|
İsmail Kaygusuz
Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan
“Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir”
Kaygusuz Abdal
1. Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabaları
Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çoğunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”,
“Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en çok “Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal”ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç
şiirinde tasavvufi anlamda “kul ve miskin” sıfatlarıyla “Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi” adlarını
görmekteyiz. Kaygusuz Abdal’ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma noktalanmış görünüyor. Kaygusuz’un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman
Güzel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz’u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de geri kalmamıştır. “Sen insanı sorarsan / Hak’tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden” diyen Kaygusuz Abdal’a yeni ad koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi gerekçeyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez; sadece çarpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal’ın, önemsemediği için iki kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani “Dolapname” ve “Hünername” adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek, Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor.
Dolapname’den:
“...
Baka yurdı degüldür ki bakasun
Fena ehli tıtar bunda otağı
Alai Gaybi bunda tekye kılan
Hak’un fazlı durur ancak tayağı
Sözini Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün şekkeri tana buzağı”( 1)
“...
Cihanın varlığı baştanbaşa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı
Bakadır onların yeri durağı
Sabır seccadesin altına salmış
Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı
Değişik ellerden çıkan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı
kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin çekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa
kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç değildir; aynı yıllarda derisi
yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi’nin henüz kanı kurumamıştır Halep’te. Belli ki, Şeyh Bedreddin’den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal’dan da Kahire’dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı'nın
keremi ona dayanak-destek olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar
şekerin tadından ne anlasın?
Minbernâme'den:
“...
Eğer malin var ise kavm ü kardaş
Cihan halkı seninle cümle yoldaş
Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai
....
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal”(3)
Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların “dediklerini ve senin aşık halini
kimse anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çıkar” diyor. Sözde âşık olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de “tembel Alayi” diye çağırırlarmış.
Bu şiirlerde geçen “Alai (Alayi)” sözcüğü sadece bir toponymon’dur (toponumon), yani Gaybi’nin (Kaygusuz Abdal’ın) nereli olduğunu göstermektedir. “Alai (Alayi)” sözcüğünü, “Alaeddin” adının, “Seyfi, Bedri, Şemsi vb.” gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize göre Rıza Nur’un “Alaylı Gaybi” tanımlaması doğrudur. Buradaki “Alai (Alayi)”, tıpkı “Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)” gibi, “Alaylı, yani Alaiyyeli” anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, “Mesaliku’l-Ebsar” adlı yapıtında 14. yüzyılda, “Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında “Alay” veya “Alaya” diye bilinmektedir” diye yazıyor(4) Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan “Alay” adından “Alai-Alayi” (Alaylı) sıfatını üretmiş ve konuştuğu Türk dilinin kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz’un bazan aynı anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir.
Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın huzurunda özünü dar’a çekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı için, aldığı
(Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, “Abdal Musa’ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan” diyerek bunu açıklamıştır.
Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek” sayılıyor. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, “yol oğlu, yol evladı” olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor:
“Berzahtan kurtulup çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Ali Hilmi Dedebaba'dan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane”
Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan'a gönderilmiş ilk İsmaili
Dai'si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l- Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin el kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, “ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi “onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba”dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan’dan ikinci doğuşunu yaşamış ve “yol
oğlu” olmuştur.
Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi’nin “Kaygusuz” adını alması Menakıbnâme’de şöyle anlatılıyor:
“Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.”(5)
Menakıbnâme’de
“...ehl-i tarik içinde ma’ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi’nin oğlu idi.
Adına Gaybi derlerdi”
biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır:
“(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı karşıya
gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar okımışdı, ulumı bi’t-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılıç
çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi...
'Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta bir varlık' gibi birçok anlamlar içeren “gaybi” sözcüğü dahi bizce, Kaygusuz Abdal’ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.
Bize göre Kaygusuz Abdal’ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne “Alaiyeli Gaybi” ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan “Alaeddin
Gaybi” olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı'nın, Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrı'yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.
2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler
Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış görünüyor.
Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır’da eğitim görmüş biridir. Kaygusuz’un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel’in doğruluğundan – sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasrü’l Ayn’ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi(6) Menakıbnâme’nin 1517’den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetnâmesi’nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz Abdal’ın Abdal Musa’ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa’nın vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çıkarıp ona göstererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa’nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi’nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptırılarak, sahibine çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini anlatır. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid (görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş’i kurtarır. Burada Kaygusuz’un “yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)” inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet olarak, Menakıbnâme’yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi’ne geçirilmiştir. Bu karşılaşma da keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme’ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı’nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan’a (Büyük olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü’z-Zahir Seyfeddin Berkuk’tur) övücü şiirler okur.
Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip
Menakıbnâme’deki kerametleri Kaygusuz’un ve Abdal Musa’nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava çıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış.
İçeri girdiğinde onu Abdal Musa’nın huzuruna çıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu çıkarıp ona geri vermiş. Böylelikle Gaybi’nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa’ya candan bağlanmış ve varlıklı saray
yaşamını terketmiş.(7) Oysa Kaygusuz Abdal’ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme’ye geçirilmiş daha birçok şeyler gözlenebilecektir.
Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbnâme’ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal
Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:
“Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.”
Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:
“ Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür... Senün pederün bir
(Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın...”
Beg oğlu kararını verir:
“Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.”
Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çıplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır mücerredlik.
Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu
uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar” üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.
15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi’nde Hünkâr’ın hiç evlenmediği ve Kadıncık
Ana’dan olan çocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek çektirerek tekkelerde
riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”sinde yazdığı
“Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür”
sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?
Sultan Bayezid II’nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı
Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine dönüştü. Bu siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde mücerredlik
uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr’u-l Ayn’ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan’ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinde anlatılan sözde
mücerredlikten oğlunu kurtarmak için Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş açması inanılır olaylar mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa
sokuyor...
Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal’ın mücerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik
konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler geçirdiği, hatta âşık olduğu için her sabah önüne çıktığı kadının kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir.
Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz’un yapıtlarını çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış.
Kaygusuz Abdal’ın, şiirlerinden Gevhernâme’yi Muhammed’in kabrinin başında, Dolabnâme’yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su çıkartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çıkarıp, Menakıbnâme’ye koymuştur.
Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme’deki Kaygusuz’un Mısır’dan “dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah’a doğru yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri” de Kitab-ı Miglate’deki kişinin (Derviş’in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar(8) sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.
“Menakıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke’de şu güzergâhı takip ederek Anadolu’ya gelirler: Medine- Şam – Hama – Humus – Halep –
Kilis – Birecik – Bağdad – Hille – Küfe – Necef – Kerbela – Bağdad – Musul – Nusaybin – Abdal Musa Asitanesi."(9)
Peki Kaygusuz Abdal’ın Güney ve Batı Anadolu’da, Rumeli’de ve Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı? Edemezdi, çünkü Kaygusuz
Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır’dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra “Edrene şehrinde” buluşacaklardır. Batı Anadolu’da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani “kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa ovasında” Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde, düzyazılarında “Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere” karşı olduğu onları açıkça eleştirdiğini; Trakya'daki malikâne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya çalıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal’ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır...
3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir
Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna
rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz’un tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de
Menakıbnâme’den yola çıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek
ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı sürdüreceğiz.
Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu
tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya çalıştık.
Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’larda Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi
inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı
Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin,
Karaman ülkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da
dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal Musa tekkesi.(10)
Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu Hüsameddin
Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da
söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir ziyaret sırasında (belki de
ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal
Musa Tekkesi çevresindeki sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle içine düşürdüğü) aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya
başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi
olur...
İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun
(Menakıbnâme’ye göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi gösteriyor; bu
bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Her ne kadar kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip içirerek ağırlıyor.
Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbnâme’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir:
“Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid eteğine
yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!...”
Menakıbnâme yazarı sürdürüyor:
“Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun
terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane’de kaldı....”(11)
İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu
Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi ilişkilerinin
bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar sınıfından gençlerin gruplar
halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”(12)
Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük fıkıh
bilgini ve mutasavvıf olmuştur.
Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu, yeniyetmelik döneminde
Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekakıbnâme’deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.
Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen 15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79
tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüş bulunuyordu. Öbür yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan icazet
alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman Güzel’in bazan temkinli yaklaştığı , ama
çoğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür...
