|
İsmail Kaygusuz
Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan
“Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir”
Kaygusuz Abdal
1. Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabaları
Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çoğunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba
Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”, “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en çok “Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal”ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç şiirinde tasavvufi anlamda “kul ve miskin” sıfatlarıyla “Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi” adlarını görmekteyiz. Kaygusuz Abdal’ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma noktalanmış
görünüyor. Kaygusuz’un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman Güzel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz’u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de geri
kalmamıştır. “Sen insanı sorarsan / Hak’tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden” diyen Kaygusuz Abdal’a yeni ad koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi gerekçeyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez; sadece çarpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal’ın, önemsemediği için iki kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani “Dolapname” ve “Hünername” adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek, Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor.
Dolapname’den:
“...
Baka yurdı degüldür ki bakasun
Fena ehli tıtar bunda otağı
Hak’un fazlı durur ancak tayağı
Ne bilsün şekkeri tana buzağı”( 1)
“...
Cihanın varlığı baştanbaşa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı
Bakadır onların yeri durağı
Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı
-
Değişik ellerden çıkan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı
kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin çekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır buralar.
Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç değildir; aynı
yıllarda derisi yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi’nin henüz kanı kurumamıştır Halep’te. Belli ki, Şeyh Bedreddin’den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal’dan da Kahire’dekine benzer
bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı'nın keremi ona dayanak-destek olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen
bu tatlı sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın?
Minbernâme'den:
“...
Eğer malin var ise kavm ü kardaş
Cihan halkı seninle cümle yoldaş
Eğer sofi isem derler mürai
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal”(3)
Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların “dediklerini ve senin aşık
halini kimse anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çıkar” diyor. Sözde âşık olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de “tembel Alayi” diye çağırırlarmış.
Bu şiirlerde geçen “Alai (Alayi)” sözcüğü sadece bir toponymon’dur (toponumon), yani Gaybi’nin (Kaygusuz Abdal’ın) nereli olduğunu göstermektedir. “Alai (Alayi)” sözcüğünü, “Alaeddin” adının, “Seyfi, Bedri, Şemsi vb.” gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize göre Rıza Nur’un “Alaylı Gaybi” tanımlaması doğrudur. Buradaki “Alai (Alayi)”, tıpkı “Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)” gibi, “Alaylı, yani Alaiyyeli” anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, “Mesaliku’l-Ebsar” adlı yapıtında 14. yüzyılda, “Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında “Alay” veya “Alaya” diye bilinmektedir” diye yazıyor(4) Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan “Alay” adından “Alai-Alayi” (Alaylı) sıfatını üretmiş ve konuştuğu Türk dilinin kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz’un bazan aynı anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir.
Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın huzurunda özünü dar’a çekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı
için, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, “Abdal Musa’ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan” diyerek bunu açıklamıştır.
Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek” sayılıyor. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, “yol oğlu, yol evladı” olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor:
“Berzahtan kurtulup çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Ali Hilmi Dedebaba'dan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane”
Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan'a gönderilmiş ilk
İsmaili Dai'si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l- Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin el kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, “ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi “onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba”dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan’dan ikinci doğuşunu yaşamış ve “yol
oğlu” olmuştur.
Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi’nin “Kaygusuz” adını alması Menakıbnâme’de şöyle anlatılıyor:
“Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.”(5)
Menakıbnâme’de
“...ehl-i tarik içinde ma’ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı
Begi’nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi”
biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır:
“(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı
karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar okımışdı, ulumı bi’t-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok atmakda
ve kılıç çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi...
'Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta bir varlık' gibi birçok anlamlar içeren “gaybi” sözcüğü dahi bizce, Kaygusuz Abdal’ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.
Bize göre Kaygusuz Abdal’ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne “Alaiyeli Gaybi” ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan “Alaeddin
Gaybi” olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı'nın, Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrı'yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.
2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler
Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış
görünüyor. Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır’da eğitim görmüş biridir. Kaygusuz’un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel’in doğruluğundan – sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasrü’l Ayn’ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi(6) Menakıbnâme’nin 1517’den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetnâmesi’nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz Abdal’ın Abdal Musa’ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa’nın vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çıkarıp ona göstererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa’nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi’nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptırılarak, sahibine çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini anlatır. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid (görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş’i kurtarır. Burada Kaygusuz’un “yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)” inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet olarak, Menakıbnâme’yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi’ne geçirilmiştir. Bu karşılaşma da keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme’ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı’nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan’a (Büyük olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü’z-Zahir Seyfeddin Berkuk’tur) övücü şiirler okur.
Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip
Menakıbnâme’deki kerametleri Kaygusuz’un ve Abdal Musa’nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava çıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa
tekkesine sığınmış. İçeri girdiğinde onu Abdal Musa’nın huzuruna çıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu çıkarıp ona geri vermiş. Böylelikle Gaybi’nin aklı başından gitmiş ve Abdal
Musa’ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş.(7) Oysa Kaygusuz Abdal’ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme’ye geçirilmiş daha birçok şeyler gözlenebilecektir.
Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbnâme’ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı sokulmuştur:
Abdal Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:
“Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.”
Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:
“ Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür... Senün
pederün bir (Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın...”
Beg oğlu kararını verir:
“Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.”
Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çıplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır mücerredlik.
Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu
uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar” üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.
15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi’nde Hünkâr’ın hiç evlenmediği ve
Kadıncık Ana’dan olan çocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek
çektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”sinde yazdığı
“Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür”
sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?
Sultan Bayezid II’nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi
adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine dönüştü. Bu siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde mücerredlik
uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr’u-l Ayn’ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan’ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal
Menakıbnâme’sinde anlatılan sözde mücerredlikten oğlunu kurtarmak için Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş açması inanılır olaylar mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu
kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor...
Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal’ın mücerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik
konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler geçirdiği, hatta âşık olduğu için her sabah önüne çıktığı kadının kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir.
Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz’un yapıtlarını çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış.
Kaygusuz Abdal’ın, şiirlerinden Gevhernâme’yi Muhammed’in kabrinin başında, Dolabnâme’yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su çıkartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çıkarıp,
Menakıbnâme’ye koymuştur. Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme’deki Kaygusuz’un Mısır’dan “dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah’a doğru yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri” de Kitab-ı Miglate’deki kişinin (Derviş’in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar(8) sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.
“Menakıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke’de şu güzergâhı takip ederek Anadolu’ya gelirler: Medine- Şam
– Hama – Humus – Halep – Kilis – Birecik – Bağdad – Hille – Küfe – Necef – Kerbela – Bağdad – Musul – Nusaybin – Abdal Musa
Asitanesi."(9)
Peki Kaygusuz Abdal’ın Güney ve Batı Anadolu’da, Rumeli’de ve Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı?
Edemezdi, çünkü Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır’dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra “Edrene şehrinde” buluşacaklardır. Batı Anadolu’da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani “kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa ovasında” Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde, düzyazılarında “Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere” karşı olduğu onları açıkça eleştirdiğini; Trakya'daki malikâne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya çalıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal’ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır...
3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir
Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna
rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz’un tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de
Menakıbnâme’den yola çıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek
ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı sürdüreceğiz.
Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu
tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya
çalıştık. Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’larda Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan
yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük
nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile
Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca
adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve
ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal Musa tekkesi.(10)
Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve
torunu Hüsameddin Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah)
getirip hayır duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile
böyle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal
Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle
içine düşürdüğü) aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle
tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur...
İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu
onun (Menakıbnâme’ye göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği
önemi gösteriyor; bu bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Her ne kadar kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip
içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbnâme’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir:
“Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid
eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!...”
Menakıbnâme yazarı sürdürüyor:
“Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip,
onun terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane’de kaldı....”(11)
İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu
Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi
ilişkilerinin bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar
sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”(12)
Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük
fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.
Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu,
yeniyetmelik döneminde Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekakıbnâme’deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.
Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen 15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile
1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüş bulunuyordu. Öbür yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un
Abdal Musa’dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman Güzel’in
bazan temkinli yaklaştığı , ama çoğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür...
4. Kaygusuz Abdal’ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi
1359’larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşıyordu. Henüz 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal’ın akıl, inanç
ve bilgi gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz’u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz’un zamanın tüm
inanç, felsefe, mantık, hey’et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini öğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz’un babasının da isteği
zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi yetişmesi için Kaygusuz’un Mısır’a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde
olur diye düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı'nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal’ın. Kanımızca bu gidişinde,
en fazla üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır’da. Kıbrıs kralı Piérre’in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya’yı ele geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa
Sultan da en geç 1362’de ölmüş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane’ye dönüşünde Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman Güzel’in, “Kaygusuz’un şeyhi Abdal Musa’ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren” diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir çeşit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz.
