|
İsmail Kaygusuz
Alamut İsmaililerinin Devr-i Satr, Büyük Kıyamet Çağı ve İmamları
Hasan bin Sabbah'ın Alamut kalesini ele geçirip Nizari İsmaili devletinin temelini attığı tarihten yedi yıl sonra İmam Nizar'ın oğlu Abu Ali Hasan
el-Hadi Mısır'dan kaçırılarak İran'a getirildi. Böylece 1097 yılından itibaren Alamut'ta Devr-i Satr (Gizli İmamlar dönemi) başladı. Bu dönem resmi olarak, Hasan ala Zikrih'is Selam bin el-Kahir'in Büyük Kıyamet'i dünyaya açıkladığı 8 Ağustos 1164 yılına değin sürdü. Ancak Nizari İsmailiği inanç ve siyaset tarihinde önemli yeri olan Büyük Kıyamet çağını, öğretilerini ve İmamlarını anlatmaya geçmeden önce, Gizli dönemin üç İmamı hakkında bilinenler, Huccetleri arasındaki ilişkileri ve tarihsel tartışmalar, entrikalar ve suçlamaları gözden geçirmek gerekiyor
El-Hadi bin Nizar'ın (1097-1136) Mısır'dan Kaçırılışı
İkinci (takma) adı el-Hadi olan Nizar oğlu Abu Ali Hasan ya da Ali 1076 yılında Kahire'de doğdu. İmam el-Mustansır'ın ölümü esnasında 17 ve 1097'de
İmamlığa geçtiğinde 20 yaşında bulunuyordu. Bu tarihten itibaren İmamlık makamı Mısır'dan, İsmaililerin aralarında ikiye ayrılmaları nedeniyle, Alamut kalesinde Hasan Bin Sabbah'ın İsmaili devleti kurduğu
İran'a taşındı.
İmam el-Nizar'ın, büyük olasılıkla 1097 yılında Kahire'de hapisteyken öldürülmüş olduğu bildirilir. Hafız Abru (ölm. 1430) "Majma al-Tawarikh-i Sultaniyya" (p. 242) yapıtında,
"el-Nizar'ın oğullarından sadece biri kendisiyle birlikte tutukluydu; teslim olmayan ve tutuklanamayan diğer oğlu ise İskenderiye'de
kaybolmuştu"
diye yazar. Tutuklanan oğulları, Fatımi sarayının önde gelen kişileri Abu Abdullah el-Hasan ve Abu Abdullah el-Hüseyin oldukları için, bu görüş hatalıdır. Gölge
altınde, yani kaybolmuş sanılan üçüncü oğul, İskenderiye'den kaçışı sağlanan el-Hadi idi.
Nizar'ın ölümünden sonra, Mısır'da Fatımi imparatorluğu yönetimine karşı Nizari İsmailileri muhalefeti gözükmedi. Bununla birlikte, İbn Muyassar'in
"Tarikh-i Misr"ına göre, Mısır'da bazı etkin kişilerin Nizari İsmaililerden olduğu bilinmekte ve Hasan Bin Sabbah'ın 1123-24 yılı
içinde onlara maddi yardımlar göndermiş olduğu söylenir. El-Afdal'ın, Nizar davasını destekleyen pek çok iddia ve açıklamaların bulunduğu Dar el-Hikmet'i (Felsefe-Bilgelik Evi) kapattığı kayıtlıdır.
İbn Zafir'in (ölm. 613/1216) "Akhbar ad-Dawla al-Munqatia"da (s. 97-111)
anlattığına göre, daha sonraki tarihlerde el-Nizar'ın iki oğlu hapisten kaçıp kurtularak isyan çıkarmıştır: Abu Abdullah el-Hasan 1133 yılında el-Hafiz'a (1131-1149) başkaldırdı; Abu Abdullah el-Hüseyin ise
el-Adid'e (1160-1171) karşı 1161 yılı içinde el-Muntasir billah sıfatını takınarak isyan etti. Sonuçta bu başkaldırılar, biravuç taraftara sahip olması nedeniyle bastırıldı.
Büyük olasılıkla az da bazı muhalefet hareketleri, Fatımi yönetimini, dikkatlerinden uzaklaşıp Nizar'ın üçüncü oğlu el-Hadi'yi kaçırarak bir sonuca varan
Mısır'daki bir avuç Nizari yandaşı üzerinde tüm dikkatlerini toplamaya zorlamıştı. el-Nizar'ın düzenlemiş olduğu tarihsel rapordan, teslim olmadan önce oğlu ve ardılı El-Hadi'yi, Abul Hasan as-Saidi
adında en güvenilir bir yandaşı aracılığıyla Magrib'e gönderdiği ortaya çıkıyor. Onların bir kayıkla İskenderiye'den Meila'ya gittikleri hemen hemen kesindir. Oradan Bouiblan dağını aşıp Muliya ırmağını
geçtikten sonra, Erfoud yakınlarında Rissani'ye ulaştılar. Sonra Sicilmasa'da yaşayan Nizar'ın teyzesinin evinde kaldılar. Bir Almoravid hanedanı olan Ali bin Yusuf (1087-1106), 1056 yılında
Sicilmasa'yı ele geçirmiş ve El-Hadi geldiği zaman kasabayı o yönetiyordu. Bu nedenle Sicilmasa'da El Hadi kimliğini tamamıyla gizli tuttu.
Buna karşılık, Muhammad Abu'l Makrem'in yazdığı"Kitab al-Akhbar wa'l Athar"da
el-Nizar öyküsü kesinlikle yanlış ve gerçeklikten uzaktır. Öykü İskenderiye'den kaçıp Sjilmasa'ya gelen ve sonra da Alamut kalesine doğru yola çıkan İmam'ın bizzat el-Nizar olduğunu anlatır. Bu söylenti,
herhangi bir doğru düzenlenmiş kaynakta görülmediği için büyük olasılıkla düzmeceden başka birşey değildir. İbn Khallikan, İbn Athir (Esir), İbn Haldun ve Makrizi Fatımi tarihi üzerinde güvenilir ve inandırıcı
yetkinliktedir; onlar da el-Nizar'ın Kahire'de tutuklandığı ve hapiste öldürüldüğünü kabul etmektedirler.
De Lacy O'Leary, Fatımi çağının ilk kaynaklarını iyi incelemiş önemli bir Avrupalı bilim adamıdır ve "The Short History of the Fatimid
Khilafat" (London 1923: 212) kitabında bu konudaki yargısı şudur:
"Sonuç olarak Nizar'ın hayatı tamamıyla bilinmiyor; o kesinlikle ya hapse konmuş ya da idam edilmiştir. Ancak, bu heriki son üzerinde öyküler
anlatılmaktaysa da, hiçbiri kesin bir biçimde bilinmemektedir"
Görülüyor ki, 1096 yılının başlarında olay tamamıyla sona ermiştir, çünkü el-Musta'li ülkesinin bütün valilerine yazdığı 8 Safar, 489 / Şubat 1096 tarihli
bir mektubu aracılığıyla bütün hikayeyi dolaylı olarak anlatmıştı.
Bir süre için el-Nizar'ın İskenderiye'den kaçmış olduğuna inanıldığı için, daha sonra el-Afdal'ın Kahire'ye dönmemiş ve yoğun bir soruşturma
yapmış olması büyük olasılıktır. Çünkü, daha önce de en güvenilir destekçisi ve ona eşlik da etmiş olan İftigin, el-Nizar için de İskenderiye'den gizli çıkış yolu hazırlamıştı. Ancak Muhammed Abul'l
Makrem'in kuşkulu versiyonunu değerlendirmek olasılığı yoktur.
Nizari İsmaili hareketi Maghrib'e de girmişti. Berberi kabilesi içindeki Nizar yandaşlarından bazılarının, 1050'den beri Fatımi denetiminde olmayan
Maghrib'deki kendi tabanlarından çıkan son Fatımi yöneticilerine karşı başkaldırılar düzenledikleri anlatılır.
El-Hadi Alamut Çevresinde Gizleniyor
1095 yılında el-Mustali'nin ölümünden sonra, Abu'l Hasan as-Saidi'nin İmam el-Hadi ile birlikte Sicilmasa'dan taşındıkları inandırıcı
görülmektedir. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra onlar, Talikan sıradağlarından geçtikten sonra İran'da Daylam başkenti Rudhbar civarına yerleştiler. O zaman içinde, Alamut Selçuklular tarafından kuşatılmış
ve aralıksız saldırıda bulunuyor olduğu için el-Hadi, ya Rudhbar köylerinde saklanmak ya da başka bir yere gitmek zorunda kaldı. Barışın yeniden yapılmasından sonra, kaldığı yer sadece Hasan bin Sabbah'ça
bilinen İmam el-Hadi, Alamut civarına alındı; Alamut'un eteğindeki bir köye yerleştirildi. Abu'l Hasan es-Sa'idi'nin altı ay kadar onunla birlikte kaldıktan sonra Mısır'a döndüğü söylenir.
Sonuçta el-Hadi 1124 yılında Hasan bin Sabbah'ın ölümünden sonra Alamut kalesinden içeri adımını attı. İncelediğimiz çağ, içinde 70 yıl boyunca (1097-1164) üç İmamın gizli olarak yaşadığı İsmaili tarihininin
ikinci devr-i satr'ı (gizli dönem) belirtir. Bu çağın üç İmamı el-Hadi, el-Muhtadi ve el-Kahir'dir. Satr dönemi süresince (1097-1164) Nizari devletini Huccet'ler, yani Hasan bin Sabbah, Kiya Buzrug Ummid Muhammad bin Kiya yönetti. El-Hadi'nin İran'a ulaşması hakkındaki çok tanınmış geleneksel söylentiler ince ayrıntılar
içerir. Bu İsmaili geleneği "Dabistan al-Mazahib" (1653), "Janat al-Amal" (1886), "Athar-i Muhammadi" (1893) adlarını taşıyan daha sonraki kaynaklarda aşağıdaki şekilde zikredilmektedir:
"Rudhbarlı ve Kuhistanlı İsmailileri tarafından anlatıldığına göre; Hasan bin Sabbah'ın yönetimi sırasında, en güvenilir kişilerden biri olan
Abu'l Hasan as-Sa'idi Alamut'a geldi ve gerçek yasal İmam olan el-Nizar bin el-Mustansir'in bir oğlunu getirdi. Bu gizi (sırrı) Hasan bin Sabbah dışında hiç kimse bilmiyordu. Hasan bin Sabbah
Abu'l Hasan as-Saidi'yi saygı ve onurla karşıladı; İmam'ın Alamut eteğindeki bir köye yerleştirilmesini sağladı. Abu'l Hasan as-Saidi'ye altı ay sonra geri dönme izni verildi. İmam bir köşeye
çekilip, kutsal tapınmalarıyla meşgul oldu. O köyden bir kadınla evlendirildi ve ondan el-Muhtadi adındaki oğlu oldu. "
El Muhtadi'nin 1106 yılında doğmuş olduğu bilinir. El-Hadi'nin Mısır'dan kaçırılışı ve Alamut'a getirilip bir köye gizlice yerleştirilmesi aşağı
yukarı on yıllık bir geleneksel İsmaili öyküsünü kapsar. Ata Malik Juvaini, şu cümlesinden çıkan sonuca göre, Hasan bin Sabbah'ın son iradesinden söz ediyor:
"Ve o (Hasan bin Sabbah) İmam'ın krallığın sahipliğini-mülkiyetini almaya geldiği zamana kadar görevini sürdürdü" (s. 682)
Bu da belirtiyor ki, Hasan bin Sabbah öldüğü zaman (1124) el-Hadi zaten Alamut çevresindeydi. Sonuçta tüm yukarıda verilen söylentiler el-Hadi'nin
1124'ten sonra kalenin içine girdiğini göstermeye yetmektedir. O, Kiya Buzrug'un yönlendirdiği İsmaili davası ve yönetim mekanizmasını denetlemiş olmalıdır. Olasılıkla 1132'den sonra Lamasar kalesinde
yaşamaya gitmişti.
Bu arada, Mısır'dan Alamut'a getirilen İmam'ın Nizar'ın torunu el-Muhtadi olduğu hakkında daha az inandırıcı bir öykü anlatılır. Bu öykünün,
el-Nizar'ın sadece iki oğlu olduğu ve kendisiyle birlikte hapsedildiklerine inanan çevrede yaygın olduğu görülüyor. Şimdiye kadar el-Hadi'nin Kahire'de bulunduğu semtlerin ortaya çıkarılamadığı, buna
karşılık, el-Nizar'ın diğer iki oğlunun Mısır sarayında yaşadığı tartışılmıştı. Nizar'ın bütün oğullarının tutuklanması gerektiği raporu besleyecek yeni haberlerin muhalifler için yeterli olmasıyla, bu
oğulları da İskenderiye'de hapse atılmışlardı. el-Nizar'ın tahttan indirilmesi sırasında el-Hadi 16-17 yaşlarındaydı; kendisini yakından tanıyan kişiler, onun hakkında el-Nizar'ın en küçük oğlu olarak
konuşuyorlardı ve bu terimin (minor-junior / Küçük Oğul), 1124'den, yani Alamut'ta yaşamaya başladıktan sonra 50 yaşlarına kadar kullanılması sürdürüldü. Bu bağlamda bazı bilginlerin ürettiği 'Küçük Oğul' teorisi el-Muhtadi için de özel söylem oldu ve böylece onun Mısır'da doğmuş olduğunu uydurdular. Oysa el-Hadi'nin evliliğinin Alamut eteğindeki köyde gerçekleştiğine ilişkin geleneksel
görüş çok daha gerçekçidir. El-Muhtadi İran'da doğmuş olan ilk Nizari İmamdır... Dikkat etmek gerekir ki, el-Hadi'nin yaşamının büyük bölümü Hasan bin Sabbah ve Kiya Buzrug Ummid'in çarpıcı üstünlükteki
kişiliklerinin gölgesinde geçmişti.
