanrı'nın bir diğer adı Atrahasis’dir. Ugarit mitolojisinde Atrahasis’in el sanatları ustalığı-beceri tanrısı sıfatı için kullanılan Kothar-a-hasis ve onun
Byblos’lu Philo tarafından Suriye (Süryani) dilinde Grekçeye taşıdığı Khousor çeşitlemesinden al-Khidr ya da al-Khadir Arap efsanelerine ve Kuran’a girdiği düşünülüyor. İÖ erken 3.binde Gılgamiş
destanında anlatılan, yaşam çeşmesinin bekçisi olarak Krala su veren bu mitolojik kişi Khidr ya da Hızır-İlyas olarak Kuran’da anlatılmakta ve kral Zülkarneyn’in de çift boynuzlu sıfatıyla Büyük İskender
olduğu bilinir.- İ.K
35 Bu, metin içinde yeralmış bulunmaktadır: Melkhizedek tanımlamasını kuşkusuz, hala Vajda’ya (JA, 1943-5) borçluyum. Bir kere üç isim de Fatımi edebiyatında ayrı ayrı zikrediliyordu. Kuşkusuz Daylam edebiyatında (Nizari edebiyatı demek istiyor İ.K.) da onları üç ayrı figür olarak kolayca alabilirdi.
36 Bütün Şiiler, Muhammed’in Mekke’ye yaptığı son Hac dönüşünde, Kuran’daki masum görünüşlü bir başka ayet tarafından, kendisinin halefi olarak Ali’yi halka tanıtması yönünde uyarıldığına; Peygamberin de bunu, Gadirhum vahasında bütün yandaşlarına Ali’nin haklarını ilan ederek bunu yaptığına inanırlar. Bu nedenle Şiiler, Muhammed’in ölümünden sonra halife olarak Ali’den daha yaşlı birinin (Ebubekir) seçilmiş olmasının Tanrı'nın buyruğuna itaatsızlık olduğunu düşününmektedirler. Sünniler dahi böyle bir olayın varlığını, farklı bir yorumla kabul ederler.
37 Sukkad, Şiilerin büyük düşman kabul
ettikleri Ömer için taktıkları evcil hayvan adı. Ömer, Ali’yi yoksun kıldığı ilk halifelik iktidarının büyük dayanağıydı. Sukkad SKD harfleriyle yazılır ve Farsçada köpek ise SK harfleriyle yazılır ya da yazılırdı; Kuşkusuz özellikle köpek Müslümanlar tarafından hor görülür. Ömer burada, Ebubekir’in iktidar gaspının (usurping) kabulu için baskı yapan bir şiddet zorbası (a violent tyrant) gibi sunulur; Salman ise kuşkusuz Ali’nin sadık yandaşıdır.
38 Ali’ye Tanrı dediği ve bunun için Ali tarafından yakılmış farzedilen İbn Saba’nın öyküsü gerçekte, Ali’yi yüceltenleri kötülemek için onu uydurdukları olasılığı ağır basan Sünniler arasında çok iyi bilinir. Aşırı Şiilerde bunu farklı biçimde kullanalar çıktı; örneğin Ali’nin, Tanrı'nın yapacağı gibi ateşle cezalandırdığını göstermek için. (Olayın olasılıktan öteye uydurulduğuı bir gerçekliktir; çünkü bu dedikodu Ali’nin hilafetinin daha ilk yıllarında yayılmıştır. Ali’nin, İbn Saba ve yandaşlarını ateşe attırdığını
Sünni yazar ve tarihçiler hala ciddi ciddi yazmaktadır.Kendi özhakları için canlarını ortaya koyup mücadele etmiş, iktidara taşımış, düşmanlarıyla kanlı çarpışmalara girişmiş ve kendisini tapacak kadar seven bu
insanları ateşe attırması için Ali’nin aklı-mantığı bulunmayan bir canavar olması gerekirdi. Bunlar Ali düşmanları tarafından çıkarılan iftiraların ötesindebaşka bir anlam ifade etmez. Ali Divanı’nda
karşılaştığımız şu sözler, anlamlı olduğu kadar, bu iftiralara karşı savunma niteliği taşımaktadır:
“762-Beni destekleyenleri öldürtmüşüm, güya kavmimi kırdırmışım; başımdan burnumu kestirir miyim hiç? 1325-İnsanlara zulüm etmenin bana ait
bir davranış olmadığı bilinir iken, böyle bir söylentiyle bana haksızlık ettiler. 764-Hayret! Allahın dinini inkar etmek için öylesine yalan söyleniyor ki, insanın şaşkınlık ve üzüntüden saçları ağarır. 765-İnsanın
kulağına çalınan ve gözüne kara vuran şeyleri Peygamber duysaydı, asla rıza göstermezdi; Ali Divanı, s.97, 156.- İ.K..)