Abdal Musa Sultan’a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar’a durduklarını,
hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kudümler çaldıran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı
Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan’dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali’nin zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa,
batıni inançla kafirlerin üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşı kaplamış tümen tümen erleri gelerek Genceli’yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem’de) Hüseyin için kanlarını dökerler;
çerağlar uyandırıp, gülbenk çekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı'ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik
sırrını anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı düştüğü için ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa’ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan
kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun Hakk'a
yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle okunması için şiiri verelim:
Beglerimiz Avlan gölün üstüne
Onlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Urum abdalları postın egnine
Baglar gelür sultan Abdal Musa’ya
-
Urum abdalları gelür dost diyü
-
Giydükleri nemed (aba) ile post diyü
-
Hastalar gelür derman isteyü
-
Sağlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Pir oldur talibi hatadan saklar
Çalınur kudümler açılun sancaklar
Tuğlar gelür sultan Abdal Musa’ya
-
Er oglınun ikrarıdur yuları
-
Muhannidi çeksen gelmez ilerü
-
Ak Pınar’ın Yeşil Göl’ün suları
-
Çağlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Lokması çekilür açlar toyulur
Hakka aşık olan canlar soyulur
Begler gelür sultan Abdal Musa’ya
-
Ali zülfikarın aldı destine
-
Batın saldı kafirlerün üstüne
-
Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne
-
Daglar gelür sultan Abdal Musa’ya
Çeraglar uyarub gülbenk çekerler
Anlar bir olmuş birlüge biterler
Birler gelür sultan Abdal Musa’ya
-
Bir niyazım vardur Gani Kerim’den
-
Münkir bilmez evliyanın sırrundan
-
Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden
-
Aglar gelür sultan Abdal Musa’ya
-
Kaygusuz Abdal’ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan çıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi
Korkuteli’ne çekilmiştir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz’un şiirinde görüldüğü gibi sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost)
kapısıydı. Çünkü Beylerin kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük çoğunluğu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli’den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete
geçirebilmesi Abdal Musa Sultan’ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri
bu büyük dost desteğinden yoksun kalmışlardı.
Kıbrıs kralı Piérre 1366’da bir donanma göndererek Alaiye’yi almak istemişse de Karamanoğulları’nın yardımlarıyla kendilerini
savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında
Antalya’yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi’nin kayıtlarına göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle
sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz’la göndermişti. Menakıbnâme’de geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal’ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür
yandan Mısır’da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.
Kaygusuz Abdal’ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak
1397-8’de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır’a döndüğü ve Dilguşa’yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu’l Ferec’e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr
ül-ayin’i bu tarihten sonra aynı Sultan’ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır’a geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır
Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire’de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8’e kadar Hicaz’ı, Suriye, Irak Güney ve Doğu Anadolu'yu, Azerbaycan ve İran-Horasan’ı kapsayan geziler
yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.
5. Kaygusuz Abdal’da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi
Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu söylenen Fazlullah Hurufi’yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386'da
Tebriz'de ortaya çıkan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi’nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları
değiştirmek ve inancının aslı, “insanı tanrılaştırmaktır”. Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir:
Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine
vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir.
Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışıdır). Hurufilikte
ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.
İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel
hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.(13)
Hurufiler “Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz'' demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin’e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal’ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal’lın “Vücudnâme”si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu görülür.(14)Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal “Adem’ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) üzere yaradılmuşdur” diyerek şöyle bir sıralama yapar:
“Ademün: Başı arş’dur ve Nokta-ı Ba’dur ve iki kaşı, biri fa’dur ve biri kaf’dur. İki gözleri, biri ayn’dur ve
biri gayn’dur ve iki kulağı, biri zal’dur ve biri dal’dur. Çenesi cim’dür ve gerdanı tı sin mim’dür. Burnu elif’dür ve dudağı te’dür. Üst dudağı be’dür...Sağ yanı sad,
sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha’dür vb.”
Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal.
1383-4 yıllarında eğitim için Kahire’ye gelip, Mısır’da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin’in, orada
tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal’ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni düşünceleri ilk sokan Kaygusuz
Abdal’dır. Torunu Hafız Halil’in Bedreddin Menakıbnâme’sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı Hüseyin Ahlati’dir. Bize göre Mısır’da başlayan Kaygusuz-Bedreddin düşünce
yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu’ya gelmişler ve Küçük Asya’yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar.
Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en
büyük propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin’in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu
anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı örnekler üzerinde yaptığımız yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden açık
açık tartışılsın ve eleştirilsin.
Kaygusuz Abdal’ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca
ozan Yunus Emre’den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir.
6. Karşılaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler
Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz’un felsefi inancı. Hacı
Bektaş Veli’den ve Yunus’dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye ulaşılır.
Kaygusuz Abdal:
“Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” Budalanâme, s.51
Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem
Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem
Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak’tan bilmezem
Kaygusuz Abdal’dır adım cübbe vü kaftan bilmezem
Hünkâr Hacı Bektaş Veli: “Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.”
Yunus Emre:
Işk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdir salat
Yüz yere koyuban eyler münacat
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet
Edrene şehrinde bugün bir dükkan aldım kiraya
Ol mahalde sataşmışam bir akçası çok karıya
Eydür yigit gel içerü döşek getürsin cariye
Bunda esir-bendler çok olur düşmeyesin bazariye
İçerü evi sil süpür odun vurun bahariye
Karı beni aldatdı çün hükmine eyledi zebun
Anca dürişdüm dün ü gün sarlanı kaldum deriye
Hamama da varur-ısa beni yanınca süriye
Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye
Yanbolı’da bir karı
Veli ki akçası çok
Karabaşı kulları
....
Karı dime al beni
Ben donadayım seni
Nene gerekdür senün
Garibsin akın çeri
-
Yanbolı’ya varıcak
-
Mahallesin sorıcak
-
Tunca kıranındadır
-
Yeni Hamman’dan beri
Kanda bir yigit görse
Akça(y)la avlar anı
Utanmaz oglan sever
Saçı ak döşi sarı
.....
Bir gice fursat-ıla
Koynına girdüm nagah
Göbegünün sovugı
Unutdurdu mermeri
-
Karıyla halini göre
-
Kaygusuz Abdal’un
-
Eli gitmiş sünüge
-
Sarlanı kaldı deri(16)
-
Abdurrahman Güzel’in ısrarla ileri sürdüğü gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hiç
değildir. Güncel maddi yaşam içerisinde başından geçen ya da kendisine anlatılan olayları hikâye etmiş olduğu açıkça görülmektedir. Burada bizim için önemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak için fetva
ve yardım almak istediği kişilerin gerçekte kim olduğudur. Abdurrahman Güzel’in açıklaması şöyle:
“Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına göre, Kaygusuz Edirne’ye Anadolu’dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli’de
“garip”tir ve henüz Rumeli hakkında malumatı olmadığından, “sanma ki (burası) Anatolı’dır” diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında geçen “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i
Fenari’ye” mısraından, Kaygusuz’un Anadolu’dan Edirne’ye geliş tarihinin İbn-i Fenari’ninn şeyhülislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki
1424-1430 arasında Rumeli’ye geçen Kaygusuz’un buradaki ilk durağı Edirne’dir.”(17)
Görüldüğü gibi, bu şiirin son dizelerinde “Murad Han’ın (1421-1451)” da adı geçmektedir. Abdurrahman Güzel, aynı sayfalarda Kaygusuz’un, birkaç şiirinden aldığı dörtlüklerde adı geçen Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını söylüyor. Daha da önemlisi, Kaygusuz Abdal’ın ölüm tarihi için 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra ölmüş olması gerektiğini söylüyor. Şiirin verilerinden hareketle çizilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı geçen kentleri, kısacası tüm Trakya’yı dolaşıyor. Öyle ki bugün bile Kaygusuz’un adı, Makedonya’da bulunan Manastır’da bir mahalle ve çeşme adı olarak yaşamaktadır. Bölgede Kaygusuz Abdal’ın yüzyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun ömrünün son birkaç yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2’larda doğmuş ise, 1425-30’larda 85 yaşın üzerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne’ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşıp Yanbolu’ya varacak, “Filibe’de yiniden bir karı sevecek onu”, “karıdan kaçıp Sofya’ya göçecek” ve sonunda “Manastır’da bir başacuk (karı) gönülcüğünü alacak” Kaygusuz Abdal’ın. Bunlar olacak şey değil.
“Edrene şehrinde bugün” şiirinde geçen isimlerden hareketle Abdurrahman Güzel’in bu açıklamalara girişmesi, görüldüğü gibi havada kalıyor. Üstelik Abdurrahman Güzel, adı geçen kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına müdahale ederek, Kaygusuz Abdal’ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. Sözde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı sözcükleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin içeriğine tasavufi simgesel anlamlar yüklüyor; dükkan = vücud, karı=dünya, pazar=ömür..(18)unlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun gerçek simgesel şiirleri, Türk edebiyatında eşi az bulunan sürrealist-ironik şiirsel öyküleridir, tasavvufi şiirleri
değil.
Bize göre Kaygusuz Abdal, “Edrene şehrinde bugün” şiirini 1410-11 yıllarında, 60’lı yaşlarda yazmıştır. Birkaç yıldan beri zaten Trakya’da Saray kasabasında oturmaktadır. Öbür kentlerin bir kısmını daha önce gezmiş olmalıdır. O zaman “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye” ve “Murad Han’a varımadum özümi kurtarımadum” dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. Çünkü bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının “Fetva bulam mı ki aceb varsam’ola Kazasker’e” ve “Musa Han’a varımadum özümi kurtarımadum” olduğunu düşünüyoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal’ın “Divan”ında
bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal’ın günümüze kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocatürk’ün kendi özel kitaplığında bulunduğu A. Güzel söylemektedir.(19)aygusuz Abdal’ın kendi ya da bir müridinin elinden çıkmış Divan’ı günümüze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal
Divanı’nı istinsah eden (suretini çıkaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu korktukları için yaptıkları gibi, inanç ve düşünce yönünden karşı oldukları için de yapmış olabilirler.
