|
İsmail Kaygusuz
Alevilikte Dâr – Dârın Pirleri
Pir Sultan Abdal'dan:
Hakkın kapısını ben açık buldum
İptida rehberim ben anda buldum
Aldım rehberimi ben dâra durdum
Mürşid eyvallah babam sana eyvallah
***
Mansur Hakkım dedi buldu dârını
Talib burda çeker ahret zarını
Cümle kazanç ile küllü varını
Hak bildiği yola vermeli imiş
***
Hey erenler benim yüzüm yerdedir
Yüzüm yerde ise özüm dârdadir
İkrar nerde ise iman ordadır
Bin kânım var bir mürüvvet erenler
***
İlettiler bizi Mansur dârına
İman ikrar getir derler pirine
Lanet olsun ikrarından dönene
Seher vakti Oniki İmam sen yeriş
A) Dâr
1) Giriş ve Dâr Söylemleri
Alevi-Bektaşi inanç ve yaşam biçiminde musahiblik kurumundan sonra en önemli toplumsal öge Dâr olayıdır. Toplumsal öge diyoruz. Çünkü Dâr
kullanılış biçimine göre işlev kazanır.
Alevilikte bilindiği gibi tapınç bireysellikten uzaklaştırılmıştır; yani inanan kişi, birey görünmez-mekândan münezzeh Tanrısıyla başbaşa,
mırıltılar ve belirli hareketler içinde zamanını geçirmez. Mırıldandığı sözlerin anlamlarını bile bilmeden, edilgen bir gösteriş içerisinde çevresinden ilişkisini kesen insan tipine yer yoktur Alevi
toplumunda.
Tapınmayı toplumsallaştırmış olduklarından yeniyetmesi, kadını, erkeği birarada; yıllık kusur ve günahlarından arınmış-durunmuş ve bir can
bir vücut olarak Tanrı'nın huzurundadırlar. Ama yanlarına aldıkları, yüreklerini dolduran insanlaşan, kendilerinden biri olan Tanrı'ya tapınırlar.
Yanlış anlaşılmasın putunu heykelini yaparak, yani cisimleştirip yanlarına almış değillerdir! Varlık ötesi kavramsallığı içindedir;
yokluğun sonsuzluğu ötesindedir Tanrı hep. Ancak Allah-Muhammed-Ali üçleminde birlenip nurlanmış ve erler-evliyalarda varlık alanına çıkıp (Epiphaneon) insanlaşmıştır.
İşte Tanrı görünüşlerinin gizleri burada saklıdır. İnsanda zuhur etmeksizin, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak saf bir belirsizlikten
ötede birşey olamaz. Eğer bir Tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, zihinsel vizyona insan görünüşlü, insana dönüşerek (theophanie anthropomorphosique) girip tamamlanır. (H. Corbin: Temps cylique et gnose İsmailien, s. l88)
Nesimi'den vereceğimiz iki beyitle açıklığa kavuşturmayı deneyelim:
Bu belayı dilarayı temaşa eyle ey dil
Acep suret acep heyet budur Tur-u kelamullah
Kur'an'da, Tanrı Adem'i yaratırken, kendi özünden kattığı-ruhundan üflediği ve tüm göksel varlıkların onun önünde secde edip
tapınmalarını buyurduğu yazılı değil mi? Dört büyük meleğin itaatına karşılık, Azazil (Şeytan'ın melekken çağrıldığı ad) kendini üstün tutarak bu göksel Adem'e (Theos-anthropos) secde etmemesiyle başlayan göksel dramda Şeytan yenik düşüyor. Böylece bilinemez-anlaşılamaz Tanrı (Theos agnostos), Tanrısal yüceliğine Dieu supreme (anotatos theos) olarak ve ilk yönetici (proarkhe) yaratıcı olarak Adem'le bütünleşiyor. Ve al Tavhid oluşuyor; İlk Us (pro logos, premiere intelligence, akl awwal) yüce adı (ism-i azam) ile Allah yaratılışı tamamlanıyor.
Muhammed'in mirac yükselişinde; Musa'nın Tur-i Sina'da ateş parıltıları içinde, sesini duyabildiği Tanrı'yı "genç, tüysüz ve güzel bir delikanlı'' olarak gördüğü söylenmiyor mu? En kestirme deyişle bütün bunlar Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesinde "insanlaşan, insanda tecelli eden Tanrı'' kavramına ışık tutmakta ve düşünsel köken olusturmaktadır. Öyleyse insana secde etmek, yüce buyruk olduğuna göre "İnançsızsınız, şeytandan farkınız yok!'' diye kendi dışındakileri suçlasalar da haklılıkları yok değil.
Nitekim Yunus Emre şöyle demektedir:
Evvel benem ahir benem canlara can olan benem
Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benem
Dost ile birliğe biten buyruğu ne ise tutan
Mülk yaratıp dünya düzen ol bahçevan heman benem
-
Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan
-
Ağ üstünde kara düzen ol yazılan Kur'an benem
-
Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
-
Kâfir dürür inanmayan evvel ahir heman benem
-
Tanrı'nın kendisi olduğunu, insanda varlık alanına çıktığını söyleyerek, inanmayanı kâfirlikle suçluyor açıkça. Şimdilik
Mirati ve Türabi Sani'den birer beyit Mihrabi'den bir nefes sunarak kendi söylemleriyle kapatalım:
Secde eyle âdeme, İblis gibi ar eyleme
Emr-ü nehyini bil Hakkın, mekânın inkâr eyleme
Uzak sanıp çağırma
Hakk'ı dilden ayırma
Şeytan güler bu hale
-
Evvel ü ahir odur
-
Zahir ü batın odur
-
Hazır ü nazır odur
-
?????... ...
Ariflere doğru bak
Senden sana yakın Hak
Eriş o layezale
-
Hayali bir yerdesin
-
Sen arada perdesin
-
Hak sende sen nerdesin?
-
Nedir suale cevap?
Anı şerheder yüzün
Arif bilmez m'iç yüzün
Açma sırrı nadana
-
Kuranidir sözümüz
-
Rahmanidir yüzümüz
-
Hakkı görür gözümüz
-
Aldanmayız hayale
Hadisdirür bu tüman
Sözün bilmezse insan
Nice ersin kemale
***
Baba deyip Adem'e
Secdegâh ol aleme
Hateme gir hateme
Döndür yüzün cemale
Dâr Sözcüğünün Açıklanması
Sazı ve sözüyle, müziği ve dansı (semahı) ile birlik ve birliktelik içinde yeyip içerek, muhabbet ederek günahtan kusurdan soyunma ve
topluma karşı görevlerini yerine getirme; iyi insan, yararlı-olgun insan olma amacına yönelik Alevi-Bektaşi toplu tapınma törenlerinin hemen her aşamasında Dâr vardır. Kullanıldığı erkânın amacına uygun
olarak işlevini sürdürür.
Örneğin kardaşlık tutmada musahib adayları Dârda durup "Yola girme andı (İkrar verme)'' içerler. Başokutma (Boyverme) sırasında talipler yaptıklarını-ettiklerini, kötümcül yanlarını ortaya döktükleri; ağlattıkları varsa güldürdükleri, döktükleri varsa
doldurdukları yerdir Dâr. Alevi toplumunun hukuksal sorunları; şikâyet, sorgulama, yargılama ve cezalandırma-aklama Dâr olayı içindedir.
Türkçede çoğunluk Alevi literatüründe kullanılan Dâr sözcüğü, hem Farsça hem de Arapçada bulunmakta ve farklı anlamlar taşımaktadır. Arapçada "yer, yurt, ev alem'' anlamlarına gelirken, İran dilinde "Dârağacı'' demektir. Osmanlıcada her iki dildeki anlamları da kullanılmıştır.
Örneğin; Nabi "Dâr-i gurbette bulunsa âşinalardan biri (Yaban yerde bir dost bulunsa)'' diye
yazarken, Şeyh Galib "Çıkmak ser-i dâra hem çü Mansur (Mansur gibi Dârağacının başına çıkmak)'' biçiminde dizelerinde kullanmışlardır. Yine örneğin "dâr-us Saâdet, dâr-ül mülk, dâr-ül
fünun vb.'' biçiminde tamlamalar üretilerek, kurul ve kurum adları oluşturduğu gibi; Farsça "tutan, sahip, malik'' anlamında suffix (sonek) "-dâr'', Osmanlıcada da kullanılarak "âlemdâr, bayrakdar, hazinedar, mühürdar, silahdar vb.'' biçiminde çok sayıda ünvan ve meslek adları türetilmiştir.
