|
Abdal Musa Sultan
İsmail Kaygusuz
Kısa Bir Giriş
Abdal Musa Sultan’ın tarihsel ve siyasal kişiliği çok önemlidir. Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir olarak, Beylikler Dönemi’nde 14.yüzyılın ortalarına
doğru Anadolu tarihini değiştirecek bir tercihte bulunmuş; resmi tarihin anlattıklarının tersine Osmanoğlu Orhan’ı (ö.1362) terkederek, Aydınoğlu Umur’u (ö.1348) desteklemiştir. Onun büyük donanmalarla
denizlere egemen olma ve Bizans yönetiminin muhalif prensleriyle dostluklar kurarak, güçlü bir biçimde Balkanlara-Avrupaya açılma siyasetini beğeniyor olmalıydı ki, 1340 yılının başında ona kızıl börk giydirip
el vererek Gazi yapmış. Sonra yanına kırk gazisiyle Seyyid Ali Sultan’ı katarak Çanakkale Boğazını nereden geçeceğine dair taktik bile vermişti. Umur Gazi’nin kendileri için yaşamsal tehlike gösteren bu siyasetini
erken anlayan Avrupa Feodalları, Papa’nın da desteğiyle hazırladıkları büyük Haçlı donanmasıyla Venediklilerin komutasında 1348’de İzmir’e yaptıkları ani baskınla Aydınoğulları donanmasını yokettiler. Bu
baskına yiğitçe direnen Umur Gazi de genç yaşta yaşamını yitirdi. Baskın defedilip, Haçlı donanması yokedilebilseydi tarihin seyri kesinlikle değişecek, belki bugün Osmanoğullarının değil, Aydınoğullarınınki
gerçek tarihimiz olacaktı.
Teke Beyliği de Abdal Musa Sultan yaşarken Osmanoğullarına bağlanmamıştı. Ama Seyyid Ali Sultan’ın (ö.1402) Osmanoğullarının, Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa
komutasında Çardak’tan (Çanakkale) Trakya’ya ilk geçişlerinde birlikte olduğu menakıbnamelerde anlatıldığına göre, kendisinden klavuz olarak yararlanılmıştır. Demek ki o seçimini yapmış. Yıllar önce Umur Gazi ile
aynı yollardan birkaç kez Trakya’ya geçmiş olduğundan, askersel deneyimlerini ve bölge hakkındaki bilgisini Osmanoğulları’na sunmuştu. Bunlara değinmemizdeki neden, toplumun alt sınıf katmanlarında halktan kişiler
tarafından yazıya geçirilmiş velilerin, inanç önderlerinin söylencesel (efsanevi) yaşam öyküleri, keramet olaylarını içeren menkıbname/vilayetnamelerde ve onların kaleminden çıkmış risalelerde, yönetenlerin fetih ve
zaferlerini veren resmi tarihin yazmadığı çok önemli toplumsal hareketler ve tarihsel olaylar gizli olduğunu vurgulamak içindir. Abdal Musa Vilayetnamesi ve diğer menakıbnameler bu bağlamda çok iyi okunup
irdelenmelidir.
Derviş Baba’nın Şiirsel Anlatımında Abdal Musa
Abdal Musa derki ‘kavgalardan kaç Sır saklamayı bil’ dosta gönlün aç Ulu Sultan’ımın başındaki taç
Sevgidir barıştır bunu bilelim Varıp dergahına niyaz edelim
Yardım etti Osmanoğlu Orhan’a Nankörlük görünce çekti barkana ‘Yüzsuyu dökme’di beye sultana
Elmalı’yı yurt edindi bilelim Gidip dergahına niyaz edelim
Hünkar Hacı Bektaş donunda indi Ali oldu Zülfikar’I kuşandı Genceli şehrini kuşatıp aldı
Dağ taş asker izindeydi bilelim Biz de dergahına niyaz edelim
Abdallara tekkesini kurdurdu Temelde bir kazan altın dururdu Dokunmadı sahiplerin buldurdu
Sultan din dil ayırmazdı bilelim Sultan dergahına niyaz edelim
‘Kallaş pirsizlerle yoldaş olma’dı Ol Teke beyini cezalandırdı Oysa Umur beyi onurlandırdı
Gazi yapıp börk giydirdi bilelim Varıp dergahına niyaz edelim
Rodos yalısına çomağın attı Sekiz yüz abdalla üç semah tuttu Orayı da barış adası yaptı
Gönüllere Sultan oldu bilelim
Gönül dergahına niyaz edelim
Abdal Musa’m tekkesinde eğitti Gaybi beyden bir Kaygusuz yarattı Kaygusuz’un ünü cihanı tuttu
Yine ona ‘Şahım’ dedi bilelim
Şah’ın dergahına niyaz edelim
Derviş Baba Abdal Musa sultanım Sultanım sanadır aşk ü niyazım Abdallar Şahı’na olamaz tanım
Hem Ali hem Veli bunu bilelim
Âli dergahına niyaz edelim
Bir Şiirinde Abdal Musa Sultan Kendisini Anlatıyor
Kim ne bilür bizi biz ne sırdanuz Ne bir zerre oddan ne hod sudanuz
Bizim hususumuz marifet söyler Biz Horasan mülkindeki boydanuz
Yedi derya bizüm keşkülümüzde Hacı'm umman oldı biz o göldenüz
Hızır İlyas bizüm yoldaşımızdur Ne zerrece günden ne hod aydanuz
Yedi tamu bize nevbahar oldı
Sekiz uçmak içindeki köydeniz
Musa Tur’da durup münacaat eyler Bizim zahmımıza merhem bulunmaz
Biz kudret okuna gizli yaydanuz Neslimiz sorarsan asıl Hoy'danız
Ali oldum adım oldı bahane Güvercin donunda geldim bu hane
Abdal Musa oldum geldim Cihane Arif anlar bizi nice sırdanız Velayetname-i Abdal Musa'ya göre, abdallarına nasip verirken gösterdiği kerametlere
ikirciklenip gönül içre, “aceb bu sultan ne soydandur?” diye sorduklarında, Abdal Musa Sultan bu şiiri okumuştur. Abdal Musa'nın günümüze ulaşmış birkaç şiirinden biri olan bu dizeler, tek başına onun gücünü
göstermekte ve Kaygusuz Abdal gibi bir ozan düşünürü yetiştirmesindeki gizi açığa vurmaktadır.
Abdal Musa kendisini tanıtırken ben’i kullanmadığı gibi, inanç ve düşüncelerini de doğrudan yalın biçimde ya da simgelerle dizelerinin içine ustalıkla
yerleştirmiştir.
Soyunu merak edenlere ``kendisinin ne bir ateş parçasından, ne su damlasından olmadığını'' söylerken, böyle bir cevher aramadığını, sadece etten kemikten insan
olduğunu belirleyip geçiyor. Ancak derine inildiğinde, ``biz düştüğümüz yeri yakan ateş, geçtiğimiz yeri yıkan su değiliz'' anlamına da gelmez mi bu dizeler?
Arkasından, Horasan ülkesinden gelen bir boy’a mensup olduğunu kestirmeden söylüyorsa da, soyunun özelliklerinin açıklanmasını derin bilgilere
bağlıyor. Yedi denizi keşkülüne doldurup kocaman (Hacım) ummana dönüştürüyor ve kendisi de onun içindeki gölden oluyor.
Aslında bu üçüncü beyitin anlamında başka bir öz yatmaktadır: Abdal Musa yedi denizi keşkülüne sığdırmıştır. Ancak Umman (Okyanus),``Hacı'm'' dediği, Hacı
Bektaş Veli'dir. Kendisi o ummandan süzülüp çıkmış bir göldür sadece. Yoldaşı, çağıranın carına yetişen, gözle görünmeyen ama her yerde hazır ve nazır olan Hızır İlyas'tır. Günün ve ayın ötesinde, yani zamandan
arınmış olan kendisidir. Kendisi, çevresi ve soyu için yedi cehennem ilkbahar olmuştur. Zaten sekiz cennet içindeki köyden çıktıklarını vurgulamaktadır. Cenneti cehennemi yadsıması bir yana, zamandan münezzeh tanrı
dahil herşey kendisidir.
Abdal Musa birini yaraladı mı, o yaraya merhem bulunmaz. Çünkü o gizli yayıyla kudret oku atmaktadır. Onun kudret oku sevgi okudur, bilgi okudur. Bu oklardan yiyen
bir daha kendini ondan ayıramaz, derman ondadır.
Bir zamanlar Musa peygamber yerine Tur'da yakarıda bulunmuş, ama Abdal Musa donunda dünyaya gelmiş olduğunu kabul ediyor. Neslini Azerbaycan'ın Hoy bölgesinde
aramak gerektiğini vurguluyorsa da, sırrını anlamayı ariflere bırakıyor.
