|
ERENLERİN MİRACI DARAĞACI
Tuğrul Asi BALKAR
Kimi insanların yaşadıkları ömür önem ve değer taşır, kimilerinin ölümleri. Hem yaşadıkları ömür hem de ölümleri önem ve değer taşıyan ender olarak kişiler de vardır: Hallâc-ı Mansûr gibi.
Hallâc-ı Mansûr tam adı Ebu’l-Mugis Hüseyin Bin Mansûr El-Beyzavi’dir. İran’da Fars-Beyza yakınlarında Tur kasabasında 858 yılında doğmuş, 26 Mart 922’de Bağdat’ta öldürülmüştür.
İnanışa göre Zerdüşt dinine bağlı büyükbabası Muhamma, sahabilerden Ebu Eyüb’ün soyundan geliyordu; babası sonradan Müslüman olmuştu. Hallâc, İran’daki mezhep çatışmaları nedeniyle genç yaşta Tur’dan ayrılarak Arap
kültürünün önemli merkezlerinden biri olan Vâsıt’a, ardından Tuster’e gitti. Bu yaşlarda tasavvufa yöneldi. Tuster’de ünlü mutasavvıflardan Sehl bin Abdullah et-Tusteri’ye bağlandı ve onunla Basra’ya gitti. Daha
sonra Bağdat’a geçerek Amr bin Osman el-Mekki’ye bağlandı; bu sırada ünlü mutasavvıf Ebu Yakub el-Akta’nın kızı Ümmü Hüseyin ile evlendi. Hallâc, Bağdat’ta Cüneyd el Bağdadi’yle tanıştı ve ondan hırka giydi. Ama
coşkun kişiliği nedeniyle kısa sürede Cüneyd’den de ayrıldı. İlk haccından (896) sonra Bağdat şeyhleriyle bütün ilişkisini keserek Tuster’e gitti. Dört yıl boyunca katı bir çile yaşamı sürdürdü. Sufi hırkasını
çıkardı, halk arasına karıştı. Fars, Huzistan ve Horasan’da halkı yazıları ve konuşmalarıyla Tanrı aşkına çağırmaya başladı, çevresinde çok sayıda mürid topladı. Bu dönemde, hadis ve fıkıh bilginleriyle ilişkileri
gitgide bozuldu.
İkinci haccından (905) sonra denize açılarak İslam’ı yaymak amacıyla Hindistan ve Türkistan’a gitti, Çin sınırlarına kadar dolaştı. Onun bu gezisi sırasında İslam dinine kazandığı Müslümanlar daha sonra ‘Mansuri’
olarak anıldı. Daha sonra üçüncü kez hacca giden Hallâc, Hicaz’da geçirdiği iki yılın ardından Bağdat’a döndü ve buraya yerleşti (908 civarı). Son haccı sırasında tam bir kendinden geçme durumuna girdi. Ünlü
“Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) sözünü bir vecd anında bu dönemde söylediği, hacda vakfedeyken insanlardan kendisine işkence etmelerini, Bağdat sokaklarında yoldan geçenlerden kendisini öldürmelerini istediği anlatılır.
908’de baş gösteren Hanbeli ayaklanmasında suçlu görülerek izlendi, 913’te Sus’ta tutuklandı.
Sekiz yıl 7 ay 8 gün tutuklu kaldıktan sonra Bağdat’a götürüldü. Maliki Kadısı Ebu Ömer Hammadi’nin “kamçılanarak, gövdesi parçalanarak, darağacına asılarak, bütün halka gösterilerek, kafası kesilerek, yakılarak
idamı”nı bildiren fetvasına dayanan Halife Muktedir’in buyruğu üzerine öldürüldü.
Çeşitli kaynaklarda Hallâc’a dayandırılan 50’ye yakın yapıttan söz edilirse de bunlar günümüze ulaşmamıştır. Hallâc’ın yapıtlarının derlenmesine büyük katkıda bulunan Fransız Katolik araştırmacı Louis Massignon’a
göre Hallâc’tan bugüne ulaşan metinler 6 mektup, 350 kadar özdeyiş, konuşmalarına ilişkin 74 özet, 80 şiir, 27 rivayet ile 11 bölümlük Kitab-ül Tavasin’den oluşmaktadır. Louis Massignon’un Passion d’al Hallaj
(Hallac’ın Çilesi, 1922) adlı iki ciltlik kitabı Hallâc’ın yaşamı ve öğretisiyle ilgili en önemli kaynak olma özelliğini korumaktadır.