Alevi-Bektaşi inanç ve tapınma düzeninde dâr sözcüğü bir yerde "Dârağacı, yer, meydan-alan'' anlamlarını simgesel olarak taşımakla birlikte, toplumsal boyutlar içinde kavramsallaşmıştır. Dâr sözcüğünün en Dâr anlamını Cem
törenlerindeki bazı söylem biçimlerinde buluruz. Aşağıda göreceğimiz gibi Dâr sözcüğü, birlikte kullanılan fiile göre anlam nüanslarıyla işlev değiştirmektedir. Bu ifade biçimleri, yani söylemleri
açıklığa kavuşturduktan sonra Görgü cemlerindeki geniş uygulamalarına geçmek istiyoruz.
Dâra Durma - Peymançeye Geçme
Görgü cemlerinde uygulanan önemli erkânlar gereği, yani musahib tutma ve başokutma ve diğer dârlarda pir huzurunda meydana çıkıp durmaktır.
Kent Bektaşilerinde peymançeye durmak adı verilmektedir. Kırsal kesim Alevilerinde daha çok Türkçe olarak ayak mühürlemek ya da ayakları mühürlü olmak adı verilir. Aşağıda tarihçesinden söz ederken
açıklayacağımız gibi Dâr, bu sözcüğün aslı olan Farsça paymaçan duruşuyla Alevi törenlerine girmiştir.
Yalınayak, başaçık ve Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesi olan üç düğümlü belbağı (kemerbest) bağlanarak dâra durulur. Sağ ayağın baş
parmağını solunki üzerine koymadır, ayak mühürlemek. Ayrıca sağ kollar, sağ kol solun üzerine getirilerek çaprazlama göğüs üzerine konulur. Parmaklar kapalı olarak omuz başlarına dokunur. Ya da sol kol
yana salınırken, sağ kol dirsekten bükülerek el kalbin üzerine gelecek biçimde göğse bastırılır.
Çoğu kez dârda duran talibin başı sağ veya sol omuza düşükdür. Bu duruş Dârağacına çekilmiş insanın (hiç kuşkusuz Hallacı Mansur'un)
görünüşünü simgeliyor olmalıdır. Kısacası ikrar verip, yani musahib olup yola giren canlar, bu ilk törenden başlayarak başokutma, görülüp sorulma ve diğer durumlarda dâra durmak zorundadır. Çünkü dâr
Muhammed-Ali'nin ve dâr meydanı erler-erenler ve veliler meydanıdır. Bu inançla hareket edilir.
Dâra Çekme - Dâra Çekilme
Etken ve edilgen fiil kullanılarak anlamlandırılmış bu söylemde Dede (mürşit, pir)nin talibine bir yaptırımı söz konusudur. Dâra dikme,
dâra dikilme biçiminde de ifade edilir. Örneğin
"Dede kusurlu talibi dâra çekip sitem etti. İki sofu Dede tarafından dâra çekilip, Cemdeki canlardan
ahvali soruldu, hakkı olan hakkını istesin denildi.''
şeklinde sözler edilir, konuşulur.
Dâra çekmek söylemi içinde sayılabilecek, talibin kendi özüne yönelik dâr meydanına çıkma olgusu vardır. Buna "özünü dâra çekme'' denir. Kusurlu olduğundan kuşkulanılan bir talip Dede tarafından dâra çekilmesine ya da zarar görmüş canın, şikâyet etmek üzere dâr meydanına çıkmasına fırsat vermeden, kendiliğinden dâra durabilir. Yani kendi özünü dâra çeker. Talip dedikodu ve kuşkulardan yakınır. Kendisine yönelik suçlamaları reddeder. Bunu yaptıklarını öğrendikleri kişileri pir huzurunda dâra çağırarak "o sofulardan razı olmadığını, gerçeği söyleyinceğe değin ya da ıspat edinceye değin dârda bekleyeceğini ve başkesip yemin etmelerini'' ister.
Dâr meydanı er meydanı olduğu kadar, bu anlamda ar meydanıdır; yalan dolan olmaz, kutsaldır. Sadece Dedenin değil toplumun huzurudur.
İçinde yaşamakta olduğu toplumun insanlarıyla yüzyüze, karşıkarşıyadır. Kendini dedikodu ve suçlardan arındırır talip bu dârda. Elbetteki olayla ilgili bildiği gerçeği de açıklamak
zorundadır burada.
Dedeye ya da cemdeki canlara lokma vermek ve adak sunup dua almak için özünü dâra çekenler olduğu gibi, yaptığı bir hata için, örneğin
komşusunun tarla sınırına tecavüz etmiş, bağına-bahçesine zarar vermiş bir talip özünü dâra çekip yaptıklarını sayar döker; yaptığı-verdiği zararları ödeyeceğini söyler, o candan razılık ister. Dede
burada aracıdır. Öbür talibi de dâr meydanına çağırarak, onları barıştırıp uzlaştırır.
Bu tür özünü dâra çekmelerde, kusurlarını ortaya dökerek,
"malımla canımla Muhammed-Ali dârındayım. Erler evliyalar meydanındayım; haklı hakkını istesin canımla malımı ortaya
koymuşum!''
diyen talipler çok saygı görür. Çok kez zarar gören onu bağışlar ve cemi-cemaatı razı etmesini ister. Böylece
dârdaki talip ödemeyi kurban keserek, lokma dağıttırarak Cemin canlarına yapar.
Bir diğer özünü dâra çekme türü de görevini yerine getirmiş, verilen hizmeti yerine getirmiş talibin pir huzuruna çıkıp karşılığını
istemesi, yani duasını alması Dededen nefes etmesini bekleme durumudur. Demek ki dua almak, nefes edilmek hakkını kazanmış olmak gerektir bu ödül dârı için.
Görgü Cemlerinde (Ayn-i Cem) Dâr
Görgü cemlerinin, yani Alevi toplu tapıncının en önemli ögelerinden birinin dâr olayı olduğunu başlarda söylemiştik ama yineliyoruz. Bu çok
önemli öğenin cemlerdeki kullanılışına göre göreve başlama, musahib tutma dârı, boyverme-başokutma dârı, dava görme ve düşkünlük (şikâyet-sorgulama, tanık dinleme, yargılama, aklama-düşküne çıkarma ve
topluma kazandırma aşamalarını da içeren) dârları, muhabbet dârları ve yaşam sonu dârı ya da dârdan indirme olmak üzere altı türlü Dâr saptayabiliyoruz.
Aslında cemlerde bu dârlar içiçe girmiş durumdadır, yani çok kalın çizgilerle birbirlerinden ayrılmazlar. Bir talip musahiblik dârına bir
ya da iki kez dururken; rehberlik görevini yürüten sofu, yüzlerce kez Muhammed-Ali yoluna hazırlayıp soktuğu musahib çiftlerle birlikte bu dâra durur. Musahib olduktan sonra ise yılda en az bir kez
başokutma dârına durarak yıllık kusur ve günahlarından aklanıp paklanırlar. Görgü yapılmasa bile eğer Dede köye gelmişse muhabbet dârlarına sık sık dururlar ya da çekilirler talip olanlar.
Düşkünlük dârları ne taliplerin ve ne de Dedenin arzu ettiği bir uygulamadır. Yaşam sonu dârı ise ölen bir talibin yakınları tarafından
onun yerine özünü dâra çekip aklanmasını talep etmektir. Böylece bu son dârla dâr meydanından inmiş olur talip. Demek ki Muhammed-Ali yoluna girmiş bir Alevi-Bektaşi ömrünün sonuna
dek dâra durur, dâra çekilir ve özün dâra çeker. Kendi kendisiyle ve toplumuyla hesaplaşır ve özeleştiri içinde yaşar. Amacı toplumuna yararlı olmak, insan-ı kâmilliğe yükselmektir.
Nefeslerde Genel Dâr Kavramı
Ayrıca pirlerinin adıyla anılan, yani Fatıma, Hallac-ı Mansur, Fazlı ve Nesimi dârlarının herhangi bir farklılığı yoktur temelde. Duruş biçiminde bu adları simgeleştirerek, bu yüce insanlara olan saygılarını ve yollarından yürümekte olduklarını belirtmişlerdir.
Genel isimlendirmede ise çoğunlukla Dâr-ı Mansur ya da Hallacı Mansur dârı diye anılır. Alevi-Bektaşi ozanları da büyük çoğunlukla bu adla
anarlar, dâr Hallacı Mansur'la eşleştirilmiştir. Aşağıdaki nefeslerde ve demelerde görüleceği gibi Muhammed Ali'nin yolu, töreleri, incelikleri ve erkânlarla birlikte Dâr da işlenmiştir. Ayrıca
Türk halk tasavvufu düşüncesinde Hallacı Mansur'un nasıl önemli bir yer kapladığı da ortaya çıkmaktadır.