Sırrı derindir Abdal Musa'nın. Önce Ali olarak görünmüş, Hacı Bektaş olup güvercin donunda buralara gelmiş ve sonra don değiştirip Abdal Musa ünüyle cihanı
tutmuştur. Bu son dizelerinde, tasavvufun tenasuh (ruh göçü) inancı çarpıcı bir biçimde yansıtılmaktadır. İkinci Pir olarak Hacı Bektaş'tan devraldığı büyük önderlik hizmetine uygunluğunu, topluma belirleme gereği
sezilmektedir.
Onun olduğu bilinen dört şiirin, felsefi yönden içinde nesnel öz taşıyan bu en önemlisini açıkladıktan sonra, Abdal Musa'yı tanımayı, tanıtmayı deneyelim.
Abdal Musa Sultan Hakkında Bilinenler ve Kimliği
Abdal Musa hakkında ilk önemli bilimsel araştırmayı yapan Fuad Köprülü şu yargıya varmıştır:
”Abdal Musa an'anesi, 15.asır sonlarından başlayarak 17.asıra kadar yazılan tarih ve tercüme-i hal kitaplarında, Abdal Musa'nın Orhan'la birlikte Bursa fethinde
bulunduğu ve Geyikli Baba ile münasebetleri anlatılarak, ona ait an'ane Bursa'da temerküz ettirilir. Şakayık'tan başlayarak, Beliğ'in Güldestesi'ne kadar bütün tarihi ve coğrafi menbalar, bu hususta ya birbirinden
nakillerde bulunmakta, yahut mahalli an'aneleri tesbit ederek bunu teyit etmektedirler... Yukarıdan beri verilen tafsilat ve tarihi vesikalar, görülüyor ki, Abdal Musa'nın tarihi şahsiyetini anlatmaktan uzaktır.
Çıkarılabilecek tarihi netice şimdilik şudur: Hacı Bektaş'ın doğrudan müridlerinden olmasa bile, her halde 13-14.asırda Anadolu'yu dolduran Babai-Abdal dervişlerinden olan Abdal Musa, Bursa fethinde bulunduktan bir
müddet sonra, Denizli yoluyla Finike'ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Denizli kitabesi onun dervişlerinden birine ait olsa gerektir. Bir eserinde 800 Hicri (1397 Miladi, İ.K.) yılının zikredilmesi dolayısıyla
zamanını açıkça tayin kabil olan Kaygusuz Abdal o tekkede intisap etmiştir...”
1935 yıllarında yazılmış olan bu araştırmanın sonuçları kısmen aşılmış. Kimi yazarlar Abdal Musa'yı savaşçı derviş-gazi olarak, kimileri ise Alevi-Bektaşi Cem
geleneğinde yaşayan, Hacı Bektaş'tan sonra, Cem erkanlarını düzenleyen ikinci Pir ve kerametler göstermiş büyük Veli olarak öne çıkarmaktadır. A.Yaşar Ocak, kaynaklar, geleneksel
söylenceler ve kısmen tarihsel olaylara dayanarak, Abdal Musa'nın yaşamını üç aşamalı görmek istemektedir:
”1- Kendini göstermesi Sulucakarahöyük'te Hacı Bektaş çevresinden çıkmış bir derviş olarak başladı.
2- Sonra birkaç yıl boyunca gazalara katılmış olduğu Bursa bölgesinde yaşadı.
3- Bazı kötü söylentiler ve iftiraların arkasından, Bursa'dan ayrılmak zorunda kaldı ve Elmalı'ya yerleşti. Orada ölümüne kadar sapkın (Rafızi) inançlarını
sürdürebildi: (ou il put continuer ses pratiques heretiques jusqu'a sa mort.''
Abdal Musa Sultan hakkında çok sayıda yazılar yazılmış vebirkaç da kitap basılmış olmasına rağmen, bunlarla ilgili olarak F.Köprülü'nün ”Abdal Musa'nın
şahsiyetini anlatmaktan uzaktır'' şeklindeki yargısı hâlâ geçerlidir. Bununla birlikte, onu Orhan Bey'in (1324-1362) gaza-cihad arkadaşı ve sonra I.Murad (1362-1389) döneminde kurulan Yeniçeri ordusuna elvermiş koyu
bir Osmanoğulları yandaşı gösteren Osmanlı çağdaş tarih yazıcılarının anlattıkları, günümüzde aynısıyla kabul görmektedir. Hatta bugün daha da ileri giderek şöyle yazan araştırmacılar bulunmaktadır:
”Bu toplum ruhbilimci önderleri kendilerini çok iyi anlayan Osman, Orhan ve özellikle büyük kurucu I. Murad döneminde özgür ve huzur içinde çalıştılar. Denilebilir
ki bu özgürlük içinde eski Türkmen gelenekleri yine İslam düşünceleriyle birleşerek yeni yeni yolaklar, birleşimler doğurdu ve altın çağını yaşadı. Öyle ki Sultan Orhan, Abdal Musa, Abdal Murad, Geyikli
Baba'yı yanından ayırmazken, oğlu Sultan Murad Ahiliğe katılmıştı.''
Abdal Musa Sultan'ı tanıtan bilgiler, tüm eksiklik ve fazlalıklarıyla dört ana kaynaktan günümüze ulaşmıştır:
1) Birbirini kopya edip bazan fazladan bir-iki cümle eklemiş Osmanlı tarihyazıcıları. 2) Alevi-Bektaşi toplu tapınma Cem geleneği içinde yetişip dillenmiş Alevi ozanları ve bu geleneği sürdürmüş olan Dedeler.
3) Velayetname-i Sultan Abdal Musa ve Menakıb-i Kaygusuz Baba. 4) Vaktiyle yaşamış ve gezmiş olduğu yörelerde anlatılan söylenceler.
Abdal Musa, ``Biz Horasan mülkündeki boydanız'' ve ``neslimiz sorarsan asıl Hoy'danız'' dizelerinde, Horasan'dan gelerek, Azerbaycan'ın Hoy bölgesine yerleşmiş bir
Türkmen boyuna mensup olduğunu belirtmiştir.
Geda Musli adındaki bir 17.yüzyıl Alevi-Bektaşi ozanı, onun için yazdığı bir nefeste
``Horasan mülkünden Hoy'dandır aslı Şah İmam Hasan'dır Pirimin nesli Mürşidine bend ol ey Geda Musli Kıyamette olsun eli eline ''
derken, Abdal Musa'yı Ali soyuna bağlıyor. 19.yüzyıldan bir başka ozan ise onu Ali'nin kendisi olarak görmektedir: Abdal Musa Şah Ali'nin kuludur Ali'nin sırrıyla gönlü doludur Kul Şükrü der Abdal Musa Ali'dir
Meydanda mürşid yok Ali'den gayri
Sözünü ettiğimiz kaynaklardan yüzeysel de olsa, elde edilen bilgilerle Abdal Musa hakkında özet olarak şunları biliyoruz. Abdal Musa 13. ve 14.yüzyıllarda
yaşamıştır. Hacı Bektaş Veli'nin önde gelen ardıllarından ve onun Anadolu'daki gözcülerindendir. İkinci Pir olarak tanınır. Hacı Bektaş Dergahı'ndaki oniki hizmet postundan Ayakçı Postu Abdal Musa'nındır.
Horasan erenlerinden savaşçı gazi Abdal Musa'nın babasının adı Hasan Gazi ya da Seyyid Hasan olarak anılır. Dedesi Haydar Ata, Hacı Bektaş Veli'nin amcasıdır. Bu
yolla yakın akraba olmaktadırlar. Ulu Pir Hakka yürümeden önce ``beni isteyenler Genceli'de Abdal Musa'ya gelsün bulsun'' diyerek, onun yerine geçmesini, ardılı olmasını istemiştir. Hünkar, onunla yeniden dünyaya
geleceğini, onda tezahür edeceğini söylemiştir hal diliyle. Abdal Musa, başta verdiğimiz şiirindeki”Hacı’m umman oldı biz o göldeniz ve Güvercin donunda geldim bu hane” dizeleriyle de bunu belirtmektedir kapalı
da olsa.