Bu şiirdeki ‘Kazasker’, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa Çelebi’dir. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi
yendikten sonra 1410 yılında Edirne’de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra öbür kardeşi Mehmed Çelebi’ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli’den atmış bulunuyordu. Ancak 1413’te
Bizansın yardımı ve Trakyalı malikâne sahipleri beylerin onu terk etmesi yüzünden Musa Çelebi kardeşine yenildi ve öldürüldü. Musa Çelebi’nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış
olduğu, dönemin en büyük hukukçu ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukukçu Necdet Kurdakul’un saptamalarına göre Bedreddin, Musa Çelebi’nin Kazaskerlik önerisini kabul ettikten sonra Camü-ul Fusuleyn’i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini öne çıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa Çelebi ile birlikte uygulamaya
başladılar bu kuralları.(20)Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise Börklüce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.
Murad Han şehzadeliği sırasında 1416’dan 1419-20’ye kadar Batı Anadolu’yu ve tüm Rumeli’yi saran Börklüce-Torlak
Kemal-Bedreddin başkaldırılarının bastırılması için yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa Çelebi ile birkaç savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht
rakiplerini ortadan kaldırarak iç durumu düzeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın ve şiddetin içinden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında bulunan Murad Han’ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa
Çelebi’nin adları gitmesi, müstensihler (suret çıkaranlar) için ölüm tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu'nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı.
Savaş ve mücadeleyle yönetimi ele geçirip kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden önceki imparatorun adını tüm yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu
geleneğin izleri Bizans’ta da yaşamış. Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi gözle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin
öldürüldükleri ya da hapislerde çürüdükleri Mihailoğlu gibi örnekleri vardır...
Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han’a dönüştürülmüş olduğunu düşünmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan’daki
bir şiirin “Bize bin mut piriç dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege...Murad Han’a halvet anlatsa sözi /
Kapuda kim bile veziri söre” dizelerinde geçen Murad Han da aslında Musa Han’dır. Şiirde, kapıdaki vezire
sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır Kaygusuz Abdal. Ondan, malikânelerdeki beylerin şölenlerinde yenilen bin mut(21)pirinç ve onbin koyunun, ‘hepimizin olsun hep birlikte yiyelim’ demesini
istiyor. Bunları Murad Han’dan istiyemezdi. Çünkü Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta çıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı bölge olan Trakya’dan çoktan ayrılmış; yetmiş yaşın üzerinde bulunmakta ve Kahire’deki tekkesinin başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır hükümdarı Ebul Ferec oğlu Melik Müeyyed’in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin’i, inanç-felsefi-düşünsel yönden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-Börklüce-Torlak hareketinin dışında olması düşünülemez. Özellikle Kaygusuz Abdal Divanı’ndaki şiirlerinin tümü incelendiğinde bu düşüncemiz tam açıklığa kavuşacaktır.
8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (Sürrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?
Erişti bad-ı nevruz gülsitane
Gülistan vakti yetti kim uyane
Divane oldu bülbüller divane
Dudak dudağa verdi canı cane
Tutiye şekker ü baykuş virane
Nihani nesneler geldi iyane
-
Görünüşte şiirde, gül bahçesinin gonca güllerle donandığı, güvercinlerin dudak dudağa seviştiği ve gülün bahar müjdecisi olduğu vb.
söylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz’un, mutlu günleri anlatmak için bunları simge olarak kullandığı apaçık ortadadır. Çünkü yeryüzünün tamamının
sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir dönem sözkonusu etmektedir. Üçüncü beyitte Kaf dağındaki Simurg’a (Anka kuşu), hüdhüd kuşunun bir müjdesi var: “Bir padişah (şahane)
saltanat çadırının (otağ) başına konmuştur” Bu nedenle yeryüzü sevinç içinde ve devir cennete dönüşmüştür. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına yüz sürmesini öneriyor.
Bize göre bu padişah Musa Çelebi ve dönem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah’ın yeni bir yönetim
düzeni getirme çabası içindeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu dönem içinde, Edirne’de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan yönetime yol gösterme, öbür yandan toplumsal haksızlıklara karşı
mücadelesini yaparken yazdığını düşünüyoruz. Rumeli’deki büyük malikâne sahibi beylerin büyük varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini düşünen bencil yaşamlarını
gerçeküstü (sürrealist) ögeler kullanarak, ironik simgelerle güldürü havası içinde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:
-Doymak bilmeyenlere gerek olur-*
Koyun bine yeteceğiz sürmeğe de yarağ (gereksinim) olur
Beş yüzünü satıcağız harçlanmaya gerek olur
Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur
On sekiz kalınca yuka tam gönlünce gevrek olur
Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa
Issı souk olmasa havası hub sağ olsa
Akkirman’ın yağından benzimle hey ağ olsa
Zülbiye halkaları sütü dahı çoğ olsa
Sulu şeftalisi çok bin üzümlü bağ olsa
Zamanın insanları başlamışlar kaçmağa-*
Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış uçmağa
Kertenkele derilmiş diler Kırım geçmeğe
Edirne minaresi eğilmiş su içmeğe
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa
Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir öpücük isteyince, kendisine karşı kadının küçümseyici ve hakaret edici davranışlarını
sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, dünyaya bakışı, sosyal durumu, görünüşü hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal’ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler içinde marjinal yaşadığı
anlaşılıyor. Şiirin açıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şeyh Bedreddin’in
1408’lerde Kütahya’nın bir köyünde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşı büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.(22)
Dedim ey dilber kulunum
Yürü hey Torlak der
Sen dahi yolunmamışsın
Sözlerin taslak der
-
Dedim ey dilber lebinden
-
Bir buse versen n’ola
-
Alnına sapan kayası
-
Ensene tokmak der
Halime kılmaz(sın) nazar
Bu söz senin ne hakkındır
Söyleme küstah der
-
Haline bak çuluna bak
-
Bu dahı sevmiş (mi) seni
-
Niyyet-ül gaza değil mi
-
Dönüben ahmak der
Sende yoktur sim ü zer (gümüş ve altın)
Akılsız sersem zavallı
Cimri vü çıplak der
Yüzü gözü is ü pas
Giydiği eski kepenek
Eteği sak sak der
-
Kaçuban kurtulamadım
-
Şol torlağın elinden
-
Her seher karşıma çıkar
-
Çağırır Hak Hak der
Bir kazan kuzlu pilav
Yüz elli yağlıca çörek
O dahı yumşak der(23)
Kaygusuz Abdal Trakya’da, Saray kasabasında oturduğu dönemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9
şiirini saptamış olan Abdurrahman Güzel’in, Kaygusuz’un Emir sarayında doğup büyüdüğü için bu mahlası kullandığını söylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup büyümüş yetişmiş
şehzadelerin, prenslerin Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği seçmiş; torlakça yaşayan, ama bilinçli bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben
‘Saraylı’yım diye övünür mü?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal.
Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini örnekleyerek, başka bir deyimle kendisi üzerinden dönemin insan
ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir:
Yamru yumru söylerim her sözüm kelek gibi
Ben avare gezerim sahrada leylek gibi
Usülüm toya benzer avazım ördek gibi
Ben de hemen düşünmem ürerim köpek gibi
Benden mana sorsalar sözlerim sürçek gibi
Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi(24)
Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşılıklı ilişkilerini düzeltmeleri için edepli olmaları üzerine öğütlerde
bulunuyor:
İy özin insan bilen var edep öğren edep
(İy) edep erkan bilen var edep öğren edep
Dört kitabun ma’nisi var edep öğren edep
Edebsüz girme yola var edep öğren edep
Evliyalar huyı dur var edep öğren edep
Edepsiz olma yire var edep öğren edep
Müştak-ı Sultan isen var edep öğren edep
Şöyle demiştir diyen var edep öğren edep(25)
Kaygusuz’un halk söyleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi öğüdünü görelim:
Aşık oldum zangadek ırlayuben fingedek
Yarum ögütler beni yanramagıl bangadak
Kendüzini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak
Arkıncacık söylerem şiveyile cingedek
Çal ahı eyit begüm aklıcagun kangadek
Işkunun denizine ben de düştüm cumbadak
Aklı deryadur anun kendüzi nihekkidek(26)
9. Kaygusuz Abdal’da Tasavvuf ve Tanrı İnancı / Maddeci Pantheizm
Çok iyi eğitim görmüş ve dönemin en geçerli dillerini (Arapça ve Farsça) tasavvuf konularını yazıp yorumlayacak kadar bilen bir mutasavvıf ve batıni
halk ozanıdır Kaygusuz. Onu bir ortodoks (Sünni) mutasavvıf olarak görmek yanılgının ötesinde büyük yanlıştır. Hatta giderek Kaygusuz Abdal’ın düzyazı ve şiirlerinde kullanmış olduğu ayet ve hadislerden
hareketle “Hanefi inancına aykırı olmadığını”, dolayısıyla onu Hanefi bir mutasavvıf gibi tanımlama girişimi(27)kasıtlı bir zorlamadır.