Ezeli kurdular erkânı yolu,
Bu yolun sahibi Muhammed Ali
Pirimi sorarsan Bektaşi Veli,
Ali Veli gibi er bulunur mu
-
Oturmuş mürşitler dolu içerler,
-
Dillerinden dürrü gevher saçarlar
-
Günahlının günahından geçerler
-
Kusursuz günahsız er bulunur mu?
Mürşitler oturmuş yerli yerine
Kimse eremedi Ali sırrına
Hep dikildik erenlerin dârına
Mansur'un çektiği dâr bulunur mu?
-
Üçler beşler o kapıyı açtılar
-
Muhabbetle misk ü amber saçtılar
-
Haklıyı haksızı orda seçtiler
-
Suçlu olanlara yer bulunur mu?
Onulur mu düşkünlerin yarası?
Bulunur mu kalb evinin çaresi?
Bin Lokman'a varsa yoktur çaresi
Medet mürvet diyen can bulunur mu?
-
Sakine hanım der varabilirsen
-
Can gözün açıp da görebilirsen
-
Bu sözün fahrine erebilirsen
-
Bundan büyük sana ün bulunur mu?
Akşamlar oldu gülbenk çekildi
Çerağlar uyandı niyaza geldim
Erenler erkânı meydan açıldı
Ayn-i cem kuruldu ihsana geldim
-
Hakikat abdestin birden aldılar
-
Mürşidin emrine beli dediler
-
Dâr-ı Mansur olup şunda durdular
-
Talib-i hak olup meydana geldim
Ol demde halinden sordular canın
Varmıdır kusuru dediler anın
Ayn-i cem gösterdi yere niyazın
Üryan büryan olup didara geldim
-
Edep erkân tamam oldu sürüldü
-
Pervaneler geldi kısmet verildi
-
Hatmoldu hizmetler destur verildi
-
Şükrüya men de sultana geldim
Ve Fikriya Bacı ağdalı Bektaşi diliyle de olsa yaratılışının özü dört maddenin içinde Tanrı'nın parlaklığını keşfetmiş, ona doğru
koşuyor. Bu yolda Mansur gibi dâra çekilmeyi göze alıyor:
Babı tevekkülde mutad-i kadim
Olmuşuz bekleriz daim pür kusur
Geçen serencamın vasfına mukim
Olmuşuz kuyunda şule-i şuur
-
Çar anasır içre bulduk o zatı
-
Pertevi keşfetti bu müşkülatı
-
Kaplamıştır nuru bu kâinatı
-
Şahittir ol base İncil ü Zebur
Dört kitabın oldu eftali Kuran
Pertevi nur ile zeyn oldu cihan
Nice ehli kâmil bu yolda ser can
Feda kılıp dâre çekildi Mansur
Pir Sultan Oniki İmama yalvarıp, onlardan yardım dilerken, yolun Mansur dârından geçtiğini itiraf ediyor:
Gece gündüz yalvarırım pirime
Seher vakti Oniki İmam sen yetiş
Kanım kaynar imamların yoluna
Seher vakti Oniki İmam sen yetiş
-
İlettiler bizi Mansur dârına
-
İman ikrar getir derler pirine
-
Lanet olsun ikrarından dönene
-
Seher vakti Oniki İmam sen yetiş
Bülbül figan eder bağ-ı gülşende
Mansur'un kimsesi yoktur meydanda
Çark kurulmuş dolap daim dönende
Mansur olan gelir dâra çevrilir
Burada Pir Sultan, dâr çeken talibin Mansur yüceliğine erişeceğini vurguluyor. Sonra açık bulduğu hak kapısından içeri giriyor ve bakalım
ne görüyor, ne görmek istiyor:
Hakkın kapısını ben açık buldum
İptida rehberim ben anda gördüm
Aldım rehberimi ben dâra durdum
Mürşid eyvallah babam sana eyvallah
-
Uymayıgör ol İblis'in sözüne
-
Sonra mil çekerler iki gözüne
-
Elin ile bir sitem sür özüne
-
Özüne bir sitem sürmeli imiş
Mansur Hakkım dedi buldu dârını
Talip burda çeker ahret zarını
Cümle kazanç ile külli varını
Hak bildiği yola vermeli imiş
Karşısında cennet kapısı açılmadan önce, Pir Sultan'ın demelerinden birkaç dörtlük daha sunalım; cennet yoluda mı acaba özünü dâra
çekmekten geçiyor?
Hey erenler benim gözüm yerdedir
Yüzüm yerde ise özüm dârdadır
İkrar neredeyse iman ordadır
Bin kanım var bir mürüvvet erenler
Âşık olan âşık dârdan ayrılmaz
Taki Naki seven âşık yorulmaz
Talip bunalmazsa ere çağırmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Hüseyin
Kırmızı gül bitişiktir har ile
Mansur dârda bağlı bir ikrar ile
Musahib olmayın kallaş yar ile
Altın adınızı pula getirir
...
Enelhak dedik de çekildik dâra
Adab erkân bize doğru yol oldu
Geldi zebaniler sual sormaya
Yardımcımız Şah-ı Merdan Al'oldu
-
Kıldan köprü kurmuş geç deyu
-
Pirimden bir dolu gelmiş iç deyu
-
Arkamdan bir elin urdu uç deyu
-
Yurdumun üstüne tozlu yol oldu
Bir kapı açıldı içeri girdim
Hak didar kurmuşlar ben anda gördüm
Bir ayak üstüne bin saat durdum
Eridi iliğim kemik haloldu
-
Dâra durmuş meleklerin hepisi
-
Hakka secde eder kulun hepisi
-
Karşımda açıldı cennet kapısı
-
Hakkın emri ile bize gel oldu
Pir Sultan'ım eydür şahların şahı
Yüzüne nur doğmuş Ali'nin mahı
Ben pirimi gördüm dönmem bir dahi
Durağımız ab-ı kevser göl oldu
Şah Hatayi ise çok çok yükseklerde uçarken, dâra gökler de duruyor. O bir şah ama kendini Mansur hissedip, dâra gereksinim duyduğunu
haykırıyor:
Enelhak çağırıp Mansur dâre
Yine razıni pinhan eyleyen şah
...
Çün tecella nurunu görmek temenna eylerem
Şimdi Mansur'em meni bir dâre göndermek gerek
Şah İsmail nefeslerinde şahlığını sürdürüyor. Ancak kendisine şah diye seslenirken Tanrı'ya da Ali'ye de şah diyor. Şahları birbirine karıştırıp insana-kendisine eşleştirince, "çağırın gelsin Ali'yi'' diye buyuruyor. Sonra kusur isledigini anlıyor. Özlemini çektiği Ali için, "Ali gelir m'ola bize?'' diye figana başlıyor:
Şu karşıki yüce dağlar indi şaha secdeyledi
Mülkiyesi ulu hanlar indi şaha secdeyledi
Benim istediğim Mansur canım kurban Hakka yesir
Şirin serden Hasan Mansur indi şaha secdeyledi
Çağırın gelsin Ali'yi erenler içti doluyu
Hacı Bektaşı Veliyi indi şaha secdeyledi
Eyub gibi kulu ile Hakka giden yolu ile
Hacı Bektaş Veli ile Ali gelir m'ola bize
Şah Hatayim bir din eri vardır gerçekler hüneri
Sağ elinde zülfikârı Ali gelir m'ola bize
Ve Ali gelir ama Şah Hatayi'ye neler eder neler! Tutup dâra çeker onu, sorgudan sualden geçirir. Ali candır, canandır; sevgilidir ve herşeydir Hatayi için:
Gel Ali'm yola gidelim Ali'm kendi yolu ile
Açlar doyar susuz kanar leblerinin balı ile
İçilmez dolu içilmez sevgili dosttan geçilmez
İkisi birdir geçilmez has bahçenin gülü ile
Erenler lokması nurdur lokmaya elini sundur
Şah Hatayi'im doğru yoldur Ali'm kendi yolu ile
Ama Şah İsmail Hatayi en güzel erkân ve Dâr tanımlamalarını Muhammed-Ali üstüne yazdığı şu nefeste yapıyor. Şah Hatayi bu nefesinde Dârın
efsanevi kökenine ışık tutarak, onu Miraç gecesindeki Kırklar cemine bağlamaktadır:
Ben Ali'yi gördüm arşta durunca
Yerin göğün binasını kurunca
Ali'nin sırrına kimse ermedi
Cebraile bir kez sual sorunca
...