ADI HAKKINDA
Hallâc-ı Mansûr’un Hallâc lakabının hakkında birkaç görüş ileri sürülmektedir.
Birincisi: Baba mesleğinden dolayı Hallâc (pamuk atıcısı) diye tanınır.
İkincisi: Konuşma ve yazılarıyla çevresindekilerin “kalplerinin derinliklerini hallâc pamuğu gibi attırdığı” benzetmesi nedeniyle bu lakabı aldığı ileri sürülür.
Üçüncüsü: Bir gün Hüseyin Bin Mansur, dostu olan bir hallâcın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımcı olmasını rica etti. Ancak hallâcın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü.
Geldiğinde “Yâ Hüseyin! Gördün mü? başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden de oldum.” diye söylendi. Hüseyin Bin Mansur, kendisine yardımcı olan hallâcın endişeli durumuna baktı ve tatlı tatlı
gülümseyerek “Üzülme senin işini de biz hallederiz.” dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları depreşmeye başladılar ve kaşla göz arasında, tel tel saf
pamuk dükkanın bir tarafına, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafına ayrıldı. Hallâcın gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay, kısa zamanda halk arasında yayıldı;
bundan sonra da Hüseyin bin Mansur, Hallâc-ı Mansûr diye anıldı.
Dördüncüsü: Bir gün bir pamukçunun ambarına uğramış, işareti üzerine derhal pamukların çekirdekleri dışarı çıkmış ve halk da bu işe şaşakalmıştı.
- Şu bedende sana makam, canımdır
- Senden başkasına yer yok gönülde
- Seni saran; ruhum, cildim, kanımdır
- Ne yapayım ayrı düşersek, söyle!?
- ÖLDÜRÜLÜŞÜ Darağacı Erenlerin Miracı
Hallâc, ilahlık ilan etmek, peygamberlik ilan etmek, zındıklık, mucize gösterme iddialarından dava edilmişti. Mahkeme başkanlığına ünlü kadı Ebu Ömer Muhammed b.Yusuf el-Hammâdi, üyeliklere Ebu Cafer Muhammed b.Ahmed
el-Enbâri et-Tenûhi, Ebu Hüseyn Ömer b.Mâlik eş-Şeybâni getirildi. Mahkeme biri Maliki mezhebinden başkan, iki Hanefi mezhebinden üyeden oluşuyordu. Çünkü, dava konularından zındıklık için Maliki mezhebi görüşü
şuydu: “Zındıkların tövbesi geçerli değildir”. Hallâc’ın zındık olduğu ortaya çıkarsa, tövbe etse bile öldürülecekti.
Mahkeme uzun sürdü. Sonunda, Hallâc’ın “beden kâbesinin yıkılışı” görüşü, yani insan bedeninin tanrısallık kazandırılması ve yaşamın bedeni zevklerden ibaret görülmesinin olumsuzluğunu anlatan görüşü, “Kâbe’nin
gereksiz olduğunu ilan” olarak değerlendirildi. Hallâc’la mahkeme başkanı arasında çıkan tartışma sırasında mahkeme başkanı Ebu Ömer Hallâc’a seslenirken “Ey kanı helal!” deyimini kullandı. Bunu fırsat bilen zamanın
veziri Hâmid atılarak “Şu söylediğin ‘kanı helal’ sözünü yazıp altını imzala!” dedi, kadı Hammâdi, o sözünü öfke ile söylediğini ve fetva ya da bir hüküm olmayacağını söylese de vezir diviti eline tutturup imzayı
attırdı.
Hallâc’ın mahkemede söylediği son sözler : “Canıma ve kanıma dokunmanız haramdır. Dinin mubah saydığı yorumlarımı tevil ederek (değiştirerek) aleyhime kullanmanız helal değildir. Ben dini İslam, tavrı sünnet olan bir
insanım. Bunu gösteren kitaplarımı çarşı-pazarda herkesin elinde bulabilirsiniz. Allah’tan korkun da benim canıma kast etmeyin” oldu.