Heresiyograflar (dinsel sapkınlık yazıcıları), insanı Tanrı ilan eden antropomorfist (insan biçimci) El Mugira (737), Abu’l Hattab (762) ve
yandaşlarının yakılarak öldürülmesinden tutunuz, “Enelhak=Ben tanrıyım” diyen Hallac’ın bin parçaya bölünmesinden günümüze değin, ortodoks İslamın kendi dışındaki aykırı inanç anlayışında olanları nasıl gördüğü, neler yaptığı ve uygulayıcılarını övgülerle göklere çıkararak anlatmaktadırlar. Yandaşlarıyla
birlikte zulümlere ve kırımlara uğramış olan tüm gayri-sünni (heterodoks, yani Alevi) mutasavvıflar, Kuran ayetleri ve hadislere, onların içsel (batıni,ésotérique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) inaçlarını yazılı ya da sözlü açığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inanç Sunniliğin dört mezhebine de aykırıdır. Kaygusuz Abdal’ın tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir.
Aşağıda şiirsel ve düzyazı yapıtlarından verdiğimiz örneklemelerde görüldüğü gibi Kaygusuz Abdal, vahdet-i vücud’dan (vücut birliği) Vahdet-i
mevcud’a (varlık birliği) uzanan çizgi üzerinde yürümekte:
“Evvel ü ahir menem... Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (Secdeleri, tapınmamı kendime yaparım,İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir (yani yaratılmış
nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. İ.K.)”
diyerek Madde-Tanrı birliği düşüncesine, yani tam anlamıyla Pantheism (pan=pan,Theos=Qeos’tan,
‘Herşey Tanrıdır’ anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. Kaygusuz’un aşağıda yapıtlarından yaptığımız alıntılar dikkatli okunduğunda, hiçbir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inanç
özellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır.
Yaptığımız karşılaştırmalarla Kaygusuz Abdal’ın Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan ayrı düşünmediği, ayrı inançta olmadığı; çağdaşları
Seyyid İmadeddin Nesimi ve Şeyh Bedreddin ile birer heterodoks (Alevi) mutasavvıf olarak karşılıklı etkileşim içinde bulundukları açıkça görülmektedir:
Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren)’dan:
“...Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez...
Herkesin gönlü bir nesneye emin olur; kimi aya güneşe, kimi kendi eliyle yaptığı şeye, kimi Allaha tapar; bunların cümlesi ‘pergal’den (daire) dışarı değildir, hepsi Allah’ın yed-i kudretindedir...
Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır görenler, Haktan gayri iş işlemezler.
Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.”
(Hakka erişmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir.(28)
“Hakkı istemek adet ile kaideden dışarı değildir. Bu kaidenin aslı üç nesnedir: Tanrıyı heryerde hazır görmek, özünden tamamen fena
olmak(yokolmak), taatı temiz kılmak. Fer’i (ayrıntısı, ikinci derecesi) üç nesnedir: Mürşid-i kamil, mülazemet (sımsıkı bağlılık), kaabiliyet. Bu altı nesne ile hidayete erişilir..Bir sanata kulluk eylemek ile Allaha kulluk etmek farklı değildir... Bu alem olmazdan evvel on sekiz bin alem içinde Hak celle ve Ala, kamış içinde şeker ve gülap gibi vaki olmuştur..Bu adem kisvetin giymedin can idük didi dir, Sultan vücudunda bir idük... nagah gördüm bu yir ve gök, bu kevakib ü seyyare, bu nakş ü pergal tamam oldı dir. Her eşya yirlü yirin aldı, durdı; resm ü şekl kurıldı...Padişah-ı alem bu pergalün içinde sır oldı (= Padişah-ı alem heman bu karhanenün içünde sır old(29)
“...Men arafe nefsuhu babında birkaç söz söyledim. Aklımın erdiği kadar remiz eyledim. Alim değilim ibadet bilmem.
Veli değilim keramet bilmem. Sözü karpuz gibi yamru yumru söyledim. Sözden top yontup aşk meydanına koydum. Eriştiğim menzillere nişan verdim. Gördüğüm nişanları remiz ile söyledim. Deliyi zincirle bağladım,
akıllıya nasihat eyledim. İşte armağanım budur, daha ne vereyim? Nereye baktımsa vücudumdan başka nesne görmedim.”(30)
“...İnsan kisvetini giymeden önce can idik ve sultanın vücudunda bir idik. Aniden gördüm ki yer, gök, yıldızlar, seyyareler (gezegenler) tamam oldu. Her eşya yerli yerini aldı ve padişah-ı alem (Tanrı) bunların içinde sır oldu. Alem
cümbüşe geldi, her şekil ve suret bir ayrıksı şubede göründü. Padişah adem donunu (insan kılığını) bize hilat olarak verdi, donu giyip bu mülkü seyrana geldik...”
“Yer vücudum, sular damarım, gök çadırım, arş sayvanım, çarh devranım, yıldızlar meşalem (Yeryüzü etim, tenim / Akar sulardır kanım/Tahkik burcundan togar / Uyanmaz benim günüm(31) nakş ü hayaller teferrücüm (seyre dalmak, gezinme), yedi kat yer avucum, dokuz felek bir değirmen, gece velayet, gündüz nübüvvet, kış koz(alak!) , yaz keven (dikeni), doğmak bahar, ölmek güz, sağlık gülüstan, sayrılık (hastalık) zindan, yalan söylemek zagallık, doğrusunu dimek erlik... Cennet halk, Cehennem kahr, yerden göğe bir kulaç, yerin eni uzunu bir arşın, evliyalar vezir, peygamberler elçi, kitaplar vasf-i halim, külli kainat hilkatim, beglik hakimliğim, kulluk mertebemdir... Aşk muhabbetten doğar, akıl fikirden biter, inancın aslı ikrar, marifetin aslı tevhid, tevhidin aslı herşeyde Allahı (ya da herşeyi Allah) görmektir..”(32)
Vücutnâme’den:
“...İmdi herkim herşeyi görür, Hakk’tan ayru nice görür. Bunlar Hakk’tan ayru degildür. Çünki Hak taala hazretleri eşyaya
‘muhit’ imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili ‘adem’dür. Yani ‘insan-ı kamil’dür...Delil
‘adem’dür, sıfat ‘adem’ sıfatıdur. Ve zat-ı kadim’dür. Ezelidür ve ebedidür; Tanrı’dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur. Beyt:
Bir bazar kurdı ezelden her metaı koydı
Ol kendi aldı kendi satdı kendi bazar eyledi”
“...Adem hakkiki kainatın defteridir. Yirlerde ve göklerde her neki vardur, ademde mevcutdur. Zira Hakk, sade bir şey ile bilinmez... Hakk
Taala buyurur: ‘Ela inne evliyu’llahi la havfün aleyhim velehüm yahzenun.(33)Öyle olınca hiçbir şeyden faide okumam ve hiçbir şeyden keyf eylemem. Ancak Allah’ü azimişşan ki balada (yukarıda, yükseklerde) zikr olundı. Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahı Tanrı ‘bir’ degüldür. Çok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki:
‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?...”
“Pes adem kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür... Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler,
yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz=Madde-Tanrı birliği İ.K.)...”
“...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde
bulınur(34)Zira insan yirün ve gögün halifesidür... Zira zahirde ve batında yirde ve gökde ademden eşref vücud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule’l vücud’dur. Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek)
bulunmadı...anun için ademin hali cemi eşyanın üzerine malikdür. Ve hem alemdür. Ve Haki(le) birdür. Cümleye hükmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz. Ve yine ol seyr ü her-bar (vücud-ı daim, yani Tanrı!) anunla kaimdür..(35)
“Zira eşya yir ü gök mahsülidür ve eşya cesedler tılsımıdur, alem-i zat-ı Hak onların ruhudur. Belki ruhun ruhıdur. Bir cesedden ruh götürüle
ve ruh-ı hakikat deryasında yalnız başına mahvolur, cesed türabda (toprakta) mahvolur.(36)ira ruh yele tabidür. Kan ataşe
tabidür. Yil ile ateş biri birüne müştakdür. Ve et dahı suya tabidür. Ve kemük türaba tabidür. Ve ruh kendisü yil ile ateşe tabidür. Her adem ki fetv olur (ölür) ruh ervah-ı aleme (ruhlar dünyasına) gider. Cesedi yine defn olur ki anasır-ı erbaa’dan (dört unsurdan) hasıl olmışdur ve andan hasıl olur ve ateş ile bad (hava, yel) ulvidir ve ab (su) ile hak (toprak) süflidür...”(37)
“Halk birbirine sorarlar ki, acep bu karhaneyi bünyad iden (yapan) üstad nirede ola?, diye hayran ve sergerdan (başı dönük) kalmışlardır. Gökdeki mahluk yine bakar ki aşağıda mı ola dir ve yerdeki göge bakar ki yukarıda mı ola dir... (Biz) Karhaneyi (dünyayı) bünyad iden üstadı yine bu karhane içinde bilirdik ve (çünkü) nişanını bu eşya içinde verdi...”(38)
Ey bene na-hak diyenler kandedir bes yaradan
Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan...
Söyleyen işittiren hem gösteren her yaradan...