Hacı Bektaş'ın asıl manevi mirasçısı, o dönemde çeşitli zaviye ve tekkenin başında bulunan çok sayıda kadından biri olan Hatun ya da Kadıncık Ana
olmuştur. Bacıyan-ı Rum, Hacı Bektaş'a bağlı derviş kadınlar kolu idi. Ö.Lütfi Barkan, sayım sicillerinde Kız Bacı, Ahi Ana, Sağrı Hatun, Hacı Fatma, Hundi Bacı Hatun, Sume Bacı gibi dergah yöneticisi birçok kadın
adı bulmuştur. İşte Hatun Ana bu kola mensuptu ve onun yöneticisiydi. Hacı Bektaş'ın öğrettikleri Hatun Ana tarafından korunmuş, ancak tarikat gerçek anlamıyla onun öğrencisi Abdal Musa tarafından
korunmuş ve yayılmıştır. Hacı Bektaş Veli'nin ilkelerini temel alıp Yol'u ve Erkan'ı kuran; Hak Çerağı'nı uyandıran, ”demine Hü'' deyip gülbenk çeken, talipleri Meydan'da dâra durdurup nefsini
haklayıp paklayan, Pir-i Sani Abdal Musa Sultan'dır. Sevgili talibi Kaygusuz Abdal tanığımızdır:
Beglerimiz çıktı Avlan üstüne Onlar gelür sultan Abdal Musa'ya Urum Abdalları postın egnine Bağlar gelür sultan Abdal Musa'ya
Her matem ayında kanlar saçarlar Uyandırıp Hak çerağın yakarlar Demine Hü deyip gülbang çekerler Nurlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Meydanında dâra durmuş gerçekler (...) Talib oldur birün nefsini haklar Pir oldur talibi hatadan saklar
Abdal Musa'nın Tarihsel Konumuna Bakış
1243 yılında Kösedağ zaferiyle Anadolu'yu işgal eden Moğollar, 60 yıl boyunca buradan çıkmadılar. Konya Selçuklu Sultanlığı, Moğol-İlhanlıların bir uç vilayeti
oldu. İkinci Gıyaseddin Keyhusrev'in oğullarından Rukneddin Kılıç'ı
destekleyip tahta oturtan Moğollar, İkinci İzzeddin Keykavus'un 1249-1262 arasında çok sayıda tahtı ele geçirme girişimlerini kırdılar. Özellikle 1258'den sonra başvezir Pervane'nin hile ve düzenleriyle Konya iyiden
Moğol korumalığına girmiş bulunuyordu.
İkinci İzzeddin Keykavus (1228-1276) tahtını ele geçirmenin Diyar-ı Rum'dan Moğolların atılmasına bağlı olduğunu, tahtı ele geçirme deneyimleriyle öğrendi.
Kendilerinin ezeli düşmanı olan Moğolları yoketmek için kırsal kesim ve göçebe Alevi Türkmen grupları, İzzeddin'i desteklediler. Abul Ferac Tarihi'nde belirtildiği gibi, İzzeddin bu halk kesimine yakınlık
duymaktaydı. Tahtı ele geçirdiğinde yaptığı ilk önemli iş tutuklu 12 bin Babai ve Ahiyi serbest bırakmak oldu.
Karahöyük'te yerleşip dergahını kurmuş olan Hacı Bektaş Veli, Anadolu'nun birliğinin İzzeddin Keykavus'u desteklemekten geçtiğini anlamıştı. Ancak Moğollar
kovulduktan sonra güçlü bir merkezi devlet birliği sağlanabilirdi. Büyük olasılıkla Vilayetname'de kaydedildiği gibi, o zamanlar heterodoks İslami inanç zümrelerinin (Kalenderi, Haydari, Babai vb.) toplanma merkezi
olan Seyyid Battal Gazi Dergahı'nda Kurban Bayramı sırasında yapılan yıllık büyük ayinlerde Hacı Bektaş Veli'nin bu önderliği yapmış olduğu düşünülebilir. Daha sonraları Azam Baba adı verilen Kalenderi şeyhlerinin
yönettiği yıllık ”Haccı Ekber'' törenlerinin bir kaç gün sürdüğü ve sekiz-on bin kişinin katıldığı bilinmektedir. Yine Menakıb-i Hacı Bektaş Veli'ye göre kurucusu ve ilk yöneticisi Hacı Bektaş Veli'dir. Muharrem
Matemi törenlerinin ise Hacı Bektaş tekkesinde yapıldığı bildirilmektedir.
Hacı Bektaş Veli'nin sözünü ettiğimiz siyasetinin en önemli kanıtı, halifelerinden Sarı Saltuk Dede'nin 1262-63'de Rükneddin-Pervane ve Moğol birleşik ordularına
yenilip kesinlikle tahtı kaybeden İzzeddin Keykavus'la birlikte Bizans'a sığınmasıdır. Vilayetname'ye göre Piri Hacı Bektaş Veli'den desturunu almış olan Sarı Saltuk Dede, büyük olasılıkla aynı yıl içinde, buyruğu
altındaki 10-12 bin kişilik Çepni Türkmenlerinden 5 bin kadarını yeni İmparator Sekizinci Mikhail Palaiologos'a paralı asker olarak vermiş. Ancak ertesi yıl parası ödenmediği için, Athos Dağı Manastırları
kayıtlarından anlaşıldığı üzere Kalligra çevresinde yağma yapan bu kuvveti de çekip, İmparatorun kendisine verdiği bugünkü Romanya'nın Dobruca bölgesine gitmiştir.
1262 yılı içerisinde İzzeddin yenilip Sarı Saltuk Dede ile uzaklaştırıldı. Hacı Bektaş Veli'nin Baba Resul başkaldırısından yoldaşı Nure Sufi bin Sadeddin'in oğlu
Karaman Bey de aynı yıl Muineddin Pervane tarafından Karaman'dan çıkarıldı. Yine aynı yıl, Selçuklu-Moğol yandaşı Kırşehir emiri Nureddin Caca Bey, bölgesinde Ahi Evren ve beraberindekilerinin öldürüldüğü bir Ahi
kırımı gerçekleştirdi.
Dr.Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu adlı yapıtında şöyle demektedir:
“Bu katliamdan sonra pek çok Ahi'nin batıya (Uçlara) kaçtıkları görülmektedir. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi Edibali (Ede
Balı-İ.K.), Geyüklü Baba, Abdal Musa da bu katliamdan kurtulup, batıya göçedenlerdendir.''
Bayram daha sonra nereden alındığı bilinmeyen ve doğruluğu kanıtlanamyan bir rivayetten sözetmektedir: ``Nitekim, Ahi Evren-Şeyh
Nasiruddin Mahmud'un eşi Fatma Ana'nın (Kadıncık Ana) uçlardaki Türkmenlerle irtibat kurduğu, Abdal Musa ile gizli siyasi ilişkiler(in)den dolayı Nuru'd-Din Caca tarafından takibata uğradığı ve bu baskıya
dayanamayarak Suluca Karahöyüğe göçmek zorunda kaldığı rivayet edilmektedir.'' Mevlana ve çevresini anlatan ``Ariflerin Menkıbeleri''ne göre Ahiler, Moğol
komutanı Baycu'nun - ki onu ve Cengiz Han'ı birer evliya olarak yüceltiyordu - çevresine kendisini kabul ettirmek maksadıyla, Ahiliği ve Türkmenleri sevmeyen Mevlana Celaleddin'in girişimleriyle
kırdırılmıştı.
Yine Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri'nde (cilt 1, s.539-540), kendisinin ``halis müridi'' olan Kırşehir emiri Nureddin Caca'nın Hacı Bektaş Veli'yi Mevlana'ya,
”bir gün Hacı Bektaş'ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılmak lazım geldiğine dair ısrarda bulundum...'' diyerek şikayet ettiğini ve
Mevlana'nın büyük öfkesi üzerine ``Nureddin'in hemen baş koyup Hacı Bektaş'a gösterdiği rağbetten vazgeçtiğini'' yazıyor.
Açıkça Mevlana'nın hedef göstermesine rağmen, Nureddin Caca'nın Karaca Höyük'teki Hacı Bektaş Veli'ye, Ahi kırımı bahanesiyle bir zarar vermemiş olması, Hacı Bektaş
Veli incelememizde genişçe anlattığımız gibi, onun çevresindeki büyük Alevi-Türkmen gücün verdiği korkudan olsa gerektir. Oysa Hacı Bektaşi Veli'nin gerek Ahi Evren, gerekse Ede Bali ile çok yakın
ilişkisi vardı. Özellikle Ede Bali kendisi gibi Baba İlyas'ın 60 halifesinden biriydi. Elvan Çelebi tarafından yazılan Baba İlyas Menakıbnamesi'nde ikisinin de aynı çevreden ve benzer davranış içinde oldukları
belirtiliyor:
Hacı Bektaş ol sebebden hiç Göze almadı tac-ı sultanı
Ede Bali ve bundagı huddam Gördüler Hacı'dan bu seyranı
Ulu eşigine gelür ve gider Can ile seyr ider bu cananı
Mikail Bayram'ın, Ahi katliamından kurtulup batı uca gitmiş olduklarını yazdığı Geyüklü Baba'nın Baba İlyas'a bağlılığını ve dolayısıyla Hacı Bektaş Veli'ya
yakınlığını bilmekteyiz. Ancak Mikail Bayram, Kadıncık Ana'yı Ahi Evren'in eşi olarak sunmakla Kadıncık Ana-Abdal Musa ilişkisinde kafa karışıklığı yaratmaktadır. Şöyle ki, Ahi Evren'in eşi Fatma Ana ile Hacı
Bektaş'ın eşi Fatma Nuriye'yi (diğer adlarıyla Hatun Ana, Kutlu Melek, Kadıncık Ana) birbirine karıştırmaktadır. Hacı Bektaş Veli'nin amcası torunu olan ve kendisinden bir kuşak geriden gelen Abdal Musa,
Velayetname’sine göre yıllarda daha doğmamıştı. Hünkar 1271-73 arasında öbür dünyaya göçtüğünde, Bacıyan-ı Rum'un başındaki eşi Kadıncık Ana, Dergahı bir süre yönetmiş, kuşkusuz iyi tanıdığı Abdal Musa'yı
yetiştirip, olasılıkla ilk gençlik döneminde hizmeti devretmiştir. Bunlardan dolayı, M. Bayram'ın rivayetle ileri sürdüğü düşünce havada kalmaktadır.