65 yaşındaki Hallâc Bağdat’ın Horasan Kapısı bölgesine getirildi.
İki rekat namaz kıldı. Dâr’a çekildi ve cellat önce bin kırbaç vurdu. Hallâc hiç aldırmıyor, yalnızca “Ehad, Ehad” diyordu. Ağaca bağlanıp kırbaçlanmanın ardından taşlandı; elleri ve ayakları kesildi. Sırasıyla sağ
el, sol ayak, sol el, sağ ayak ve en sonunda boynu vuruldu. Hallâc’ın gövdesi yakıldı, külleri Dicle nehrine atıldı. Kesik başı, el ve ayaklarının yanında bir süre Bağdat’ta halk seyretsin diye asıldı.
Hallâc’ın asıldığı yer bugün Bağdat’ta Mansûriye diye anılıyor. Mansûriye’de sembolik bir mezarı vardır.
* * *
Bağdat’ta bulunan Bâbu’t-Tâk’taki Kemer’in altına götürülünce, evvela darağacına dayalı merdiveni öptü, sonra ayağını merdivene bastı, ‘Bu ne hâl böyle’ diyenlere:
“-Darağacı, erenlerin miracı! , dedi. Belinde bağlı bir peştamal, omuzlarında bir taylasan vardı.
Kendisini seyreden topluluğa döndü. Gözüne dostu Şiblî ilişti. Çağırdı: ‘Ey Ebu Bekir, yanında seccade var mı? Ser şuraya!’ Şiblî seccadeyi verdi, Hallâc iki rekat namaz kıldı. Yanına sokulmuştum. Birinci rekâtta
Fâtiha’dan sonra şu ayeti okudu:
‘And olsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Sabırlı olanlara müjdele!’
İkinci rekâtta Fâtiha’dan sonra şu ayeti okudu: ‘Her benlik ölümü tadacaktır. Sizi, bir imtihan olarak hayır ile de şer ile imtihan ediyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.’ Namazı bitirince dua etti. Duadan aklımda
kalan şunlar:
‘Allah’ım! Sen her yönden tecelli edersin. Fakat sen tüm yönlerden arınmışsın. Benim hakikatime ilişkin varlığın ve senin hakikatine ilişkin varlığım hürmetine beni bağışla! Benim, Senin hakikatine bağlı olan
varlığım nâsutiyet (insan realitesi); Senin, benim hakikatime ilişkin varlığın lâhûtiyet (ilahilik) tir. Benim nâsutiyetim senin lâhûtiyetinde yok olmuştur; ona karışmadan. Ve Senin lâhûtiyetin benim nâsûtiyetimi
kuşatmıştır; onunla iç içe girmeden.’
‘Allah’ım! Sonradan olmuşluğumu kuşatan ezeli varlığın hürmetine! Senin ilksizlik kıvrımların arasındaki sonradan olmuşluğum hürmetine! Bana, lütfettiğin nimetin şükrünü yerine getirme imkanı ver. Güzelliğinin açılan sırlarını başkalarından gizleyerek onları fark etme imkanını bana vermek ve kınayanlardan beni esirgemiş olmakla bahşettiğin nimete teşekkür etmeyi bana nasip kıl.’
‘Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve sana yaklaşmak ümidiyle beni öldürmek için toplanmışlar. Onları affet. İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan
gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin bu hal başıma gelmezdi. Yaptığın şeyler için sana hamd, istediğin şeyler için de yine sana hamd olsun.!’
Sonra yürüdü, darağacının tepesine çıktı, orada bulunan müritler cemaatı:
-Mürid olan bizlere, seni inkar eden ve biraz sonra taşa tutacak olan o kişiler hakkında ne dersin, diye sorduklarında, dedi ki:
-Size bir, onlara iki sevap var! Zira sizin yapmış olduğunuz şey, hakkımda hüsnüzan beslemekten fazla bir şey değildir. Onlar ise tevhidin kuvvetinden, dinsel titizlik ile harekete geçiyor.
Sonra herkes ona recm taşı attı. Şiblî de fetvaya uymuş olmak için bir gül atınca Hüseyin b.Mansûr bir âh çekti. Sana atılan bunca taşlardan hiçbirine niçin âh etmedin? Atılan bir güle âh etmendeki sır nedir? dediler.