39 Bu son cümle, İbn Saba’nın takiyye
ihlalinin gecikmiş reddi olabilir; fakat işaret edilen “o kişi”, İbn Saba’ya değil, ancak açıkça konuştuğu için Şiilerden birini öldürme ihtimali olan bir cezalandırıcıya (a persecutor) gönderme
yapılıyor olabilir. Böyle bir davada takıyyeyi bozmuş olan adam cezalandırıcının günahını da paylaşırdı. (bir parçadan aktarma.).
40 Yani, yaşamın türlü rastlantılarındaki bütün imamlar gerçekte birtek ve Ali’dir.
41 Ali, sadece yandaşı olan, yani içeriden birinin bilmesi gerektiği şeyderi dışarıdan bir kimsenin sonuç çıkarmasına kızgındır; dışarıdakine göre, şahsan geri dönüş gibi böylesine yüksek bir ayrıcalığın bir tek adama verilmesi dinsizliktir. Burada Tavil’in tuhaf, fakat dikkat çekici bir işletilmesine tanık oluyoruz. Dağları
alçaltmak-alçak dağlar yaratmak, İsmaili tarzı içinde daha az şaşılacak bir biçimde yorumlanıyor. Fakat, buna karşılık Ali’nin kendi soyundan gelenlerle ilişkisi tersine çevrilmektedir. Daha az şaşkınlık
uyaran onun - bu şeyleri oğullarının yapacağını- açıklamayı, halka anlaşılabilir bir dışsal (zahiri) yorumla vermesi ve daha fazla şaşırtan batin yorum ile açıklanma Ali olayında olandır.
42 Bu “kehanet”, kuşkusuz, Ali ailesini iktidara getiren Fatımi restorasyonuna gönderme yapıyor. Kendi zamanında Ali’ye muhalif şefin (yani
Muaviye'nin İ.K.) başkenti Şam idi; fakat bu kehanetin yazıldığı zamanda bile kötülüğüyle ün salmış güçlü bir Sünni kalesiydi..
43 Yani Nizari çizgisi gizliliğe çekildi, ortadan kayboldu. Nizar gerçekte Mısır yönetiminde fazla etkili olamadı, oğulları ise daha az. Bağdad’a gelince: her ne kadar Mekke kuramsal olarak Müslümanlar için merkez ise de Bağdad, İslamın Arab ve İran yarımları arasında, Ülkelerin güney ve kuzeyi arasında ve Sünni Halifeliğinin taht yeri olarak daha fazla göze çarpan kent idi. Fatımi yayılmasını en yüksek noktasında sadece birkaç ay için ele geçirilmişti.
44 Fatımi sistemi içerisinde Ali sadece İmam değil, vasi’dir, yani Peygamberin icracısı, hükümlerinin uygulayıcısıdır; fakat Ali bu yüksek düzey ile imam gibi daha aşağı bir makamı birleştirdi; tekstimiz Kaim’in
daha yüksek derece olduğunu söylemektedir. İmamlar bir bütün olarak, Ali’nin kendi içinde sahibolduğu sırayı kendi aralarında yinelerler. On sayısı içindeki her ardıl, Ali’nin farklı bir yüzü olarak
adlandırıldı.
45 Eğer numaralamada Ali dahil olur, Hasan olmuyorsa, 19. imam Nizar idi; her ikisi dahilse, Nizar 20.cidir.
46 Bu kökensel yanlışlık ve karışıklığın ve de sonuçta bozulmanın ne olduğunu burada tam olarak söylemek zor, ama kesinlikle her ikisinden de pek çok var. İnsan, bu metinler içinde kaçınılmaz olan koşut yapılanmanın temeli üzerinde bu son sözün Kaim olabileceğini sanabilir. Ancak bu, Hasan II ve oğullarının Kaimlerden olması ve hala onlara İmam çağrılması olayına basitçe bir
referans nedeni olabilir. Benzer biçimde onursal sıfatlar bunlar; kuşkusuz onlardan sonuç çıkarmak olanaksız görülüyor. İvanow, Ravdat at-Taslim’in girişindeki Tusi’nin alışkanlıklarından bazı şeyleri, kendi iyimser görüşleri çerçevesinde göstermeye çalışıyor.
47 Yazarın bu tür yaklaşımlarla yoruma girmesi, onun Heterodoks İslamı, yani koyu Şii dediği Aleviliği ve tarihini iyi kavramadığı kuşkusu uyandırıyor. Ayrıca Ortodoks bakış açısından İslam tarihine baktığı zaten daha önceki yorumlarından da anlaşılmaktadır. İ.K.