Abdal Musa ve Osmanlı Beyliği
Hacı Bektaş Dergahı ve buraya bağlı Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) ve Abdalan-ı Rum (Anadolu Derviş-Gazileri) Osmanlı Beyliği kurulmadan önce, büyük olasılıkla
Karamanoğulları'nı desteklemişlerdi.
1262-63'ün önemli olaylarından sonra eski Selçuklu uç beyleri genişleme, büyüme süreci içine girmişlerdi. Ama Anadolu birliğinin sağlanması, Konya Selçuklu-Moğol
işbirlikçi yönetiminin ortadan kalkmasına bağlıydı. Konya'nın ele geçirilmesi, Nure Sufi Nureddin'in torunu Karamanoğlu Mehmet Bey'e nasiboldu. Hacı Bektaş Veli çevresinin eski siyasetine uygun olarak II.İzzeddin
Keykavus'un oğlu Siyavuş'u desteklediler. Alevi Türkmenler arasından bir derviş-gazi gibi ortaya çıkan Siyavuş, olasıdır ki Abdal Musa'nın vekili olarak Kadıncık Ana’nın başında bulunduğu
Dergah çevresinde yetişmişti. İbn Bibi'nin kötülemek için ``Cimri'' adını verdiği Siyavuş, Karaman Mehmet Bey, başında bulundukları Türkmen kuvvetlerini, Konya'ya başkaldırmış bulunan Hatiroğlu'nunkilerle
birleştirerek Konya üzerine yürüdüler, Selçuklu-Moğol birleşik ordusu ve Sahiller Emiri'nin ordusunu yenerek Konya'ya girdiler. Alaeddin Siyavuş padişah, Mehmet Bey başvezir olmak üzere, dili Türkçe olan bir Türkmen
yönetimi kurdular. Bir fermanla bunu duyurdular: 15 Mayıs 1277. Ancak bu yönetim 37 gün sürdü. Gönderilen Selçuklu-Moğol ordusu Mehmed Bey'in güçlerini bir ihanet yüzünden yendi. Mehmet Bey yakalanarak kardeşleriyle
birlikte öldürüldü.
Alaeddin Siyavuş iki yıl daha Alevi Türkmenlerle birlikte mücadeleyi sürdürdü. Ancak Kütahya ve Denizli çevresinde hüküm süren (ve 1240'da Baba İshak'ın Adıyaman
çevresinde yenilgiye uğrattığı Alişiroğlu Muzaffereddin tarafından kurulmuş olan) Germiyanoğulları onu yakalayıp Konya sultanına teslim ettiler(1279). Osmanoğulları ile ilişkilere gelince, olasıdır ki bu
daha Hacı Bektaş Veli ile başlamıştır. Ancak bu demek değildir ki, Hacı Bektaş, o dönemden yaklaşık 100 yıl sonra kurulan Yeniçeri ordusuna elvermiş, elif-i taç giydirmiş. Hacı Bektaş'ın yoldaşı Ede Bali'nin kızını
Osman Bey'e verip onun danışmanı olması, herhalde rastlantı değildir. Vilayetname'de Ertuğrul Gazi'nin ``uç beyi'' olarak, ya da değilken Hacı Bektaş Veli'yi ziyarete geldiği
söylenmektedir. Kanımızca Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi (ölümü 1281), Hacı Bektaş Veli'nin 1262 sonrası ``bir olalım, iri olalım, diri olalım'' siyasetini kendilerine yönlendirmesini
istemiştir.
Alaeddin Siyavuş'un ortadan kaldırılmasıyla Abdal Musa gözünü güneye dikmiş olabilir. Abdal Musa Vilayetnamesi'nde onun Genceli'de yetim büyüdüğü ve kendisine kötü
davranılmış olunduğu anlatıldığına göre , bölgeyle siyasi ve yerleşme ilişkileri 1279-80 sonrası yoğun biçimde sürmüştür. Ancak Osmanlı Beyliği'nin kuruluşuyla birlikte, Dergah'ın genel siyaseti içerisinde
Abdal Musa, Ede Bali, Hoy'dan hemşehrisi Geyikli Baba, Gözcü Karacaahmet, Murad Baba gibi derviş-gaziler tarafından Osmanlı beyliği topraklarına çağrılmış olmalıdır. Çünkü, Aşık Paşaoğlu'ndan başlayarak ilk dönem
Osmanlı tarihyazıcılarının hepsi, Abdal Musa'nın Orhan Bey zamanında Bursa'nın fethine (1326) katılmış olduğu üzerine hemfikirdirler. Abdal Musa bu sırada elli yaşlarında olmalıdır.
Ancak, neden Osman zamanında (1299-1324) yapılan savaşlara katıldığından sözedilmiyor? Yoksa Osmanlı topraklarına gelmeye Orhan döneminde mi ikna edildi? Üstelik
Aşık Paşaoğlu'nun anlatısında, 1362'lerde kurulan Yeniçeri ordusunun örgütlenmesinde katkısı olduğu bile ileri sürülmektedir.
Abdal Musa ve Geyikli Baba Arasında Geçenler Acaba Osmanlı'yı Terketme Tartışması mıydı?
A.Yaşar Ocak, kitabında şöyle demektedir:
”Osmanlı Beyliği cihada uygun sahada bulunması dolayısıyla, pek çok tarikat mensubunun akın ettiği bir yer oldu. Şeyh Edebalı, Abdal Musa, Geyikli Baba vb. isimleri
bize kadar intikal etmiş şeyhler, kısa zamanda devletin desteğini sağlayarak geniş çevreler edinme imkanını buldular. Öyle ki bunların menkıbeleri ilk Osmanlı vekayinamelerine bile yansıdı.''
Hangi devletin ”desteğini'' sağlamışlar? Tam tersine, bu Alevi-Bektaşi derviş gazileri, ilk Osmanlılar, geniş kitlesel çevreye sahip bulundukları için yanlarına
almışlardı. Destek veren değil, destek alan durumundaydılar. Haksızlığa, zulme, baskıya başkaldırmış ve bu yüzden kırıma uğramış Babailerin inanç ve geleneğinden geçerek gelmiş Horasan Pirleri ve Rum Erenleri'nin
Sünni İslam'ın ”cihad''ıyla ilgileri yoktu. ``Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız... Yetmiş üç millete tek nazarla bakın'' diyen Pir Hacı Bektaş Veli'nin peşinden gidenler, onun yoldaşları, halifeleri, ”cihad'' ı
nasıl kabullenebilirdi? Hacı Bektaş, Abdal Musa, Hacim Sultan vb. vilayetnamelerde gaziler hep tahta kılıç kuşanır, zalim donunda değil mazlum donunda bulunurlar. Örneğin Abdal Musa Sultan, düşmanlarının üstüne
semah dönerek gider. Ardına dağı taşı da takarak... Bu simgeler, savaşçı derviş gazilerin kırım yapan, zulmeden ve açıkçası varlık ve saltanat için fetih yapan haksız savaşları benimsemediklerinin kanıtlarıdır.
Öyle anlaşılıyor ki, Abdal Musa Sultan Bursa'nın alınışından sonra Osmanlı Beyliği'ni kesinlikle terketmiştir. Terketmeseydi sürülüp çıkartılacaktı. Yeniçeriliğin
kuruluşuyla ilgisi olduğunu da sanmıyoruz. Bakınız Mustafa Akdağ, Kanuni Süleyman'ın (1520-1546) ilk dönemlerinde şeyhülislamlık yapmış bulunan İbn Kemal Paşazade'den kaynaklanıp, onunla aynı kaygıları
paylaşarak neler yazıyor?:
”Orhan zamanında yeni fethedilen Marmara sahasına doğudan pek çok derviş gelerek tekkeler kurmuş ve `Cihet'ler elde etmişlerdi. Fakat Batıniliğin mahiyeti
icabı, bunlar derhal halk arasında propagandaya girişip, bir takım fesat hareketleri tertibine çalışmaktan kendilerini alamadılar. Böylece Bursa-İznik vesair muhitlerde siyasi ve içtimai düzen bir tehlikeye maruz
kaldı. Sultan Orhan (1324-1362) `Işıklar' denilen bütün abdalları yakalatarak şuraya buraya sürdürdü. Kemal Paşazade'nin ifadesine göre, İnegöl civarında tekkesi olan Geyikli Baba, Turgut Alp adındaki gazinin
(İnegöl'e tımar üzere sahipti) dürüstlüğüne şahitliği sayesinde kendini kurtardı ve hatta yeniden taltif gördü. Anlaşılıyor ki, vaktiyle Selçukiler devrinde tehlikeli isyanlarını gördüğümüz Batıniler, Osmanlı
rejiminin ilk başladığı yerlere daha yayılarak, aynı hareketi tekrarlamak istemişlerdi. İlk Osmanlı Batınileri dahi devlet kadrolarında vazife sahibi değillerdi.”