Eşya gayrı ol özi gayri mıdur(40)
-
“Ger insanı sorarsan
-
Hak’dan gayri değildir
-
Sıfatı nur-ı Mutlak (yüzü, Tanrının ışığı)
-
Hırkası çar pareden (dört nesne, yani toprak hava su ve ateşten)(41)
Kitab-ı Miglate’den dörtlükler:
Benem mevcud olan cümle vücudda
Benem maksud heman Kabe’de putda
Benem neheng benem derya ü umman (neheng: timsah)
Benem kıymetlü kan Bahr-i muhide
*
Alem külli vücuddur can ben oldum
Vücudda can ile canan ben oldum
Suretimi göründir ki ademdür
Ma’nide sıfat-ı rahman ben oldum (ma’nide: mana aleminde)
*
Zahir batın kamu alem ben oldum
Nekim var puhte ü ham ben oldum
Her nekim var ayan gizli cihanda
Gör ahi cümleye derhem ben oldum
*
Benem ol gevher-i vahded ki derler
Benem cümle sıfat ü zat ki dirler
Benem Mansur benem dem-i enelhak
Benem Ayyar benem Bagdad ki dirler
*
Alem külli vücudumdur vücudum
Özüm özüme kılurum sücudum (=Kendi özüme secde ederim)
Özüm özüme söylerem sözümi
Özüm şeyhüm özümdür hem müridüm
Budalanâme’den:
Kamu şeyde menem ayn-ı hakikat
Sıfat-ı zat-ı mutlak bahr-i hikmet
Sud menem ziyan menem işde dükkan bendedür (sud: kazanç)
Bürhan-ı esrar menem sırr-ı nihan bendedür
-
Zahid ü Tersa menem Mescid-i Aksa menem (zahid: aşırı dindar, tersa:hristiyan)
-
Mürde-i İsa menem yahşi yaman bendedür (mürde: ölü)
Tamu vu uçmak menem cümle mekan bendedür (tamu - uçmak: cehennem-cennet)
Ademe maksud menem işte fulan bendedür
Evvel ü ahir menem genc-i nihan bendedür (genc-i nihan: gizli hazine)
Yunus Emre’den (ölm. 1320):
Ol kaadir-i kün feyekün lütfedici Rahman benim
(Ol deyip herşeyi yaratan bağışlayıcı benim)
Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim
Ayıplarını örtücü ol delil-i burhan benim
Hızır ola yarın sakka onu kılan gufran benim
Kudret işi çoktur benim hem zahir ü ayan benim
Kabe vü büt iman benim çerh uruban dönen benim (büt: put)
Bulutca havaya ağıp rahmet olup yağan benim
.....
Et ü deri sünük çatan hükmeyleyip diri tutan
Kudret beşiğinde yatan hikmet sütün emen benim
Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
Mutlak kafir inanmayan evvel ahir heman benim
Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404):
Çeşme-i hayvan benim bendedir ab-ı hayat (çeşme-i hayvan: canlılar kaynağı)
Dur neçe bir yatasın fizulumat’il memat (fizulumat’il memat=ölüm karanlığında)
Levh ile Kur’an benim Mısr ile kand u nebat
-
Genc-i nihan uş benim kevn ü mekan uş benim
-
(Gizli hazine benim işte, varlık ve yer de benim)
-
Cism ile can uş benim vacib ile mümkinat
Kafire tufan benim münine Nuh u necat (necat: kurtuluş)
....
Bay ile yoksul benim yolcu ile yol benim
Kim ki bu mensubeyi oynamadı oldu mat
-
Mülk ile ile malik benim muhyi vü halik benim
-
(muhyi vü halik: canlandırıcı ve yaratıcı)
-
Mürşid ü salik benim abid-i aşnam ü Lat
Haşr ile mahşer benim sahib-ül kevser benim
Hem gezerim derbeder ki ehl-i zekatım zekat
....
Şem ile pervaneyim bahr ile dür daneyim
Mescid ü meyhaneyim mabed ile Sumenat (Sumenat: Hindu tapınağı)
-
Çarh-ı muallak benim fa’ili mutlak benim
-
Hak ileyim Hak benim ayet ile beyyinat (beyyinat: açıklık, ispatlanabilir)
Cümle benim cümle ben dehr ile hem kainat (dehr: zaman)
-
Kendi vücudunda çün buldu Nesimi seni
-
Bildi yakın kendidir mazhar-ı envar-ı Zat (=Tanrı nurlarının açınımı, mazharı)
“İnsan Mutlak varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hiçbir mahluk böyle bir nailiyet (erişim) görmemiştir... Öyleyse ‘Ben Hakkım, ben bu gerçeğin kendisiyim (ene’l Hak)’ denilebilir mi? Bir ağacın ‘inni enellahü ’, yani ‘ben Allahım’ demesi ve bir insanın bu sözü söylemesinde şaşılacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. Mademki
bütün alem Hakkın suretinden ibarettir. O halde her kim ve her hangi şey ‘ben O' yum’ dese, yalan söylemiş olmaz. Çünkü buradaki ‘ben’ sözcüğü alemin bir parçası olan söylemek mazharını
taşıyan şahsa değil, alem suretinin gerçek sahibi bulunan Hakk’a işarettir...”
11. Kaygusuz Abdal’ın Değişik Konular İşlediği Başka Şiirlerinden Örnekler
11.1 Kaygusuz Abdal Tanrı'nın Anasını Babasını Soruyor
Kaygusuz Abdal'da Tanrı'yı sorgulama, aşağılama, sövgü, hakaret tehdit ne ararsanız bulursunuz. Yücelttiğini sandığınız an, yerin dibine
batırmıştır. Ali ile kıyaslar, okuma yazmada ondan geri kaldığını söyler. Kıldan köprüden önce kendisinin geçmesini ister. Cennet neyise; bahçedir, muhabbet yeridir ama cehennemi karşısına dikmeyi akılsızca bulur.
Hele namaz kılmayanı ateşe atan, ancak onun gibi anasız babasız bir piç olabilir. Tanrı'nın heryerde ve herkeste zuhur ettiğini ve tüm sırlarını bildiğini söyler. Bu sırları açıklayıp, onu dile düşürmekle tehdit eder. Dinlerdeki bu tür inançlarla alay ederken, inananları da eleştirmektedir. Tanrı'ya onca başkaldırı ve amansız saldırısına rağmen, sonunu kurnazca bağlıyor, kendini güvenceye almak için. Yaradana inancını ortaya koyup, onunla dost olmak istediğini
vurguluyor. Böylelikle tanrıyla şakalaştığı ve ona naz yaptığına inandırıyor okuyanları:
Yücelerden yüce gördüm
Erbabsın sen yüce Tanrı
Bu allahlığı sen nereden
Satın aldın kaça Tanrı
-
Ali ile bir olmuşsun
-
Bir mektepte okumuşsun
-
Ali olmuş hafız kelam
-
Sen okursun hece Tanrı
Gelip geçsin kullar deyu
Hele biz beri duralım
Yiğit isen geç a Tanrı
-
Yaratmışsın bağ ü cennet
-
Kulların etsinler sohbet
-
Cehennemi niçin yarattın
-
Be akılsız koca Tanrı
Bizi ateşe atarsın
Kul yanması abes değil
Gel bas kızgın saca Tanrı
-
Senin kulların anılır
-
Atası anası ile
-
Senin anan baban yoktur
-
Benzersin bir pice Tanrı
İçini dışını bilirim
Sırrın halka faş edersem
Halin olur nice Tanrı
-
Kaygusuz'em der buradan
-
Cümle mahluku yaradan
-
Kaldır perdeyi aradan
-
Gezelim bilece Tanrı
-
Kaygusuz Abdal bir başka şiirinde Tanrı'nın, neden insanı çamurdan yaratıp da işleri karıştırdığını sorguluyor. Balçıktan yoğurup
yaptığı(!) insanlara günah yükleyip, hem de bakkalmış gibi onları tartması, ağır gelenleri katran kazanlarına atması, kıldan köprüden geçirmesini anlamsız buluyor. Bütün bunları neden yaptığını sorarken, bu
saçmalıklarla insanların kafalarının bulandırılması, aşağılanması ve korkutulmasını dile getirerek, toplumsal eleştiriye dönüştürüyor. Gerektiğinde en yapılamaz denileni, uçmayı başararak korkuların
aşılabileceğini gösteriyor Tanrı'ya meydan okuyarak:
Adem'i balçıktan yoğurdun yaptın
Yapıp da neylersin bundan sana ne
Yarattın insanı saldın cihana
Salıp da neylersin bundan sana ne
-
Bakkal mısın teraziyi neylersin
-
İşin gücün yoktur gönül eğlersin
-
Kulun günahını tartıp neylersin
-
Geçiver suçundan bundan sana ne
Mümin olan kullar didara yetsin
Yılana emreyle tamuyu yutsun
Söndür şu ateşi bundan sana ne
-
Sefil düştüm bu alemde naçarım
-
Kıldan köprü yaratmışsın geçerim
-
şol köprüden geçemezsem uçarım
-
Geçir kullarını bundan sana ne
Nice kullarını ceh'neme attın
Nicesin ateş-i aşk ile yaktın
Yakıp da neylersin bundan sana ne
Bu şiirden tasavvufun naz makamını belirleyecek inanca ilişkin tek dize, “Mümin olan kullar didara yetsin” olabilir. İnanan, korkuyla değil sevgiyle sana ulaşır, didarını (yüzünü) görür, anlamındadır.(42)
11.2 Kaygusuz “Pişmeyen Kaz” Gerçeküstü Simgesiyle Yaşamın Güçlüklerini, Toplumsal ve Bireysel Sorunların Çözülmezliğini Anlatıyor
Bir kaz aldım karıdan
Boynu uzun borudan
Kırk abdal kanı kurutan
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk gün oldu kaynatırız kaynamaz
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Bulgur Allah deyü kalgır
Be yarenler bu ne haldir
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
-
Kaygusuz Abdal, şiirin sonunda kendini ele veriyor: Bunu verdiği söze (ahd) sadık kalarak (vefa) postunu (sırtına atıp) kaldırıp gitmesinden
anlıyoruz. Görünüşte kendi üzerine aldığı bir hizmeti yerine getiremeyişi, çeşitli nedenlerden dolayı işini pişirip kotaramadığını anlatıyor Kaygusuz. Bir türlü pişmek bilmeyen kaz
simgesiyle gerçeğin ötesindeki doğruyu (sürrealistik gerçekliği), yani döneminin inançsal ve toplumsal yaşamı içinde yaşanan zorlu koşulları ve olayları, sorunların çözülmezliğini gösteriyor; onları alaya
alarak, gülmeceye çevirerek irdeliyor. Bu tür şiirlerinde Kaygusuz olmazları, zıtları, benzemezleri ve birbirine aykırı özne ve nesneleri öylesine eylemlerde buluşturuyor ki, asla karşı çıkamıyor ve gülerken
düşünüyorsunuz.