48 Hallac’ın ölümü yandaşları tarafından docetic (İsa'nın görünüşte çarmıha gerildiği, aslında ölmediğini ileri süren bir Hristiyanlık görüşüne benzer) bir yorumla verildi - onlara göre yönetim onu öldürme girişiminde bulunduğunda, sadece bir eşek öldürülmüştü-, fakat o bir Sufi sayılırken, onu izleyen yandaşları çoğunlukla Guluv sırasına konuldular.
49 Araştırmacı çevirmenin Sünni heresiyografların bakışını benimseyerek, Guluv olarak adlandırdığı heterodoks İslami gruplar, yani Sabailerden başlayarak Karmatilere kadar proto-Alevilerin tümü, Ali’nin tanrısallığı dahil inançlılarının hepsini, Kuran’ın çeşitli sure ve ayetlerini yorumlayarak (batıni tevil yöntemiyle) ortaya çıkmışlar, toplumsal ve siyasal mücadelelerini yapmışlar. Zamanın imamını halk önderi olarak tanıyıp, onu tanrısal yüceliğe taşıyarak bunları gerçekleştirmişlerdir. Vahiysel davranışın açıklanması bizce asıl burada yatmaktadır.İ.K.
50 İnsana bunlar, dünyanın sonunun geldiğini ileri süren Yehova’nın Tanıklığı tarihine vahiysel yaklaşımı anımsatıyor.
51 Daylam daha erken zamanlarda tanınmış bir cihad merkeziydi- burası için Yakut tarafından bir hadis nakledilir: ” Kazvin, Cennetin kapısıdır, çünkü orada savaşıp ölenler Cennete gittiler”, daha sonra HBBS metinlerinde de göreceğiz. Daylam zaten, Kadı Numan tarafından toplanmış İmam’ın fetihleri kehanetlerinde gösterilmektedir. W. İvanow, Rise of the Fatımids, s. 117 vd.
52 Herşeyi görüp kendini kurtarabilen tek göz iması, mistikler arasında yeterince yaygındır; burada hatalı bir odakdaki şeyleri gören sıradan kendi merkezli zihin tarafından anlaşılamıyan imamın gerçek rolünü tanımada, önemli bir görüş noktasını vurgulamada kullanılıyor.
53 Burada yeniden en mutlak anlamıyla Tanrı'ya atfedilen azza wa’ala (Büyük ve Yüce) deyiminin imam Ali için kullanıldığı görülüyor.Bu yukarıda sözü edilen karmaşanın bir kısmıdır.
54 Mecazi anlamda güneş, Sufiler arasındaki gibi, kuşkusuz ebedi ruhsal Güneşin sadece bir geçici temsilicisi olan fiziki bir kimsedir. İşte bunun için bir bakıma saçmalık ya da anlamsızlık, ayrı bir varlık olan evrenin verilen çeşitli kısımlarının görüş açısından bakıldığında fiziksel biridir. Diğer bir durumda anlamsızlık, Kıyamet içindeki bütün evrenin görüş noktasından bakan gerçek varlık düzeyindedir. Bütün pasajın hedefi; Alamut yerelliğinde olan yeniden diriliş kaynağının, Kıyametin sadece yerel bir olay belirtmediği ve bütün yeryüzünü de ilgilendirmediğini söylemek olduğu görülüyor. Bu, yazarın ikinci bölümün sonunda işaret ettiklerine muhalif olan gruba karşı bir savunma olabilir.
55 Yasa ve ritüel bir olgu olarak şeriat, kısmi bir insan gerçekliğidir; fakat Kıyamet’teki gerçeklik katıksız tanrısallıktır ve Birlik halkı (the people of Union), Tanrı'dan başka kendi kendilerinin bile-kuşkusuz ki onlar Tanrı değildir- farkında olmazlar. Bu, Fatımi halifeleriyle karşılaştırırken Hasan II’nin belirsiz görünüşünü doğruladığı görülür, fakat metin açık değildir. Şeriatı yönetmeyen Kıyamet imamları kitleler arasında, onu yöneten eski imamlardan daha az tanınacaklardır.
56 Yukarıda bunun, Kazvin'in tam kuzeyindeki ülkelerin din değiştirmesi sırasında yapılan savaşlara bir atıf olduğunu söylemiştik. Birçok İslam kentleri bu şekilde peygamber söylemleriyle ayrımlarını ileri sürerler.