Burada, yeni fethedilmiş çevrelerdeki ”siyasi ve içtimai düzenin'' nasıl bir tehlikeye maruz kaldığı örneklenmemiş. Anlaşılıyor ki, Beyliğin kurulmasında hizmeti
geçen Batıni güçler, yani Alevi Türkmenler, önderleri Babalar ve Gazi-Abdallar aracılığıyla iktidardan pay istiyorlardı. Osman ve Orhan Bey'lerin bölgedeki fetih siyasetinin ”siyasi ve içtimai düzenini'' beğenmiyor,
eleştiriyorlardı. Bu konuda, Dimitar Angelov adlı araştırmacının yazdıkları ilginçtir.
``Orta Çağ Türk tarihyazıcılarının hemen tümü Osman ve Orhan dönemlerinden büyük övgüyle sözederler. Bu sultanların çok adil, asil ruhlu, erdemli, eşitlikçi, sadık
ve alçakgönüllü oldukları sıkça vurgulanır. Olayları ve insanları aşırı derecede idealize etme hali ve yüksek övgüler, ne yazık ki, çağdaş Türk burjuva tarihçilerinde de bulunmaktadır. Osmanlı fetihlerini tarih
içinde `uygarlaştırıcı ve ilerletmeci' misyon gibi algılayıp sunuyorlar. Gerçekte tarihsel olaylar bize başka şeyler söylemektedir. Dönemin Bizanslı ve diğer yazarları, Küçük Asya'nın Türkler tarafından fethinin,
yerli halk için gerçek afet olduğunu yazmaktadırlar. Bu fetihler maddi üretim araçlarının yokedilmesi, kentlerin tamamen harabeye çevrilmesi, insan kırımı, sürgünler ve yerli halkların binlercesinin tutuklanması
sonuçlarını doğurdu. Tek kelimeyle ülkenin üretici gücünün sürekliliği yokoldu. Küçük Asya'yı istila eden Türk nüfusu, hiçbir şekilde üstün bir kültür düzeyini temsil etmiyor, ne de bazı çağdaş Türk tarihçilerinin
ileri sürdüğü gibi, yüksek derecede bir örgütlenme biçimine sahiptiler...''
Pakhymeres ve Gregoras gibi 14.yüzyıl çağdaş Bizans yazarları da, Osmanlı ve Türk beyliklerinin Marmara ve Ege bölgelerini fetihleri sırasında ”cihad'' adına
yapılan insan kırımlarından, yağma ve yıkımlardan söz etmektedirler. Angelov'un, Osmanlı kuruluş dönemini kısa değerlendirmesi şöyledir:
”Sahibolduğumuz çok sayıda kaynaklar, Osmanlılarda Emir'in ailesi ve çevresinin üyeleri ve boyların askeri yöneticileri tarafından oluşturulmuş feodal
sınıf çekirdeğini bize açıkça göstermektedir. Bu feodallar, Küçük Asya'nın fethi sırasında, ya silah gücüyle ele geçirip veya geniş bölgeler, çok sayıda köle, bütün oturanlarıyla birlikte pek çok köy ve şehrin
tamamını Emir'in bağışı olarak kazandıktan sonra çok büyük toprak sahibi beyler oldular. Bunların arasından, biçimlenme yolundaki yeni devleti yöneten sınıfı oluşturan sivil ve askeri yüksek yöneticiler
çıktı.''
Osman Bey (1299-1326), bu askeri şeflerden Hasan Alp ve Turgut Alp, Alp Konukyar'a Anghelokoma (İnegöl), Yar Hisar, Kara Tchepis gibi şehir ve kalelerden geniş
paylar bağışlamış, yine büyük askeri şefi Alp Gündüz'e de Subaşılık bölgesini vermişti. Aile üyelerini de ihmal etmemiş, oğlu Orhan'a Kara Hisar'ı, kayınbabası Ede Bali'ye de Bilecik kentinin gelirini
bağışlamıştı. Bu tutum (askeri şefleri ve emir ailesi üyelerinin ödüllendirilmesi) Orhan Bey tarafından da sürdürüldü. 1337 yılında İzmit alındıktan sonra, Bithynia kıyı bölgesi, korsanlara karşı koruma
sorumluluğuyla birlikte askeri şef Kara Mürsel'e bağışlandı. Aynı şekilde Akça Koca'ya, Yankhi Lala'ya önemli toprak parçaları bağışlandı. Orhan, oğlu Süleyman'a Göynük ve Modreni (Mudurnu) çevresini ve Murad'a da
Bursa bölgesini paylaştırdı.
İlk kez 1301-1310 arasında Osman tarafından uygulanan, zafer kazanmış başarılı askerleri tımar arazisi dağıtarak ödüllendirme siyaseti Orhan tarafından
sürdürülmüştür. İznik (1331), İzmit (1337) alındıktan sonra her iki bölgenin çevresinde arazi ve yerleşme yerleri tımarlara ayrılıp askerlere üleştirildi.
Burada önemli bir noktaya, yerli nüfusa dikkat çekiyor Angelov: „Yeni külfetlerin yüküne dayanmak zorundaydılar ve bu zor, emeğin
üzerinde hakim sınıfın refahı inşa edildi... Osmanlı fetihçileri işgal edilmiş bölgelerdeki nüfusu yerinde kalmaya ve ocaklarında oturmaya zorladılar. Neşri'nin belirttiğine göre Osman, Bilecik, İnegöl,
Yar Hisar ve Yeni Hisar aldıktan sonra, köylülerin Bythina'dan göçmelerini yasaklayan bir ferman çıkarmıştı. Gregoras'ın belirttiği gibi Orhan da bu konuda babasını izlemiştir. Fetihçilerin
kafirleri kitle halinde öldürmekten vazgeçmeleri, bedava emek ve vergi mükellefleri sağlamanın en akıllıca olanıydı. Emeksiz, yani toprağa bağlanmış üreticiler olmaksızın Türk feodalları sınıfı amaçlarını gerçekleştiremiyecek ve artık-değer'den yararlanamayacaktı.''
Anlaşıldığı kadarıyla, Sultan Orhan şeyhlerin, derviş gazilerin bu dünya değil ”öbür dünya'' ile ilgilenenlerini seviyor, koruyordu. Bizans'tan ele geçirilen
köy, kent ve geniş araziler Osman ve Orhan tarafından yakınlarına bağışlanırken savaşçı derviş gaziler dışlanmıştı. Onlar tekkelerinde Tanrı ile söyleşip ibadette bulunsunlardı; dünyalık varlık nelerine gerekti?
Bundan yararlanan sadece Ede Bali idi. Bilecik kentinin tüm geliri ona bağışlanmıştı. (Çünkü Osman'ın kayınbabasıydı, ailedendi.) Baba İlyas'ın ardıllarından ve Hacı Bektaş'ın yoldaşı Ede Bali'ye tanınan bu
ayrıcalık, yine Baba İlyas'a bağlı bir Babai dervişi ve Hacı Bektaş'ın yoldaşı Geyikli Baba'ya tanınmamıştı. Üstelik cezalandırma, Osmanlı topraklarından çıkartma yoluna gidilmişti. Geyikli Baba, büyük tımar sahibi
Turgut Alp'in araya girmesiyle Orhan Bey'in elinden kurtulmuştu.
Fetihlerinde başarısını Alevi Türkmen topluluklarının ve önderlerinin desteğine borçlu olan Orhan, Geyikli Baba ve Abdal Musa gibi önderleri yönetime
yaklaştırmıyordu. Öte yanda, Osmanlı beyliğinin topraklarında yaşayan geniş Alevi Türkmen yığınları öfkelendirmemek gerektiğinin de bilincindeydi. Örneğin, bir düzenli yeni ordu (Yeniçeri) kurulması gündeme gelince,
Kadiri tarikatından kadıasker Çandarlı Halil Paşa vezir yapıldı. Ama Orhan'ın kardeşi Ali Paşa'nın araya girmesiyle, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı'ndan icazet alınıp, Hacı Bektaş Veli'nin koruyuculuğu altına
sokuldu.
Bu davranışla ilk Osmanlı yönetimi, hem Alevi Türkmen kitlesini onurlandırdı, hem de analarından babalarından koparılıp alınan Hristiyan çocuklarının ilk eğitim
döneminin sorumluluğunu onlara yükledi. Toprağa bağlayıp kısmen serfleştirme yoluna gidilen Bizans köylüsüyle, Alevi Türkmen köylüsü ve göçerleri arasında, Hacı Bektaş ilkeleri, heterodoks inançlar doğrultusunda
başlayan sıkı ilişkiyle İslamlaşma başlamıştı.