4. Kaygusuz Abdal’ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi
1359’larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşıyordu. Henüz 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal’ın akıl, inanç ve bilgi
gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz’u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz’un zamanın tüm inanç, felsefe, mantık,
hey’et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini öğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz’un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki
Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi yetişmesi için Kaygusuz’un Mısır’a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok
sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı'nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal’ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır’da. Kıbrıs
kralı Piérre’in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya’yı ele geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en geç 1362’de ölmüş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane’ye
dönüşünde Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman Güzel’in, “Kaygusuz’un
şeyhi Abdal Musa’ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren” diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir çeşit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz.
Abdal Musa Sultan’a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar’a durduklarını, hatalarından
arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kudümler çaldıran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa
Sultan tekkesi. Hindistan’dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali’nin zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa, batıni inançla kafirlerin
üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşı kaplamış tümen tümen erleri gelerek Genceli’yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem’de) Hüseyin için kanlarını dökerler; çerağlar uyandırıp, gülbenk çekerek Cemler
yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı'ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz,
artık pirinden ayrı düştüğü için ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa’ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan
sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun Hakk'a yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa
Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle okunması için şiiri verelim:
Beglerimiz Avlan gölün üstüne
Onlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Urum abdalları postın egnine
Baglar gelür sultan Abdal Musa’ya
Urum abdalları gelür dost diyü
Giydükleri nemed (aba) ile post diyü
Hastalar gelür derman isteyü
Sağlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Talip oldur bi rün nefsün haklar
Pir oldur talibi hatadan saklar
Çalınur kudümler açılun sancaklar
Tuğlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Er oglınun ikrarıdur yuları
Muhannidi çeksen gelmez ilerü
Ak Pınar’ın Yeşil Göl’ün suları
Çağlar gelür sultan Abdal Musa’ya
Hind’den bezirganlar gelür yayılur
Lokması çekilür açlar toyulur
Hakka aşık olan canlar soyulur
Begler gelür sultan Abdal Musa’ya
Ali zülfikarın aldı destine
Batın saldı kafirlerün üstüne
Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne
Daglar gelür sultan Abdal Musa’ya
Aşure aylarında kanlar dökerler
Çeraglar uyarub gülbenk çekerler
Anlar bir olmuş birlüge biterler
Birler gelür sultan Abdal Musa’ya
Bir niyazım vardur Gani Kerim’den
Münkir bilmez evliyanın sırrundan
Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden
Aglar gelür sultan Abdal Musa’ya
Kaygusuz Abdal’ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan çıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi
Korkuteli’ne çekilmiştir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz’un şiirinde görüldüğü gibi sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. Çünkü Beylerin
kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük çoğunluğu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli’den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete geçirebilmesi Abdal Musa Sultan’ın hayır
duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu büyük dost desteğinden yoksun kalmışlardı.
Kıbrıs kralı Piérre 1366’da bir donanma göndererek Alaiye’yi almak istemişse de Karamanoğulları’nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu
savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında Antalya’yı
Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi’nin kayıtlarına göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle sanıyoruz ki, Alaiye beyi
mektubu oğlu Kaygusuz’la göndermişti. Menakıbnâme’de geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal’ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür yandan Mısır’da yarım kalan eğitimini
tamamlamış olacaktır.
Kaygusuz Abdal’ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak 1397-8’de,
olasıyla yeni bir seyahatten Mısır’a döndüğü ve Dilguşa’yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu’l Ferec’e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr ül-ayin’i bu tarihten sonra aynı Sultan’ın izni
ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır’a geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire’de tanınmış bir batıni mutasavvıftı.
1397-8’e kadar Hicaz’ı, Suriye, Irak Güney ve Doğu Anadolu'yu, Azerbaycan ve İran-Horasan’ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.
5. Kaygusuz Abdal’da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi
Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu söylenen Fazlullah Hurufi’yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386'da Tebriz'de ortaya
çıkan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi’nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının
aslı, “insanı tanrılaştırmaktır”. Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir:
Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine
vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir.
Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışıdır). Hurufilikte
ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.
İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel
hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.(13)
Hurufiler “Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz'' demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin’e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal’ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal’lın “Vücudnâme”si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu görülür.(14)Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal “Adem’ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) üzere yaradılmuşdur” diyerek şöyle bir sıralama yapar:
“Ademün: Başı arş’dur ve Nokta-ı Ba’dur ve iki kaşı, biri fa’dur ve biri kaf’dur. İki gözleri, biri ayn’dur ve biri gayn’dur ve iki kulağı, biri
zal’dur ve biri dal’dur. Çenesi cim’dür ve gerdanı tı sin mim’dür. Burnu elif’dür ve dudağı te’dür. Üst dudağı be’dür...Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha’dür vb.”
Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal.
1383-4 yıllarında eğitim için Kahire’ye gelip, Mısır’da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin’in, orada tekke kurmuş bulunan
Kaygusuz Abdal’ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni düşünceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal’dır. Torunu Hafız Halil’in
Bedreddin Menakıbnâme’sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı Hüseyin Ahlati’dir. Bize göre Mısır’da başlayan Kaygusuz-Bedreddin düşünce yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında birlikte
Anadolu’ya gelmişler ve Küçük Asya’yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen boyları arasında,
halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en büyük propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve
düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin’in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı örnekler üzerinde yaptığımız
yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden açık açık tartışılsın ve eleştirilsin.
Kaygusuz Abdal’ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan
Yunus Emre’den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir.
6. Karşılaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler
Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz’un felsefi inancı. Hacı Bektaş
Veli’den ve Yunus’dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye ulaşılır.
Kaygusuz Abdal:
“Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” Budalanâme, s.51
Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem
Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem
Sui-i salus nedendir hüzne münkir geçindiği
Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak’tan bilmezem
O şah-ı hüsnün ışkına özümü viran kılmışam
Kaygusuz Abdal’dır adım cübbe vü kaftan bilmezem
Hünkâr Hacı Bektaş Veli: “Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.”
Yunus Emre:
Işk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdir salat
Can secdeye vardı dost mihrabında
Yüz yere koyuban eyler münacat
....
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet
7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne’dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) Döneminde Değil
Edrene şehrinde bugün bir dükkan aldım kiraya
Ol mahalde sataşmışam bir akçası çok karıya
Dedüm ki bu dem gelmişem kiraya dükkan almışam
Eydür yigit gel içerü döşek getürsin cariye
Eydür ki bu Rum-ili’dür sanma ki Anatolı’dur
Bunda esir-bendler çok olur düşmeyesin bazariye
Çağırdı Nergis Gülbahar büryan getür bazara var
İçerü evi sil süpür odun vurun bahariye
....
Karı beni aldatdı çün hükmine eyledi zebun
Anca dürişdüm dün ü gün sarlanı kaldum deriye
Gönlegi kaftan eyledi hükm,ne ferman eyldi
Hamama da varur-ısa beni yanınca süriye
Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga
Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye
Avladı tutdı beni
Yanbolı’da bir karı
Veli ki akçası çok
Karabaşı kulları
....
Karı dime al beni
Ben donadayım seni
Nene gerekdür senün
Garibsin akın çeri
Yanbolı’ya varıcak
Mahallesin sorıcak
Tunca kıranındadır
Yeni Hamman’dan beri
.....
Kanda bir yigit görse
Akça(y)la avlar anı
Utanmaz oglan sever
Saçı ak döşi sarı
.....
Bir gice fursat-ıla
Koynına girdüm nagah
Göbegünün sovugı
Unutdurdu mermeri
Karıyla halini göre
Kaygusuz Abdal’un
Eli gitmiş sünüge
Sarlanı kaldı deri(16)
Abdurrahman Güzel’in ısrarla ileri sürdüğü gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hiç değildir.