Şunun için dedi: “Onlar bilmiyorlar, onun için de mazûrdurlar. Şiblî’nin yaptığı gücüme gitti. Zira o biliyor, bunu yapmamalıydı!”
Mevlana Celaleddin-i Rumi Hallâc-ı Mansûr hakkında şöyle diyor: “Ben Hakk’ım [Ene’l Hakk] sözü, Mansûr’un dudağında nurdu; ben Allah’ım [Enallâh] sözüyse, Firavun’un dudağında yalandı.”
Mevlana’nın oğlu Sultan Veled ise Hallâc’ın ölümünü şöyle yorumluyor:
“Tanrı dostlarını tanımak, Tanrı’yı tanımaktan daha güçtür. Hallâc-ı mansûr’u o çağın bilgin ve velileri inkâr ettiler. Onu öldürmeğe azmettiler. Hepsi, o asılsın diye fetva çıkardı. Sonunda, o büyük insanı
astılar. Astıktan sonra cesedini yaktılar. Âlemde ondan bir eser kalmasın diye, yanan cesedinin küllerini de nehre attılar. Her ne yaptılarsa yine “Enel Hak” ibaresinin ateşte ve suda yazıldığını gördüler. Külleri
Dicle nehri üstünde “Enel Hak” yazmıştı. Bunu gördükten sonra herkes yaptığına pişman oldu. O günden beri Hallâc’ın adı anılmadan hiçbir öğüt meclisi renklenmez. Onu kıyamete kadar öveceklerdir.”
ETKİLERİ
Hallâc-ı Mansûr etkisi kıyılışından günümüze, bütün İslam ülkelerinde yayılmış, tasavvufun bütün kollarını ve onlara bağlı yazın ürünlerini beslemiştir. Özellikle İran ve Türk şiirinde tasavvuf konuların benimsemiş
aydınlar Hallâc’tan esinlenmiştir. Yunus Emre, İmadeddin Nesimi gibi Türk ozanları, Senai, Atar, Sadi, Câmi gibi İran ozanları onun izinden yürümüş, onun savunduğu görüşü şiirlerinin odağı durumuna getirmişlerdir.
Alevi-Bektaşilik’te Dâr-ı Mansûr denen tören, Yezidilik’te tavus adı verilen süslemeli sancak, Mevleviler’de nây-ı Mansur adlı çalgı Hallâc-ı Mansûr’un anısını sürdürmektedir.
İlginçtir, Hallâc-ı Mansûr’u insanlığa kazandıran Louis Massignon, Hallâc-ı Mansûr’un “Benim ölümüm asılarak öldürülme şeklinde olacaktır” tümcesinden tevil ederek Hallâc’tan geçikmiş bir İslami İsa çıkarmaya çalışır
: ölümsüz Kur’ani İsa kişiliği (L’Immortelle personalité du Christ Coranique).
DİLİMİZE BIRAKTIĞI KALIT: DEYİMLER
Hallâc-ı Mansûr yaşamı, öldürülüşü, İslam, tasavvuf ve edebiyat dünyasına etkileri tartışmasız bir kişiliktir. Bunun yanı sıra, dilimizde Hallâc esintili deyimler de vardır:
- Aşk dârında namaz kılmak
- Aşk ipiyle berdâr almak
Aşk meydanında olmak
Aşk meydanında pehlivan olmak
Başını ortaya koymak
Can hediyesi
Can verip canan bulmak
Can vermek
Canını armağan etmek
Canını kurban etmek
Canını ortaya koymak
Dâra varmak
Dâr-ı Mansûr
Dem-i Enel Hak olmak
Dili Enel Hak söylemek
Enel Hak demi vurmak
Enel Hak sazını çalmak
Hırkayı suya vurmak
İnnî Enel Hak okumak
İsmi ve resmi mahvetmek
Kanını toprağa karmak
Kanla alınan abdestin namazı sahih olur
Komşu komşunun külüne muhtaçtır
Mansûr yayına dönmek
Oda atılmak
Oda yanmak
Özünden mücerred olmak
Sabrı yağmalamak
Sırr-ı Hak’ı âleme fâş etmek
Sûretten âzat olmak
Şeriat bazarını kesat kılmak
YAZINIMIZA BIRAKTIĞI KALIT: MAZMUNLAR
Gerek Divan gerekse Halk edebiyatında Hallac kaynaklı imge, simge ve mazmunlar sık kullanılmıştır.