57 Bu sonuncu cümle görünüşte göreceklerini ima ediyor. Hepsinin Tanrı'nın Alamut’ta, oradakilere dostça, dışarıdakilere düşmanca görünmek durumunda olduğunu ıspatlamaya niyetlendiği görülüyor (Cehennem olarak dış dünya değersiz bir”köşe” olacaktır, Alamut değil., Cehennemdekilerin Tanrı'yı o yerde olasılıkla öfkeli bir görünüşte göreceklerini ima ediyor. Hepsinin Tanrı'nın Alamut’ta, oradakilere dostça, dışarıdakilere düşmanca görünmek
durumunda olduğunu ıspatlamaya niyetlendiği görülüyor (Cehennem olarak dış dünya değersiz bir”köşe” olacaktır, Alamut değil.
58 Yani, Adem’in zamanından beri beklenen Kıyamet budur; o daha küçük bir Kıyamet midir?
59 Yani, dış dünyaya göre onlar ölü olacaklar ve onun (Kaim’in) içinde canlı duracaklar -yırtılmış olan ritüel yasanın (Şeriatın) gizlenen örtü gerçeği! (Bizce
bu Alevilik inancının “ölmeden önce ölmek”, yani Pirine-mürşidine teslim olmak; diğer talipleriyle eşitlenmek türab (toprak) olup nefsini öldürerek bencilliğinden arınmak ilkesidir. -İ.K.)
60 Genelde Seyyid-na adıyla çağrılan Hasan Sabbah’dan Hasan II’ye giden bu haber, Peygamber’den torununun torununun torunu imama gönderilen geleneksel selam tarzında algılanmış: o da genç bir sahabisine, yeni doğan çocuğunu selamlamasını rica etmişti.
61 Krş. The Pauline “şeriatı suçlu çıkarma, mahkum etme” (Özgün metinde bu cümlenin orta kısmı siliktir; anlam belirsiz)
62 Bu bütün sınırları reddediş, Kaimin sınırı olmayan makamının derecesini kurtarıyor ve Vech-i Din’de(s.15 ) şöyle yansıtılabiliyor: Kıyamet gününde Kaimin kendisine ait olanları kurtarması onurlu olmayacak. Mucize talebine
gelince: kâfirler yine inmayacak, fakat eğer bir mucize bağışlandığı takdirde, daha ağır bir biçimde cezalandırılmış olacaklar. Bu iyi bir Müslüman yanıtıdır.
63 Kuşkusuz ki burada Hasan II ve Muhammed II'nin adları ardarda geçiyor ve herbirine Hasan’ın yasal mirasçılığı üzerinde imam olarak hüküm veriliyor. Ancak hükümler kendiliğinden verilmiyor. Buradaki Hasan-i Kebir, imam Hasan II olduğunu tahmin etmeliyiz.
64 Burada Hasan II’nin, hem Kaim ve hem de
Huccet olmaya eğilim gösteren bir başkasının taleplerine yüzvermediği görülüyor. Açıkçası referanslar Kıyamet Festivalinin hükümleri olmalıdır.
65 Olasıyla bu, imamı sadece Peygamberin bir kardeşi olarak bilmekten daha büyük kâfirlik olmaz, anlamındadır. Şiiler arasında da Ali’ye Peygamberin kardeşi ( Bu kerdeşlik, Anadolu Alevileri arasında Ali ile Muhammed'in musahib kardeşi olduğu anlamındadır.İ.K..) denilir ve bunun için her imam ona kardeş olur.
66 Bu noktaların bazısı, Hasan II’yi kabul eden, fakat oğlunun ona ve kendisine hak talep ettiği değeri ve onuru isteyip istemediğinden kuşkulananlar arasında çok fazla etki yapmış olacak.
67 Krş. Tusi, Ravdat at-Taslim, s.100,148: Hasan “hiçbirşey söylemiyor”.
68 Yazarımız gerçekte, Tusi’nin Rawdat at-Taslim’de yaptığı gibi kendi adına herhangi bir sistem açıklamıyor.
69 Zaten yapılan analiz, bir fiziksel düzlem üzerinde ruhsal vahdet öğretisini önceden ima etmektedir.
70 Tuhaftır, zahir biçim (form) olarak kozmik rol üstleniyor, fakat sertçe bir biçimsel neden olarak. Belki burada Kabe’deki siyah taşı ima ediyor. (Bize
göre herhangi bir taştır; tanrısal ışık gücünün evrendeki en küçük maddede dahi bulunduğunu ve maddenin özünün bu güç olduğunu vurgulamak için verilmiş örnektir. Karşıt durumda adını doğrudan verebilirdi, dolaylı
söylemesine gerek yoktu.-İ.K..)