Bütün bu anlattıklarımızı, Geyikli Baba ile Abdal Musa arasında geçtiği anlatılan keramet yarışının yeni bir yorumuyla sonlandıralım. Abdal Musa bir parça pamuğun
arasına kor parçası koyarak bir müridiyle Geyikli'ye gönderir. O da karşılık olarak bir kase içerisinde süt gönderir. Fuad Köprülü bunu yorumlarken diyor ki: “Şakayık'ta ve ona isnat
eden sonraki tarihçilerde de geçen bu meşhur menkıbede mürid süt göndermedeki mânâyı anlamamış. Fakat Abdal Musa bu sütün geyik sütü olduğunu ve vahşi hayvanlara tahakküm etmenin, ateşle pamuğu birbirine tesir
etmeyecek şekilde imtizaç ettirmekten daha zor olduğunu, yani, kendinin böyle bir remiz ile insanlar üzerindeki tasarrufunu anlattığını söyleyerek, Geyikli Baba'nın mertebece kendisinden daha yüksek olduğunu itiraf
etmiş...''
Bu yoruma katılmıyoruz. Bize göre Abdal Musa, Osmanlı topraklarını terkederken Geyikli Baba'ya, inanç ve düşünce yönünden taban tabana zıt bir yönetimin altında
yaşayamayacağını, kendisiyle birlikte gelmeyi önermiştir. Geyikli, ``ben bunları yola getirmenin yöntemlerini biliyorum, vahşi geyikleri evcilleştirdiğim gibi onları da ıslah ederim'' demek istemiştir. Olamaz mı?
F. Köprülü, Abdal Musa'nın Bursa'dan ayrılışını „Sünniliğin pek tabii olan galebesine'' bağlıyor. Feodal devlet düzeninin temelini atar atmaz, Osmanlı
hanedanı, ilk otuz yıl içerisinde Sünnilik dışı inancı resmen tanımayacağını göstermiştir. Devlet geleneğinde Anadolu Selçuklu Sultanlığı'nın devamı olmayı benimsemiş, hatta Sultan Alaeddin Keykubat'a ulaşan bir bağ
kurmaya çalışmış olanlar, elbette aynı din siyasetini de sürdürecekti.
”Göçebe Türkmen kitlelerinin Uç'larda veya orduda hizmetleri bile birer aşiret topluluğu şeklinde değil, birer ücret ve menfaatler mukabilinde fert
fert yapılagelmekteydi. Şu halde, mevcudiyetleri ihmal edilemeyecek miktarda olan göçebelere siyasi bakımdan büyük bir yer ayrılamaz. Köy, kasaba ve şehirlerden ibaret yerleşik hayatın ise nasıl bir hiyerarşiye tabi
olduğu malumdur. Onun için, idaresi kuvvetli bir şehir topluluğunun elinde bulunan Anadolu Türk Devletinin Sünnilik esaslarına bağlı olacağı tabiiydi” ``Belirli büyük şeyhlerin
uzun gayretlerle elde ettikleri felsefi görüşleri ve geniş din bilgileri müstesna, Şiilik-Kızılbaşlık din anlayışı ve İslam prensibini... basitliğe naklediyordu.''
Genel sosyal bilim doğrularıymış gibi sunulan bu düşünceler Osmanlı'nın Sünniliği seçmesini aklamaya çalışıyor. Ama haksızlık ediyor. Arkalarındaki büyük Alevi
Türkmen kitlesiyle Osmanlı devletinin kuruluşunda emeği olan Geyikli Baba, Abdal Musa vb. derviş-gaziler, Abdalan-ı Rum ``fert fert'' hangi çıkarı sağladılar? Dinin ``basite indirgenmesi'', Tanrının gökten yere
indirilip geniş halk yığınlarınca anlaşılır kılınması, yöneten sınıfın tarihte ve bugün ne zaman işine gelmiş?
Abdal Musa'nın Elmalı Yöresine Gelişi ve Velayetname-i Abdal Musa’nın Anlattıkları
Fuad Köprülü, Abdal Musa'nın Elmalı-Antalya yöresine gelişini şöyle anlatmaktadır:
``Abdal Musa an'anesinin Bursa'da Yatağan Baba ile Aydın vilayeti cenubunda, sonra en kuvvetli surette Teke havalisinde yerleşmiş olması, belki de bu ananenin
takibedilmiş olduğu istikameti gösterir. Hükümet merkezi olan Bursa'da Sünniliğin pek tabii olan galebesinden sonra, Abdal Musa an'anesi eskiden beri Kızılbaş, daha doğrusu Heterodoks Türk oymaklarının yaşadığı
Aydın taraflarına hicret etmiş ve yine o vasıta ile en koyu bir Kızılbaş merkezi olan Teke Eyaletine girerek orada kuvvetli surette yerleşmiştir. Bu havalinin eskiden beri çok mühim bir Batıni-Şii merkezi olduğu ve
bu türlü akidelere çok bağlı Türkmen oymaklarının buralarda yaşadığı, hatta Tahtacılar zümresinin de burada yoğun surette bulunduğu düşünülürse bu nokta daha iyi anlaşılır.''
Abdal Musa Sultan'ın Osmanlı topraklarından ayrıldıktan sonra yaşadığı Teke yöresinde oluşturulmuş, yazarı belli olmayan ve bir kopyasını bu kitapta
yayınladığımız Velayetnamesi bulunmaktadır. A.Yaşar Ocak bu Vilayetname hakkında şunları söylüyor:
``Vilayetname-i Abdal Musa'ya gelince, yazarı meçhul bu eser Bektaşi menakıbnameleri içinde hacim bakımından en küçük olanıdır. XIV.yüzyılda Osmanlı beyliği
sınırları içinde faaliyet gösteren Abdalan-ı Rum zümresinin ileri gelenlerinden olup Yeniçeriliğin teşkilatlanmasına adı karışan Abdal Musa'nın menkıbelerini nakleder. Onun Bursa'nın fethine katıldığı rivayet
edilir. Bektaşiliğin Kalenderilik içinde teşekkül sürecini başlatması itibariyle tarihi önemi büyük olan bu zat Bektaşilerce halen, en önde gelen evliyadan sanılmaktadır.”
``Yazılış tarihi kesin belli olmayan menakıbname, Abdal Musa'nın doğumundan başlayarak Teke yöresine gelişini ve burada kurduğu tekkedeki hayatını anlatır. ''
Burada hemen belirtelim ki, biz Abdal Musa'nın „Yeniçeriliğin teşkilatlanmasına adı karıştığı rivayetini'' kabul etmiyoruz. Kaldı ki Velayetname’de
Osmanoğullarının adı bile geçmiyor. Ayrıca biz, Ocak'ın küçümsemesine rağmen Abdal Musa Velayetnamesi'ni de oldukça önemli görmekteyiz.
Menakıbname ya da Velayetnameler tarih kitabı değildir, elbetteki olaylar arasında her zaman sıkı mantıksal bağlar aranmaz. Önemli olan, olağanüstü söylencesel
(mitolojik) olayların özündeki gerçeği yakalamaktır. Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi'ndeki olaylarla doğal olarak birçok benzerlikler bulunmasına rağmen, Abdal Musa'nınkinde çoğu kez farklı sebep ve sonuçlarla karşı
karşıyayayız. Herşeyden önce Abdal Musa Velayetnamesi'nde, Osmanlı tarihyazıcılarının çoğunun ısrarla yazmalarına rağmen, Orhan'dan (1326-1362),
dolayısıyla İlk Osmanlılarla ilişkilerinden tek söz etmemektedir. Belli ki Osmanoğlu Orhan'a karşı hiç de dost olmayan bir tavır içindedir. Musa Seyirci'nin Tekke Köyü-Elmalı çevresinden derlemiş
olduğu yöresel Abdal Musa söylenceleri arasından da bu ilişki çıkarılamıyor. Buna karşılık Aydınoğlu Gazi Umur'dan (1334-1348) övgüyle sözediliyor. Zaten dikkatle incelenecek olursa, çevrede anlatılan -birkaçı
dışında- öykülerin çoğu Velayetname'den yalın yansımalardır.
Velayetname-i Abdal Musa'da geçen birkaç olay üzerinde durmak istiyoruz:
1) Abdal Musa Sultan'ın Teke Beyi ile savaşıp Genceli'yi alması, onu beylikten indirip oğlunu yerine geçirmesi, yeni Bey’in kendisini baba ve vezir olarak
görmesiyle bölgedeki üstünlüğü.
2) Rodos cemaatı ile ilişki.
3) Aydınoğlu Gazi Umur'u deniz kıyısında karşılayıp askerlerini doyurması ve kendisine kızıl börk giydirip Gazi unvanı vermesi, Kızıl Deli Sultan'ı yanına katması.