Ortaya aldılar imam Cafer'i
Elele tuttular çekti katarı
Şükreyledi iki cihan serveri
Hutbe okunup da İkrar verince
-
Muhammed miraçda burağa bindi
-
O nasıl buraktır ünü bilindi
-
Ay ile güneş de secdeye indi
-
Ali'yle Muhammed dâra durunca
Hakikat kapısın ol server açtı
Ali'yle Muhammed erkâna düştü
Bu hikmeti gören kendinden geçti
Yer gök titredi Tarık gelince
-
Cebrail erkâanı eline aldı
-
Destur ey Şah dedi beline çaldı
-
Selman da ol demde pür serdan oldu
-
Doldurup kadehi ele alınca
Kâfirler elini batırdı kana
Ali'yi sevenler gelsinler ceme
Bu nefes söylendi onyedi hane
Ali'yle Muhammed dâra durunca
Balım Sultan;
Istıvayi özler gözüm Anal Hakkı söyler sözüm
Sab'l matanidir yüzüm Miracımız dârdır bizim
derken dâr meydanını Tanrı katı olarak görüyor. Yedi kat göklere çıkarak Tanrı cemalını aramaya ne gerek var? Tanrı yüz hatlarını oluşturan
Kur'an'la insanla bütünleşmiştir.
Yunus'umuza gelince; o Mansur'la dâra durduğunu ama boğulmadığını ve Tanrı'yla bütünleşip ölümsüzleştiğini ima etmekten
çekinmiyor:
Mansur idim ben ezelden
Anın için geldim bunda
Yak külümü savur göğe
Ben enelhak oldum ahi
-
Ne oda yanam dağılam
-
Ne dâra çıkam boğulam
-
İşim bitince yürüyem
-
Teferrüce geldim ahi
Yunus Tanrılığında öylesine iddialı ki herşeyi yapanın kendisi olduğunu; Muhammed'in kendisine miraç kıldığını söylüyor Musa ile binbir
kelâm ederken, İsa'yı göğe çeken, İbrahim'e içine atıldığı ateş bağ ve bostan eden kendisi olduğu gibi, İbrahim Edhem'e tacını tahtını bıraktırıp Hak yolunda koşturtan da odur. Mansur'la
dâra asılan da asan da kendisidir:
Abdürrezzak ol derviş yoldaş edindi beni
Hallacı Mansur ile dâra asılan benim
...
Nemrud od un İbrahim'e ben bağ u bostan eyledim
Küfür yüzünden doğuben gene od u yakan benim
Ol Hallacı Mansur ile söyler idim enelhak
Benim gen'onun boynuna dâr urganın takan benim
Zaman sonsuzluğunun ötelerine geçen ve zevale ermeyendir insan. Evrenin yöneticisi süphan odur, Yunus'tur:
Evvel kadim önden sona zevali yok sultan benim
Yedi iklime hükmedip diri tutan süphan benim
...
Mansur aydur enelhak der suretin oda yak
Deynüz dâra gelsünler ben dârı kura geldim
Görüldüğü gibi Dârağacı ve Hallacı Mansur, dâra durup suçlardan ve günahlardan arınıp insan-ı kâmil Tanrısal bütünlüğe ermeğe simge
olmuştur. İnsan büyüyüp büyüyüp başı göğe değerek Tanrılaşmaya yönelir dârda, dâr meydanında.
Oniki Hizmet Sahibi Toplu Dârı
Görgü ceminin başlangıcında, cemin iyi bir biçimde yönetilmesi düzeni intizamı için yapılan geleneksel işbölümünü üstlenen 12 hizmet sahibi
bu dârdan geçerek görevlerine başlar. Pir ya da mürşid Şah Hatayi'nin aşağıdaki nefesini söyleyerek onları Dâr Meydanına çağırır:
Haktan bize nida geldi
PİRim sana beyan olsun
-
Şahtan bize nida geldi
-
Pirim sana haber olsun
REHBER sana haber olsun
-
Şahtan bize nida geldi
-
PEYİK sana haber olsun
Güruhları nacidir
-
Cemin kilidi kapıcıdır
-
KAPICIya haber olsun
Dört nesneden adem düzer
-
Kallaş gelmiş cemi bozar
-
GÖZCÜ sana haber olsun
Mümin ü müslim üryana
-
Tekbir verelim kurbana
-
KURBANCIya haber olsun
Münkirlerder sakın ister
-
Delil yanmaz yağın ister
-
ÇERA¦CIya haber olsun
Münkir sürüldü zindana
-
Hizmet verildi Salman'a
-
SÜPÜRGECİye haber olsun
Kurbana çomça batırır
-
Cemaata lokma yetirir
-
NAKİPCİye haber olsun
Silinsin kalblerin pası
Kara okur beyaz iken
-
Mümin müslim niyaz iken
-
TEZAKARa haber olsun
Haktan güle zarı geldi
-
Pirden bize destur oldu
-
İZNİKÇİye haber olsun
Hepsi görevlerini bilmekteyseler de Dede tek tek açıklama yapar. Sorumluluklarını teker teker anımsatır. Ancak daha önce hizmet yapmaya
özürlü olanlar durumu açıklayıp, yerlerine vekillerini koymuşlardır. Bu özürler fiziksel rahatsızlıklar olduğu gibi, görgüye katılamıyacak denli kabahatlılık durumları da olabilir.
Örneğin, bir hizmet sahibinin taliplerden biriyle anlaşmazlığı vardır; bu anlaşmazlık ortadan kalkmadığı, yani karşılıklı barışılıp razılık
alınmadığı sürece ceme giremeyeceği için hizmet göremez!
Gerçi bu ilk toplu dârdan önce arıştırılıp soruşturulmuş ve gönül yıkanlar razılıklarını almışlardır. Buna rağmen Dede görev açıklaması
yapıp, sorumluluklarını anlattıktan sonra cemdeki canlara sorar:
"Canlar! Oniki hizmet sahibi dâr çekiyor; biz hizmetlerimizi hakkıyla yapmaya hazır ve nazırız diyorlar! Hizmete özürümüz yok,
hizmette kusur da yapmayacagız demektedirler! Kimseden ağrınan incinen var mı? Razı mısınız hepsinden? Hizmetlerine başlasınlar mı?''
Hep birden: "Allah eyvallah! Şaha kadar razıyız hepsinden!'' dediklerinde, Dede:
"Hepsini hizmete layık gördünüz, dârlarına ortak oldunuz edep erkân gelerek. Hizmet yapmalarına da yardımcı olacak ve zorluk
çıkarmayacaksınız.''
dedikten sonra, dârdakileri Fazlı dârına ya da çengel dârına geçirtip, yani eğilmelerini söyleyip şu duayı okur:
"Allah allah allah! Gördüğünüz ve göreceğiniz hizmetten hayır hasenat bulasınız! Ali mürşid, rehber Muhammed, pir Hacı Bektaş Veli,
süpürgeci Salman, gözcü Karaca Ahmet Sultan ve bütün hizmet pirleri evliya-enbiya hizmetlerinizi kabul yüzünüzü ak eyleye! Hizmetlerde kuvvet
ve kolaylık vere! Onikimam yardımciniz ola! Hüü gerçeğin demine!''
Bu dua üzerine hizmet sahipleri Dedenin eteğine niyaz ettikten sonra, birbirleriyle de göıüşerek görevlerinin başına giderler.
Bu ilk günden sonraki Görgü gecelerinde, her hizmet sahibi canlar toplanmadan birer ikişer gelip dualarını alarak, görevlerini düzenli
sürdürürler.
Musahib Tutma Dârı
Musahib tutmanın tüm aşamalarını, musahiblik kurumu üzerinde yaptığımız küçük çalışmada genişçe incelediğimizden, burada fazla ayrıntıya
girmeyeceğiz. Ancak önce Dâr duruşuna, Dâr meydanına çıkışa, göreve inançları ve düşünceleri uğruna canlarını vermiş, egemenlerin katlettiği bazı yüce adların simgelediği Dâr çeşidine değinmek gerekiyor.
Çalışmamızın ikinci bölümünü bu büyük ve devrim yaratmış insanları inceleyerek, tarihsel maddeci yorumlar üzerine oturtma denemesine ayırdık.