71 Ruhsal dünya kuşkusuz, Kıyamet inancı öncesi
hududun dünyasıdır; buradan (itibaren) Kıyamet içindeki birliğin tam açığa vurulması görüş noktası hala çoğunluğun darmadağınık ülkesidir. Onun içinde dağınık bir yaratık gibi görülen insan organizmalar, biçimler ve
ögeler içindeki özgün gücün farklılaşmasının son ürünüdür.Batıni hiyerarşisinin görüş açısından tek tek insan hala, en tepedeki bir gerçeklikten en uzağa kaldırılmış merdivenin dibindedir. Fakat Kıyametin görüş
açısından, bir insan sadece imamı görür ve kendisini değil; bütün dış görünüşlü şeyler, yalnızca kendisinde bütün gerçekliği içeren İnsanın içinde bütünleşmiş ögelerdir.
72 Krş. Gnosis texte A I; Kaimin “kamil insan”olarak yerinde, ruhsal biçimi olan kendi “haykal”i vardır, bütün inananlarınkinden yapılmış. (Şeyh Bedreddin'in Varidat'ındaki şu sözler, aynı görüşün başka sözlerle ifadesidir: "Bütün Alem kendisini örgüleyen parçalarıyla
sapasağlam bir insan gibidir...Halkın zanneylediği üzere cesetlerin haşri, yani gövdelerin yeniden dirilip mahşer meydanına çıkması olanaksızdır...Beden için ölümsüzlük olmadığı gibi kaybolduktan sonra dağılıp
çözülen (parçaları) için de eskisi gibi bir daha birleşme yoktur.İ.K.)
73 Thomas Kelly, Testament of Devotion, New
York, 1941, s.68. Onun bu denemeler derlemesi, özellikle Kıyamet öğretisi denilen düşüncelerin biraraya getirilmesidir: İçinde yaşadığımız farklı ülkeler hakkında karşılaştır s.36; ve dünyadayken Cennette yaşamaya
örnek için krş. s. 83
74 Şeriat hakkındaki imaları reddedilmiş olsa bile zahirin, batına (şimdiki psikolojik olgu içinde hakikate) gereksinimi olduğu eski durum korunmakta.
75 İnsan oğlunun rolü ve insanla daha açık bir bağı bütün diğer yaşayan şeylere verecek olan bir ruh göçünün (transmigration) bu noktasında kabulü engelleyen davranışların anlamı kuşkusuz keskin ve güçlüdür. Burada ruh göçü zaten zahir olarak, peygamberlerin pragmatik (yararcı) öğretileri olarak kategorize edilmekte. Bir tanrısal esin, Haft Bab’ın okuyucusu üzerinde bir tanrısal vahiy yorumu, kuşkusuz peygamberin öğrettiği İslama asla uygun değil.
76 Krş. Tusi, Rawdat at-Taslim, s. 100; mutad olarak çarpıtılmış çevirisi değil, Arapça metnin sayfası.
77 Bu tür ikiye bölünmeler bütünlerin birliği ya da tek bütün (durumunda) görünüşleri (aspects of single wholes) işaret eder ve bir bakış açısı söz konusudur. Beden ve can (ruh) arasında, ya da ruh ve beden tarafından tipik derecede ayrılmış fakülteler arasındaki gerçek ayırımı kabul etmeyi reddediştir bu; gerçek görüş noktasından görünüp, gerçekliğin bütününü içine alan şeylerin sadece "ruh" yanı, varoluş olarak bizi etkileyeceğinde ısrar etmeyi olası kılar.
78 Hakikat, haklı olarak hem ruha hem de bedene üstün gelir. Fakat, hemen her hakikat yine ruh, can ve düzey ile karıştırılmaktadır: Bu, kişinin üç mükemmellik mertebesi ötesinde uzanmış ve burada görülen Rawdat at-Taslim’deki üç kere bölünme örneklerinden biridir.
79 Biz kişinin ‘sadece pek çok (hücre) protoplasması’ gibi görmesini tercih edebilirdik (Çevirmenin bu biçimde bir biyoloji terimiyle fikir açıklaması bize anlaşılır bir şey gelmiyor.
Dipnot rakamını izleyen cümle, "al- hakkı huvel halk, al halkı huvel hak=Tanrı halktır, halk ta Tanrı" tasavvufi Sufi söyleminin kaynağı gibi görünüyor.İ.K).
80 Burada Kıyamet ve şeriat iki alem olarak birbirine zıttır, fakat içinde farklı görüş açılarının üstün geldiği iki çağ olarak da ele alınıyor.
81 Kıyamette taşlar insanları günahlarından dolayı suçlayacaklar ve insanlar, tek söz edemiyecek kadar çok korkutulacaklar.