Abu Muhammad el-Iraqi "al-Firaq" da (İstanbul Sülemaniye Camisi kitaplığındaki 791 no. lu bu elyazması, 1256 yılında Alamut'un
düşüşünün hemen ardından yazılmıştır), Zakariya Qazwini (1203-1283) "Athar al-Bilad wa-Akhbar al-Ibad"da (661 / 1263'e tarihlenir)
Alamut'ta el-Hadi'nin kesin varlığını kabul etmektedirler. Mısırlı tarihçi İbn Muyassar (1231-1278) "Tarikh-i Misr" (p. 68) kitabında, "Hasan bin Sabbah'ın ölüm döşeğinde bir İmamı ardıllarına tanıştırdığını" kaydediyor.
İmam el-Hadi Lamasar'dan, halkın önüne çıkmaksızın Kiya Buzrug aracılığıyla dinsel konularda izleyicilerine-yandaşlarına rehberlik etmeyi sürdürdü. Onun
hakkında, geleneksel elyazması parçaları hiçbir haber vermemekte. Bununla birlikte, Lamasar kalesinin içinde, onun at beslediği ve binicilikle ilgilendiği açık bir alan bulunduğu kayıtlıdır. Hatta el-Hadi'nin
gece ıssızlığında atla Lamasar çevresinde bazı ziyaretler yaptığı ve fakir köylere yiyecek ve giyecek dağıttığı söylenmektedir.
İmam el-Hadi 1136 yılında ve 60 yaşlarında, oğlu al-Muhtadi'ye İmamlık görevini vasiyet ettikten sonra öldü. O zaman, İsmaili devletini Alamut'ta Kiya Buzrug yönetmekteydi.
İmam El Muhtadi bin el-Hadi (1136-1157)
Lakabı al-Muhtadi olan Muhammad bin Ali'nin Lamasar kalesinde 1106'da doğmuş olduğu söylenir. O İran'da doğmuş ilk İsmaili İmamıdır ve aynı zamanda
Muhtab ve Muhammed I olarak da çağrılırdı.
Onun İmamlığı döneminde Irak sultan Mesud'un kontrolu altında ve İran'da sultan Sancar hüküm sürüyordu. Sultan Melikşah III'ün (1152-1153) yerine
Sancar ve daha sonra Muhammed II (1153-1160) geçti. Bağdad'daki Abbasi halifesi Raşid (1135-1136), Sultan Mesud tarafından tahttan indirildi ve yerine 1160'a kadar yönetimde kalan halife Muktadi geçirildi.
Halife Muktadi İsmaililere karşı çok acımasızdı. 1150 yılında İbn Sina'nın kitaplarıyla birlikte "Ikhwan as-Safa" elyazmalarının
Bağdad'da yakılmasını o emretti. Mısır'da Fatımi halifeliği Abdul el-Hafiz'ın (1130-1149) ellerindeydi. Onu el-Zafir (ölm. 1154) ve el-Faiz (ölm. 1160) izledi.
El-Muhtadi'nin İsmaili davasını Lamasar'daki makamında, yeniden organize ettiği söylenmektedir. 1136 yılında, dai Zeyn bin Abi Farac'ı mührünün taşıyan bir mektupla Suriye'ye kendisine vekil olarak o atamıştı. Bu mektup İbrahim bin Abi'l Fawaris isimli bir Dai'nin 16 Şevval 890 / 1502 tarihinde kopya ettiği elyazması içinde korunmuştur; mektubunda el-Muhtadi Suriyeli yandaşlarına şunları bildirmekte:
"... Gerçekten ben sizin Mevlanız (efendiniz) Muhammed bin Ali bin Nizar'ım. Tanrı, gerçeğe inanmayı reddeden ve gerçeği kapatan (gizlenen) kimsenin
belasını versin! Biz, dai Zayn ibn Abi Faraj ibn Abi'l Hasan ibn Ali'i bu yeminle, gerçeği size açıklığa kavuşturması için görevlendirdi; zira (tanrısal) gerçekliğin açığa çıkışı-açınımının... zamanı
gelmiştir... "
Bu mektupta el-Muhtadi, soyunun Nizar'dan geldiğini dört kere söyleyerek dikkat çekiyor ve şöyle bir sonuca varıyor:
"Kırk yıllık dönemin (davr-i arb'in, yılın?) bitiminin ardından ve de yetmiş yıllık dönemin (mudatu's sabin) geçip gitmesinden sonra,
beliren-açığa çıkan gerçeğin (hak-i mubin) ortaya çıkışının tarihi an yaklaştırıyor olacak. Ki bu ayırdedici açık gerçek (hak-i mubin) tüm sorunların ve farklılıkların yok olmasına neden olacak ve yeryüzü inancın
nuruyla (ışığıyla) onurlandırılacak. Onun (İmamın) sözüyle gerçek, yakın gelecekte marifeti (gnosis) arayanların kalblerinde açığa çıkacaktır..."
El-Muhtadi yukarıdaki mektubu, 1136 yılında İmamlığı üstlenir üstlenmez, 1097'den beri 40 yıllık gizlenme-saklanma dönemi (devr-i satr)geçtiğini
ifade ederek yazmıştı. Ayrıca o, hepsinin üzerinde 70 yıl tamamlandıktan sonra kendi soyundan bir İmamın kendini açıklayacağını da önceden söyledi. Bu, büyük olasılıkla, Muhtadi'nin torunu İmam Hasan II
tarafından 1164 yılında kutlanan Büyük Kıyamet (qiyamat-i qubra) için bir önsezgiydi, bir kehanetti.
Kiya Buzrug, bağımsız bir ülke yönetimi için Nizari devletine sağlam bir temel oluşturdu ve Nizari parası dahi bastırdı. O, 14 yıl devleti yönettikten sonra
ölünce, el-Muhtadi onun oğlu Muhammed'i üçüncü Huccet ve yönetici olarak 1138 yılında atadı.
El-Kahir bin el-Muhtadi (1157-1162)
El-Kahir bi-Kuvatullah ve el-Kahir bi-Ahkami'l namlarını taşıyan Hasan bin Muhammad bin Ali 520 / 1126 yılında doğdu. Onun Alamut kayıtlarındaki resmi adı,
Hasan I olarak da bilinen Hasan bin Muhammad idi.
El-Kahir'in İmamlığı döneminde Bağdad'da Abbasi Halifesi Muktafi (ölm. 1160) yönetimdeydi ve onu halife Mustanjid (ölm. 1170) izledi. İran'da ise,
Selçuk sultanı Muhammad I (ölm. 1160) ve ardından Süleyman Şah (ölm. 1161) ile Arslan (ölm. 1176) hüküm sürüyorlardı. Mısır'daki Fatımi yöneticisi el-Faiz (ölm. 1160) ve sonuncu halife el-Adid (ölm. 1171) oldu.
El-Kahir'in (gizli) İmamlık yılları barış dolu bir dönem oldu, çünkü Selçuklular savaş düzenlememişlerdi İsmaililere karşı. Nizari Devleti komşu
yöneticiler tarafından tanınmış ve Nizari parası da tedavüle çıkmış bulunuyordu. Devr-i Satr (Gizli dönem) hemen hemen tamamlanmanın
eşiğindeydi. Bunun için el-Kahir kendi döneminde onun ön kutlamasını yaptı. Görülüyor ki o, Alamut'ta birkaç büyük değişiklik girişimlerinde bulundu. Böylece o, Muhammed bin Kiya'dan iktidarı kendi üzerine
alma işine çözüm buldu. 1160 yılında el-Kahir (Lamasar'dan) Alamut'a taşındı ve inananlarıyla bir toplantı yapıp, basit bir kapı arkası töreninde Muhammad bin Kiya'dan yükümlülükleri üzerine aldı. Ayrıca
Muhammed bin Kiya'dan ve yandaşlarından törenle biat (bağlılık) yemini aldı. Sonra el-Kahir, Muhammed bin Kiya'yı kendisine vezir yaptığını bildirip, onun değerli hizmetlerini dile getirdi.
El-Kahir, yeni veziriyle birlikte, yönetim (ağını) denetlemek için Alamut vadisi çevresinde at üzerinde bir gezi yaptı. Nizari Devleti bu andan
itibaren, İmamın hem dinsel hem de dünyasal iktidarı yönetmeğe başladığı dönem içine girdi. John Malcolm, "History of Persia" (London 1815, 1st vol.: 402) şöyle bir açıklamada bulunuyor:
"Muhammad (bin Kiya Buzrug) olasılıkla, kendisi Prensin (İmamın) veziri tayin edilince iktidardan vazgeçti; İmama duyduğu dinsel saygısı onu başyönetici
onuruna yükseltmeye götürdü."
Mevcut kaynakların çoğu günümüze, İsmaili gelenekleri içinde onaylanmayan, Muhammed Kiya Buzrug'un 1162'ye kadar üçüncü yönetici olduğu sonucunu çıkaran
düşman çevrelerden ulaşmıştır. Oysa Muhammed bin Kiya 1160'a kadar üçüncü kişi olarak yönetimi elinde tuttu ve sonra el-Kahir kendisini dördüncü yönetici yaptı; vezir olarak 1162'de ölünceye kadar
hizmetlerini sürdürdü. Mustapha Ghaleb "A'lam al-Ismailiyya" (Beirut 1964: 244) yapıtında,
"İmam el-Kahir, büyük bir ustalıkla ve akıllıca davranışla, dava (inançsal) ve devlet işlerini birlikte, kendi becerikli elleri altında yürüttü. Bütün
İsmaili topraklarına, Muhammed bin Kiya Buzrug'u kendisine huccet ve aynı zamanda politik ve askeri işlerde başdanışman olarak atadığını bildiren resmi buyruklar çıkardı."
El-Kahir ayrıca şunu da duyurdu:
"Muhammad bin Kiya Buzrug benim dai'm, huccet'im ve özel temsilcimdir. Bizim öğretilerimize bağlanan kimseler, dünyasal işlerde
elbirliği içinde-ittifakla ona itaat etmek zorundadırlar. Hiçkimse onun buyruklarına itaatsizlik etmemeli ve onun yanında sağlam durmalı, benim için yapıyorlarmışçasına onu güçlendirmelidir."
Hasan bin Sabbah'ın Irak'a bazı dai'ler göndermiş, fakat aralıksız Selçuklu yağma
ve akınları yüzünden Iraklı İsmaililerin Alamut'la ilişkilerini yitirdikleri bilinir. Irak dai'lerinin bölgesel kavgaları-geçimsizlikleri de davayı etkisizleştirdi. "A'lam
al-Ismailiyya"ya göre (s. 245),
"İmam el-Kahir, kendi yeğeni ve güvenilir bir dai olan Abu'l Hasan Sinan bin Suleyman bin Muhammad'i dava işlerini yeniden örgütleme talimatıyla
Basra vekili yaptı. Atanma işlemleri tamamladığında, gücünü-kudretini kanıtlayan tavsiyeler ve rehberliğiyle onu kutsadı."
Dai Abu'l Hasan iç kavgaları yatıştırdı ve Basra'daki dava etkinliklerini Suriyeli dai'lerin yükümlülükleri
altına koydu. El-Kahir tarafından, daha iyi yetişmesi için baş dai Kamaluddin Kuhistani'ye gönderilmiş, Zahiri Faryabi de çok yetenekli bir dai'ydi. Onu daha sonra Daylam'daki İsmaili davası için atadı. İmam el-Kahir 1162 yılı sonunda, Muhammed bin Kiya'nın ölümünün ardından birkaç ay içinde, oğlu İmam Hasan II'yi
yerine geçirdikten sonra öldü.