Güncel maddi yaşam içerisinde başından geçen ya da kendisine anlatılan olayları hikâye etmiş olduğu açıkça görülmektedir. Burada bizim için önemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak için fetva ve yardım almak
istediği kişilerin gerçekte kim olduğudur. Abdurrahman Güzel’in açıklaması şöyle:
“Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına göre, Kaygusuz Edirne’ye Anadolu’dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli’de “garip”tir ve henüz Rumeli hakkında
malumatı olmadığından, “sanma ki (burası) Anatolı’dır” diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında geçen “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari’ye” mısraından, Kaygusuz’un Anadolu’dan Edirne’ye geliş tarihinin
İbn-i Fenari’ninn şeyhülislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında Rumeli’ye geçen Kaygusuz’un buradaki ilk durağı Edirne’dir.”(17)
Görüldüğü gibi, bu şiirin son dizelerinde “Murad Han’ın (1421-1451)” da adı geçmektedir. Abdurrahman Güzel, aynı sayfalarda Kaygusuz’un, birkaç şiirinden aldığı dörtlüklerde adı geçen Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını söylüyor. Daha da önemlisi, Kaygusuz Abdal’ın ölüm tarihi için 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra ölmüş olması gerektiğini söylüyor. Şiirin verilerinden hareketle çizilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı geçen kentleri, kısacası tüm Trakya’yı dolaşıyor. Öyle ki bugün bile Kaygusuz’un adı, Makedonya’da bulunan Manastır’da bir mahalle ve çeşme adı olarak yaşamaktadır. Bölgede Kaygusuz Abdal’ın yüzyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun ömrünün son birkaç yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2’larda doğmuş ise, 1425-30’larda 85 yaşın üzerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne’ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşıp Yanbolu’ya varacak, “Filibe’de yiniden bir karı sevecek onu”, “karıdan kaçıp Sofya’ya göçecek” ve sonunda “Manastır’da bir başacuk (karı) gönülcüğünü alacak” Kaygusuz Abdal’ın. Bunlar olacak şey değil.
“Edrene şehrinde bugün” şiirinde geçen isimlerden hareketle Abdurrahman Güzel’in bu açıklamalara girişmesi, görüldüğü gibi havada kalıyor. Üstelik Abdurrahman Güzel, adı geçen kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına müdahale ederek, Kaygusuz Abdal’ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. Sözde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı sözcükleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin içeriğine tasavufi simgesel anlamlar yüklüyor; dükkan = vücud, karı=dünya, pazar=ömür..(18)unlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun gerçek simgesel şiirleri, Türk edebiyatında eşi az bulunan
sürrealist-ironik şiirsel öyküleridir, tasavvufi şiirleri değil.
Bize göre Kaygusuz Abdal, “Edrene şehrinde bugün” şiirini 1410-11 yıllarında, 60’lı yaşlarda yazmıştır. Birkaç yıldan beri zaten Trakya’da Saray kasabasında oturmaktadır. Öbür kentlerin bir kısmını daha önce gezmiş olmalıdır. O zaman “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye” ve “Murad Han’a varımadum özümi kurtarımadum” dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. Çünkü bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının “Fetva bulam mı ki aceb varsam’ola Kazasker’e” ve “Musa Han’a varımadum özümi kurtarımadum” olduğunu düşünüyoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal’ın “Divan”ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal’ın günümüze
kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocatürk’ün kendi özel kitaplığında bulunduğu A. Güzel söylemektedir.(19)aygusuz Abdal’ın
kendi ya da bir müridinin elinden çıkmış Divan’ı günümüze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı’nı istinsah eden (suretini çıkaran) kişi ya da kişiler isimleri
değiştirmişlerdir. Bunu korktukları için yaptıkları gibi, inanç ve düşünce yönünden karşı oldukları için de yapmış olabilirler.
Bu şiirdeki ‘Kazasker’, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa Çelebi’dir. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi yendikten sonra 1410 yılında
Edirne’de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra öbür kardeşi Mehmed Çelebi’ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli’den atmış bulunuyordu. Ancak 1413’te Bizansın yardımı ve Trakyalı malikâne sahipleri
beylerin onu terk etmesi yüzünden Musa Çelebi kardeşine yenildi ve öldürüldü. Musa Çelebi’nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, dönemin en büyük hukukçu ve bilginlerinden olan Şeyh
Bedreddin idi. Hukukçu Necdet Kurdakul’un saptamalarına göre Bedreddin, Musa Çelebi’nin Kazaskerlik önerisini kabul ettikten sonra Camü-ul Fusuleyn’i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini öne çıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa Çelebi ile birlikte uygulamaya başladılar bu
kuralları.(20)Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise Börklüce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.