82 Bu paragrafın genel anlamı, şeriat altındaki gerçeğin, burada yalnızca sözlü simgeler olduğudur; yani, ruhsal gerçeklerin yerine geçen tapınma yasaları ve Tanrı için şeriattaki hayali ve sözel davranışların hepsi!
83 Bu, Tanrı'nın insan olmadığı –ki bu göreceli bir görüşte en iyisi olanıdır-, fakat insanın Tanrı'nın açınımı (mazharı) olduğudur. Bütün İslam mezhepleri en özel bir biçimde “hulul”, ruh göçü, geniş anlamıyla Yaratıcı’nın kendi yarattıklarının birinin içinde bulunabildiği görüşü suçlamasından kendilerini korumak zorunda kaldı.
84 Bütün şeylerin hedeflerine varmayı başarmaları
için, tüm içsel güçlerin toplandığı organizma olan mikrokosmosun, yani insanın içinden geçmesi gerekir; en azından Kamil insan görüş açısı altında sınıflandırılan varoluş anlamında.
85 Kuran’da bu (ayet), niçin bir melek değil de bir insanın Tanrı'nın istemlerini insanlara bildirmeye gönderildiğini açıklar? Çünkü bir melek herhangi bir durumda, bir insana benzemek zorunda kalmış olacaktı. Ancak buna inanmayı reddedenler hep reddedecektir.
86 Firdevsi, Şehname I, 61 Tehran-1934
87 Yalnız İsmaililer arasında değil zahirde bile, olgun kişiler genel olarak peri gibi gösterilme fikri vardır. Batıni inançta peri sıfatının doğa ötesi varlıklara değil, insan kişiliklerine verilmesi daha az tuhaf görünüyor.
88 Burada da, diğer biçok yerdeki gibi metinin iç
yapısında kayıptan anlam karmaşıklığı vardır; ancak yine de, insan oğlunun günahlarıyla temasa gelmeden önce beyaz olan, Mekke’deki Kabe’nin siyah taşı anımsatılıyor.
89 Bütün bunlar Kuran’da sözedilen melekler ya da hadislerde ve kurgularda birer canlı parça olarak alınan doğaüstü nesnelerdir.
90 Düzen aleminin, Kıyamet döneminde henüz mükemmelleşmeyenler kadar Kıyamet döneminden önceki bütün İsmailileri ifade ettiği görülüyor. Bu eski kuşakları kaba bir kaderle suçlayacak; bunun dışında onların durumu hakkında her hangi bir düşünce, tahmini olarak, tek imam kuşağı gerçeği ve öğretisinin bir diğerine başvurma gereksinimi olmadığı eski tutumuyla hafifletmiş olacaktır.
91 Düzen dünyası, rütbeler ve varlıkların çokluğuyla hala kuşatıldığı kadar şirk'in de sarmalındadır. Özellikle kastedilen, Tanrı'dan başka değerler taşıyıcı bir çokluk; yani bir kimsenin, kendisine bir amaç ve değer sahibi olarak saygı görmeyi belirleyen bir makamdan
diğerine geçiş süreci.
92 Yani, önce insan İsmaili inancına katılmalı, sonra Kıyamet çizgisi üzerinde, ruhsal olarak olgunlaşmaya çalışmalıdır. Açıkçası bütün bu üç aşama, bu kavram içerisinde herhangi bir bireye potansiyel olarak açıktır.
93 Bu ve sonraki cümlede Cehennemin, bir işkenceler ifadesi değil, sadece (na-mevcut) varolmadığı gösterilmektedir.
94 Alevi-Bektaşilikte artık bu sınır kalkmış;
'Tanrılık için dava eden' Kıyamet imamı tekilliğini aşmış; doğruluğu dost kapısında, yani Tanrı'ya yakınlıkta gören her inanan, o kapıdan geçerek Tanrı'yla buluşup birleşebilir. 50-60 yıl sonra aynı
biçimde, Hünkar Hacı Bektaş Veli “doğruluk dost kapısıdır" diyerek hedefi gösteriyor. Yunus Emre (Ö.1320) ise Pir'inin hedefini şu dizelerinde açıklığa kavuşturuyor:
....
Dost yüzü kıbledir daimdir salat
Yüz yere koyuban eyler münacat
....
....
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet
“Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” (Budalaname, s.51) "Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem/Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem..."(Divan'dan). Kaygusuz'dan bir yüzyıl sonra da Şah İsmail Hatayi (Ö.1524), "Hakikat alemi tapınmasının doğruluk ve dost kapısı olduğunu" gösterip, "Şah'ın demine Hü!"diyor:
...