İmam Caferi Sadık buyruğunda dört biçimsel Dâr, belki daha doğrusu Dâra duruş aşamalarından sözedilmektedir:
"Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evveli Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncüsü Dâr-ı Nesimi ve dördüncüsü
Dâr-ı Fatma. Evvel Dâr-ı Mansur; Dâra asılır gibi doğru pir nazarına durup, elini sallandırıp berdar (Dârağacındaymış gibi) olmaktır. Dâr-ı
Fazlı; aşk ola dedikte secdeye varmaktır. Çünkü Fazlı'yı yüzüstüne bıçağa bıraktılar. Bu secdeye yatma Fazlı gibi hançer ciğerimde demektir. Doğrulup oturduğunda Dâr-ı Nesimi olur; Nesimi gibi
postumu yüzdürdüm demektir... Dâr-ı Fatma ise ayağını birbirinin üstüne koymaktır... Bir sofu sıdk ile (içten inanarak) Dâra dursa bu dört Dârın piri ol mümine şefaat eder...''
Görülüyor ki Dâra durmak, geniş anlamıyla pir huzuruna varmak, meydana ve Cemi oluşturan tüm canların karşısına
çıkmaktır. Ayaklar mühürlü, yani sağ ayak baş parmağı sol ayağınkinin üzerine konmuş durumda (Fatma Ana Dârı), ayakta eller yana salınmış ve baş omuzlardan birine doğru eğilmiş (ber-Dâr, Dârağacında
asılı gibi, Hallacı Mansur Dârı) beklemek. Eğilip dua alarak Pir eteğine niyaza varmak Fazlı Dârı; oturup diz kurarak edep erkâna gelmek ise Nesimi Dârı olarak adlandırıyor. Bir bakıma biçim olarak Dâra
çıkmanın baştan sona değin geçen evrelerinin adlarıdır bunlar. Burada önemli olan Alevi-Bektaşilerde Fatıma, Hallacı Mansur, Fazlı (Fazlullah) ve Nesimi'ye verilen değer ve duyulan saygıdır, onların
önder kabul edilmesidir.
Musahiblik Dârında bu biçimsel evrelerin hepsi de uygulanmakta ve sık sık özellikle Mansur'un, Fazlı ve Nesimi'nin adları
geçmektedir. Musahiblik Dârına Muhammed-Ali yoluna ilk kez giren, ikrar verecek canlara yol gösteren hizmet sahibi rehberle birlikte durulur. Rehber, kardaşlık olacak canlar bekarsa iki sofunun,
evlilerse bacılarla birlikte dört canın önünde bulunur. Boyunlarına geçirilmiş tığı bend ya da düğümlenmiş mendilden tutup çekmektedir. Rehber musahib çiftleri, Muhammed-Ali yoluna girebilmeleri için her
bakımdan gerektiği gibi hazırlamıştır. Genellikle "ölmeden önce ölmek''i simgeleyen, akbezlere sarılıdır
kefene dolanmışcasına. Ayakları yalınayak, başları açıktır. Bellerinde kemerbest (belbağı) vardır. Rehber canları eşiğe niyaz ettirir. İçeri girip, Dedenin huzurunda "Hü!''
deyip dururlar (Mansur Dârı). İmam Caferi Sadık buyruğuna göre:
"Burada Pir diye ki; Niçin geldiniz? Rehber diye ki; Bugün Mansur gibi Dârı, NESİMİ gibi bıçağı, Fazlı
gibi hançeri ihtiyar edip (kabullenip) tabakatı evliyaya ikrar verip, can verip canan almaya geldik! Pir diye ki; Ey talipler bu bir uzak yoldur, gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme dönme! Gelenin canı, dönenin malı! Bu yol demirden yay oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz! .. Sonra onlar geri gideler eşiğe varıp gene
geleler. Pir üç kez bu minval üzere söyleye...''
Yola girerken pirin musahib olanlara söylediği "Gelenin canı, dönenin malı'' yaptırımı simgeselliği vurgulanarak bazı yorumlar getirilebilse dahi, bunun tersi biçiminde belgilenmesi Aleviliğin temel felsefesine çok daha uygun. Kaldı ki birçok kitaplarda "Gelenin malı, dönenin canı'' biçiminde geçmekte ve çoğu Dedeler böyle uygulamaktalar.
Yola girerken malını-mülkünü, kendine ait olan herşeyini meydana koyup, ortaklığa sunmak değil midir musahiblik? Yoldan döndüğü takdirde,
R. Yürükoğlu'nun deyişiyle, "Dükkanı kapatıp, anahtarı teslim ederek çekip gidilecek (mi?)'' yermiş
ortamı seziliyor birinci belgide.
Öyleyse yaşam biçimine dönüştürülmüş kutsal Muhammed-Ali yolundan dönen için, "Can pazarı'' yaptırımı konulmuş olması daha usa yatkın görünüyor. Yaptırımın zalimane eylemsel uygulamasına da gerek yok. Muhammed-Ali, erler evliyalar "canına karim'' olacak inancı ve onlardan gelecek "görünmez kaza-belalarla'' yok olacağı telkinin yarattığı ruhsal gerilimdir bu yaptırım!
Belki de kasıtlı sokulmuştur "Gelenen canı...'' belgisi. Eğer gerçekten öyle olsaydı, malını dedeye dergâha bırakan döner ve yüzyıllar boyunca yapılan baskı ve zulümle Aleviliğin imi
bile kalmazdı. Yine Yürükoğlu'nun söylemiyle; "Zamanın koşullarının gerektirdiği budur; dün de bugün de Gelenin malı ve Dönenin canı belgisi, doğru olanıdır.''
Kapıdan her içeri girişte, Dâr meydanına gelinceye dek dört kapının erenlerine simgesel olarak selam verir rehber. Üçüncü kez Dâra
çıktığında; "Pir huzuruna bir (iki) çift koç kuzulu kurban getirdim. Al kabul et Allah eyvallah!'' diyen
rehber tığıbentten çeker ve hep birlikte Dedenin önünde yere kapanırlar.
Bu durumda da ayaklar mühürlü, yani Fatma Dârı vaziyeti bozulmadan Fazlı Dârına durmuşlardır. Dede eliyle ya da asasıyla rehberin omuzuna,
Allah-Muhammed-Ali! diyerek üç kez dokunur ve "Hizmetlerin kabul yüzün ak olsun! Pir divanına yazılsın! Oniki
imam katarından didarından ayırmasın, hüü erenler!'' diye duasını okur ve rehber kalkarak tığıbendi Dedeye verir. Dede Fazlı Dârındaki musahib canların üzerlerindeki kefeni simgeleyen akbezi
kaldırır ve şu duayı okur:
"Allah Allah! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz Dârdan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz! Cenabı Hak, Hünkâr Hacı Bektaş Veli
Sultan Allaha kul, Muhammed'e ümmet ve Ali'ye talip eyleye! Bu yoldan, bu DârDâr ve didardan ayırmaya! Ceddi cemalımız yaramaza,
uğursuza ve pirsize duş getirmeye! Şeytanın şerrinden, gafil gadadan-görünmez beladan koruya! Cenabı Allah hayırlı devlet, hayırlı evlat hayırlı rahmet ve bereketn ihsan eyleye! Dârınız niyazınız kabul
ola, gerçeğee hüüü!''
Dede tövbe telkinini yaptırıp, bellerini sıvadıktan sonra doğrultur secdedeki canları, edeb-erkân otururlar. Dede cemdeki canlara dönerek
"Erenler Cemine dört (iki) yeni can girdi. Bunlar artık yol kardeşlerinizdir. Onikimamların huzurunda
onları candan saklayıp koruyunuz! Hüü gerçeğe, Allaheyvallah!''
dedikten sonra musahib canları yeniden rehbere teslim eder. Rehber onları meydan halkasına ve yanına oturtur.
Yola girmiş, ikrar vermiş bu canlar edeb-erkân durumunda, yani Nesimi Dârındadırlar şimdi. Artık zakirlerin musahiblik üzerine söyledikleri
nefes ve düvazlar dinlenir. Arkasından yeni yola girmiş canların tarık altından geçmelerinden sonra doluları içilecekve kestikleri kurban lokmaları yenilecektir.