Murad Han şehzadeliği sırasında 1416’dan 1419-20’ye kadar Batı Anadolu’yu ve tüm Rumeli’yi saran Börklüce-Torlak Kemal-Bedreddin başkaldırılarının
bastırılması için yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa Çelebi ile birkaç savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini ortadan kaldırarak iç
durumu düzeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın ve şiddetin içinden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında bulunan Murad Han’ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa Çelebi’nin adları gitmesi, müstensihler
(suret çıkaranlar) için ölüm tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu'nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve mücadeleyle yönetimi ele geçirip kendini
Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden önceki imparatorun adını tüm yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans’ta da yaşamış. Osmanlı
padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi gözle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin öldürüldükleri ya da hapislerde çürüdükleri Mihailoğlu
gibi örnekleri vardır...
Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han’a dönüştürülmüş olduğunu düşünmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan’daki bir şiirin “Bize bin mut piriç dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege...Murad Han’a halvet anlatsa sözi / Kapuda kim bile veziri söre” dizelerinde geçen Murad Han da aslında Musa Han’dır. Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır
Kaygusuz Abdal. Ondan, malikânelerdeki beylerin şölenlerinde yenilen bin mut(21)pirinç ve onbin koyunun, ‘hepimizin olsun hep birlikte yiyelim’ demesini istiyor. Bunları Murad Han’dan istiyemezdi. Çünkü Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta çıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı bölge olan Trakya’dan çoktan ayrılmış; yetmiş yaşın üzerinde bulunmakta ve Kahire’deki tekkesinin başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır hükümdarı Ebul Ferec oğlu Melik Müeyyed’in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin’i, inanç-felsefi-düşünsel yönden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-Börklüce-Torlak hareketinin dışında olması düşünülemez. Özellikle Kaygusuz Abdal Divanı’ndaki şiirlerinin tümü incelendiğinde bu düşüncemiz tam açıklığa kavuşacaktır.
8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (Sürrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?
Erişti bad-ı nevruz gülsitane
Gülistan vakti yetti kim uyane
Gülistan goncesin açtı donandı
Divane oldu bülbüller divane
Güvercin çifti ile ötegeldi
Dudak dudağa verdi canı cane
Yine bülbül gülistan arzu kıldı
Tutiye şekker ü baykuş virane
Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet
Nihani nesneler geldi iyane
Görünüşte şiirde, gül bahçesinin gonca güllerle donandığı, güvercinlerin dudak dudağa seviştiği ve gülün bahar müjdecisi olduğu vb. söylemler,
şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz’un, mutlu günleri anlatmak için bunları simge olarak kullandığı apaçık ortadadır. Çünkü yeryüzünün tamamının sevince boğulduğu ve zamanın
cennet yaşamına benzediği bir dönem sözkonusu etmektedir. Üçüncü beyitte Kaf dağındaki Simurg’a (Anka kuşu), hüdhüd kuşunun bir müjdesi var: “Bir padişah (şahane) saltanat çadırının (otağ) başına konmuştur” Bu nedenle yeryüzü sevinç içinde ve devir cennete dönüşmüştür. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına yüz sürmesini öneriyor.
Bize göre bu padişah Musa Çelebi ve dönem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah’ın yeni bir yönetim düzeni
getirme çabası içindeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu dönem içinde, Edirne’de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan yönetime yol gösterme, öbür yandan toplumsal haksızlıklara karşı mücadelesini
yaparken yazdığını düşünüyoruz. Rumeli’deki büyük malikâne sahibi beylerin büyük varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini düşünen bencil yaşamlarını gerçeküstü (sürrealist) ögeler kullanarak, ironik simgelerle güldürü havası içinde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:
-Doymak bilmeyenlere gerek olur-*
Koyun bine yeteceğiz sürmeğe de yarağ (gereksinim) olur
Beş yüzünü satıcağız harçlanmaya gerek olur
Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi düzen
Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur
Doymaz isen yalvar Hakk’a nazar kıl bucağa yüke
On sekiz kalınca yuka tam gönlünce gevrek olur
-Emirler sofrasına buyurun hem yeyin hem de götürün-*
Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa
Issı souk olmasa havası hub sağ olsa
Dobruca ovasından büyük yağlı çörekler
Akkirman’ın yağından benzimle hey ağ olsa
Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa
Zülbiye halkaları sütü dahı çoğ olsa
Dümdüz bu yaş ovalar her biri boş durmasa
Sulu şeftalisi çok bin üzümlü bağ olsa
-Hayvanlar börtü-böcek yönetmeğe durunca
Zamanın insanları başlamışlar kaçmağa-*
Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış uçmağa
Kertenkele derilmiş diler Kırım geçmeğe
Ergene’nin köprüsü susuzluktan bunalmış
Edirne minaresi eğilmiş su içmeğe
Allahımın dağında üç bin balık kışlamış
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe
Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe
Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa
Deve hamama girmiş dana dellaklık eder
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa
[***Şiirlerin temasını belirleyen başlıklar tarafımdan konuldu İ.K.]
Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir öpücük isteyince, kendisine karşı kadının küçümseyici ve hakaret edici davranışlarını
sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, dünyaya bakışı, sosyal durumu, görünüşü hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal’ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler içinde marjinal yaşadığı anlaşılıyor.
Şiirin açıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şeyh Bedreddin’in 1408’lerde
Kütahya’nın bir köyünde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşı büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.(22)
Dedim ey dilber kulunum
Yürü hey Torlak der
Sen dahi yolunmamışsın
Sözlerin taslak der
Dedim ey dilber lebinden
Bir buse versen n’ola
Alnına sapan kayası
Ensene tokmak der
Sordum suçum nedir benim
Halime kılmaz(sın) nazar
Bu söz senin ne hakkındır
Söyleme küstah der
Haline bak çuluna bak
Bu dahı sevmiş (mi) seni
Niyyet-ül gaza değil mi
Dönüben ahmak der
Yürü hey derviş yoluna
Sende yoktur sim ü zer (gümüş ve altın)
Akılsız sersem zavallı
Cimri vü çıplak der
Yatağı külhan bucağı
Yüzü gözü is ü pas
Giydiği eski kepenek
Eteği sak sak der
Kaçuban kurtulamadım
Şol torlağın elinden
Her seher karşıma çıkar
Çağırır Hak Hak der
Hoş gelir Kaygusuz’a
Bir kazan kuzlu pilav
Yüz elli yağlıca çörek
O dahı yumşak der(23)
Kaygusuz Abdal Trakya’da, Saray kasabasında oturduğu dönemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9 şiirini
saptamış olan Abdurrahman Güzel’in, Kaygusuz’un Emir sarayında doğup büyüdüğü için bu mahlası kullandığını söylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup büyümüş yetişmiş şehzadelerin, prenslerin
Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği seçmiş; torlakça yaşayan, ama bilinçli bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben ‘Saraylı’yım diye övünür
mü?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal.
Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini örnekleyerek, başka bir deyimle kendisi üzerinden dönemin insan
ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir:
Yamru yumru söylerim her sözüm kelek gibi
Ben avare gezerim sahrada leylek gibi
Aşk kuşları derilse aşktan dane verilse
Usülüm toya benzer avazım ördek gibi
Ben de hemen düşünmem ürerim köpek gibi
Bu marifet ilminden haberim yok cahilim
Benden mana sorsalar sözlerim sürçek gibi
Miskin Sarayi kıydın kul oldun sen nefsine
Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi(24)
Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşılıklı ilişkilerini düzeltmeleri için edepli olmaları üzerine öğütlerde
bulunuyor:
İy özin insan bilen var edep öğren edep
(İy) edep erkan bilen var edep öğren edep
Gel Hakk’a olma asi ta gide gönlün pası
Dört kitabun ma’nisi var edep öğren edep
Edep gerektür kula ta işi temiz ola
Edebsüz girme yola var edep öğren edep
Bu edeb atayidür aşıka yüz suyıdur
Evliyalar huyı dur var edep öğren edep
Edep gerekdür ereta yolı dogrı vara
Edepsiz olma yire var edep öğren edep
Edeblü ol can isen Hakk’ı bil insan isen
Müştak-ı Sultan isen var edep öğren edep
Kaygusuz Abdal uyan ışkı bil ışka boyan
Şöyle demiştir diyen var edep öğren edep(25)
Kaygusuz’un halk söyleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi öğüdünü görelim:
Aşık oldum zangadek ırlayuben fingedek
Yarum ögütler beni yanramagıl bangadak
Yar ila otururken agyar gelse katıma
Kendüzini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak
Yarım Urum elinde benem Şiraz şehrinde
Arkıncacık söylerem şiveyile cingedek
|