Ateşe atılmak:
Hallâc-ı Mansûr’un yakılması olayını anlatmak için kullanılır. Hallâc’tan başka İbrahim Peygamber de ateşe atılmıştır.
Çalgılar:
Tarikat ehline göre zikirlerde kullanılan çalgılar Ene’l Hak derler. Mevlevilik’te hem çalgı olarak hem ses perdesi olarak Ney-i Mansûr vardır.
Darağacı:
Hallâc-ı Mansûr’un asılması olayını anlatmak için kullanılır. Tasavvufta, sonsuzluğu kucaklamış aşkın sembolüdür. Divan şiirinde sevgilinin saçları âşıkların idam sehpasıdır. Alevi-Bektaşi şiirinde vazgeçilmez bir
motiftir.
Kan:
Bilindiği gibi, şehitlerin kanı kutsaldır. Hallâc Tanrı aşkı yolunda şehit olmuştur. Darağacında kendi kanı ile abdest almıştır.
Külleri savrulmak:
Hallâc-ı Mansûr’un gövdesinin yakıldıktan sonra Dicle ırmağına atılması olayını anlatmak için kullanılır.
Mum:
Hallâc-ı Mansûr’un gövdesinin yakılması ile mumun yanması arasında ilgi kurulur. Hallâc aşk ateşinin şiddetinden yana yakıla kül olmuştur.
Pamuk:
Hallâc’ın lakabından yapılan bir çağrışımdır. Hallâc pamuğu gibi atılmak parçalamak, parçalanmak, dağıtmak, dağıtılmak, darmadağın olmak, perişan olmak anlamları yanı sıra çokluk âleminde olmak ve birlik gizini
açıklamak için de kullanılır.
Sır:
Hallâc-ı Mansûr diğer mutasavvıflardan farklı olarak kendisine sunulan sırrı gizleyememiş ve açıklamış olduğundan idam edilmiştir. Sırr-ı Hak’ı âleme fâş etmek şeklinde telmihte bulunulur.
Şarap:
Hallâc-ı Mansûr aşk şarabını içmiştir. Aşk şarabı içenler sarhoşluk halinde olduklarından, kendilerinden geçmiş ve kendilerinde olmadıklarından yapıp ettiklerinden ve söylediklerinden sorumlu tutulamazlar.
Şehit:
Hallâc bir aşk şehidi olarak kabul edilir. Bilindiği gibi, İslam’da şehitlerin kanı kutsaldır. Yalnızca zulme uğrayan katledilen şehitlerin değil, nefsini öldürerek sonsuzlukla arasındaki perdeyi kaldırmayı deneyen
sufiler için de şehitlik aynı derecede önemli bir düzeye Hallâc ile ulaştığı kabul edilir.
Taşlamak:
İslam hukukunda zina yapanlara uygulanan recm/ taşlama cezası, Hallâc-ı Mansûr’a Ene’l Hak diyerek sırrı ifşa ederek ‘söz zinası’ yaptığı için uygulanmıştır.
Yay:
Hallâclık yay ile yapılır. Hallâclık işi korkunç yorucu bir iştir, kısa bir süre yapınca kişinin gücü yiter.
NESÎMÎ’NİN DİVAN’INDA MANSÛR’U ANDIĞI BÖLÜMLER:
Sırr-ı enel Hak söylerem
Âlemde pinhân gelmişem
Hem Hak direm Hak bendedir
Hem hatm-i insan gelmişem
Dâra çıkmak bu fena dârda Mansûr’a düşer
Ol Enel Hak diyenin sırrını dâva ne bilür!
*
Küllî yer u gök Hak oldu mutlak
Söyler def ü çen u ney Enel Hak
*
Yanağından ayan oldu Enel Hak
Kaçan sûret olur gözgüde mestûr
Ne gayretli Enel Haktır bu yarab
Ki Mansûr’u asar hem dâre Mansur!