Hizmet Görme (Boyverme - Başokutma) Dârı
Hatayi'nin bir kaç deyişinden alıntılarla konuya girelim:
Er eteğine yüz sürmek dilersen
Aslına zatına ermek dilersen
Hakkın cemalini görmek dilersen
Nur ile nur olup sır ile görüş
-
Sen nefsini öldür olagör yeksan
-
Varlık gömleğini eylegil üryan
-
Yedi iklim dört köşede lamekân
-
Erenlerin sırrı nur ile görüş
Âşıklar sadıklar olagelmiştir
Ağlayanlar bugün gülegelmiştir
El ele el Hakka bulagelmiştir
Tanrı kendi özün Pir ile görüş
-
Hatayi biçare kuldur şahına
-
Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına
-
Deli gönül hak ol düş dergâhına
-
Er olayım dersen er ile görüş
Eğer tarikattan haber sorarsan
Murtaza Ali'dir pirimiz bizim
Göregeldiğimiz süre gideriz
Kırklardan ayrılmış sürümüz bizim
-
Biz kamiliz kamile kem bakmayız
-
Rıza kapısından taşra çıkmayız
-
Cennet cehennem korkusun çekmeyiz
-
Burda sorulmuştur sorumuz bizim
Şükür olsun gerçeklere baş koştuk
Çiy yerimiz yoktur kürrede piştik
Yol kadim farzdır sünnetten geçtik
O can gediğidir yerimiz bizim
-
Kazancımız meydana götürürüz
-
Eksiğimiz varısa bitirirüz
-
Aşna meşrep evinde otururuz
-
Bine sayılmıştır ölümüz bizim
Derviş Hatayi der gerçek erenler
Anda pişman olur bunda yerenler
Bin kana bir mürvet dedik erenler
Gerçek erenlere Dârımız bizim
...
Murtaza Ali'yi candan seversen
Aç can gözünü gafletten uyandır
Musahibsiz ile durup oturma
Bir içim su verse külli ziyandır
-
Rehberin önünde Pire uyuldu
-
Yalan gerçek şu meydanda duyuldu
-
Varlığından geçen üstad sayıldı
-
Hak bilir ötesin şaha ayandır
Gittiğ'yolun edebini sakınan
Yalan gerçek şu meydanda dokunan
Cemiyette teberradır okunan
Ali sırrı cümle nasa ayandır
-
Can gözü örtüktür Hakkı göremez
-
Üstadın yoluna doğru varamaz
-
Cemiyette sualini veremez
-
Hali yoktur dört kapuda yabandur
Taliplerine onca öğüt yol ve erkân bilgisinden sonra kendisini aydınlatacak mürşidine yalvar yakar koşuyor Hatayi. Düşlerine girmesi için
yalvarıyor Hacı Bektaş'a:
Gece gündüz hayaline yanarım
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş
Günahkarım günahımdan bizarım
Özüm Dâra çektim sor Hacı Bektaş
-
Yandı bu garip kul nedir çaresi
-
Yine tazelendi yürek yarası
-
Onulmaz dertlere derman olası
-
Bu senin bendinden sar Hacı Bektaş
Derdimin dermanı yaramın ucu
Dört güruh mevcuttur güruh-u Naci
Belinde kemeri başında tacı
Yüzünde balkıyor nur Hacı Bektaş
-
-
Sadıkların sıdkı âşıkın renci
-
Pirlerin pirisin gençlerin genci
-
Hem derya hem sedef hem dür hem inci
-
Hem umman hem ırmak göl Hacı Bektaş
Arının yaptığı bala benzersin
Şu gurbet ellerde gönlün eğlersin
Bende edip ikrarına bağlarsın
Sailin sattığı kul Hacı Bektaş
-
Derdimend Hatayi eyler niyazı
-
Ulu pir katardan ayırma bizi
-
Bu mahşer günüdür isteriz sizi
-
Muhammed önünde car Hacı Bektaş
Yukarıda Şah Hatayi'nin nefeslerinde görüldüğü gibi talip; bir er eteğine yüz sürerek, nefsini öldürerek ve "el ele el Hakka'' ilkesine uyarak cemale ulaşır. Bu aynı zamanda kendi kişiliğine ulaşma ve kendini tanımadır. Er olmak, kamil (olgun) olmak için özün Dâra çekip Pir ile görüşmek gerek. Bunu da rehberini önüne alarak, ona uyarak yapacaksın. Ama ne varki musahibsiz hiç olmaz, tek başına yola gidilmez. Gidilen yolun edebi erkânı, yani kuralları vardır. Öyle bir Dâr meydanına duracaksın ki yalan ve gerçekler burada ortaya çıkacak. Cem-cemaat karşısında varlıktan benlikten geçip hak ile yeksan
(toprakla dümdüz) olacaksın! Kendine ve toplumuna hesabını vermezsen can gözün açılmaz, doğru yolda değilsin, hakkı göremezsin. Dört kapının da yabanı olursun.
İlk iki deyişinde bunları söyleyen Hatayi, bir iç hesaplaşma içinde düşünde de olsa, "Günahkarım, günahımdan bizarım'' diyerek pir Hacı Bektaş'ın huzurunda özünü Dâra çekip, görülüp sorulmak istiyor. Büyük Alevi ozanı Şah Hatayi'nin bu
nefeslerinde, görgü cemi tapınma törenlerinin en önemlilerinden olan boyverme-başokutma, yani görgü-sorgunun gerekirliliği özanlatımını görmekteyiz.
Abdülbaki Gölpınarlı başokutmayı Bektaşi ve Alevilerde ayrı ayrı olmak üzere şöyle tanımlıyor:
"Bektaşiler her yıl, muharrem ayı, yani hicri yılın ilk ayı matem çıktıktan sonra ve sefer ayı geçtikten sonra cuma gecesi mürşidin
ve ihvan (yol erleri, canlar) huzurunda onlardan razılık dilerler. Meydanın ortasında Dâr denen yere gelerek başındaki tacı ya da arakiyesini (külah, takke!) sağ elinde tutar ve niyaz durumunda şu tercümanı okur:
"Allah Allah Muhammed Ali divanında, erenler meydanında pir huzurunda elim erde, yüzüm yerde özüm Dârda; erenlerin Dâr-ı
Mansur'unda canım kurban tenim tercüman; bu fakiyrin elinden-dilinden ağrınmış incinmiş can karındaş varsa dile gelsin bile gelsin! Hakkını hakkından dilesin! Haktan gelen hakkıma razıyım Allah
eyvallah!'
"Baba salavat verip, ihvandan razılık diler; onlar da oturdukları yerde niyaz eder, yani yeri öperler. Bu razı olduklarını
bildirmektir. Bunun üzerine o can babaya niyaz ederek tacını verir, tekbirlemesi için. Böylece o can ikrarını yinelemiş olur. Bu törene başokutmak adı verilir''
Bedri Noyan Dedebaba da aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Ancak başokutma Dârına çıkan canların okudukları tercümanı Kur'anı
Kerim'den ayetlerle süslemiş. Tanımlaması ise şöyle:
"Bu tören kendini temize çıkarma, kardeşlerinden helallık dileme ve bunu almadır. Bir yıl yapılmazsa
ikinci yıl mutlaka yapılmalıdır. Daha fazla zaman geçirenlerin ayrıca bir kurban kesmeleri gerekir. Beş yıl geçirenlerin, yani beş yıldan fazla zaman başokutmayanların, hizmet görmeyenlerin yeniden ikrar
töreninden geçip nasip almaları gerekmektedir.''
A. Gölpınarlı yine "Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri" adlı yapıtındaki "Görgü-sorgu,
görülmek sorulmak'' maddesinde şöyle yazmaktadır:
"Alevilerde kış mevsimi gelip, herkes bağının bahçesinin tarlasının işlerinden kurtulunca Dedeler, taliblerinin bulunduğu köylere
giderler. Cuma geceleri bir evde toplanırlar. Musahib kavline girmiş (yani ikrar verip kardaşlık olmuş) olanlar bir yıl içinde yaptıkları suçları, toplantı yerinin ortasına Dâra gelerek söylerler. Dârda
durandan incinmiş varsa, o da yanına gelerek şikâyetini söyler. Böylece herkes yaptığı suçun cezasını çeker, birbirleriyle haklaşırlar. Buna 'Görülmek' denir. Dede bunları görmüş olur. Bu törene
'Görgü-sorgu' adı verilir.''
Yukarıda Pir Sultan'ın Dâra ilişkin nefeslerinden birinde geçen şu dörtlüğe yeniden bir göz atarsak, görgü-sorgu, yani başokutma
Dârının toplumsal işlevini kavramak kolaylaşır:
Mansur Hakkım dedi buldu Dârını
Talip burda çeker ahret zarını
Cümle kazanç ile küll-i varını
Bütün hak yoluna dökmeli imiş
Mansur "Ben Hakkın kendisiyim'' derken (toplumsel ve ekonomik) insan gerçeğini dile getirdiğinden kendini Dârda bulmuştur. Talip kendine ilişkin gerçekleri saklamadan, Dârda can pahasına herşeyi ortaya dökmelidir; benlikten uzaklaşıp tüm malvarlığını bu yolda verebilmelidir. Öte dünyada değil, yaptıkları varsa burada çekmelidir.