Abdal Musa ile Teke beyi arasındaki bu savaş ilişkisi bizce, onun bu bölgeye yerleşmesi sırasındaki çıkartılan güçlükleri yoketme ve bölgeyi yurt edinme
mücadelesidir. Bursa'nın fethinden (1326) az bir zaman sonra Osmanoğulları Beyliği topraklarından ayrılmak zorunda bırakılan Abdal Musa'nın - büyük olasılıkla, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Prens Siyavuş (Cimri)
başkaldırısından (1277-1278) sonraki yıllarda uzun süre yaşadığı - bu bölgeye girmesi istenmemiştir. Teke İli'nde yaşayanların büyük çoğunluğu Alevi Türkmenler olduğundan, ``bölgenin beyi olur'' korkusu vardır.
Teke beyi Abdal Musa'ya, isteklerini bildirmek, hatta onu tutup getirmek üzere elçiler göndermiş: ``Teke beği günden güne ikiden üçden
kul gönderirdi, hiç biri gerü gelmezdü. Heman varan Abdal Musa'ya derviş olurdı. Bu vechile ta yaz boyunca tamam beşyüz kul geldi. Hiçbirisi geri gitmedi; yanında derviş olub kaldılar. Teke Beği dahi yarağlandı
(silahlandı), yaylağa çıktı. Abdal Musa Sultan dahi Genceli'ye çıktılar. Teke Beği günde beşden ondan kul gönderirdi, diler ki Abdal Musa Sultanı getürde. Cemi gönderdikleri sekiz yüz kadar kul oldu...''
Kulları Abdal Musa Sultan'a bağlanıp hizmetinde kalınca, Teke beyi son olarak vezirini Göde/Gurde Yusuf veya Kılağılı İsa'yı göndermişse de, Abdal Musa'nın
yanına varır varmaz helak olmuşlar. ``Dahi beni seven yürüsün! dediği gibi cemi dağlar ve taşlar ardınca kopdı, bile geldi, Genceli şehrini bastı altına aldı... Teke Beği yüksek bir yerden
temaşa iderdi. Durmadı ormandan ormana kaçtı. Sonra çıktı... Kulları dahi gördüler ki Beğleri geliyor. Cümlesi çığrıştılar. Eyitdiler ki `sen bizim beğimüz olamazsın; biz beğimizi bulduk' dediler. Teke Beği geldi,
yüzün yere sürdi. `Biz kendü bilmezliğümüzle etdik, Sultanım!' Abdal Musa Sultan nutka gelüb eyitdi ki, `okun atdık, yayın yasdık; atılan ok geri gelmez; başına yarağ eyle!’ Sonra oğlu Halil'e Padişahlık emanetini
ısmarladı... Abdal Musa eyitdi: `Bizim sağlığımızda anın üzerine hiç kimse gelmesün...' Oğlu babasının halini gördi: `Buna n'oldi?' sual eyledi. Yanında olanlar halını bir bir bildirdiler. Halil Beğ eyitdi: `Bu Hod
er okına uğramış' dedi. `Ol Abdal Musa benim babam olsun şimden geru.' Heman olanca askerin alub kalkdı. Abdal Musa Sultanın yanına geldi, elini öpdü, eyitdi: `Ne etdi ise babam etdi, benim suçum yokdur, Sultanum!'
dedi. Abdal Musa Sultan ‘var otur aşağa. Bizim sağlığımızda korkma oğul’ dedi. Halil Bey fikir etti: ‘Abdal Musa Sultan oğluna vezirlik etmezse begliğimi edemezin’ dedi ve padişah iken Sultan’ı vezir
eylediler''
Tarih kitapları, Hamidoğulları'nın Antalya şubesinin Tekeoğulları Beyliği olduğunu yazmaktadır. Anadolu Selçukluları'nın yıkılmaya yüz tuttuğu bir sırada Isparta ve
Eğridir çevresindeki Türkmenler'in başında bulunan Dündar Bey, 14.yüzyıl başlarında Hamidoğulları Beyliği'ni kurdu. Selçukluların Uç beylerinden Hamit Bey'in torunu olan Dündar Bey kuruluştan hemen sonra
Gölhisar, Korkuteli ve Antalya'yı 1321'de ele geçirerek Beyliğin topraklarını güneye doğru genişletti. Sonra Antalya'yı kardeşi Yunus Bey'e bıraktı. Ancak fazla değil kuruluşundan on yıl sonra İlhanlılar'ın Anadolu
valisi Timurtaş'ın saldırısına uğradı. Antalya'ya sığınan Dündar Bey'i yeğeni Mahmut İlhanlılara teslim etti ve onun öldürülmesiyle Hamidoğulları'na son verildi (1324). Ancak, Timurtaş'ın uzaklaşmasıyla Dündar
Bey'in oğulları Hızır ve İshak Bey'ler duruma hakim oldular. Bu soydan gelenler 1391 yılına kadar Beyliği sürdürdüler.
Timurtaş'ın Memlükler'e sığınmasından sonra Teke İli (Antalya) Beyi Mahmud da Kahire'ye kaçınca, kardeşi Sinaeddin Hızır Bey yerine geçti (1327). Hamidoğulları'nın
bu şubesinde Hızır Bey'i oğlu Dadı Bey ve onu da Mahmud'un oğlu Mübarizeddin Mehmet Bey izledi.
Velayetname-i Abdal Musa'da adı verilmeyen Teke Beyi, Hamidoğulları'nın Antalya şubesindeki Hızır Bey olmalıdır. Hızır Bey'in beyliğinin sınırlarını batıya,
Finike'ye doğru genişletmek arzusunun önünde Abdal Musa'yı engel gördüğü anlaşılmaktadır. Bey, Teke İli'nde yaşayan Türkmenlerin onun müridleri olduğunu hesaba katmaksızın, Abdal Musa Sultan'ı ortadan kaldırma
sevdasına kapılmıştır. Ancak savaşta yenilince oğlunun –belki diğer adı Halil olan- Dadı Bey lehine Beyliği bırakmak zorunda kalmış görünüyor.
Başlarında, Osmanoğulları topraklarından gelmiş olan, Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin ilk ardılı Abdal Musa Sultan'ın olduğu Alevi Türkmen boyları ile Teke Beyi
güçleri arasındaki savaşın sonucu Abdal Musa ve Kaygusuz Baba Menakıpnameleri'nde aynı, nedenleri ise farklı anlatılmaktadır. Her ikisinde de Abdal Musa Teke beyinin ruhunu bir kara canavar (yaban domuzu) olarak
görmüş, dileği üzerine tekkenin oduncusu Baltacı (Gedik) Kara Abdal, bu canavarı bir vuruşta öldürmüş.
``Meğer ol vakit Teke Beği Döşeme derununda Antalya'ya giderken atı sürçti, atdan yıkuldı; başı taşa tokundı, helak oldu. Leşini Antalya'ya
getürdiler.''
Bir keramet söylemi içerisinde anlatılanlardan anlaşılan, yenik Hızır Bey'in Antalya'ya yeniden girmesi istenmemiş ve yolda işi görülmüştür.
Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi'ne göre savaş Alaiye (Alanya) Beyi'nin oğlu Alaeddin Gaybi yüzünden çıkmıştır. M.Fuad Köprülü, olayı şöyle özetlemektedir:
``Bektaşi an'anesinde umumiyetle kabul edildiği gibi, Kaygusuz Abdal - Antalya beyine tabi Alaiye sancağı (Bu saptama doğru değil. Alaiye Beyliği 1293'den 1471'e kadar, önce Karamanoğulları'na, sonra Memlükler'e bağlı bir Beylik olarak hüküm sürmüştür-İ.K.) beyinin oğlu Gaybi - tarikatçe Abdal Musa'nın mürididir. Kaygusuz Abdal Menakıbi'nde bu münasebet üstünde verilen tafsilatın hülasası şudur: Kaygusuz Abdal bir gün avda okla bir geyik vurdu. Yaralı geyik kaça kaça bir asitanenin kapısından girdi. Gaybi de arkasından dergaha girerek geyiği sordu. Dervişler haberleri olmadığını söylediler. Meğer bu geyik suretinde görünen, bu dergahın şeyhi olan Abdal Musa Sultan imiş. Abdal Musa, Gaybi'yi huzuruna çağırtarak geyiğe attığı oku gösterdi. Bu kerameti gören Gaybi şeyhe mürid olmak istedi. Şeyhi ona mücerretlik tarikatının zorluklarını anlattı, babasından izin almasını söyledi. Gaybi'nin ısrarı üzerine onu tarikat usulünce tıraş ettiler; taç ve hırka giyirdiler; beline kemer bağladılar. Bunu duyan babası çok müteessir oldu. Genç oğlunun mücerretler dergahına girmesi haysiyetine dokunmuştu. Hemen Teke beyine giderek oğlunu Abdal Musa'nın elinden kurtarmasını rica etti.''
Sözde bu rica üzerine, yukarıda anlattığımız biçimde olaylar gelişir. Dağlar, taşlar, ağaçlar, Abdal Musa'nın ardından yürür ve aralarında savaş olur. Teke Beyi
yenilir ve öldürülür. Gaybi'nin babası, onun büyük keramet sahibi olduğunu anlayıp Abdal Musa'nın elini öperek oğlunun kalmasına izin verir.