*
Mansûrleyin cûşa gelûr söyler enel Hak
Her sûfi-i sâfi ki bu meyhâneye uğrar
*
Mest olur söyler Enel Hak aşk ile âlemde bil
Yani kim Mansûr âşık oluban berdâr mest
*
Mansûr olugör aşk ile vü söyle Enel Hak
Kim dedi Enel Hak kim ana dâr bulunmaz
*
Meydân-ı aşk içinde kim cân terk eder Mansûr olur
Gönlüm Enel Hak der ise zülfünde berdâr eyleyem
*
Mansûr-ı aşka âhiretin dârı oldu dâr
Ol günde gel ki hoş göresin dârımı
*
Yüzün Enel Hakkı beni zülfünde berdâr eyledi
Mansûr olandır asılan âlemde aşkın dârına
*
Tahta çıkmaz istemez Mansûr olan yâ minbere
Her ki Mansûr oldu çıktı şâh-ı aşkın dârına
*
Nesîmi-Divan’dan
HOCA AHMED YESEVİ’NİN BİR HİKMET’İNDE MANSÛR
Hikmet
Dinmeyen âşık Hû der Hüda’sına yalvarıp;
yürür O’nun aşkından gece gündüz sararıp.
Çok ağlatıp âşıkı aşk elinde Hudayım;
aşk yolunda melâmet ona gördü münasip.
Mansûr bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,
Kırklar şerbet içirdi Mansûr’a mihrin salıp.
Mansûr dedi: Enel Hak; erenler işi ber-hak;
mollalar derler nâ-hak gönlüne yaman alıp.
Deme Enel Hak diye, kâfir oldun Mansûr diye,
Kur’ân’da budur diye, öldürdüler taş atıp.
Bilmediler mollar Enel Hakk’ın mânasın;
kaal ehline hal ilmin Hak görmedi münasip.
Rivayetler yazıldı, halin onun bilmedi,
Mansûr gibi veliyi koydular dâra asıp.
Bigâne diye mollalar Şeyh Mansûr’u öldürdü;
kâfir diye öldürdüler üç yüz molla savaşıp.
Külünü göğe savurdu, atıp denize saldı,
zevk denizi mevc vurdu, aktı deniz kaynaşıp.
Hep o günü o derya kıldı efgan vâveylâ;
âşıklara Hüdayâ kıl sen didarın nasip.
Efsanedir şeriat, ferzanedir hakikat,
dürdanedir tarîkat, âşıklara münasip.
Âlem halkı yığıldı, Mansûr’a feryad kıldı,
Mansûr’un yâranları kaldı orda ağlaşıp.
Tevbe kıl Hâce Ahmed, ola Hak’tan inayet,
yüz bin veliler geçti sırrı sıra ulaşıp.
Hoca Ahmed Yesevi
YUNUS EMRE’NİN ŞİİRLERİNDE MANSUR’U ANDIĞI BÖLÜMLER:
Bunda belî diyen kişi anda tamâm olur işi
Bizden nişan isteyene ol Hallâc-ı Mansûr nedür
**
Ben andan bunda geldüm ben anı bunda buldum
Mansûr’am dâra geldüm uş kül oldum tozaram
**
Bin yıl toprakta yatursam komayam ben ene’l Hakk’ı
Ne vakt gerek olur-ısa ışk nefesin uru-gelem
**
İlm-i hikmet okıyanlar ışkdan feragatdur bunlar
Mansûr oldum asun beni kon dillerde söyleneyin
**
Mansûr’layın dâra beni ayan göster anda seni
Kurban kılayın bu canı ışka münkir olmayayın
**
Mansûr idüm ben ezelde anun içün geldüm bunda
Yak külümi savur göğe ben “Ene’l Hak” oldum ahi
**
Ol ışkınun bir zerresi bırakdı Mansûr gönline
Taşdı “Ene’l Hak” diyüben çağırdı feryâd eyledi
**
Ezelde benüm fikrüm Enel Hak idi zikrüm
Henüz dahı toğmadım ol Mansûr-ı Bağdâdi
**
Mansûr eydür Enel Hak dil suretun oda yak
Dinüz dâra gelsünler, ben dârı kurup geldüm
**
Dem urmaz idi Mansûr tevhid_i Enel Hak’tan
Aşk dârına dost yüzü asmıştı beni uryân
**
Âlemde fitneyi kodum, Mansûr’i kül etti odum