Boyverme-başokutma Dârının Aleviler arasında, görgü cemi kapsamı içerisinde nasıl uygulandığını göstermek için "Son Görgü Cemi" adlı romanımızdan ilgili bazı alıntılar geçelim. Bu paragraflarda anlatılanlarla Dârdaki ve Dârı izleyen canların psikolojik durumu gözlerimizin önünde canlanacağı gibi; Alevi toplu tapıncındaki bu önemli ögenin, yani Dâr olayının kavram olarak kafalarımızda daha iyi algılanmasına yardımcı olacaktır:
"İstanbullu Mikail'le yolkardeşi İlik Mehmet er meydanında Dârdaydılar. Mikail evli olmadığından, sadece İlik Mehmet'in
karısı yanlarındaydı. Dârdaki bacı boşörtüsünü omuzlarına indirmiş başı açık durumdaydı; ayak ayak üstüne koymuş kıpırtısız bekliyorlardı. Pir huzurunda Mansur Dârı başlamıştı.
Gözcü babanın; 'Sofular bacılar! Edeb erkâna geliniz, iki sofu Dârda!' uyarmasıyla sazlar susmuş ve herkes dizleri üzerine
oturarak kendini toparlamıştı. Hiçkimseden ses çıkmıyordu. Dârdakiler Mansur gibi asılmaya Nesimi gibi yüzülmeye hazırdılar. Onlara saygı göstermek, Dârdakilerin yorgunluk ve çektikleri eziyetlerin, diz
kırmış, kıpırdamadan oturanların da çekmesi 'birimiz hepimiz hepimiz birimiz!' ilkesine dayanıyordu...
"Bellerinde üç düğümle tutturulmuş üç peşkirden kemerbest bağlıydı. Bu üç düğüm Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesiydi. Beline
kemerbes bağlamış her Alevi "beline'' sadık olmak zorundadır. Vaktiyle ikrar verip musahibolmuş bu canlar bir can olmuşlardır.
Yalan dolan olmaz bu meydanda. Öyle iyilikler-hayırlar değil ama hatalar, kötülükler ve yanlış davranışlar, kırgınlıklar açığa vurulur, yani ortaya dökülür. Açıkçası Dâr meydanındaki sofular, günah ve
kusur sayılacak davranışlarını, içini rahatsız eden kötü düşüncelerini dışarıya vurup rahatlar ve iç huzuruna kavuşur.
Bu Hıristiyanlıkta kilisedeki bir rahibe, kafes ardındaki bir hücrede en gizli bir biçimde günahlarını itiraf edip, Tanrı'yla
kendisi arasına rahibi koyarak bağışlanmayı dilemek gibi birşey değildir. Pir huzurunda doğrudan oradaki canlara sofulara, bacılara, yani kısacası topluma açık itiraftır. Dedenin başkanlığında bir açık
toplum mahkemesidir. Ceza önerileri sofulardan, canlardan gelir; taraflar dinlendikten sonra sesli oybirliğiyle yargıya varılır. Zarar görmüş canların zararları ödenir ya da zarar gören bağışlar, cemaatı
razı etmesini diler. Bu demektir ki zararın tutarı karşılığında toplum yararına bir katkıda bulunur.
Dâr meydanında işlenmiş günahlar ve kusurlardan yargılamalar, kesinlikle mahkemei kübraya (!) bırakılmaz. Sorumlu olduğu toplumuna öder
ve ondan bağışlanmasını diler. Boyverme bir arınma-durulma töreni dir, bir içhuzuruna kavuşma törenidir. Meydanda özü Dârda olanlar bilirlerki,
cemdeki canlar kendilerini bağışlarsa Tanrı da bağışlar... Dede vekili Mılla İsmail, görgü ceminin kurallarını en iyi bilen ve uygulayan kişiydi. Dedenin eteği ne sakalını sürüp niyaz etti ve hizmete
başladı:
"Hüü erenler! Allah Muhammed Ali ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin himmeti ve yüzsuyu hürmetlerine sığınıp özünü Dâra çekmiş boyvermeye hazır sofular bacılar! Birtek vücut olmuş cemin canları! Dâr Mansur Dârı, meydan erler ve erenler meydanı! Bu meydanda yalan dolan olmaz, yalan söyleyenin derdine derman bulunmaz. Ve bu meydanda nice başlar kesilir de soran olmaz!
Mansur gibi asılmaya Nesimi gibi yüzülmeye hazır mısınız Dârdaki canlar?'
"İstanbullu Mikail şaşırıp kalmıştı. Baştan bir oyun gibi yaklaşmıştı görülüp sorulmaya. Onca yıllık kent yaşamında yozlaşmış ve öz
kültürüne yabancılaşmış olduğu bir toplum biriminin, yani köyünün insanlarının arasında yargılanmaya başlaması iyiden şaşırtmıştı onu. Dârdan kaçamazdı. İkrarı bozmak başına büyük işler açabilirdi, bunun
bilincindeydi. İlik Mehmet kardaşlığı ve bacılığının "Hazırız, boynumuz kıldan incedir Pir huzurunda!'' diye gür bir biçimde bağırmalarına, cılız ve isteksiz bir sesle katılmıştı. Mılla
İsmail sürdürüyordu:
"Mehmet sofu, bacı! Mikail sofu canlarım! Boynunuzda iki gözlü heybe var; ön gözde bizim gördüklerimiz ve iyi yanlarınızla
dolusunuz, arka gözlerde kötü yanlarınız, yani yanlış davranışlarınız ve kusurlarınız dolu! El verdik, dil verdik ve bel verdik. Görelim dedik; elinize, belinize ve dilinize sadık mısınız? Çözülsün dilleriniz, meydana konulsun halleriniz! Heybenin ön gözü bizim arka gözü sizin. Arka gözünü boşaltın er meydanına!'
"Mılla İsmail'in sorgulaması sırasında arada bir Hüseyin dede sözbaşı yapıyor;
"Muhammed Alinin himmeti, muhabbeti üzerinizde ola! Hünkâr Hacı Bektaş Veli katarından ve didarından ayırmaya!' diye dualar
ediyordu... Mılla İsmail coşku içinde sorgulamasını sürdürürken Mikail'in beti benzi artmıştı, özellikle ona sormaya başlayınca:
"Sen Mikail sofu, yıllarca Muhammed Ali'nin yolundan yıllarca uzak kaldın! İyi dinle, burası Etmeydanı değil er meydanı!
Döktüğün varsa doldur, ağlattığın varsa güldür! Doldur ki durulasın, güldür ki arınasın! Arınasın, durulasın ki Muhammed Ali'nin katarına yazılasın, erlerin evliyaların himmetlerine nail olasın!
"Sen Mehmet sofu ve sen bacı! Dil verdik konuşasınız, el verdik tutasınız, göz verdik göresiniz diye. El
gövdede kaşıdığı yeri bilir; doldurun döktüğünüz varsa ve güldürün ağlattıklarınızı! Onarın yaktığınız, yıktığınız varsa! 'Hatay'im hal çağında / Hak gönül alçağında, Yüzbin kabe yapmakta / Bir
gönül alçağında' İşitiyor musunuz ne buyurmuş can Hatayi? Eğer bir gönül yıktıysanız, yüzbin kere kabeyi yıkmış sayılırsınız! Ama bir canı güldürür, gönlünü yaparsanız; kabeyi binlerce kez ziyaret
etmiş ve hacı olmuş olursunuz! Onar ki kırdığını, doldur ki döktüğünü ve güldür ki ağlattığını Muhammed Ali'nin katarına katılıp didarlarını göresiniz!' ... İlik Mehmet heyecanla yanıtlamaya
çalıştı Kamber'in sorularını:
"'Ne kimsenin tavuğuna kış kış! dedim ve ne de gözün üstünde kaşın var senin, dedim. Yer gök tanığımdır; ne kimsenin testisini
devirdim, ne de gülünü soldurdum. Hakkım var diyen alsın hakkını! Canımla varımla er meydanıyım!'...
"... Mikail, işitilir işitilmez bir sesle 'Hakkı olan bizden de istesin!' dedi. Mılla İsmail Dârdaki sofular sesini kesince
gür bir şekilde şöyle dedi:
"Ey cemaat, sofular bacılar! Bu canlar Dâr meydanında Mansur gibi asılıp, Nesimi gibi yüzülmekten korkmuyorlar! Meydana can baş koydular, hakkı olan istesin ve alsın! Günahlarını kusurlarını görüp de göstermiyen, bilip de bildirmeyen varsa, derdine derman bulunmasın! Biz
hepimiz birbirimizden sorumlu ve bir can bir vücuduz canlarım! Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için yaşamaktayız, dile gelin canlar dilee!'