Toplumsal eleştirilerini, amansız yergilerini simgelerle örgülemiş ve gerçeküstü ögelere dönüştürmüştür Kaygusuz Abdal. Gerçekleri tüm çizgisel
ayrıntılarıyla (realistik) değil, o çizgilerden geometrik paraboller, biçimlenmeler oluşturarak gösteriyor. Özümsediği gerçekliği, kaba çizgisel doğrularından uzaklaştırıp kendisine yabancılaştırılmış havası
veriyor, ama bu şiirlerindeki simgelere yüklediği yoğun anlamlar içinde, okuyan dinleyen her birey ve topluluk kendi gerçeklerini görüyor ya da düşlerini, özlemlerini yaşıyor. Kaygusuz’un bu şiirlerde
kullandığı dil, kırda bayırda dolaşan gün bulup gün yiyen gezgin Torlakların, Kalenderlerin; yaylaktan yaylağa göçen, mezralar, köyler ve küçük kasabalarda en kötü sosyo-ekonomik koşullar içinde yaşayan Alevi
Türkmen halkların Türkçesi; yani ağır vergilerin, zorla alınan borçların altında ezilen alt toplumsal tabakaların dili.
“Boru boyunlu kazlar, tarlalara üşüşen kelebek sürüleri, işlenmeyen ve bataklığa dönüşerek sivrisineklere yuva olmuş tarlalar, develer,
eşekler, balıklar, leylekler, kavaklar, dağlar, ovalar”
onların koyun koyuna yaşadıkları doğa ve can yoldaşları.
Bu nedenle Kaygusuz Abdal’ın bu sürrealist
şiirlerini çok rahat anlıyorlardı. Zaten halk, kendi aralarında bu sözcüklerin ve söz kümelerinin her birine onlarca mecazi anlamlar yükleyerek -simgeler aracılığıyla- konuştukları dili yönetici sınıfa karşı koruma
aracı yapmışlardır. Devleti, padişahı, memurları ve beyleri simgeler kullanarak, mecazlar üreterek eleştirmişlerdir. Toplumsal korunma içgüdüsünün, ya da toplum bilincinin yarattığı masallarda, destanlarda
türkülerde hâlâ yaşamaktadır. Örneğin,
“Manda yuva yapmış söğüt dalına / Yavrusunu sinek kapmış gördün mü? Amanın
tiridine bandım... Sabahtan erkenden çifte giderken / Öküzüm torbadan düştü gördün mü? / Amanın tiridine bandım...”
gibi türküler çığırıp ve “Aslı yok yaylasında onbin koyundan” haber veren uzun havalı kaşık oyunuyla hem
eğlenir-eğlendirir, hem de toplumsal eleştirilerini yaparlar.
Kaygusuz Abdal da aynı kaygıyla, yergilerini, toplumsal eleştiri ve gerçekleri, halkın diliyle halka bu yöntemle götürmüştür. Bu şiirler aynı zamanda,
genele açık pazar yerlerinde, hanlarda kervansaraylarda, çarşılarda ve panayırlarda sazla okunup gülünecek, eğlenilecek ve zevk alınacak destanlardır.
Olmazlar destanı ile gerçeği anlatmak!
Allahımın dağında üç bin balık kışlamış
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa
Dinle imdi şu ben beni ögeyin
Usta Kerem elüm vardur her işde
Şöyle kesad düşmiş iken...
Ya alkışda bulınasız ya kargışda
-
Durup bir şehre ugruluga vardum
-
Bir ok ile bin bir varyimez urdum
-
Çarşu çarşu dükkan komadum yardum
-
Bin tay ipek çıkardum bir kirişde
Ustam beni dögdi ben kakıdum
Çulla hem bin bir çile bez dokıdum
Hisabı var argaç ile arışda
-
Terziyüm parmaga yüksük takarum
-
Yanum sıra yitmiş şakird nökerüm
-
Bir dürtişde bin bir kafdan dikerüm
-
Aslı vardur ignesini sürişde
Bir avuçda yüz mut darı saçdum
Marsuvanla at katır komadum geçdüm
Hiç önüme kimse gelmez yarışda
-
Dahı yeltenürem illa geçmedüm
-
Çok günah işledüm illa açmadum
-
Anında muzlimesinden kaçmadum
-
Üç yüz altmış kelek kuçdum oruçda
Günahını bağışlasın Hak senün
Hiç bu sözde bir kusurun yok senün
Oranlayıp top top idüp sürişde
11.3 Kaygusuz Abdal “aşka düşmüş sakalını bıyığını kırkarken” , “dizini dikip oturan” Eksik ve Bilgisiz Kadınların Okutulup
Eğitilmesini İşaret Ediyor
Ben bu aşka düşeli
Bu sakalı kırkarım
Dost ile bilişeli
Bu sakalı kırkarım
-
Ben kırkarım o biter
-
Çimende bülbül öter
-
Usta berber der yeter
-
Bu sakalı kırkarım
Bilindi cümle razım
Gayrı sakal ne lazım
Bu sakalı kırkarım
-
Ben çaları tanbura
-
Giyinirim tennure
-
Hak çerağın uyara
-
Bu sakalı kırkarım
Gayrı gönülden atam
Çok mu gelir bir tutam
Bu sakalı kırkarım
-
Bem gezerim yazıda
-
Kuvvetim var bazuda
-
Ne işim var kadıda
-
Bu sakalı kırkarım
Hep kesilse gam yemem
Hiç kısa uzun demem
Bu sakalı kırkarım
-
Sakalımla başımı
-
Bıyığımı kaşımı
-
Hak onara işimi
-
Bu sakalı kırkarım
Fartı furtu bilmenem
Bir tüyünü koymanam
Bu sakalı kırkarım
***
Hey erenler hey gaziler
Avrad bizi döğeyazdı
Çekdi sakalım kopardı
Bıyığımı yolayazdım
-
Baltanın sapını kaptı
-
Kağnının küpünü söktü
-
Silkindi üstüme çıktı
-
Kemiklerim kırayazdı
Çekdi kopardı saçımı
Kırdı eğemin ucunu
Yine bizi döğeyazdı
-
Avrad oldu bize vezir
-
Bizi etdi köye kizir
-
Gahi tuz ister gah bezir
-
İnek gibi gibi sağayazdı
Başım alam nere gidem
Ben bu avradı ne idem
Bizi köyden koğayazdı
***
Eksik avradın kötüsü dizini dikip oturur
İşinin kolayın bilmez yüzünü yıkıp oturur
Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur
Suya batırmış kovayı akara bakıp oturur
Danalar yemiş hamuru tekneye bakıp oturur
-
Kaygusuz son iki şiirde öyle simgelere filan başvurmuyor; birlikte yaşadığı, çok yakından tanıdığı iki kadın kişiliğinde topladığı kötü ve
yakışıksız davranışları ayrıntılıyor. Ancak kadın tiplerinden böylesine yakınmasını kimseyi, Kaygusuz’un kadınları sevmediği, onları aşağıladığı varsayımına götürmesin. Kaygusuz’un kadınsız günü yoktur; “zangadek (ansızın) âşık olan” ve Torlak kılığına bakmadan, “her seher vakti karşısına” çıkıp bir dilberin “lebinden buse” isteyen bir ozandır o. Urum’da, Şiraz’da, Çin ve Hitay’da gönül eğlendirdiği “yari” vardır, Şiraz’dakiyle birlikteyken, Urum’dakini düşünür. Edirne’de, Filibe’de, Yanbolu’da, “Manastır’da başı açık” kadınlarla ilgilendiği ve seviştiğini açık açık anlatır şiirlerinde.