Dilimde Enel Hak didim; dâr urganın takan benem
**
Yunus Emre
PİR SULTAN ABDAL ŞİİRLERİNDE MANSÛR’UN ANILDIĞI BÖLÜMLER:
Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
**
Pir Sultan’ım didara bak
Mansûr ipin boynuna tak
Nesîmî oldu Hak’la Hak
Yüzen kendi derisidir
**
Pir Sultan’ım hâle geldik
Hâl içinde yola geldik
Mansûr gibi dâra geldik
Mürüvvet kerem erenler
**
Mevlâ çün yarattı Ahmet’i nurdan
Âdem olan gelir nura çevrilir
Böyle kurulmuştur bu çarh-ı devran
Mansûr olan gelir dâra çevrilir
**
Hâfid-i Peygamber’im has
Gel Yezit Hüseyin’im kes
Mansûr’um beni dâra as
Ben ölünce il durulur
**
Münkir’in gıdası Hak’tan kesildi
Nesîmî yüzüldü Mansûr asıldı
Dünya yetmiş kerre doldu eksildi
Dolduran Ali’dir dolan Ali’dir
**
Gör ki Mansûr kabul eyledi dârı
Âlemde nesne bulmadı serseri
Her kande bakarsan mürşitle pîri
Gözümle gördüm Muhammed Ali’dir
**
İlettiler bizi Mansûr dârına
Hep teberrâ okudular pîrine
Lânet olsun ikrarından dönene
Seher vaktı On İki İmam sen yetiş
Bülbül figân eder bağ u gülşanda
Mansûr’un kimsesi yoktur meydan da
Bunca sefillerin boynun urganda
Seher vaktı On İki İmam sen yetiş
**
Girelim Ali nûruna
Duralım Mansûr dârına
Küfrümüz iman yerine
Koyamazsın demedim mi
**
Mansûr Hak dedi de buldu dârını
Tâlib burda çeker ahret zârını
Cümle kazanç ile külli varını
Bütün Hak yoluna vermeli imiş
**
Mansûr idim geldim düşman eline
Şunun için düştüm halkın diline
Asılmağa geldim zülfün teline
Razıyım amma dâr ele girmez
**
Enelhak dedik de çekildik dâra
Âdap erkân bize doğru yol oldu
Geldi zebâniler sual sormağa
Yardımcımız da Merdan Ali oldu
**
Nesîmi yüzüldü Mansur asıldı
Ali’m Düldül’e bindi küffar basıldı
Nice ulu sular ferden kesildi
Aktı gür pınarlar, ne çağlar oldu
**
Mansûr berdâr olmuş Hak için dâra
Gönül intizarda ah ile zâra
On İki İmamlar kalmış avara
Hasan ile Hüseyin çağırır Hû deyü
**
Pir Sultan Abdal
CUMHURİYET ŞİİRİNDE MANSÛR’U ANAN ŞİİRLERDEN
BİRKAÇ ÖRNEK:*
- MANSÛR
- renkler güneşten çıktılar
renkler güneşe girdiler
renkler güneşsiz öldüler
ne renk gerek bana
ne renksizlik
güneşler bir yerden çıktılar
güneşler bir yere girdiler
güneşler onsuz öldüler
ne aydınlık gerek bana
ne karanlık
şekiller bir yerden geldiler
şekiller bir yere gittiler
şekiller görünmez oldular
büyük köse vur
bütün sesler bir ses boğuldu
mansûr
mansûuur
- Asaf Hâlet ÇELEBİ
Asaf Hâlet Çelebi, doğu ve batı kültürlerinin verilerini mistik bir duyarlılıkla birleştiren, somut malzemeyle soyut bir alem yaratma çabası içinde, sezgiye dayalı, masal ve tekerleme dilinden yararlanarak soyut şiirin öncüsü ilginç şiirler yazmıştır.
Mansûr şiirinde, şiirin sesi, tekrir sanatı denilen yinelemelerle sağlanır: renkler, güneşler, şekiller sözcükleri dize başlarında yinelenmekte ve en sonunda mansûuur sözcüğü ile (r) sesine dayalı bir de uyak
oluşturulmaktadır.