El-Kahir'in 1160 yılında yönetim erkini (iktidarı) aldığı zaman, hareketli bölgelerde oturan halkı, daha çok İsmaili olmayan Kazvinli Müslümanlar arasında
-ki onlar aşağıda inceleneceği gibi İsmaili İmamlarının soy çizgisinde iki sahte teori üretttiler- bir yanlış kavramın yer aldığını yazmak önemlidir:
-
1. El-Kahir'in gerçek adı Hasan bin Muhammad bin Ali ve aynı zamanda Muhammed bin Kiya'nın oğlunun adı da
Hasan bin Muhammed idi. Her ikisi de samimi ve Alamut çevresindeki halka çok yakın idiler. Bu nedenle, Muhammad bin Kiya öldüğü zaman görülüyor ki, bilgisiz insanlar el-Kahir'i Hasan bin Muhammed olarak
tanıdıkları için, onun oğlu olarak düşündüler. (Kuşkusuz bu tanımlamada, İmamın kimliğinin gizlendiği ve tanınmaması gerektiği devr-i satr ilkelerinin geniş payı vardı.) Bundan başka el-Kahir ve Muhammed bin Kiya'nın birbirinin ardından aynı yıl ölmesi, ikisi aynı kişi (Muhammed bin Kiya) olarak değerlendirildi. Bu çarpık teori, Hasan'ı Muhammmed bin Kiya'nin oğlu yaparak El-Kahir'in tarihsel kişiliğini gölgeledi. Bu yanlış söylemler, silinip etkisini yitirince, aşağıdaki teoriyle bir yana itildi:
-
2. İkinci teoride el-Kahir'in tarihselliği, onun gerçek oğlu, Hasan Ala Zikrihi's Salam'ı (Hasan
II'yi), Muhammed bin Kiya'nın oğlu gösterilerek tamamıyla bilinmezliğe itildi. Yani bu görüş, Muhammed bin Kiya'nın oğlu Hasan ile, İmam el-Kahir'in oğlu Hasan'ın aynı kişi olduğunu
varsayıyordu.
-
Aşırı partizan ya da başkaldıran kesim, yukarıdaki inanılmaz hayali olayların hemen hemen bölük pörçük küçük parçalarından Alamut tarihini çizip
düzenlemiş ve onun el-Kahir'in değil Muhammed bin Kiya'nın olduğu tek Hasan teorisini ileri sürmüşlerdi. Çünkü Muhammed bin Kiya'nın oğlu Hasan gerçekte İsmaili öğretilerine karşı olduğundan bu
görüş ortaya atılmıştı. Görülmektedir ki, birkaç tarihçi gerçek İsmaili gelenekleri içindeki doğru resmin görünümünü kaybetmiş bulunuyor; bunlardan hiçkimse gerçeği yakalamayı denemedi, fakat tarihsel
gerçekliği çok kuşkulu olan hayali öykülerle karıştırıp yinelemeyi sürdürdüler.
Alamut'ta yönetim erkini bir İmam ve onun ardılları resmen üzerine aldığında, İran'daki halkın çoğunluğu ve güçleri elinde tutanlar, Ali soylu Alamut
yöneticilerinin İranlı Şiileri kendilerine çekeceği ve onların politik nüfuzlarının da tehdidinden korkarak kendi saldırgan propagandalarını artırıyorlardı. Güçleri elinde tutanlar İmamlara karşı herhangi bir buyruk
(ferman) çıkarma cesaretini gösteremedi, fakat İmam Hasan II'nin Muhammed bin Kiya Buzrug'un oğlu olduğu teorisini uydurdular efsane ve hikayelerle süsleyerek. Ata Malik Juvaini'in iddiası
İmamların tarihini saptırıcı ve hakaret edici konumdadır, bunun için o da böyle yanlış düşünceleri ve gerçek İsmaili geleneklerini tanımayan bilgileri toplamış. İsmaili yapıtları ve belgelerinin Mogollar tarafından
tahrip edilmesinden sonra o, tam bir serbesti içinde uyduruk ve kuşkulu bir tarih düzenlemişti. Bu, güçlülüğü değil, uzak olasılıkları belirten sonraki ve çağdaş kaynakların çok acı bir biçimde zayıflığıdır.
İmam Muhtadi'nin Hucceti Muhammad bin Kiya Buzrug ve Dönemindeki Olaylar
Muhammed bin Kiya Buzrug olasılıkla 1097'de Lamasar kalesinde doğdu. Ona babası tarafından ilk eğitimi verildi; güçlü ve yetkin bir vekil
yönetici yapmaya uğraştı. Birçok seferler yönetmiş ve 1144'de ölmüş olan genç kardeşi Kiya Ali en yakın yardımcısı olmuştu. Muhammed bin Kiya'nın yöneticiliğinin ilk döneminde Alamut'un denetimi
altındaki bölge, tamamıyla ele geçirilmişti; devletin sınırları yeni kurulmuş Saadatkuh, Mubarakkuh ve Firuzkuh gibi kalelerin bulunduğu Gilan ve Daylam içlerine kadar genişledi.
Bu kaleler tamamıyla, Kiya bin Muhammed Ali Husrev Firuz adında bir İsmaili kumandanın çabalarıyla alındı. Böylece İsmaililerin davalarını, Gürcistan'a kadar
uzatmış ve nüfuzlarını Kuhistan'ın doğusuna düşen Afganistan'ın merkezindeki Herat ile Gazne arasında tümüyle yeni bir bölge olan Guristan içlerine kadar (1155 civarında) ilerletmiş olduklarını öğreniyoruz.
Gur kralı Alaaddin'in oğlu ve ardılı Saifuddin Muhammed (ölm. 1163), İsmaililerin ölümcül düşmanıydı; Gur'daki İsmaili dai'leri ve 1162 yılında yeni (din değiştirmiş) İsmaililerin tümünü kırıma uğrattı. Bu tarihten itibaren Afganistan ve Hindistan'daki İsmaiilileri avlamak ve öldürmek Gurların bir
geleneği oldu. Alaaddin'in yeğeni olan Gıyasuddin (ölm. 1203), kardeşi Muhammed'i Şihabuddin sıfatıyla Gazne ülkesine tayin edip tahta oturttu. Gıyasuddin'in ölümünden sonra, kardeşi Şihabuddin Muhammed,
Hindistan'da birçok askeri operasyonlarla gücünü artırdı.
Bu arada kuzey İran İsmailileri, Mazandaran ve Gilan Bavandid soylu Şah Gazi ile Rüstem bin Ala ad-Davla Ali (1140-1163) birbirine karıştırdı. Şah Gazi oğlu Şah
Girdbazu'nun Sancar'ın sarayında hizmet etmek üzere Horasan'a gönderildiği, fakat onun İsmaililer tarafından öldürülmüş olduğu anlatılmaktadır. Bir diğer girişimden Şah Gazi kendisini kurtardı.
Elimizin altındaki kaynaklar, Bawandid soylu yönetici Şah Gazi'nin Selçuklularla anlaştığı ve her fırsatta İsmaililerle savaştığı ve de her zaman engel gibi
duran Alamut kuşatmasına katıldığını kabul etmektedir. Öyleki o, Mihrin ve Mansurakuh kalelerini Kummisli İsmaililerin elinden aldı. Bir fırsatta, Şah Gazi Rudhbar'ın İsmaili sakinleri üzerine
saldırdı ve arazilerini yakıp mahvetti. Bildirildiğine göre, çok sayıda İsmaili öldürdü ve başlarından kuleler dikti.
Bu sıralarda, Selçuklu Sultanı Davud Azerbaycan'daki İsmaililer üzerinde ağır baskı yapıyor ve çok büyük bir tehdit oluşturuyordu. 1143 yılında dört İsmaili fedaisi, daha fazla kırım yapmasını önlemek için onu Tabriz'de öldürmek zorunda kaldı.
Ayrıca 1141 yılında İsmaililerin, Sancar'ın Horasan ordugahındaki Selçuklu komutanı ve onların can düşmanı Cevher'i öldürmüş oldukları söylenir.
Rey'in Selçuklu emiri Abbas misilleme olarak çok sayıda İsmailiyi (kitleler halinde) katletti. Ayrıca Alamut yakınındaki İsmaili yerleşmelerini da talan etti.
Abbas korkunç saldırılarını sürdürmeyi alışkanlık yapmıştı. Bunun üzerine İsmaililer 1146 yılında, bu konuda aracı olmasını rica etmek üzere Sultan Sancar'a
bir elçilik heyeti gönderdi. Ancak Abbas'ın, Sancar'ın birkaç girişimine rağmen düşmanlığından vazgeçmediği görülüyor. Bundan dolayı o, Bağdad'a giderken öldürüldü ve Selçuklular başını Alamut'a
gönderdi.
Selçuklu Sultanı Sancar bir keresinde Rey'e gelmişti; orada kendisine İsmaililerin öğretileri üzerinde yanlış bilgiler verildi. O da hemen, İsmaililerin inançlarını öğrenmesi için habercisini Alamut'a gönderdi. İsmaililer haberciye şu yanıtı verdiler:
"Bizim inancımız Tanrının büyüklüğü ve yüceliğine inanmak, Onun buyruklarına itaat etmek, Kuran'da Tanrı ve Onun Peygamberi tarafından gösterildiği
şeriat üzerinde hareket etmektir. Ve de yaşamdaki davranışlara göre ceza ve ödüllerin verileceği Kıyamet gününe inanmak. Hiçkimse kendi iradesiyle bu buyrukları değiştirmeye yetkili olamaz."
Arkasından eklediler:
"Sultanınıza söyleyin, işte bizim inançlarımız bunlardır. Tatmin olursa ne ala; yoksa, onunla tartışmamız için din bilgini göndersin."
Görülüyorki, Sultan Sancar, bu yanıtı aldıktan sonra, İsmaililere karşı düşmanca davranışlardan sakındı. Cuveyni'nin kitabında (s. 682) şu açıklamayı
görüyoruz:
"Alamut İsmaili kitaplığında saklanmış olan Sancar'ın çeşitli fermanlarını gördüm. Fermanlarında o, İsmailileri övmüş ve onlarla uzlaşmıştı. Ben
bunlardan, Sultan'ın İsmaililerin eylemlerine göz yumduğu ve onlarla barış koşulları araştırdığı kapsamının derecesini kavramaya muktedir oldum. Kısacası onun (Sancar'ın) zamanında İsmaililer huzur ve
rahatlık içinde keyiflerine baktılar."
İsmaili İmamı'nın, devr-i Satr'dan (gizlenme döneminden) çıkıp kendini göstermesi için
söz verilen zaman çok yakın idi; bu nedenle İmam el-Kahir (bin Muhtedi bin al-Hadi bin al-Nizar), Nizari Devletinin yönetimini 1159'da Muhammed bin Kiya Buzrug'dan teslim aldı ve onu kendisine vezir olarak
tayin etti.
Muhammed bin Kiya Buzrug 20 Şubat 1162'de öldü ve Hasan bin Sabbah'ın türbesine yakın bir yere gömüldü. O, 22 yıl yöneticilik ve 2 yıl da el-Kahir'e
vezirlik yaptı. Alamut Nizari İsmaili Devleti yönetiminde önemli yöneticiler olarak birbirini izleyen üç Huccet'in devr-i satr'da aldığı görev yılları aşağıdaki gibidir:
-
1. Hasan bin Sabbah: 1090-1124 [35 yıl]
-
2. Kiya Buzrug Ummid: 1124-1138 [14 yıl]
-
3. Muhammad bin Kiya: 1138-1159 [22 yıl]
-
Bundan böyle, Alamut'ta İsmaili İmamların kendileri, hem siyasal hem de dinsel işleri yürütmeye başladılar. Ondan önce yukarıda anlatıldığı gibi üç
gizli İmam vardı. Bilinmelidir ki, İsmaililere göre gizli dönem içinde İmamın, yandaşları arasında onun Hucceti tarafından temsil edilmek zorunluğu vardı. Böylece Huccetin kendisi, İmamın yeniden ortaya çıkıncaya (görününceye) dek, koruyucu gibi hareket ederek yaşayan bir kanıt idi. Özetle, İmam gizli iken onun Hucceti, İmam ile yandaşları arasında bir bağ, bir halka gibi hareket etmek için görünür olmalıdır.
Bunun için günümüze kalan kaynaklar Hasan bin Sabbah, Kiya Buzrug ve Muhammed bin Kiya'nın bizzat birer Huccet olarak uygulamada bulunduklarını kabul etmektedir. Bu, gerçekten Alamut'ta her zaman bir İmamın bulunduğunu kabul etmek için en güçlü kanıtlardan biridir. İsmaililer içinde Huccet deyimi, gizli İmamın var olduğunu, sadece huccetiyle tanındığını anlamak için yeterliydi.
Devr-i Satr'dan Nümizmatik Kanıtlar: Alamut Nizari Devleti Parası
1966'da Newyork Amerikan Nümizmatik Derneği, 1158 yılında basılmış çok nadir bazı para ele geçirdi. Derneğin 1966 yıllık raporunda (American Numismatic Society's Annual Report for 1966 (pl. III,2) bunların resimleri ve tanımlamaları yayınlandı.
George C. Miles yazdığı "Coins of the Assassins of Alamut" (Orientalia Lovaniensa Periodica, 3-5 [1972-74]: 155-162) başlıklı makalede bunları ayrıntılı olarak işledi. Paralardan birinin çapı 14 mm., ağırlığı 0,635 gr.dı. Önyüzünde "Muhammed
bin (Kiya) Buzrug Ummid" yazılı, çevresinde ise (basıldığı yer) darphane adı "kursi al-Daylam" ve 553 A. H. (1158) tarihi açık bir
biçimde kazınmış. Arka yüzünde "Ali Tanrının dostudur (Aliyyün Veliyullah)" Şii formülü ile başlayan yazının sonraki üç satırında "al-mustafa li dinillah, Nizar (Tanrı dini için
seçilmiş Nizar)" okunmaktadır. Bu üç satır, kenar yazıtındaki "amir al-mo'minin, salawat Allah alayhi wa-ala aba'ihi al-tahirin wa-abna'hi al-akramin" (Tanrının inayetleri-kutsamaları onun (Ali) ve en saygıdeğer kişilikler olan soyundan gelenler üzerine olsun) sözlerle tamamlanmaktadır.