İlk bakışta, huysuz bir kadınla yaşanan mutsuz bir aile ortamını anlatan üçüncü şiirde, dönemin günlük yaşamını da görmekteyiz.
Ailede bu türden olumsuz özelliklere sahip bir kadının bulunmasının, nasıl mutsuzluklar ve sorunlar yaratacağı ortadadır. Bu bağlamda şiirin içinde kadının okutulup eğitilmesi, kurtulması gerektiği sürrealist
gerçeklik yatıyor. Bir önceki şiirden rahatça anlaşıldığına göre, Kaygusuz Abdal mutsuz bir evlilik geçirdiği için, yaşadığı gerçekliği topluma malederek kendisi gibi olanların da sözcülüğünü yapmaktadır.
12. Kaygusuz Abdal’ın Yapıtları Üzerine Birkaç Söz ve Sonuç
Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda olan yapıtlarını anlatım yönünden üçe ayırmak gerekiyor:
-
Abdurrahman Güzel bu yapıtları (Doçentlik yıllarında), farklı nüshaları dahil, tek tek görmüş ve incelemiş; karşılaştırmalar yaparak kendi
anlayışına uygun olanları öne çıkartıp dökümünü yapmış ve yapıtların çok kısa özetlerini vermiş bulunmaktadır.(43) Bu sayfalardan
özetlersek: Kaygusuz’un şiirsel yapıtlarından Divan’ında bulunan iki yüz şiirin büyük çoğunluğu gazeldir. Hece vezniyle yazdığı otuza yakını ise Güzel’in
şathiye olarak adlandırdığı, başlarda açıklamalı örneklerini verdiğimiz gerçeküstücü toplumsal yergi şiirleridir. Gülistan, batıni tasavvuf inanca göre dünyanın ve Adem’in yaratılışı ve peygamberler tarihinin şiirsel öyküsüdür. Baba Kaygusuz üç lirik Mesnevi’sinde tasavvufi konulardaki coşku ve heyecanını dışa vurur.
Aşağıya aldığımız 71 beyitlik bir mesnevi olan Gevhernâme onun vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışını gevher simgesiyle dile getirir. Minbernâme şiirinde ise kendi özünü (nefsini) bilmenin Tanrıyı bilmekle eşdeğer olduğunu açıklığa kavuşturur.
Kaygusuz Abdal, şiirlerinden ancak yüzde yirmisini hece vezniyle yazmış. 500’e yakın gazeli ve 8000 beyit dolaylarındaki mesnevilerinde ise aruz
vezni kullanmıştır.
Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un “Budalanâme, Kitab-ı Miglate, Vücudnâme ve Risale-i Kaygusuz Abdal” adını taşıyan dört düzyazı eserini, uzun özetleriyle birlikte eleştiri ve yorumlarıyla tam metinlerini yayınlamıştır Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında
çıkan kitabında. Zaten 1981 yılında Kültür Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu olduğu “Kaygusuz Abdal” kitabında, şiir-düzyazı karışımı Saraynâme ve Dilgüşa’la birlikte Kaygusuz’un tüm yapıtlarının özetlerini vermiş; edebiyat ve tasavvuf inancı yönünden
inceleme ve değerlendirmelerini yapmış bulunuyordu.
Ancak, yukarıda karşılaştırmalı örneklerde çok kısa bazı paragraflarını verdiğimiz bu metinler Abdurrahman Güzel’in düşünce ve yorumlarıyla
öylesine birbirine karışmıştır ki, onların özgünlüğü güven uyandırmamaktadır. Araştırmacı ve bilim adamlarının tarih ve topluma karşı büyük sorumluluğu vardır, bunu asla unutmamalıdır. Bu tür bilimsel çalışmalarda
özgün metin (ilk yazıldığı dil ve yazı), çeviriyazı (transcription) ve çeviri-açıklama-yorum birbirinden bağımsız
olarak verilir aynı kitap da olsa. Yapıtın tümelliğini sayfalar ve paragraflara yollamalar-dipnotlar sağlar. Bu kurallara uymadığınız takdirde, sizden farklı düşünen başka araştırmacılara inceleme olanağı vermemiş
ve o yapıtı tekelinize almış olursunuz. Bu asla bilimsel tavır değildir ve bilimin onurunu çiğnemektir. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un yapıtlarına Sünni görüş açısından ve 12 Eylül anlayışının devlet felsefesi
ve kendisinin de mimarlarından olduğu Türk-İslam sentezi doğrultusunda değerlendirmiş. Bilim adamı tarafsızlığını göstermemiş ve kendi düşünce yapısına uygun davranmıştır.
Güzel’in tamamıyla karşı olduğumuz olumsuz değerlendirmelerine rağmen kitaplarını, Kaygusuz Abdal üzerine şimdiye kadar
yapılmış araştırmalar arasında en ciddiye alınacak çalışma olarak görüyoruz. Gerçekten de Kaygusuz Abdal Sultan’ın bilinen ve bilinmeyen tüm yapıtlarını, elyazmaları halinde kitaplıkların küflü arşiv
raflarından gün ışığına çıkarmış ve biraraya getirerek incelemiş olması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, bu çalışmamızı Abdurrahman Güzel’in kitapları üzerinden yaparak, Kaygusuz Abdal’ın
kimliği, yaşamı, inanç felsefesi hakkındaki düşünce ve görüşlerimizi özetlemeye çalıştık.
Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz: Kaygusuz Abdal Sultan’ın bütün bu şiirsel, düzyazı ve karışık yapıtlarının özgün metinleri, doğru ve düzgün çeviriyazıları (transkripsiyonu), uzmanları tarafından tüm tarihçi, araştırmacı yazar ve bilim adamlarının incelemesine sunulmadıkça, bu büyük Alevi düşünür ve ozanını gerçek anlamda tanımak ve değerlendirmek olası değildir.
13. Kaygusuz Abdal’ın Mesnevilerinden Örnekler
-Dolapnâme-
Sual ettim bugün ben bir dolaba
Niçün daim sürersin yüzün aba
Niçün bağrın deliktir gözlerin yaş
Sebeb neden dolaştın bu itaba
İnildinden delindi dertli bağrım
Firakından ciğer döndü kebaba
Ne zulmetti sana bu çerh-i gerdun
Ki derdin defteri sığmaz kitaba
Dolab eydür eya gözüm çırağı
İşitmeğe cevabım aç kulağı
Benim budur sorarsan sergüzeştim
Ki ben yaylar idim bir yüce dağı
Geçirmiştim seradan göklerimi
Eriştirdim süreyyaya budağı
Durağa derneşüben kaumu kuşlar
Budağunda tutarlardı otağı
Öterdi tuti vü kumri vü dürrac
Geçirdim bir zaman bu resme çağı
Heves bağında can mürgi gezerken
Üzüldü ömr kuşunun tuzağı
Kaza koptu meğer dest-i Huda’dan
Ki bir şahs irişüb saldı nacağı
Delüben bağrımı taktı kemendi
Sürüdüler dolaştım her sokağı
Sokaklarda niçe müddet yaturken
Gelen geçen ururlardı ayağı
Demir mıhlar dokundu yütrgimr
Kaza destiyle çerhin çomağı
Zekerya gibi bağrımdan delüben
Dolap içün düzelttiler yerağı
İnilerüm ben anda dost deyüben
Gözüm yaşı sular büstan ü bağı
Felek kime tatırdı bir kaşık bal
Sonunda sunmada tas ile ağı
Şüleyman kim sürerdi tahtını yel
Son ucu toprağa kodu yanağı
Skender kim cihanı Kaf ber Kaf
Tutup hükmiyle sürmüştür yasağı
Gezip zulmet ararken ab-ı hayvan
Dolu zehr ile sundular eyağı
Kani Kayser kani Kisra kani Sam
Belürmez bunların yurdu durağı
Cihanın varlığı baştan başa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı
Resul buna çü beyt-ül-ankebut der
Pes ol olur m(n)ekeslerin durağı
Baka ehli fenada mülk edinmez
Bakadır onların yeri durağı
Alai Gaybi bundan tekke kılmaz
Hak’ın fazlıdürür ancak dayağı
Sabır seccadesin altına almış
Tevekkülden kuşanmıştır kuşağı
Sözünü Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün sükkeri dana buzağı
-Minbernâme-
Eya aklı ile irfanım deyenler
Eya mülke Süleyman’ım deyenler
Eya bildim deyenler cümle hali
Eya vardım deyenler doğru yolu
Hakkı buldum deyu irşad edersin
Depersin minberi feryad edersin
Ne bildin neye erdin işbu halde
Akıllar mat olubdur bu hayalde
Buna akl ile kimse ermemiştir
Göziyle kimse Hakk’ı görmemiştir
Bu bir deryadürür akıllar ermez
Özünden geçmeyen Rab’bini bilmez
Dilersen bulasın kevn ü mekanı
Özünden fariğ ol Rab’bini tanı
Ki sen benliğini gider aradan
Bilesin ta seni kimdir yaradan
Sen ü ben eylemek şeytan işidir
Sen ü ben eylemez ol kim kişidir
Özünden gayri kul görmez arada
Hak’ı hazır görür ağ ü karada
Dilersen olasın mahrem-i esrar
Bu dünya gavgasına uyma zinhar
Feragat ol cihanın gavgasından
Ki nefsin kurtarasın fitnesinden
Hemen seyrancısın seyranın eyle
Sakın deme ol öyledir bu böyle
Özüne gel özüne Tanrı dostu
Sana direm budur sözün dürüstü
Cihan halkının işbudur hayali
Hayali gice gündüz mülk ü mali
Eğer söyler olursan Hak sözünü
Çevirir yüzünü örter gözünü
Azazildir Hak’a eylemez ikrar
Gerekse söyle ana bunca tekrar
Binüpdür nefs atına ha seğirdir
İşitmez kulağı hemen sağırdır
Hemen bir birinin aybın gözedir
Ne idüp nice ideceği bilmez
Birinin unduğun biri dilemez
Eğer malin varsa kavm ü kardaş
Cihan hlkı seninle cümle yoldaş
Eğer kendü halinde bir aşıkdur
Ona derler ki iş sevmez ışıkdur
Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai
Ha bir cenktir biri birin beğenmez
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez
Bulurlar bir sözü bin söz ederler
Koyup doğru yolu eğri giderler
Söz ile bulmak olsa idi Hak’kı
Uçup arşa çıkay(r)dı fakı
Cihanda şimdi kavga çoğalubdur
Cihanı fitne-i şeytan alubdur
Eğer alim eğer sofi vü derviş
Heman şöhret olubdur cümle cünbiş
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal
-Esrarnâme-
Esrarı gördüm bugün binmiş gider bir ata
Şöyle kim derviş olmuş herkiz (asla)söylemez hata
Miskinlikten görünür iner alçak sıfata
Gelen yıl çok derem der ister birazın sata
İnsan değil hayvandır başın bürüye yata
Esselam iy dürr-i derya-yı cemal
Esselam iy afitab-ı bizeval
Her dem içinde kadirsin her sahad
Yirde gökde yine sensin cisme can
Pür kemalsün kudretün noksanı yok