Böyle bir savaşın çıkması için bu neden kuşkusuz yeterli değildir. Eğer Köprülü'nün kendi yorumu değilse, Menakıbname'ye bunlar Abdal Musa Dergahı ve
Alevi inancını küçültmek ve bu inançtakilere karşı savaş açmak gerektiğini vurgulamak için sokulmuştur. A.Yaşar Ocak'ın değerlendirmesine göre, Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi, Yavuz döneminde (1512-1520) yazılmıştır.
Böyle olunca, daha büyük karalamalar da bulunabilirdi.
Balım Sultan(1473-1516)’dan sonra Hacı Bektaş Dergahı'na girdiği söylenen ``mücerretlik'' (bekar kalma zorunluğu), 150 yıldan fazla bir zaman önce Abdal Musa
Dergahı'nda nasıl bulunabilir?
Sonra Kaygusuz Abdal’ın kötü bir evlilik geçirdiğini, alaylı güldürü niteliğindeki bir şiiri bize bildirmektedir:
Avrad oldu bize vezir Bizi etdi köye kizir Gah tuz ister gahi bezir İnek gibi sağayazdı (...) Kaygusuz'um der ki ni'dem
Başım alıp nere gidem Ben bu avradı ne idem Bizi köyden koğayazdı
Konuyu biraz daha açalım: Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbname’ye, günün siyasetine uygun olan mücereddlik kavramı
sokulmuştur. Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çıplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu,
evlenme yasağına uymaktır mücerredlik.
Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır.
Ama asıl Hristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Paulikienizm-Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheizm) inancının sayıları pek fazla
olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar”, “Did’ler”, yani Dede’ler üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşı bir savunma ve
korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.
Ayrıca, Alaiye (Alanya) kenti ve çevresini 1293 yıllarında ele geçirerek bir beylik kurmuş olan Mecdeddin Mahmud, Karamanoğlu beylerindendi. Eğer Alaaddin Gaybi'nin
babası bu bey ise -A.Güzel, Kaygusuz Abdal adlı kitabında bu adı ``Hüsamüd'Din Mahmud'' olarak vermektedir-, Hacı Bektaş Veli ve yerine ardıl koyduğu Abdal Musa Sultan'ı tanımaması olası değildir. Kaygusuz Abdal
incelememizde daha ayrıntılı biçimde açıkladığımız gibi, Karamanoğulları sülalesinin kurucusu Nure Sufi, Baba İlyas'ın halifelerinden ve Hacı Bektaş'ın yoldaşlarındandı. Karamanoğlu beylerinden
Mecdeddin ya da Hüsamüddin Mahmud'un koyu Sünni inançlı biri olduğunu sanmıyoruz. Dolayısıyla Teke Beyi'ne de oğlunu Abdal Musa'nın elinden kurtarma ricasında bulunduğu iddiası zayıf kalmaktadır.
Menakıbname’de Abdal Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:
“Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.” Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:“ Oğlum!
Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür...Senün pederün bir (Sancak Begi) dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden
icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın...” Beg oğlu kararını verir:
“Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.” “Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden
(gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi,
kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi
Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.” Yeri gelmişken Abdal Musa Sultan ve Kaygusuz ilişkisini de açıklığa kavuşturalım. Kaygusuz Abdal üzerinde yaptığımız araştırmada bu ilişki üzerindeki görüşlerimizi “Kaygusuz
Abdal, tasavvuf eğitimi için babası tarafından Abdal Musa tekkesine verilmiştir” başlığı altında sunmuştuk. Onu kısaltarak buraya almakta yarar görüyoruz: Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı
yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbname’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi Menakıbname’lerdeki oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini
Kaygusuz’un ne de Abdal Musa’nın tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Kaygusuz’un Menakıbnamesi’nden yola çıkacağız, ama yorumlarımızı
diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı
sürdüreceğiz. Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın,
Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı gözükmüyor. Bu keramet gösterisinin temeli yine onun kendi eserine dayanmaktadır Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış
olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine döndürülerek, kitabın yazarına çevrilmesinden başka birşey değildir Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326)
sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’lara doğru Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş dergahına
bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa, başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas
halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu
kadar, aşağıda göreceğimiz gibi Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hristiyanlarla da
dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbname’ler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun
dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal
Musa tekkesi. Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu Hüsameddin Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği
düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin Tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç
ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o
zamanlar seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki
sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü ya da kerametiyle içine düşürdüğü) aşkına düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini
kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur... İşte bu buluşmanın
gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi ’ne göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın
kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte Tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi gösteriyor; bu bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Hernekadar
kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci
gelişidir. Menakıbname’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir: “Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım.
Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!...” Menakıbname yazarı sürdürüyor: “Alaiye Sancağı
Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane’de kaldı....” İşte gerçek
durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar
vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa Tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden
emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı
Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebie vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”
Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur. Çok büyük olasılıkla 1354-55
yıllarında, Menakıbname’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu, yeniyetmelik döneminde Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekaıbname’deki kırk yıl
hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir! ) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye
hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata)
kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır. Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen
15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 10-15 yıl önce ölmüş olmalıdır. Öbür yandan
Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru
olamaz. Abdurrahman Güzel’in bazan temkinli yaklaştığı , ama çoğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa neredeyse140 yıl, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür...
Bizim yayınladığımız Velayetname nüshasının 34, 35 ve 36.sayfalarında bir “padişah oğlu olan” Kaygusuz Abdal’dan, Abdal Musa tekkesinde pirine canla başla hizmet
eden bir aşık, Baba Gaybi adıyla sıradan bir derviş olarak sözedimektedir. Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi’nde anlatılan bir geyiği kovalayarak dergaha girdiği ve onun Abdal Musa’nın don değişimi kerameti
olduğunu gördükten sonra orada kaldığına dair, dolaylı-dolaysız hiçbir söylem yoktur. Gaybi tekkeye odun taşıma hizmeti sırasında, Abdal Musa Sultan’ın gösterdiği çeşmeden su yerine bal ve yağ akıtma kerametini
göremediği için üzülür. İçinden ona daha yakın olan bir hizmette bulunmadığı için hayıflanmakta, şikayette bulunmaktadır. Abdal Musa’ya ayan olan bu düşünce, onda bir itaatsizlik, bir isyan belirtisi gibi
algılanarak kapı dışına konulur Kaygusuz. Ama onun, didarına aşık olduğu Pir’inden ayrılmaktansa ateşte yanmayı seçtiğini görmekteyiz. Bunun için kendisini dergah mutfağının bacasından atarsa da,
Abdal Musa’nın uyarısıyla tam ocağa düşerken yakalanır abdallar tarafından. Ancak Baba Gaybi’nin henüz özünün türap olmayışı, hizmetinden şikayet etmeyi içinden geçirmesi, kapıdan kovulup bacadan düşmesiyle de
bağışlanmaz. Yine dışarı atılır. Gaybi bir yere gitmez, başını dergah kapısının eşiğine koyarak yatar. Burada da Yunus ile Taptuk’un ve Şeyh Safi ile Şeyh Zahidi’nin arasında geçen menkıbevi ögenin
yinelenmesine tanık oluyoruz:
“...Abdallar onu tutup yine kapıdan bıraktı, kovdular. Baba Gaybi, ‘elimizden ne gelir? Eşiğe yaslanalım bari’dedi. Abdalların hepsi birden uykuya dalınca Baba Kaygusuz eşiğe yaslandı. Abdal Musa [S.36] Sultan kalktı dışarı çıktı. Ayağını Gaybi’nin üzerine bastı. Gaybi tınmadı. ‘Kimdir şu?’ dedi. Gaybi ‘Lebbeyk (buyur) Sultan’ım kulun Gaybi’dir’ dedi. Abdal Musa Sultan “aldun mı kaygusuzam? Aldun kaygusuzam aldın’ dedi. Eline yapışup içerü geturdu...”
Pir ile talibi arasında geçen bu konuşmadaki sözcüklerin fotokopiden okuma güçlüğü yaşanmasına rağmen; Abdal Musa Sultan’ın Baba Gaybi’ye ”olumsuz
düşünce ve kaygularını artık bıraktın, olgunlaştın; benim kaygusuzum oldun” diyerek onu bağışladığı ve dergaha yeniden kabul ettiği açıkça anlaşılıyor.
Teke Beyi İle Savaş Nedenlerine Bir Kere Daha Gözatalım
Başkenti Antalya olan Teke Beyliğinin başında bulunan bey, Abdal Musa Sultan’ın, beyliğinin sınırları içerisinde Tekkesini kurup, zaten gayri Sünni olan
Türkmen tebası arasında inancını yaygınlaştırıp, geniş yandaş kazanmaya başlamış olmasından rahatsız olmuştur. Onun nüfuzunu kırmak ve egemenlik alanını daraltmak amacıyla, Abdal Musa Sultan’ı korkutma
girişimlerinin boşa çıktığı anlaşılıyor.
|