George C. Miles 6 paranın daha fotograf ve açıklamalarını yapıyor: Aynı lejandları taşıyan, tarihleri farklı olan kursi al-Daylam'da basılmış birkaç diğer para daha var. 6 sikkenin, al-Muhtadi'nin (1136-1157) zamanında ve diğer ikisinin ise onun ardılı al-Kahir'in İmamlığı (1157-1162) döneminde kesildikleri belirtilmektedir.
Anımsanmalıdır ki, Alamut'taki erken İmamlar gizlilik içinde yaşamaktaydı. Onlar kendilerini çok önemsiz görüntüler içinde gösterebildiler, ancak her tarafta
değil. Onların hiçbiri, bu dönem içinde Nizari devletinin fiilen başında, iktidarda olmamıştır. Bunun için, yöneticinin adı, yani Muhammed bin Kiya Buzrug (1138-1162) devleti yönettiği için paralara kazınmıştır.
Buna karşılık Paula Sanders "Ritual, Politics, and the City in Fatimid Cairo" (New York 1994: 85) adlı yapıtında, "Fatimi
halifesinin otoritesi, Alamut'ta Nizar adına basılan paralarla etkili olmayı sürdürdüğünü" iddia etmektedir. Oysa yukarıdaki paralar,
el-Nizar'ın kendisi, ataları ve soyundan gelenler için dualar niyaz eden kutsayıcı sözcükler taşımaktadır
Bu nümizmatik kanıt, Nizar'ın torunlarının gerçekten Alamut'ta var oldukları ve Nizari çizgisinin sona erdiğini gösteren tarihçilerin düşüncelerinin
aksine, devletin onlar adına ya da kendileri tarafından yönetildiği sonucunu veriyor. Oysaki İbn Khallikan (1211-1282) da "Wafayat al-A'yan" (Fransızca çev. de Slane, Paris 1868, 1st vol.: 160) adlı yapıtında,
"Nizar, soyundan Alamut kalesi ve İran'daki diğer kalelerin sahipleri İsmaili İmamların ve onların torunlarının gelmiş olduğu kişidir"
diye yazıyordu.
Bu sıralarda, Selçuklu Sultanı Davud Azerbaycan'daki İsmaililer üzerinde ağır baskı yapıyor ve çok büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. 1143 yılında dört İsmaili fedaisi, daha fazla kırım yapmasını önlemek için onu Tabriz'de öldürmek zorunda kaldı.
Ve "Eser-i Muhammadi"deki Hayali Öykünün Tahlili
Muhammad Taqi bin Ali Reza İsmaili İmamlarını ilgilendiren "Athar-i Muhammadi"yi 1893
yılında yazdı. Kitapta inanılmaz bir hikaye anlatılır:
Kiya Buzurg Ummid, oğlu Muhammad bin Kiya'ya, büyüyüp yetişkin olduğu zaman el-Muhtadi'nin adına iktidardan vazgeçmesi gerektiğine dair bir vasiyet yaptı
(irade çıkardı). Birgün, Muhammad bin Kiya el-Muhtadi'ye bu irade hakkındaki düşüncesini sorunca İmam şu yanıtı vermiş: "Bu, benim ölümümden sonra, oğlumun görevidir." Muhammed bin Kiya, el-Muhtadi'nin o zaman bir erke evladı olmadığı için bunu duymaktan korktu. El-Muhtadi ölüm döşeğinde yatarken Muhammed bin Kiya'yı çağırdı ve şunları
söyledi:
"Karım bir çocuk bekliyor. Ben öldükten sonra onu senin eve al ve onun iyileştirilmesi-tedavisi için en küçük bir ihmalde bulunma-engel çıkarma. O bir
oğlan dünyaya getirecek, ona kendi adın 'Hasan'ı koy. Çünkü o güzellikte; erdem, bilgi, ahlak, tanınmışlıktır. ve büyüklükte atası-ceddi gibi olacak. Ona kendi oğlun gibi değer vermelisin ve iktidarı ona
teslim etmelisin."
Böylece Muhammed bin Kiya bu buyruklar üzerinde hareket etti.
Yukarıdaki öykünün tarihsel ciddiyetine-gerçekliğine güvenilip, kitapta el-Kahir'in 1157 yılında, babası el-Muhtadi'nin ölümünden hemen sonra doğduğunu
ileri sürülüyor. Böylece 1262 yılında Muhammed bin Kiya ölürken, el-Kahir'in beş yaşlarında olduğuna karar veriliyor ki, kesinlikle tümü yanlıştır. İkincisi, Muhtadi'nin oğlunun adının el-Kahir yerine Hasan
olarak belirten yukarıdaki öykü, el-Kahir'in tarihsel varlığını süpürüp bir kenara atıyor.
"Athar-i Muhammadi"deki bu öykü tamamıyla uyduruk, hayali ve İsmaili geleneklerine aykırıdır. El-Muhtadi de, Lamasar kalesinde
babası tarafından beslenen atlara bakıyordu. Onun, Rudhbar eyaletindeki çevre kaleleri ziyaret etmiş olduğu söylenir. O 1157'de 52 yaşında öldü ve İmamlık makamına büyük oğlu el-Kahir geçirildi.
İmam Hasan Ala Zikrihi's Selam (1162-1166) ve Büyük Kıyamet Çağının Başlaması
Hasan Ali ya da Zikrihi's Selam (barış onun fikri üzerine olsun!) lakaplı Abu'l Hasan Alamut'ta doğdu. Onun, 1145 yılında, başka bir
geleneğe göre 1142'de doğduğu bilinmektedir.
Onun diğer sıfatları Maliku'r rikab (kölelerin efendisi), Maliku'l kulub (kalblerin efendisi), Malik es-Selam (barışın efendisi), Hasan-i Kabir (Büyük Hasan) ve Kaim el-Kıyamat (Kıyamet'in Sahibi) idi. İran kaynaklarında daha çok Hasan ala Zikrihi's Selam, Suriye'de kaynaklarında ise Aga Zikrihi's Selam adlarıyla çağrılırdı. Mustafa Kazvini Tarikh-i Guzida (ed. by Nicholson, Leiden 1910: 523) adlı yapıtında
"O Kazvinde Kura Kiya (Köylerin Efendisi) olarak dahi biliniyordu ve bir olay Kazvin halkının onu şahsan tanıdıklarını gösteriyor"
diye yazmaktadır.
Tarihçiler ona, Alamut yöneticileri dizisi içerisindeki Hasan bin Sabbah'ı Hasan I olarak sayma noktasında hareketle Hasan II diyor. Öbür yandan Alamut
İmamları listesinde babası al-Kahir'i Hasan I, ona Hasan II adı verilmektedirler.
Hasan II'nin döneminde Bağdad'da Abbasi halifesi Mustancid (ölm. 1170) tahtta bulunuyor. Selçuklu sultanı Arslan (ölm. 1176) İran'da
hüküm sürüyordu. Mısır'da ise son Fatımi devleti yöneticisi El-Adid (ölm. 1171) idi. İslam yöneticileri gerileme içine girmişlerdi, bu nedenle, onlardan hiçbiri Alamut'a saldırmaya cesaret edemediler.
"Religion, Learning and Science in the Abbasid Period'a (yayımlayan: Young, Latham and Ser Jeuit, London 1990: 245) göre,
"Al- Hasan bin Sabbah'ın iki ardıl dai'si, İmam al-Hasan bin Qahir bin Muhtadi bin Hadi bin Nizar ile göreve devam etti."
Ata Malik Cuveyni (1126-1283), bir erken kaynak malzeme olarak kabul edilen "Tarih-i Cihanguşa"yı 1260 yılında
yazdı. O ve daha sonraki tarihçiler tarihsel olayları çarpıtmaktan; İsmaili tarihi ve öğretilerini inanılmaz bir hayal ürünü yapmaktan sorumludur. W. Barthold "Turkestan down to the Mongol Invasion" (London 1928: 40) kitabında, Cuveyni'nin yapıtının "onun çorak ve verimsizliği içinde henüz tam değerlendirilmediğini" zikrediyor ve daha sonra şunları ekliyor:
"Juveyni tam olarak kendi malzemelerinin (sahibi) ustası değildir; anlattıkları içinde bazan çok göze batacak biçimde kötülük kokan çelişkiler
bulunmaktadır." (Agy.)
"Historians of the Middle East"e (London 1962: 136) göre, "Juveyni'nin kaynaklarının katıksız bir biçimde sözlü olduğu
görülüyor". Sir John Glubb da "The Lost Centuries"de (London 1967: 271) "Juveyni İran'da Hulagu'nun hizmetindeydi,
belki bu yüzden ona (dalkavukluk etmek) yaltaklanmak zorundaydı" diye yazıyor.
Henry H. Howorth "History of the Mongols" (London 1876, 1st vol.: 20-21) adlı yapıtında şu açıklamayı getiriyor:
"Onun durumu ve bulunduğu yer, Cuveyni'yi sıradan biri olmasını önledi; fetihlerini-saldırılarını hoşgörerek ve onların batı seferlerini kanıtlar
gösterip (lehte) tartışarak Mogollar'ın övgücüsü olup bol kısmetli geçimini sağlıyordu. Oysaki İslam dini onların (İsmaililerin) araçlarıyla daha geniş bir biçimde yayılabilirdi"
D'Ohssan, Juveyni'nin yapıtını eleştirel gözle inceleyen ilk Avrupalıdır ve onu Moğolların en abartılı dalkavuğu olarak suçladığını "Histoire des Mongols" adlı yapıtında (Amsterdam 1834, 1st vol.: 20) görüyoruz. Marshall
Hudgson'un yazdıklarına bakarsak Juveyni,
"Alamut'un elegeçirilmesinden sonra, fakat yıkılması buyruğu verilmesinden önce Alamut Nizari kitaplığındaki kayıtları okudu. O bu kaynakları temel
alan bir hikaye, tanımlama yazdı. Ancak onları anti-Nizari anlayışa uyacak biçimde değişikliğe uğrattı ve sövgüler ve lanetlemelerle süsledi."(M. Hudgson, The Order of Assassins... Netherland
1955: 26)
İşte bunun için, Marshall Hudgson'un da "İsmaililerin özel düşmanı" (Agy. s. 274) olarak tanımladığı gibi, Cuveyni'nin birbiriyle çelişen abartmalı sözleri içerisinde herhangi bir gerçekliği aramak güçtür.
Cuveyni, kuşkulu bir biçimde, Hasan ala Zikrihi's Selam'ın, Muhammed bin Kiya Buzurg'un oğlu olduğu üzerinde vurgu yaptı. Onun amacı Muhammed bin
Kiya ile İmamlar silsilesini birleştirmeye zorlamaktı. Bununla birlikte Cuveyni ve daha sonraki tarihçiler, İmam Hasan II izleyicilerinin önünde kendini gösterip Alamut'ta tahta oturduğu zaman, hiçkimsenin karşı
çıkmadığı ya da onu Muhammed bin Kiya'nın oğlu olarak düşünmediğini kabul etmek zorunda kalmışlardı.
Eğer çok küçük bir kuşku var olsaydı, bir İmam'ın başa geçmesi için yine bir İmam'ın oğlu olması gerektiği İsmaili öğretilerinin bir köşe taşı olduğu
için, bağlılık yemini yapılmayarak karşı koymak zorunluğu doğardı. Böyle bir olayda hiçkimse İmamlık iddiası için maceraya atılamaz ya da buna cesaret edemezdi. Eğer bu gerçek olsaydı, yaşamının en büyük olasılıkla
tehlikeyle dolu olduğu kale içinde değil, diğer bölgelerde böyle bir iddianın yapılması lazım gelirdi.
"Dabistani al-Mazahib" (Yazılış tarihi 1653: 237) adlı yapıtta denildiği gibi, "Sadece Hasan Ala Zikrihi's Selam'ın
düşmanları onun Muhammed bin Kiya Buzrug'un oğlu olduğunu düşündü."
Dr. Nassih Ahmed Mirza "Syrian Ismailis at the time of the Crusades"de (Basılmamış doktora tezi, University of Durham 1963: 191)
konuyu açıklığa kavuşturuyor:
"Hasan II'nin yönetimi sırasında, düşmanları onun Nizar'ın gerçek torunu olmadığı sahte söylentilerini yaydılar, fakat bu iftira dedikoduları,
yandaşları tarafından nefret ve hoşnutsuzlukla karşılandı. İmamın kendisine gelince, böyle iftira ve yalan dedikodulara dikkat bile etmedi ve valilerine, iftiracıların propagandasını aldırmaden emirler ve aile
soyağacını içeren mühürü ya da imzası altında Dai'ler göndermeyi sürdürdü"
"Juveyni ve diğerleri Hasan II'yi Muhammed bin Kiya'nın oğlu Hasan ile -onları tek bir karakter yaparak- eşleştirme girişiminde bulundu ve Hasan
II'nin tarihsel gerçekliğini bir yana itmeğe uğraştılar. Özet olarak Juveyni, başlangıçtan sona kadar Muhammed bin Kiya oğlu Hasan'nın kendisini bir İmam olarak gösterdiğini ısrarla vurguladı."