Niyazmend ol müdam yol içre doğru
Ki suret tebdil edip olma uğru
Yol içinde saf ola ol şahbaz
...
Hatayi derdimendim bir kemine
Ancak Hü! deyin Şah'ın demine - İ.K.
95 Tanrı'ya gerçek yakınlığın ne olduğunu gösterdikten sonra, cennet gibi bir yeryüzünün sahte resmini çizenleri paylamaya dönüyor. Gerçeklikten farklı böyle konular üzerinde peygamberlerin sözlerinin anlamının niçin kolay anlaşılır olduğu açıklamasını özetliyor.
96 İşte bunun için farklı tarihsel çevrelerde sahte bir izlenim çeşitlemesi veriliyor.
97Divan'ın yazılması için nedenlerin anlatımı olan bu bölüm,
görüldüğü gibi karışıktır. Onun görüşlerini şöyle toparladık: O Tanrı yardım etsin diye yazmıyor; ne şan-şeref için, ne yeni bir bilgi vermek için, ne de Hakikatı başarmak (zaten onun sahibi?) için yazıyor, fakat
zayıflayan kardeşliğe cesaret vermek için de yazmamış. Anlaşılabildiği kadarıyla metin tam tersi gözüküyor.
98 Eğer bir kimse hakikatten, en hafifinden bir
kere arkasını dönerse tamamıyla kaybolur; hakikatin onuru ve büyüklüğü böyle midir? Krş. 'Eğer hafif bir bakış seni incitirse...”
99 Şeker seven papağan çoğunlukla Sufi şiirlerinde
tanrısal güzelliğin ya da sevgilinin (karşısında) kendinden geçme (vecd) haliyle karşılaştırılır. Ruh da ekseriya bir kuşla kıyaslanır.
100 Yine burada geleneksel bir şiirsel tema içinde çölde kurulmuş bir kampın ortadan kalkması dile getiriliyor.
101 Ün için yazmış olduğunu reddeden yazar, şimdi yazısını başkaları için kullanabildiğini açıkça gösteriyor.
102 Bu Seleukid ya da Grek tarih başlangıcına (the Seleucid era) göre tarihlemedir; bir güneş yılı takvimi olarak Ortadoğu Hristiyanları tarafından kullanılmış ve Müslümanların Hicret ay yılı takvimini tamamlayıcısı olmuştur. Bunu izleyen Celali güneş takvimi Nizam al-Mülk yönetiminde hazırlanmış ve olasılıkla astrolojik olduğu kadar sivil amaçlar için sürekli kullanılmaktaydı. Burada dinsel ay takvimi ile karıştırılıyor. ( Hayır karıştırılmıyor. Çevirmen burada doğru takvim saptaması yapıyor, ancak açıklama ve yorumları yetersiz olduğu kadar doğru bilgiye
ulaşamadığından bu sisteme göre yılın tarihini yerine koyamıyor. Büyük İskender’in haleflerinden Seleukoslar hanedanını kuran Seleukos I. Nikator adına düzenlenmiş Seleukid takvim başlangıç tarihi İsadan Önce
1 Nisan 311 yılıdır. Celali takvim sistemi de bununla ilgili değildir. Böylece, Seleukid sistemi sözkonusu olduğuna göre tarih yerinde 1511 rakamı bulunuyordu.-İ.K.)