Şiirde güneş ile onun ürünü olan renk-renksizlik, aydınlık-karanlık, şekiller’in görünüp yitmesi, sesin varlığı ve yokluğu karşıtlıkları dikkat çeker.
Güneş hem benzeyen hem benzetilendir. Güneş, şiirde Tanrı’nın birliğini ; renkler, şekiller, sesler ise varlığın çokluğunu simgeler. Varlığın, Tanrı’nın birliğinden kopuşu ve varlığın (renk-renksizlik,
aydınlık-karanlık) zıtlıklar içinde yaşama süreci sonucu yeniden Tanrı’ya dönmesi söz konusudur.
“şekiller bir yerden geldiler/şekiller bir yere gittiler/şekiller görünmez oldular” dizelerinden sonraki boşluk da bir yok oluş imi olarak durur şiirde.
Asaf Hâlet şiirin son bölümünde Hallâc-ı Mansûr’un “Çağıran ben miyim yoksa sen mi?/ benden mi çıkan feryat, senden mi?” dizelerine gönderme yapar. “büyük köse vurdun” yerine “büyük köse vur” diyerek eksiltmece yapılmış Mansûr’un önem ve değerine işaret edilmiştir; ayrıca, İsrafil’in sûr’una uzak/dolaylı bir anıştırma/çağrışım yapılarak hem şair Mansûr’a seslenmekte hem Mansûr’un insanlığa seslendiği izlenimi yaratılmaktadır.
Ahmet Oktay, Hallâc-ı Mansûr’un darağacında taşlanması sırasında dostu Şibli’nin gül atmasına gönderme yapar. Burada, müthiş paradoks bir kez daha yinelenmektedir: İnsan başına, düşmanından ne geleceğini bilir ama dostundan bilemez ki.
- *
- SAVRULUP GİDEN
-
- Ölem ölem külüm Dicle’ye savrula
Demiş mi Mansûr Hallaç?
Savurmuşlar külünü
Ağır ağır akan suyla
Akıp gitmiş Mansûr.
- Ali Püsküllüoğlu
Hallâc-ı Mansûr’un gövdesinin yakılıp küllerinin Dicle’ye savrulmasına gönderme yapılıyor. Dicle, Ortadoğu yazınında verimlilik ve cömertlikle anılan bir nehirdir. Mansûr’un “Ölem ölem külüm Dicle’ye savrula” sözünü söyleyip söylemediğini bildiği halde bilmemezlikten (tecahül-i ârif sanatı), “Demiş mi Mansûr Hallaç?” dizesinde soru sormakta (istifham sanatı), Dicle-akmak/ kül-savrulmak ölüm- Mansûr Hallaç uygun sözcükleri birlikte kullanma (tenasüb sanatı) gibi özellikler taşıyor.
SON SÖZ
Hallâc-ı Mansûr yaşadı ve öldü, niceleri yaşıyor ve ölecek, ama kaçına Mansûr gibi yaşamak ve ölmek nasip olacak bilinmez.
*Hallâc-ı Mansûr’un günümüz Türk şiirine etkilerini inceleyen ve çalışmamızda da yararlandığımız Hasan Aktaş’ın Yeni Türk Şiirinde Hallâc-ı Mansur Okulu ve Misyonu kitabı değerli bir
başvuru kaynağıdır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Bütün Şiirleri, Asaf Hâlet Çelebi, Yapı Kredi Yayınları, 1998
Toplu Şiirler, Ahmet Oktay, Yapı Kredi Yayınları, 2002
Eskidikçe, Ali Püsküllüoğlu, Cem Yayınevi, 1992
Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Cem Dilçin, Türk Dil Kurumu, 2000
Yunus Emre Divanı, Haz: Faruk K.Timurtaş, Tercüman 1001 Temel Eser, tarihsiz
Pir Sultan Abdal Divanı, Ant Yayınları, 1996
Aşk ve Hak Şehidi Hallâc-ı Mansûr ve Eseri, Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Yayınları,1997
Hallac-ı Mansur Tavasin, Çeviren: Yaşar Günenç, Yaba Yayınları, 1995
Yeni Türk Şiirinde Hallâc-ı Mansur Okulu ve Misyonu, Hasan Aktaş, Yort Savul Yayınları, 2003
|