Olayların karşısında artık yadsınamaz olan şey, bir zaman içinde her biri Hasan olarak tanınan bu iki şahsın, iki farklı karakterler olduğunun ortaya çıkarılmış
olmasıdır. Dr. Mustapha Ghaleb, "The Ismailis of Syria" (Beirut 1970: 73-74) kitabında, 1163 yılında İmam Hasan II'nin Suriye
İsmailileri arasında dolaşmış olan önemli bir mektubunu yayınladı. Bu mektubun kendisi, hem Hasan II'nin hem Muhammed bin Kiya oğlu Hasan'nın aynı dönem içinde iki farklı kişiler olduğunu kanıtlıyor.
Mektuptan şunları okumaktayız:
"Vekilimiz olan el-Hasan bin Muhammed bin Kiya Buzrug bizim Dai ve Huccet'imizdir. Öğretimize inanan ve bizi izleyen herkesin,
inançsal ve dünyasal işlerde ona itaat etmesi, buyruklarını uygulaması ve söylevlerini bizimkiler gibi düşünüp değerlendirmeleri gerektir. Umuyoruz ki, onlar saygısız olmayacak; fakat ona itaat edecek ve bizim
tarafımızdan çıkarılmışçasına uyugulayacaklardır."
Kuşkusuz artık zihinlerde Nizar ile Hasan II arasında üç gizli İmam (al-a'imma al-masturin) var olduğu yer etmiş olmalıdır.
Alamut'taki devr-i satr'da bu tarihsel gerçeğin Cuveyni'nin yapıtında dahi altı çizilmiş, onaylanmıştır.
Ayrıcı yazarı ve yazım tarihi bilinmeyen önemli bir Suriye elyazması daha keşfedilmiş bulunmaktadır. Müstensih (kopyacı, çoğaltıcı) kendi kopya ediş tarihini
1846 olarak veriyor. Dr. Nassih Ahmet Mirza'ya göre, ele geçirilebilen eşsiz ipuçları İmamların yaşamlarını anlatan yapıtlar ve edebi üsluplardan çıkmaktadır. Bunlar (yukarıda zikredilen elyazmasının) tarihinin
14. yüzyılın ikinci yarısında herhangi bir zaman olarak alınmasını (s. 176) önermektedir. 249-250. sayfalarda bu elyazmasının yazarı, Hasan II'nin soyağacını 'Hasan Ala Zikrihi's Salam bin Kahir bin
al-Muhtadi bin al-Hadi bin al-Nizar' olarak veriyor. Verdiği işaretlerin yardımıyla bunun, çağdaş Ağa Hani İsmailileri tarafından kabul edilmiş Nizari İsmaililerin aynı soyağacını gösteren yegane Suriye İsmaili
elyazması olduğu sonucuna ulaşıyor. (Dr. Nassih Ahmet Mirza, agy. s. 176)
Muhib Ali Kunduzi, "Irshadu't-talibin di dhikr A'immati'l-Ismailiyya" eserini 1523'te yazdı ve orada Hasan II ve
el-Nizar arasında Hadi, Muhtadi ve Kahir olmak üzere üç gizli İmam bulunduğunu beyan etmekte.
Ghiyasuddin bin Humamidin Khondamir (ölm. 1534) de 1528 yılı içinde yazdığı "Habibu's -Siyar"da (Bombay, 1857, 3. Vol., s. 77)
Hasan II ile Nizar arasında Hadi, Muhtadi ve Kahir, yani üç kuşak bulunduğunu kabul ediyor. 13. yüzyılın başlarında ölen Abu İshaq Kuhistani zaten "Haft Bab... "da "Mevlana
Mustansir'i, Mevlana Nizar, Mevlana Hadi, Mevlana Muhtadi, Mevlana Kahir ve Mevlana Hasan Ala Zikrihi's Selam'ın izlediğini" (Bkz. Yapıtın ilk İngilizce
çev. W. Ivanow, Bombay 1959: 23) belirtiyordu
Geçen yüzyılın bilginlerinden John Norman Hollister "The Shia of India" (London 1953: 314) isimli kitabında,
"Hasan II'nin torununun döneminde, Alamut kalesi Hulagu tarafından alındığında, tamamıyla yakılıp yıkıldığı için Nizari kayıtları
nadirdir, fakat mezhebin gelenekleri bu dönem içinde üç İmamın (Nizar'ın oğlu Hadi, Mahdi ya da Muhtadi ve Kahir) yaşadığını belirtmektedir"
diye yazmaktadır.
Margoliouth, "Encyclopaedia of Religion and Ethics"e (Edinburg 1974, 2nd vol.: 141) yazdığı makalede, "Alamut valisinin
oğlu olduğunu zorla onaylatmış olan Hasan II, gerçekte Nizar'ın varisiydi"; W. Ivanow dahi "Ismailitica"da (Calcutta 1922: 71), "Hasan'ın Kiya Buzrug Ummid'in soyundan bir torunu olduğu versiyonu, gerçek bile olsaydı doğal olarak bir mezheb kökeni olamaz" diye yazmaktadır.
Öyleyse Hasan bin Muhammad bin Kiya Buzrug Kimdir?
Hasan bin Muhammed bin Kiya Rudbarlı bir köylü ailesine mensuptu. Tarihçi Kamaluddin (ölm. 1262) "Bugyat al-Talab fi tarih
al-Halab" adlı yapıtında,
"Muhammed bin Kiya'nın Hasan ve Hüseyin adlarında iki oğlu olduğu ve Raşiduddin Sinan ile birlikte okuduklarını; ayrıca bu üçüne, çocukların
yetişmesi için gerekli olan gerçek İsmaili ahlak davranışları verdiğini"
anlatmaktadır. Hasan bilgili bir hatip ve yetkin bir Dai idi. Kibar davranışları ve akıcı ve güzel konuşmalarıyla, Rudhbar ve Kuhistan'daki İsmaililerin çok büyük bölümü üzerinde etkili oldu. O tanınmış bir bilgin idi ve İsmaili öğretileri hakkında birçok kitap yazdı. Bu yüzden bazı kişiler, onu yukarıda anlatıldığı gibi İmam Hasan Ala Zikrihi' Selam olarak görmeye başlamıştı. Bunu öğrenen babası Muhammed Kiya Buzrug, 'bu Hasan benim oğlumdur ve ben de İmam değilim, ama onun dai'lerinden biriyim' diye açıklama yaptı.
Marshall Hodgson ise şöyle belirtmektedir:
"Baba Kiya Buzrug, bir genel toplantıda bir İmamın, İmam oğlu olması gerektiğini uzun uzadıya açıklayarak, bu fikri reddetmek zorunda kaldı." (The Order of Assassins" kitabında (Netherland 1955: 147-8)
Muhammad bin Kiya'nın, oğlunun İmamlığı propagandasının artmasını önlemek için, çok sert eylemlere başvurduğu; 250 kişinin ölüm, bir o kadarının da
Alamut'tan sürgün etme cezasına çarptırdığı bildirilmektedir. Daftary'ye göre,
"Gerçekte, Muhammed bin Kiya'nın haleflerinin Şeriatı uygulamasında ve İmamın davasının yürütülmesinde katı olmalarını arzu eden Muhammad b.
Buzurg-Ummid, Hasan'ı izleyen ve onun İmamlığına inanan köktenci Nizarilere karşı baskıcı eylemler uygulamak zorunda kaldı. ya mecbur oldu." (Farhad Daftary, İsmaili'is..., s. 386).
Bilinmelidir ki Hasan (Muhammed bin Kiya oğlu), 1162 yılında Huccet olarak İmam Hasan II tarafından Suriye'ya atandığı için, 1164'de Alamut'taki Büyük Kıyamet duyurusu (töreninde) bayramında yoktu. Bir yıl sonra da Masiyaf kalesinde öldürüldüğü bildirilmektedir.
Büyük Kıyamet Duyurusu ve Yeni İsmaili Öğretisi
Büyük Kıyamet ya da Kıyametler Kıyameti, Alamut’ta Hasan II’nin Devr-i Satr’ın (gizlenme döneminin) bitişini halkın önünde duyurmuş olduğu 1164 yılının 8 Ağustos'u çok tanınmış bir bayramdır. Hasan II o gün konuşmasında kendisini İmam al-Nizar’ın soyundan yasal İmam olduğunu herkese duyurdu. Edward G. Browne, A Literary History of Persia (London 1964, 2nd Vol.: 454) kitabında,
"işte bu Hasan yiğitçe, kendisinin Kiya Buzurg Ummid'in torunu değil, Fatimi İmamı Nizar bin al-Mustansir’in soyundan geldiğini bildirdi"
diye açıkça belirtmiştir.
Kıyamet deyimi, "ölülerin yerlerinden kalkması, dirilişi” anlamındadır. Burada
mecazi olarak Kıyamet, bir sonraki ruhsal aşamaya yükselmeyi gösteren bir düşünceyi, bir öğretiyi belirtmektedir. Büyük Kıyamet, insanın kendisine engel olan dış yasal bağlardan (şeriat gerekirliğinden) kurtularak
özgür olduğu ve tanrısal kaynaklarla birleşen ruhsal öz ile biçim değiştirip yüceldiği zaman, en yüksek dereceye erişmesi anlamına gelen bir öğretinin adıdır.
Fazlaca söz karıştırmadan belirtelim ki, Büyük Kıyamet öğretisinin, üzerine oturtulacak temel noktaya gereksinimi vardı: Kadı Numan'ın (ölm. 974), “Sharhu’l Akhbar”yapıtında,
“İslam dini, Mehdi ve onun soyundan gelenlerin yönetiminde zafer kazanacak. Böylece şimdiki düzen sona erecek ve Kıyamet onun (Mehdi'nin)
ardıllarından birinin yönetiminde geleceğinin”
yazıldığı görülüyor.
Hamiduddin Kirmani (ölm. 1021) ise “Kitabu’l Mahsul”un yetkesi, sınırları ve gücünü açıkladığı “Kitab ar-Riyad ”da,
“bu Büyük Kıyamet Talim’in kapıları kapatıldığı zaman gelecektir. Dava Büyük Kıyametin İmamı tarafından askıya alınacak; çünkü o zamana kadar
Dava'nın tamamlanması sağlanmış olacaktır"
diye yazmaktadır.
Kalkaşandi (ölm. 1418) “Subh al-Asha fi Sina’at al-Insha ”da (13. vol.: 245),
“Hasan bin Sabbah, Kaim al-Zaman'ın (zamanın sahibi, zamanı ayağa kaldıran yükselten) ortaya çıkışının ve İmamın gizemini açıklamasının yakın
olduğunu; onun kurallarını oluşturan öğretisini önceden anlattı”
demesinin anlamı açıktır.
Yani, Alamut’un durumu geçmiş dönemlerdeki gibi değildi, bunun için, zamanın İmamı onlara ruhsal önderlik yapmak için, yandaşlarının önünde görünmek
zorundaydı. İleriye dönük bir değişim gerekliydi. Marshall Hudgson aşağıdaki biçimde yorumluyor:
"Kuşkusuz insanlar, zamanın İmamının bizzat saklandığı yerden geri çıkacağı ve yeniden aralarına kutsallığını getireceği anın yakın olduğunu, giderek
artan bir umutla bekliyorlardı. Tıpkı Mısır (Fatımilerinin) ihtişamlı günlerinde İmamın aralarında bulunmuş olduğu gibi..” (The Order of Assassins, 1955: 147)
Raşiduddin ,“Cami ül-Tevarih" de (yazılış tarihi 1310) bu tarihsel olayın başlangıcını şöyle özetliyor:
“17 Ramazan 559’da (1164) Hasan II, o zamanlar Alamut’ta bulunmasına neden olduğu ülkesinin halkına, Alamut’un eteğindeki o toplu
tapınma alanlarında biraraya gelmelerini buyurdu. Konuşma kürsüsüsünün (minberin) dört köşesine, tören yerini düzenleyenler beyaz, kırmızı, sarı ve yeşil renkli dört büyük bayrak diktiler. ”
Büyük Kıyamet duyurusu olayına göz tanıklığı etmiş olan Abu İshak Kuhistani “Haft-i Bab... ”da (Kitabın tam Türkçe çevirisini bir başka bölüm olarak vereceğiz) şu ayrıntıları geçiyor:
“Horasanlı yandaşlar sağda durdular, Iraklılar (Persler) solunda, Rudhbarlılarla birlikte Daylamlılar karşı sağda durdular. Orta yere, tam minberin
karşısına bir koltuk yerleştirildi ve fakih Muhammed Busti’nin oraya oturması emredildi... ”
"Khudavand Ala Zikri’s Selam, başında beyaz türban ve beyaz giysiler içinde, öğleye doğru kaleden aşağı indi. En mükemmel bir edep içinde sağdan
minbere çıktı. Önce Daylamlılardan başlayarak, sonra sağa ve sola dönüp yüksek sesle üç kez 'selam' verdi. Arkasından bir süre için eğilip öylece kaldı, sonra kalkıp kılıcını tutarak..."