Sen bilürsün sen kılarsun iy Çalab
Derdümi vasf-ı hikayet eylerem
Ay (u) güneş gedilüb tolmaz idi
Ol alemde bile cevlandayıduk
Ketre varı külli ummandayidi
Kendi kudretin kılaydı aşikar
Öyle gevher kim misal-i muteber
Vuslatı fürkat ayırdı ortadan
Işk-ı varak hem ol divandandurur
Gevher aslı heman ol birdendürür
Cümle hüner hem ol gevherdendürür
Cümle varlık heman ol Hak’dandurur
Eyleyüben hem o dem kıldı karar
Dürr ü sadef Hak katında birdürür
Bardak içinde suyı kıl ihtiyar
Su temizdür bardagun kılgıl temiz
Şakird olan akıbet üsted ola
Ud sandal serv ü tüba ergavan
İhtiyar oldur kamuda ihtiyar
Akl içinde her neye irdümise
Her nefesi buy-i müşkin eyledüm
Güneş ile bile görmişem ayı
Tutiye şekker gerek hare saman
Hümanun hüma bazun baz ola
Sözümi heman yirinde banlaram
Anı koyana erenler er didi
Ta ki hallolmak dilersen müşkilün
Toprağa düşen güher hiç solmadı
Hiç mukallidler müselman olmaya
Bekledi peygamberün kabrün heman
Gıll u gişdan kalbi daim saf olan
Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981.
Abdurrahman Güzel:Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri.Ankara 1983.
Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963.
Bernard Lewis: The Jews of Islam (İslam Yahudileri). Princeton University Press 1987.
İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995.
İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995.
İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996.
Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977.
Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955.
Saint Athanase, çev. Arnauld D'Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert (Çöl Keşişlerinin Babası Saint Antoine'nın Yaşamı), Paris
1943.
Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970.
Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti... II. Ankara 1989.
Yaşar Yücel: Çobanoğulları-Çandaroğulları Beyliği I. Ankara 1988.
1 Menakıbnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 22.
2 Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955: 26.
3Sadeddin Nüzhet Ergun, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, s. 28.
4 Mesaliku’l-Ebsar’dan aktaran Yaşar Yücel: Çobanoğulları-Çandaroğulları Beyliği I. Ankara 1988: 184, 201.
5 Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinden aktaran, Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 41-42.
6Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 54, dipnt. 25.
7 Bu motif zaten 8. yüzyılda “tacını tahtını terkeden İbrahim Ethem (ölm. 777) ile İslam sufizmine, yani tasavvufa girmiştir. Belh prensi olan İbrahim Edhem, Suriye gezisi sırasında tanıştığı Hıristiyan mistiklerinden rahip Simeon'dan gnosizmi, yani marifeti tanıma yöntemi olan dünya nimetlerini terk etmek olan çilecilik (murakaba, inziva) sanatını öğrenmiş. Sonra bunu İslam tasavvufuna taşımış olduğu bilinmektedir. Ancak, Suriyeli rahip Simeon'dan dört yüzyıl önce Hristiyanlığa bu inanç yöntemi girmiştir. Mısırlı 'çöl keşişlerinin babası' olarak tanınan Aziz Antonius'a (ölm. 356-357), genç ve çok varlıklı bir kimsenin oğlu iken Tanrı şöyle sesleniyordu: "Eğer mükemmel (kamil insan) olmak istiyorsan, git sahibolduğun herşeyi sat ve parasını yoksullara dağıt. Sonra gel beni izle; sen gökte bir hazine olacaksın!" (Saint Athanase, çev. Arnauld D'Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert. Paris 1943: 8.)
8 Abul Hattab (ölm. 762) tarafından yazıldığı ispatlanan ve Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen Ummu’l Kitab’daki
Salsal’ın (Salman) Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz’un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı
Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, çeşitli kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına çıkan Şeytan’a karşı dokuz kez kavgaya girdiğini
görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır.
Onun ikinci ve üçüncü kavgasından iki kısa betimleme geçelim:
“ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş
söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür dirler. Bunlar bu
sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çıkardı. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol
galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa
dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am
getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi...Düşidir. Yalnız kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:
Cümle aleme sultan ben oldum
Saadet gevherine kan ben oldum
- Ben ol bahr-i muhitem her gönüle
- Veli bu suret-i insan ben oldum
Suretümi gören dir ki ademdür
Surette sıfat-ı Rahman ben oldum”
“…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi:
‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde Şeytan çıkageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki
ugradum’ dir. Derviş kepenegün çıkardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…”
Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:
Hak’a minnet canum külli nur oldu
İçüm taşım nur ile mamur oldu
Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud
Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud
9Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 80.
10İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995: 208-216.
11 Menakıbnâme AG nüshasından aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.41.
12Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti... II. Ankara 1989: 41-42.
13 İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995: 147-150.
14Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 135-152.
15Divan’dan aktaran Abdurrahman Güzel, agy. s.202-203.
16Divan, Mar., v.334a.
17 Abdurrahman Güzel, agy. s.81-82.
18 Abdurrahman Güzel, agy. s.205-208.
19 Abdurrahman Güzel, agy. s.102; Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970: 144.
20 Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977: 229.
211 Edirne mud’u 11,546 kg olduğuna göre, 11,5 ton pirinç söz konusudur.
22 Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press 1987: 104, 208.
23Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963: 247-252.
24 Abdülbaki Gölpınarlı, agy. s. 214-215.
25Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 180-181.
26 Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 212-213.
27 Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 260.
28 Varidat, s.125.
29Budalanâme s.18’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.263.
30 Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal. 146-7, 264.
31Hacı Bektaş Veli, Makalat, s.88.
32Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, agy. s143-144)
33Yunus suresi, ayet 62: İyi bilin ki, Tanrının dostlarına, yani evliya (veli’nin çoğulu) için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
34 Pes Hak Taala celle cellale dünyada her nekim halk etti ise adem oglanında mevcutdur. Bilki ademde dahı artık vardır. Hacı Bektaş Veli (ölm. 1270 / 72), Makalat, s.79; Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404): Hak teala varlığı ademdedir / Ev anundur ol bu evde demdedir... Her ne yerde gökte var ademde var / Her ne ne ki yılda ayda var ademde var / Ne ki elde yüzde var kademde var / Bu sözü fehmetmeyen adem davar, Ey Hakk’ı her
yerde aydursun ki var / Sende bes Hak var imiş Hak sende var...
35Arş ile ferş arasında çok nesneler vardır. İlla ademden ulusu yoktur. Dügeli (bütün) alem adem için halkolmuştur. İmdi gafil olan kimesne ilm ile irade-i ezeliye istiye, gözleye. Arştan ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa kendude (kendinde) bile ve bula. Hacı Bektaş Veli, agy. s. 69; İnsan saltık varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. Bütün alem kendisini örgüleyen cüzleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve
tasarrufların, gerek mücerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık için bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı)
mazharıdır. Şeyh Bedreddin, Varidat, s.160-167.
36Bu beden için ölümsüzlük olmadığı gibi, kaybolduktan sonra cüzileri için de eskisi gibi bir birleşme yoktur. Şeyh Bedreddin,
Varidat, s. 150; Halkın zanneylediği üzere cesedlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çıkması olanaksızdır. Şeyh Bedreddin agy, s. 129.
37Vücudnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, s. 145-151.
38Budalanâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 227.
40 Kaygusuz Abdal,Gülistan’dan.
41 Kaygusuz Abdal, Divan.
42İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 109-112.
43 Haz. Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 38-42.
|