103 Burada diğer era çeşitleri de sıralanmış.
Ancak yazarın bu yazdıklarından biriyle tarihlemeye girişip girişmediği de açık değil. Eğer öyle olsaydı, Merkür çağının yeni tamamlandığını dolaylı olarak belirtirdi; böyle gezegensel çağlar (ya da burç dönemleri)
herhangi bir özel bağlantıdan bir tekrarlanmaya gider. (Asıl açık olmayan araştırmacı çevirmenin bu yorumudur. Ortada kendisinin de Celali takvimi diye sözettiği, İran Sekçukluları takvim sistemine göre atılmış
bir tarih var:121. Bu rakamın çağımız erasına göre hangi yılı karşıladığına açıklık getirememesi bir yana, İsmaili yazarının verdiği sistemleri kullanmış olduğundan kuşkulanıyor. İran takvim sistemi, Mısır güneş yılı takvimi temeli üzerine kurulmuş ve 7 ayı 30 gün çeken ve 8.aydan itibaren, kalan 5 ay da 31 gün olmak üzere yıl 365’e tamamlanmıştır. Ve aylar 30, 60, 90...diye birbirine eklenerek okunurdu. Her 120 yılda bir yıl 13 ay olarak hesaplanan bu takvimi Sasani krallarından Yezdegerd düzenlemiş, başlangıcı İ.S.632 yılıydı. Bu takvim, Hicret’ten 441, Yezdegert’ten 448 yıl sonra; Celaleddin adıyla anılan Selçuklu sultanı Melikşah 1074-75’de yeni Rey (Nişabur ya da İsfahan?) gözlemevini eski İran takvimine göre(30x12)gün+5gün=365gün) değişikliğe uğrattı. Nizamülmülk'ten daha fazla Ömer Hayyam’ın bilimsel çalışmalarıyla, birdönem İslam (ay) takviminin yerini aldı.Ömer’in bu takvimine al-tarih al Celal adı verilen Takvim, Güneş yılı üzerinden yeniden düzenlenmişti. 15 Mart 1079 gündönümü başlangıç günü kabul ediliyordu. (Bkz. V.Grumel, Traité détudes Byzantines I La Chronologie, Paris-1958, s.178-179; 210-211) İsmaili yazar işte başlangıcı 1079 yılı olan bu sistemi kullanmıştır; 1079 üzerine 121’i eklersek yapıtın yazılmış olduğu 1200 tarihi ortaya çıkar. Böylece İsmaili yazar sırayla; Hicri:597, Selevkid ya da İskender:1511, Celali:121 takvimlerine göre, Miladi 1200 yılını karşılayan üç tarih kullanmıştır. -İ.K.
104 Kuşkusuz başka yerlerde olduğu gibi burada da metinde bozukluk var. Belki Ayuk’un belirsiz biçimde ukdati (zodiyak yörüngesinin iki ucu) ile benzerliği olmalı (Dr.Willy Hartner). Bütün şeylerin, zamanın hesaplanabilir herhangi bir boşluğunda tam daire dönüşü yaptığı fikri, daha erken zamanların çekici matematiksel spekülasyonlarının geride bıraktığı izlerdir. Otuz altı bin, onlu sistem bir sadeleştirmedir. (Bu, 360 000 'in 10'a bölünerek sadeştirilmesi olmalıdır.-İ.K.)
105 Bu, Cennetten kovulduğu zaman Seylan’a yerleştiği sanılan Adem’dir; o Ulu l-azam’ın ilkidir; onun çağı, yalnız Nuhun gelişine kadar değil fakat onun ırkının sona erişine, Kıyamete kadar uzandığı
söylenebilir.
106 Her çağın imamlarını belirleyen, Peygamberlerin kendi dönemleri olurdu. Yazar sadece Adem’den itibaren bu kitabın yazımına dek ne kadar uzun zamanın akıp gittiğini göstermeyi sürdürüyor.
107 Kuzey yarım küre ‘iklim kuşağı’ denilen yedi paralel bölgeye bölünür; bunlar astrolojik olarak yedi gezegenle ilişkilidir. Her durumda orta bölge onur alanıdır; gezegenlerin ortasında bulunan Güneş küresini temsil eder.
108 Babil, Arap çölünün doğusuna düşen İran
sınırları içindeki ve özel olarak ‘İrakeyn’ (İki Irak) adı verilen bölge. İrakeyn’in – İran’ın merkez batısıyla birlikte alınan güney Mezopotamya havzası- doğu-batı yolunda merkez
olduğu düşünülür. Daylam ise burada Cebel’in bir bölümü ya da Acem Irak’ı olarak gösteriliyor. Matematiksel terim ‘clime’ ve arkaik terimler Babil ve Cebel terimleri yerelleştirmeye onur taşımaya hizmet etmektedir.
109 Kıyamet festivalinin İsmailileri, dönen bir
çağa, yeni bir devire soktuğu açıktır. Bu Hicretinki yerine, bir tarih başlagıcı olarak kullanılması anlamına geldiği düşünülmüştür, fakat bu “aşağı yukarı kırk yıl” söylemi, böyle bir era seçeneğinin
ortak kullanımda en iyisi olmadığını gösteriyor. Ayrıca ay yılından 17 Ramazan gününü, Kıyamet festivalini, her yıl için anma günü ilan etmişlerdir. Bu da Hicri ay takvimini kullandıklarını belirtiyor.
Krş.Defrémery, JA, 1849; Mustawfi’de çeviri: ‘İd al-Kiyam era’sı üzerine’.
110 Sanıyorum ki bu, bir Sufi pirinin müritleri arasında paylaşılan ruhsal yoldaşlık duygusunun ya da anlamının İsmaili versiyonudur. Bundan başka, Haft Bab içinde zaten Sufi tipi şiirler buluyoruz. Yazar şiirleri takiyye için değil, fakat açık olmayan tercihle kullanmıştır.
|