Jorunn J. Buckley’e (“The Nizari İsmailites” Studia Islamica, Paris 1984, LX: 143) göre, minberin en üst noktasına-tepesine çıkan Hasan II, açık ve etkili bir bildiri sundu. Bu bildirgenin sonunu şöyle bağladı:
“Zamanın İmamı, sizleri özellikle seçilmiş kullar diye çağırarak; hayır dualarını, şefkat ve merhametini iletiyor. ”
İmam Hasan II konuşmalarını Arapça yaptı. Fıkıhçı (fakih) Muhammed Busti ayağa kalktı ve İmam’ın konuşmalarını, orada hazır bulunanlar için Farsçaya
çevirdi. Bunu, sevinçle alkışlayan yandaşlarının yaptığı bir bağlılık yemini töreni izledi. Burada, İmam el-Hadi bin el-Nizar’ın 1076’da Kahire’de doğmuş olması ve onun ana dilinin Arapça olmasının
başka bir anahtar nokta olarak değinilmesi dikkate alınacak bir düşüncedir. Zaten o ve haleflerinden el-Muhtadi ve el-Kahir İran’da aile çevresiyle Lamasar kalesinde yaşamaktaydılar. Onlar uzun
zaman boyunca dışardaki İran toplumu ve kültürüyle ilişki kurmadılar. Bu nedenle üç İmam da evlerinde Arapça konuştular ve dolayısıyla da bütün durumlarda evde konuştukları dili, yani Arapçayı kullandılar. Hasan II
gelenekselliğini sürdüren bu aile çevresinde yetişmişti. Sonuç olarak o da konuşmalarını Arapça yapıyordu; bunda bütün tarihçiler uyuşmaktadır. Eğer
bazılarının ileri sürdüğü gibi İranlı Muhammed bin Kiya’nın oğlu olduğu doğru olsaydı, o zaman onun söylevlerini Arapça değil, Farsça vermiş olması gerekmiyor muydu?
Ancak onun Muhammed bin Kiya oğlu Hasan gibi kendisinin ve atalarının çok yakın olduğu Rudhbar’dan çağrılmış olması, kuşku uyandırmış görülmektedir.
Rudhbar halkı Büyük Kıyamet çağrısı esnasında minberin karşısında sağda durdu ve İmam Hasan II, onlar tarafından kolaylıkla görülebildiği o yandan minbere çıktı. Sanki böylelikle, minberdekinin Muhammed bin
Kiya’nın oğlu Hasan olduğunu, Rudhbar halkı çok yakından anlamış olacaktı. Dolayısıyla, Hasan II’nin İmam al-Kahir’in oğlu ve halefi değil, Rudhbar halkının çok yakından tanıdığı Muhammed bin
Kiya’nın oğlu Hasan tanıklarıyla ispatlanmış oluyordu. İşte yukarıdaki tartışmaların yadsınanamaz mantıksal kaynakları bu tanıklıklardır. Ancak bu mantıksal görülen kaynakların da bir düzenleme olabileceği
neden düşünülemesin? Çok kalabalık ve büyük olasılıkla Alamut'a muhalefet eden Rudhbarlıların Hasan II'nin kendilerinden olduğuna inanmalarını sağlamak, onların gücünden yararlanma taktiği olabilir.
Böylelikle İmam Hasan II, Büyük Kıyamet öğretisini yaşadığı son iki yıl içerisinde onlara kolaylıkla öğretip kabul ettirmiş olabilir.
Şii öğretilerine göre İmamlık değişemez veya başka bir soy ile asla değiştirilemez. Nasiruddin Tusi (1201-1274), “Rawdatu’t Taslim” (İng. çeviri ve yayım: W. Ivanow, Leiden 1950: 130) kitabında İmam Hasan II’yi şu sözlerle zikreder:
“Biliniz ki bu İmamat gerçektir, asla yanlış yola sapılmayacak; İmamlık değiştirilmiş ya da değişmiş olmayacaktır. O daima Mevlana (Efendimiz)
Ali’nin soyu içinde saklı tutuldu; görünüşte, yorumda veya gerçeklikte onlardan asla ayrılmayacaktır.”
W. İvanow “Bilinki bu İmamlık gerçektir, asla yanlış yola sapılmayacak” cümlesini işaret ederek “bu, İmamlığın başka birine, yani İmamlar silsilesi dışında yasal bir halef olmayan birine asla geçemeyeceği anlamına gelmektedir” diyor. Hasan II’nin gerçek soyçizgisi hakkında son yıllarda yapılan önemli araştırmada (Mumtaz Ali Tajeddin Sadik Ali,Genealogy of the Aga Khan, Karachi 1990) en sağlıklı sonuca varılmıştır.
Bu dönemin İsmaili Dai’lerinin çoğu kendi risalelerinde yukarıdaki olayı betimlemişler; başlıcaları Hüseyin bin Abdul Malik, Kadı
Masud, Emir Haydar fasılları.. Ancak hiçbirinin aslı günümüze kalmamıştır. Bununla birlikte, onlardan biri, ama kendi kimliğini açıkça belli etmeyen bir göz tanığı ortaya çıkarılmıştır. O Kazvin’de bir Dai idi; “Haft bab-i Baba Sayyid-na”yı 597 / 1200 yılında o derleyip yazmıştı. Özgün yazma Wilademir Ivanow tarafından “Two Early Ismaili Treatises” (Bombay 1933) içinde
İngilizcesiyle birlikte yayınlandı. Ayrıca Marshall Hodgson, metnin eleştirel ve açıklamalı yeni İngilizce çevirisini -ki biz bu İngilizce metinden yapıtı ilk Türkçeye aktardık- “The Order of Assassins” (Nedherland 1955: 279-328) kitabının sonunda verdi.
Sözü edilen elyazması metnine göre Hasan bin Sabbah, Büyük Kıyametin gelişini önceden bildirmiş ve “Kaim göründüğü zaman, o bir deve kurban edecek ve
bir kızıl bayrak ortaya dikecek” demiştir. (Agy, s. 21) Yazar aynı sayfada “ve bütün bu işaretleri, aynısıyla İmam Hasan Ala Zikrihi’s Selam’da gördüm” diyor ve sürdürüyor: “Sayyidna Hasan bin Sabbah, Hamid’i, hizmet ve itaat ve bağlılığını için Ala Zikri’s Selam’a göndermiş ve kendisini bağışlamasını istemişti.” Bunun hakkındaki yorumlarını geniş paragraflar içinde veren M. Hodgson ise şunları yazıyor:
“Hasan Sabbah’tan Hasan II’ye giden bu mesaj, Peygamberden torununun, torununun... torunu İmama gönderilmiş geleneksel
selam biçimde algılanmış olmalı: Demek ki, Hasan Sabbah genç yoldaşlarından birini, yeni doğmuş olması gereken çocuğu selamlamasını istedi" (M. Hodgson, The Order of Assassins, s. 302).
Oysa Büyük Kıyamet duyurusunun ardından Hasan II, fasıllarında ve bildirimlerinde, İmam Nizar bin el-Mustansir Billah’ın soyundan bir İmamın oğlu, yetişkin
bir İmam olduğunu hissedilir biçimde ima etmiştir. Kıyamet üzerine yazan W. Ivanow, “Alamut and Lamasar” (Tehran 1960: 29) kitabında şöyle açıklıyor:
“Hasan Sabbah’ın Alamut’a yerleşmesinden aşağı yukarı 75 yıllık sürekli bir zor mücadele dönemi,olasılıkla insanların ruhlarını o kadar çok
olgunlaştırmıştır ki, ibadetlerin mutad görünüşteki (zahiri) biçimlerini atmaya tam uygun zaman sayıldı ve kendi batıni ruhsal disiplinlerini tam anlamıyla uygulayabildiler. "
Özet olarak Büyük Kıyamet, İmamın kişiliğinde örtüsü kaldırılmış gerçeklerin (hakaik) açığa çıkarılması (tezahürü) anlamında değerlendirildi.
Bu şekilde, inananlar şimdi gerçeği anlayabildiler. Bunun yorumuna gelince; inananlar Tanrının yeryüzünde bir mazharı-açınımı (epiphany) olan bir İmam araclığıyla Tanrıyı, yaratılışın gizemleri ve gerçeklerini öğrenebileceklerdi. Kıyamet ayrıca bir İmamın şeriat için zamana uygun bir yorum getirme girişimi sağlamıştı. İmam bundan böyle, dinsel buyrukların tamamıyla batini ve ruhsal anlamı üstünde durmaya başladı.
Kıyamet duyurusundan on hafta sonra, Kuhistan’da Birjan’ın doğusundaki Muminabad kalesinde Kıyamet simgesel bir törenle anıldı. Hasan II oraya
habercisi Muhammed Khagan’ı, 1160 yılından beri Kuhistan’daki İsmaililerin başında bulunan vekili Reis Muzaffer’e göndermişti. 18 Eylül 1164’de Muminabad kalesinde kutlama yapıldı ve Hasan
II’nin yazılı konuşmaları okundu. Kıyamet Suriye’ye, kuşkusuz biraz daha geç, 1165 yılı içinde bildirildi,
İsmaililerin o zamandan beri Hasan II adıyla birlikte, onu Hasan Ala Zikrihi’s Selam olarak tanıtan ala zikrihi’s salam (barışın
yüce ifadesi-zikri) terimine başvurduğu görülmektedir. Böylece Hasan II bir mutlak yönetici ve İmam olarak yükseldi; Devr-i Satr ‘ın (gizlenme dönemi) yerini Devr-i Keşf (açığa çıkma dönemi) aldı. Ancak anımsanmalıdır ki, kapanan bu ikinci Devr-i Satr idi; birincisi Fatimi öncesi çağda yaşanmıştı. Cambridge History of Iran (London 1968, 5. vol.: 474) ansiklopedisine göre,
“Satr deyimi köken olarak, İmam’ın bulunduğu yerin dünyaya fazlaca, ya da hiç tanıtılmadığı çağlara, ayrıca Fatimilerin yükselişinden önce ve yine
Nizar’ın ölümünden sonra İsmaililer arasında sahip olunan inaç durumuna göndermeydi. ”
Yani zamanın İmamının gizlendiği, sadece Huccet'e ya da baş Dai'ye göründüğü 1. ve 2. Satr (gizlenme) dönemlerini anımsatıyordu.
Dr. Farhad Daftary The Ismailis: their History and Doctrine (London 1990: 411) kitabında bu konuda şunları yazmaktadır:
“İsmaililer Satr deyimini, Muhammed bin İsmail ve Ubeydullah el-Mahdi arasındaki erken İsmaililik dönemi ve yine Nizar ve Hasan II arasındaki
Nizarizm’in Satr döneminde benzer sorunlar olduğu için, İmamların genellikle dünyadan, hatta kendi yandaşlarından bile gizlenmiş olduğu tarihler içindeki dönemlere gönderme yapmak için kullanmışlardı. ”
Aynı yazar bir başka sayfada ise aşağıdaki açıklamayı vermiştir:
“Sonuç olarak Nizariler arasında devrolunan sülale (genealogy, soyağacı) temelleri üzerinde, Hasan II ile Nizar arasında üç kuşak vardı; Hasan, Nizar
oğlu Hadi, Hadi oğlu Muhtadi, Muhtadi oğlu Kahir’in oğlu olarak temsil ediliyordu. Hemen arkasından Hasan II ve oğlu Muhammed II Nizari İmamları olarak tanındılar: Böylece, İmam’ın taraftarlarından
gizlendiği ve onun Alamut’ta sadece Huccet ve Dai’lerinin bulunduğu erken İsmailizminin birinci Satr dönemindeki gedik, ikincisiyle kapatıldı.” (Agy, s. 392)
Dr. Aziz İsmail ve Dr. Azim Nanji, “The İsmailis in History” (Yayım: Seyyed Hossein Nasr, İsmaili Contributions to Islamic
Culture, Tehran 1977: 248) ortak makalelerinde,
“İsmaili geleneği, yalnızca İmam adına hareket ettiğini kuvvetle vurgulayan Hasan bin Sabbah tarafından gizlice Alamut’a getirtilmiş İmam hakkında
konuşmaktadır. Kuşkusuz durum, bir gizlenme içinde olması gerektirdiğinden bu dönem, devr-i satr diye bilinen Fatimilerin yükselişinden önceki dönemle bir kıyaslama oldu"
diye yazıyorlar.
Özet olarak, “Kalam-i Pir”e (İng. çeviri ve yayım: W. Ivanow, Bombay 1935: 63) göre,
“Saklı-gizli (mastur) İmamlar çağında, Peygamberin ve onun Vasi’sinin ölümünden hemen sonra gelen birinci Satr dönemi esnasında ilk Hüccet,
Abdullah İbni Kaddah idi; ikinci Satr döneminde ise Hüccet, Baba Sayyid-na (Hasan bin Sabbah) oldu. Ve ebedi ışık Mevlana Baba Sayyid-na’ya sırlarını tanıtan İmam Hadi’ydi.”
Muhammed bin el-Hasan İbn İsfendiyar’ın 1216 yılında yazdığı “Tarih-i Tabaristan”da Hasan II dönemi ve sonraki birkaç yılı içinde İsmaililerin komşularıyla ilişkiler hakkında şu kısa bilgileri geçmektedir:
"Ruyan ve Urstamdar’ın Budusspani’li yöneticisi Ustandar Hazarasf bin Şahrnuş (1164-1190) Rudhbarlı İsmaililerle yakın bağlar kurdu ve onlara
kendi topraklarında birkaç kale verdi. Bu arada, Mazandaran’ın Bawandid İsbahbad yöneticisi Husam el-Davla Ardaşir (1172-1206), Ustandar Hazarasf’ın topraklarını talan ettiler. Kendisi Alamut’a
sığındı ve İsmaili kuvvetlerinin yardımıyla, işgal edilmiş eski topraklarını geri aldı Ustandar. Sonra Daylam'ı yöneten bir Ali soyluyu öldürdü. Bunun üzerine o da, Ardaşir tarafından 1190 yılında yakalanıp
öldürüldü."
Bu arada, İsmaililer bir süre için, güçleri de hızla çökmekte olan Selçuklularla bir tek çatışmaya bile girmediler. Bununla birlikte 1165 yılı,
Selçuk Sultanı Arslan (1161-1176) zamanında, Kazvin dışında o zaman bir kale inşa etmiş olan İsmaililer, Alamut’un onayını almaksızın bu kenti kuşattılar. Ancak Sultan Arslan’nın büyük bir kuvveti
Kazvin’e yardıma gelince, İsmaililer kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. 1166 yılına doğru Selçuklu Emiri Muhammed bin Anaz, geri aldıkları Kazvin’de yaşayan yerli İsmaililere saldırdı ve onlardan
bazılarını öldürdü. Zengin bir ganimetle geri döndüler.
Kıyamet bildirisinden bir buçuk yıl sonra 9 Ocak 1166 yılında İmam Hasan II, Lamasar kalesinde, Oniki İmamcı Şii hanedanı olarak batı İran’ı yöneten
Buvahid sülalesinin yerel Daylami koluna mensup olan kayını Hasan bin Navar tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Hasan II’nin yerine oğlu Ala (addin) Muhammed II geçti.
İmam Hasan II’nin, o dönemde yaşayan Dai’lerin elyazmalarına yansıyan konuşmasından seçilmiş bazı sözler:
· Ben Tanrının hucceti (kanıtı) ve halkın (farkına varamadığı) bilinciyim-aklıyım.
· Büyük Kıyamet anında her kim Tanrıya ulaşırsa sonsuzluğa ulaşır;
her kim Tanrıdan ayrı düşerse, sonsuzluğu asla yakalayamaz.
· Doğruluk Tanrıya daha yakın olmaktır; siz hiçbir şey olmadığınız
zaman, O herşeydir. Yakından daha yakın olmayı arzulamayınız.
· Dikkatli olunuz, Tanrının hakikat evine hac ziyareti yaparken;
Kıyamet günü olan bu gün çok gayret göstermelisiniz.
· Hakikatin adamı olan kimse, her iki dünyanının sahibi olur.
· Her kim hakikatin adamını ve ebedi cennet kişisini görmeyi arzu
ederse, halkı Tanrıya çağıran insana bakmalı; o Tanrıyı bilir ve dinde tamahkarlık yapmaz.
Kıyamet Öğretisinin Gerçek Savunucusu Ala Muhammed II'nın (1166-1210) Kişiliği ve Dönemine Kısa Değinmeler
Ala lakabıyla tanınan Nureddin Muhammed'e, Ala Muhammed ya da Muhammed bin Hasan deniliyordu; 1155 ya da 1158 civarında Alamut'ta doğdu. Kendisi Muhammed
II ve bazan da Ziyaruddin Muhammed olarak da tanınıyordu. Annesi Oniki İmamcı Buvahid ailesine akrabaydı.. Tahta çıkar çıkmaz, babasını öldüren Hasan bin Namavar ve akrabaların tutuklatıp, onları ölümle
cezalandırdı.
Bernard Lewis, "The Assasins" (London 1967: 95) adlı kitabında;
"Hasan'ın yerini, babasının ve kendisinin Nizar'ın evlatlarından olduğunu onaylatıp, öğretisini ilerletecek olan oğlu Muhammed aldı. Onun çok
verimli bir yazar olduğu ve uzun saltanatı süresince, Kıyamet öğretisini işleyip geliştirdiği çok iyi bilinmektedir"
diye yazıyor.
B. Hourcade daha kesin konuşuyor:
"Hasan'ın oğlu Nur al-Din Muhammed II (ölm. 1210), Alamut'ta gizlenmiş olan Nizar'ın torunlarından birinin sır (gizli) oğlu, kendisini İmam
olarak ilan etmiş olan babasının yapıtını (Büyük Kıyamet inancını İ. K.) sağlamlaştırdı." (Encyclopaedia of Iran and Islam, Yayımcı I. Yarshater, London 1982: 800).
Biraz daha açarsak Ala Muhammed, batıni öğretiler ve felsefe üzerindeki ilgisine kendini fazlaca kaptırmıştı. Onun edebi verimliliği ciltler doldurdu.
İsmaililerin öğretilerini belirleyen ve geniş bir biçimde açıklanmasına yardımcı olan Kuran yorumları üzerinde bir çok kitap yazdı. O Arapça'da da çok ileriydi; parçaları hala Kazvinli Müslümanların anılarında
yaşayan Arapça birçok şiirler ve vecizeler düzenledi.
Bu arada onun döneminde İran ve Suriye'deki Müslümanlar arasında, Kıyamet hakkında bazı yanlış anlamalar başlamıştı ve bu yüzden Ala Muhammed Kıyamet
öğretilerini haklı göstermek maksadıyla birkaç risale yazdı. Kıyamet öğretisi değerlendirmesinde o, herzamanki gibi, İmama merkezi rol vermekteydi. Burada, hiçbir şey görmeyi-anlamayı değil, fakat İmamı ve onda
Tanrısal gerçeğin açınımını bekleyen İsmaililerin tam bir kişisel biçimdeğişimi kapalı olarak belirtilmektedir. İmam, kendi özünde Tanrının yeryüzünde ki mazharı (epiphany) olarak tanımlanmaktadır. (www.ismaili.net)
1200'lerde yazılıp tamamlanan Haft-ı Babı Baba Seyyidna kitabı Büyük Kıyamet, özyönetiminin birçeşit anayasası olmuştu. Ancak onları sapkın (heresy) olarak niteleyen çevrelerindeki Abbasi Halifeliği, Harezmşah ve Selçuklu vb. Sünni-Şii Şeriat yönetimleri, bu yeni durumda İsmaililere daha fazla düşman kesilmişlerdi.
Muhammed II'nin son 16 yılı boyunca İran Nizari İsmailileri, önemsiz de olsa komşularıyla yeniden savaşlara girişti; örneğin, Rudbarlı İsmaililer Mazanderan
ile boğuştular ve Alamut, bu bölgede Bavandid Husam al-Din Ardaşir'e başkaldıran Ruyan yöneticisi Bisutun'a sığınma hakkı verdi. Daha sonra Rudbarlı Nizariler Bavandid Şemsül Mülk Şah Gazi Rüstem II'nin
genç kardeşini bir saldırı sırasında öldürerek Mazanderan'a yayıldılar. Aynı zamanda Harezmilere karışarak Daylam'ın içerilerine kadar girdiler.
Ala Muhammed uzun süren saltanat döneminde komşu yöneticilerle İsmaililer arasında hiç savaş olmadı. Olasıdır ki, Abbasi ve Selçuklu iktidarları çöküş
durumundaydı ve İsmaili kalelerini saldıracak güçte değillerdi. Bu arada İran ve diğer doğu ülkelerinde önemli bir politik değişim olmuştu. 1157 yılında Sencer'in ölümüyle Selçuklular, onun yerini alan emirler
ve generaller tarafından parçalandı. Selçuklu İmparatorluğunu 1055 yılında Tuğrul Bey (ölm. 1063) kurmuş ve 1194'de yıkılmış olduğunu anımsayalım. Bu hanedan yedi kuşağa ait tam 15 yönetici çıkardı.
1190 yıllarında Kharezmşah Alaaddin Tekiş (ölm. 1200) Horasan'ı işgal etti ve böyle doğu İran'ın sahibi oldu. Kharezmililer kendilerinden
hemen, Hindistan sınırlarından Anadolu'ya uzanan etkili bir imparatorluk haline geldiler. Alaaddin Tekiş Tuğrul III'ü 1194'de Rey'de yenince, Selçuk Sülalesi Anadolu hariç heryerde artık son buldu.
Muzaffer Kharezmşah, Selçuklular tarfından yaratılan boşluğu dolduracak gerçek yönetici oldu ve ertesi yıl Abbasi Halifesi Nasr (ölm. 1255) Alaaddin Tekiş'e batı İran, Horasan ve Türkistan sultanlığını onayladı.
Rustamdar ve Ruyan'ın Baduspanlı yönetici, Ustandar Hazarasf bin Şahrnuş (1164-1190) örneğine geçersek o bizzat kendisi Alamut'a bağlandı. "Jamiut-Tawarikh"e (s. 170-173) göre, Hazarasf, Rudbar'da oturan İsmaililerle yakın akrabalık kurmuş ve kendi topraklarındaki birkaç kaleyi onlara bağışlamıştı. Onun ilişkisi, kendi üstü
Mazandaran'lı Bawandid Ispahbad sülalesinden Husam al-Davla Ardaşir (1172-1206) ile bozulunca, sonuç olarak Alamut'a sığındı. Bu süre içinde o, İsmaili fedailerinin yardımıyla eski topraklarına kavuştu ve
Daylamlı bir Alisoylu yöneticiyi öldürdü. Sonunda Hazarasf yakalandı ve Ardaşir tarafından 1190 yılında öldürüldü.
Düşman Sünni yöneticilerinin İsmailileri fırsat buldukça kırıma uğratma geleneği hep sürdürüldü. Örneğin İbn Athir'in (12. vol.: 76-77) bildirdiğine göre,
İsmailizm suçlamasıyla büyük bir halk kalabalığı 1204 yılında aşağı Irak'ta katledilmişti.
Kıyamet öğretisi değerlendirmesinde o, herzamanki gibi, İmama merkezi rol vermekteydi. Burada, hiçbirşey anlamayı değil, fakat İmamı ve onda Tanrısal gerçeğin
açınımını (zuhurunu) bekleyen İsmaililerin tam bir kişisel biçim değişimi kapalı olarak belirtilmektedir. İmam, kendi özünde Tanrının yeryüzünde ki mazharı (epiphany) olarak tanımlanmaktadır. (www.ismaili.net)
1200'lerde yazılıp tamamlanan Haft-ı Babı Baba Seyyidna kitabı Büyük Kıyamet, özyönetiminin birçeşit anayasası olmuştu. Ancak onları sapkın (rafızi, heresy) olarak niteleyen çevrelerindeki Abbasi Halifeliği, Harezmşah, Selçuklu vb. Sünni-Şii Şeriat yönetimleri, bu yeni durumda İsmaililere daha fazla düşman kesilmişlerdi.
İmam Ala Muhammed ve İsmaili Ozanı Rais Hasan
Tanınmış İsmaili ozan Rais Hasan Horasanlıdır, 1191'de Alamut'u ziyaret etmiştir. Bir destanında Ala Muhammed'e övgüler yazarak, onu yüceltmiştir.
("An Old Ismaili Poem" İng. çeviri W. İvanow, "İsmaili", March 1940: 7-8). O şiir, Suriye topluluğu içinde dava kurallarının
ihlalinden ötürü bağışlanmayı araştırmak için bir ceşit de dua oldu ve (ozanın kendisi) cemaat otoritesinin rızası olmaksızın İran'da İmamı görmeye gelmişti. Şiirin birkaç beyiti şunları anlatmaktadır:
"Biz buraya topluluğumuzun rızasını almadan geldik. Çünkü topluluk içinde o kadar çok gereksinim duyulan iç barış ve birlik duygusundan çok az
bulunmaktadır."
"Biz buraya, davanın buyrukları ve kurallarına saldırıda bulunulduğu için, büyük utanç ve pişmanlık duygusuyla geldik."
"Zira yol göstericilik buyruğuna saygı göstermeme ve onu onurlandırmama hatası işledik. Bu davranış hatalarımızdan dolyı bizi bağışlamanız için binlerce
kere (biçimde), hiç durmadan yalvarmaya geldik..."
Alamut'ta Ala Muhammed dönemi bir eğitim-öğretim ve refah dönemi olarak gösterilir. Taylor "The History of Mohammedanism
and its sects" (London 1851: 187) kitabında,
"Rais Hasan'ın kendisi çalışkan bir öğrenci oldu; felsefe ve inancının düşmanları tarafından bile yüksek değerde bulunan hukuk bilimi üzerinde birkaç
risale yazdığını"
belirtmektedir.
Rais Hasan, yukarıda değinildiği gibi şiirinde İmam övmüş, onu onurlandırmıştı. Bu övgülerden birkaç beyit aşağıda verilmektedir:
"Ey sen, (tek) Kutsal Kişi! Horasan'dan sana geldik; saygılarımızla yere kapanmak (secdeye varmak) için senin önüne vardık."
"Para, armağan ya da onur için sana yalvarmaya gelmedik. Ayrıca biz sana, ne atlar veya eyerler, keçiler, ne de onur giysileri ya da kaftanlar ve
başlıklar bağışlamanı istemek için geldik."
"Biz, dinin duruluk-temizlik ve yardım kaynağı için sana geldik."
"Müşfik ol ve ab-ı hayat ile susuzluğumuzu gider. Çünkü biz, merhamete-şefkata susadığımız için sana geldik."
Buraya kadar İsmaililerin, düşmanlarıyla gereksiz yere kan dökücülüğe neden olacak savaşlardan hoşlanmadıkları tartışıldı. Fakat, onların yeminli düşmanları,
İsmaili iktidarına (erkine) dokunan etkilerini genişletmek için savaş ateşini harlattıkları zaman, İsmaili fedaileri sadece savaştan kaçınmak için, kötülük tohumlarını (ekenleri) öldürürlerdi. Bu şekilde, Azerbaycan
İldeniz hanedanından Kızıl Arslan (1186-1191) iktidarını genişletmek ve Mazandaran' savaşlar çıkartmak için bir plan yaptı; sonuçta onu Alamut İsmailileriyle düşmanlık ilişkisine soktu. Tam o
kavşakta İsmaili baş daisi Muzaffer bin Muhammed, bölgede sadece bir tehdit değil, fakat barışı bozmanın temel nedeni olan Kızıl Arslan'ı öldürmek üzere, bu gizli göreve üç Güney Horasanlı fedai gönderdi. Bu üç
fedai Avizili Husam, Tunlu Hasan ve Çahaklı Mansur idi. Görev tehlikeli ve aynı zamanda güçtü. Üç atlı Kızıl Arslan'a eşlik ederlerken, onlardan ikisi korkuya
kapılıp; biri kayalıklara doğru kaçtı, diğeri ise bir mağarada gizlendi. Üçüncüsü öldürüldü. Ancak kral, güven içinde ulaştığı kendi sarayında Kasım 1191 gecesinde öldürüldü. İbn Athir (Esir), katillerin kim
oldukları bilinmeden kaldığını söylüyorsa da Kazvini, bu kişilerin İsmaililer olduklarından kuşkulanılmaktadır, diye anlatır. Horasan'dan Alamut'a gelen Rais Hasan, bu Horasanlı fedaileri öven ve aşağıda
birkaç kuplesini verdiğimiz bir destan yazmıştır:
"Hayırların-iyiliklerin binlercesi ve onurlar, övgüler, kralları yakalayan cesur savaşçı bu üç kahramanın üzerine (olsun)!"
"Korkmak ve korkutulmaktan uzak, din yolundaki o muzaffer savaşçılar üzerine şefaat olsun diye dünya dua ediyor."
"Kibrin küstahlığın yoluda şerefini (kaderini) satılığa çıkaran Ildigiz, sapıklığı ve hilekarlığından ötürü seçilmişti."
"Her üçü de, Kaim'in yardımıyla, her yana mutluluk ve zafer taşıyarak, geri geldi."
"Evrenin Efendisine (Kaim'e) herkim karşı olursa, şiddetin neden olduğu ölümünden gelen kader ile cezalandırılır."
"Seçilmiş peygamberler başlangıçtan beri bunun hakkında halka vaız verdi uyardı; sözverilen cezalandırma böyledir. "
"Yüzbin atlıdan daha fazlasına sahibolan kral, bir tek savaşçı tarafından korkutulacaktır."
"Büyük Kıyametin güneşi bugün, Mustansir'in öğüdü ve Nizar'ın duasının arkasından doğmadı mı?"
"Bu korkunç baskı olaylarına hoşgörü göstererek, O'na herkim saygılı davranmazsa; Kıyamet gününde Tanrı tarafından o kimsenin, çamur içinde boğulması
için yardımsız bırakıması da böyle değil midir?"
Ala Muhammed'in İmamlık ve saltanatının son 16 yılı boyunca İranlı İsmaililer, yakın komşularıyla bir kere daha önemsiz bir savaş ile meşgul oldular. Rudhbarlı
İsmaililer, Mazandaran ile bazı kavgalar yaptılar ve onlar zaman, Bawandid Husam ad-Dawla Ardashir'e karşı isyan düzenlemiş olan Ruyan yöneticisi Bisutun'a sığınma verdi. Bu arada İsmaililer
Mazandaran'da etkilerini yaymaya başladı ve Shams al-Mulk Gazi Rustam II'nin (1206-1210) genç kardeşi Rukn ad-Dawla Qarin'i öldürdüler. Bu aradaki zaman içinde Rudbarlı İsmaililer, Batı İran'da
Selçukluların yerini alan Haremzmilerin generalıyla karşıkarşıya geldi ve etki alanlarını Daylam'ın içlerine kadar genişlettiler. Bir Harezmi generali olan Miyajiq 1205'te, Alamut'tan gelen bir İsmaili
topluluğu katletti ve bunun üzerine Harezmi birlikleri kendilerini, İsmaililerin geleneksel düşmanları olan Kazvinlilerle dost olarak gördü ve zaman zaman Rudbar'a akınlar yaptılar.
İmam Ala Muhammad 46 yıllık uzun bir yöneticilikten sonra 1 Eylül 1210 yılında düşmanları tarafından zehirlenerek öldürüldü. İki oğlu vardı yerine, büyük oğlu
Celaleddin Hasan'ı İmamlığa tayin etti.
İsmaililer Macaristan'da
İsmaili fidaileri bir yandan Suriye'deki saldırgan düşmanlarına karşı mücadele ediyorlar ve diğer yandan onların dai'leri
Macaristan'a kadar Frank ülkelerinin içine giriyorlardı. Dr. İsmail Baliç "Traces of Islam in Hungary" (The Islamic Review, London, Feb., 1950, 38. Vol., No. 2)
makalesinde,
"İslam ilk kez İsmaililer (Izmaelitak-Boszormenyek) tarafından Macaristan'a getirildi. Bunlar, Türk kavminden ve Volga Bulgarlarından şövalye (fedai)
kesimlerdi; 11 ile 14. yüzyıl arasında göç etmiş ve önemli siyasal, askeri, finansal ve ticari ögeler olarak biçimlendiler. Bu Müslüman topluluk hakkında konuşan ilk İslam yazarı Yakut al-Hamavi (1179-1229)
oldu"
diye yazmaktadır.
Yaqut, tanınmış cografi sözlüğünde,"Mu'ajam al-Buldan," (Yazılış tarihi 1228,
ayrıca bkz. Wustenfeld'ın basımı, Leipzig 1866, 1. vol.: 469) Suriye'de İslamı tetkik eden İsmaili gençliği ile toplantısı hakkında yazdığı gibi, Macaristan'daki İsmaili halkın yaşamı ve bazı tarihsel
ayrıntılar da vermektedir. D. M. Donaldson "The Shiite Religion" (London 1933: 292-3) da, Haçlıların Şiilik hakkındaki bilgileri
İsmaililer aracılığıyla aldıklarını kabul etmektedir. N. A. Daniel "Islam and the West" (Edinburgh 1960: 318) yapıtında "Haçlıların tanıdıkları Şiiliğin İsmaili formunda olduğu gösterilmiştir" diye yazmaktadır.
Ayrıca İmam Ala Muhammed döneminde baş dai Rashiduddin Sinan, Suriye İsmaili topluluğu içinde eşi görülmemiş popüleritesini kullanabilme yeteneğine sahip oldu. Görülüyor ki ona, Suriye'de kendi tasarrufunda siyasal işleri düzenlemede
Alamut'tan özgürlük verilmişti. O, 1193 yılında Kahf kalesinde öldü; yaşamını tapınmayla geçirdiği ve astronomi üzerine çalıştığı Masiyaf'ta Jabbal-i Maşhad'da gömüldü. Sibt ibn Jawzi (d. 654 / 1256)
"Mirat al-Zaman" (s. 269) kitabında Sinan'ı "insanların kalbini kazanmada usta, devlet adamı ve bilgin bir kişi" olarak betimler.
Sinan Suriye İsmaililerini, Franklar ile Müslümanlar arasındaki bir sınırda iki yanı idare eder durumda bıraktı. Raşiduddin Sinan dinsel bağlamda, İsmaililik ve
İslamın yorumları üzerine çeşitli konuşmalar yapardı. Onun bazı düşünsel üretimlerine göz atabiliriz:
"Tanrımı yücelten-öven sözcükler için, eğer deniz mürekkep olsaydı, bu sözcükleri tamamının yazılmasından önce deniz bitecektir. İmam Tanrının sözlerini
kalbiyle ve işitme duyusuyla, yani kulaklarıyla işitebilir; istediği herhangi bir zamanda gizlice ya da yüksel sesle. (Ona) kulak vermeyi seçtiği zaman sözlerini duyabilir. Ve İmam o kimsedir ki, herhangi bir saat
ya da an yeryüzünde asla yokluğu hissedilmez. Bu gerçekleri (durumları) anlarsan, Tanrının iradesiyle doğru bir biçimde yolunu bulacaksın."
Ayrıca Kays bin Mansur el-Dadikhi'nin de İmam Ala Muhammed döneminde Alamut'u ziyaret etmiş olduğu bilinmektedir. O Halep bölgesinde bir kasaba olan
Dadikh'de doğmuş ve kendisi Alaaddin Muhammed III zamanına kadar yaşamış ve 1250'de Halep'e dönmüştü, 7 yıl sonra bu kentte öldü.
Kıyamet Öğretisinin Kısa Özeti
Böylece Kıyamet öğretisi, Hasan II’nin oğlu Muhammed II (1166-1210) zamanında daha fazla geliştirildiği için, kısa bir süre sonra yazılmış birçok
metinlerde tartışıldı. 1200’lerde Kıyamet olayının göz tanığı Kazvin Dai’si Abu İshak Kuhistani tarafından derlenip yazılan Haft bab-i Baba Sayyidina, açılan yeni dönemin öğretisini açıklayan en iyi yapıttır. Kitabın aşağıda çok kısa bir özetini veriyoruz:
"Çeşitli eski dinsel gelenekler üzerinden tasarlanan Kıyamet öğretisi, yeni İmam Kaim kişiliğiyle, İsmaililerin dönemsel tarihine bir ek öge soktu. Daha erken peygamberlik dönemlerinde dahi İmam Kaimler var olmuştur. Her dönemde İmam Kaim, dönemin peygamberleriyle çağdaş, ama
Vasi'sinden daha üstün durumdaydı. Haft bab-i Baba Sayyidina’da verilmiş adlara göre Adem, Nuh ve İbrahim dönemlerinin İmam Kaim’leri sırayla Malik Şulim, Malik Yazdağ ve Malik el-Salam'dır.
Bunlar İbrahim tarafından onurlandırılmış olan İncil kişiliklerinden Melkhizedek’e (Bu kişilikler kitabın çevirisinde tartışılacaktır. -İ. K.) bağlanıyor."
"Musa, İsa ve Muhammed dönemlerinde İmam Kaimler, ab-ı hayat içmiş ve ölümsüz olan Hızır ile özdeşleştirilen Zülkarneyn (özdeşleştirilmemiştir;
bunlar Kuran'da da geçen iki ayrı kişiliktir ve sonuncusu 'iki boynuzlu' anlamına gelen İskender’in tanrısal kimliğidir. - İ. K.), Maad ve Ali’dir. Nureddin Muhammed II (1166-1210), şimdiki
zamanın ve İmam Kaim kişiliğiyle Kıyamet döneminin efendisi olan İmamdır. Kitapta o, önceki İmamlar ve peygamberlerden bağımsız olarak, zamanın İmamı ve otoritesi olarak yüceltilip övülür. Ayrıca her İmam’ın
İmam Kaim’leri Melkhizedek, Zülkarneyn ve Hızır ile özdeşleştirilen Ali olarak görüldü. Bu yolun her inananı ise, İslam Peygamberinin sadık sahabisi ve Ali’nin ilk yandaşlarından biri olan Salman
sayılırdı. Böylece Kıyamet döneminde, Ali ile özdeşleştirilen şimdiki zamanın imamı İmam Kaim, İsmaililer için gerçekten onun (Ali’nin) ruhuyla görüldü. İnananların da her biri kendisini Salman'ın ruhu
içinde görüyordu" (Haft bab-i Baba Sayyidina'dan özetleyip’dan aktaran F. Daftary, The Ismailis: their History and Doctrine, London 1990: 393-394)
|