"Kamber bir kez daha yineledi cemdeki canlara çağrısını. Üçüncüsüne başlamadan İlik Mehmet birden; 'Dedem, Kamberim' diye
başladı, 'şu anda bir kusurumu, bir hatamı hatırladım. Karakışın başında Tıhızkolu semtinde rehberim Veli babaya bir ziyan vermiştim. Yüküm çıkışmadığı için bir oyum meşesini söktüm. Kendisini hemen
haberlemeyi unuttum.
Aradan zaman geçince de utandım söylemeye. İzin veriniz elini öpüp helallık alayım. Her ne isterse yapmaya ve vermeye hazırım!'
"Hüseyin Dede karıştı yine. Yakınında oturan rehber Veli babayı dönüp sordu:
"Veli baba ne diyorsun? Bağışlayacak mısın yoksa cezalandıralım mı?' ÇavDâr Veli baba Dedeye niyaz edip, Dâr meydanına çıkarken
'Demek İlik Mehmet sen sökmüştün benim bir oyum meşemi?' dedi. 'Şu cemaattan da yüzüm kara, sakalına bıyığına sıçtım sıvadım meşeyi söken adamın!' Yavaş konuşmuştu ama öndeki duyanlar güldüler. İlik Mehmet:
"He ya bendim Veli Baba, aradan uzun zaman geçince vallah utandım söylemeye, ver elini öpeyim!' Veli Baba gür bıyıkları altından gülerek; 'Hele dur hele, dedi, daha seni bağışlamadım. Dedem gerçeğe hüü! Hak sahibiyim, hakkımı alacağım!'
"Cemaattaki canlardan 'Hak sahibi alsın hakkını, cemaatı da razı etsin haksız olan!' sesleri yükselmeye başlayınca, Gözcü
baba uyardı: 'Gerçeğe hüüü! İşelim sofular, susalım! Ağır olun batman çekesiniz, işin ki hak kelamı girsin kulaklarınıza!' ÇavDâr Veli Baba sürdürdü:
"Bir şartla bağışlarım İlik Mehmet sofuyu! 'İlik Mehmet: 'Ne istersen yaparım Veli Baba; istersen iki yük odun vereyim o
kestiğim yarım yük yerine.'
"Mılla İsmail kıskıs gülüyordu Veli Baba'nın mukallitliğine. Kendi oğlu Ahmet'in yaşındaydı ve onunla bacanaktılar. ÇavDâr
Veli: 'Dedem söyleyin de Kamber baba gülmesin bize! Hak sahibiyim, beni razı etmek zorunda Mehmet sofu. Odun modun istemiyorum, bir dam
dolusu çalı-çırpı var evde. Benim oğlan Gazi küçük, dahrayı yerinden kaldıramıyor. Bana üç gün alaf edecek, kuru ot doğrayacaksın samanlıkta!' İlik Mehmet:
"'Tamam' dedi, 'sen hakkını helal et, ben üç gün değil bir kış boyu sana alaf ederim!' Hüseyin Dede:
"'Veli Baba' dedi, 'bir küçük oyum meşe için üç gün çok değil mi?'
"'Yok Dedem değil, hem ders olsun kendisine! Üç gün dediysek, üç gün boyunca mereğe hapsedecek değilim ya! Günde iki üç saat ot
doğrayacak, üç gün istediği saatlarda gelsin!' Dede: 'Haydi görüşün, niyazlaşın öyleyse!' dedi. İlik Mehmet eğilerek Veli Babanın elini öptü. O da yüzlerinden öperek bağışladığnı söyledi ve
duasını alıp Dârdan indi.
"Mılla İsmail üçüncü kez sorusunu yineledi:
"'Dârdaki canlar Mansur gibi asılmaya, Nesimi gibi yüzülmeye hazır ve nazırlar! Hakkı olanlar alsın,
kusurlarını görenler söylesin! Söylemiyenlerin günahları boynuna olsun!'
"Ön sıralardan birkaç 'Biz razıyız Allah da razı gelsin!' sözleri işitildi hafif yollu. Öfkelenen Kamber baba tarafından gür ve toplu halde söylemeleri için uyarıldı cemaat. Birden Büyük Ocak tekkesinin direklerinden birinin dibinden, Ayrancılar
gediğinden Dertli Fatma'nın sesi yükseldi; başörtüsünü omuzlarına indirip, olduğu yerde ayağa durmuş haykırıyordu:
"'Ben razı değilim ben, İlik Mehmet'le helalından! Herkes ağzının içinden konuşuyor, fısıldaşıyor yaptıklarını. Ama biri
çıkıp da açıkça söylemiyor, böyle sofuluk olmaz!'
"Dede seslendi:" 'Yol açın Fatma bacıya Dâr meydanına gelsin, didar görelim!'...'
Ve Fatma bacı Dâra çıkar. İlik Mehmet'le karısının, köyün topraklarından geçen Ermeni barkanasından (toplu sürgünkervanı) bir yolunu
bulup çaldıkları malın hesabını sorar. Verilen yargı; çalınıp saklanılan bu malın ortaya dökülerek paylaşılıp, işlediği bu günaha ortak olmak biçimindedir.
Görgü cemlerinde eşitlik baş ilkedir. Dârda sorgulama sırasında ana-baba, oğul, akraba, karı-koca birbirlerinden çekincesiz şikâyetçi
olabilir, birbirlerinin kusurlarını söyleyebilir, ortaya dökebilirler. Örneğin adı geçen romanda rehber Veli Baba boyverme Dârına durduğu zaman, birlikte Dârda bulunan kendi öz
helali (eşi) tarafından, Balkan savaşları sırasında başından geçen bir olay büyük bir günah görülerek ortaya dökülmüştür. Bacı kendi kocası adına yapmış ve onu paklamıştır unuttuğunu düşünerek.
Çünkü
"Eğer ol talib günahını saklarsa tarikat-ı Aliye kizbetmiş (yalan söylemiş) olur. Yol haini ve iman uğrusu (düşmanı) olur. Tarikat
ona helal olmaz. Yediği lokma haram olur; samah ederse de haramdır ve o Ceme gelen müslüm bacılara baksa namahremdir! ... Aman kardaşlar günahını saklamayıp derdini söyle! Karanlık kabire hiç koyma,
burada söyle! Eğer Pir mala tamah edip hakkı batıl ederse, ol talibin hesabını ol pir verir.'' (İmam Caferi Sadık Buyruğu)
Boyverme-Başokutma töreni duruş olarak Fatıma Ana ve Hallacı Mansur Dârı biçiminde birinci aşaması sorgulama ve
yargılamadır. Sonra talipler Fazlı Dârına durur, diğer bir deyimle tarığa düşerler. Yani, tarık öbür adıyla erkân çubu ğu altından geçerler. A. Gölpınarlı'nın Bektaşilerde talibin başını
tekbirlerler, dediği törenin Alevilerdeki karşılığı bu olmalıdır.
Boyvermiş, yani hizmet görme Dârında sorgulanıp aklanmış musahib çiftler Dede'nin ayak ucunda, birbirleriyle yüzyüze gelecek biçimde;
birinin kolu öbürünün başı altında, onunki de öbürünün boynunda olarak, kucaklaşmış durumda yüzüstü yatarlar. Ayakları Dârın başından beri hep yalınayaktır. Eşleri iki bacı erlerinin ayak uclarında,
edeperkân (dizkurmuş) durmuş, başlarından indirmiş oldukları örtüleriyle çıplak ayaklarını siler kapatırlar eşlerinin. Sanki ciğerinden hançerlenip öldürülmüş Fazlullah gibi yüzüstü yatmakta bacılar da
onların başucunda saçını başını açmış, dizüstünde hafif sallanarak onlara ağlayıp sızlamaktadır.
Rehber de bu ölüleri yurmuş gibi elleriyle dokunarak başına "Tac-ı devlet'', beline "Kemerbest'' ve ayaklarına "Hak-ü türap'' der. Dede sol eliyle sağ elindeki tarık çubuğunu sıvaslarken:
Hal erenler halıdır
Yol erenler yoludur
Gafil olmayın gaziler
Gelen üstadın elidir
Bism-i Şah, destur ya halife!
der. Sonra "Allah-Munammed ya Ali!'' der ve önünde ölmüş gibi yatan, ama gerçekte "Ölüme
değin ikrarımıza sadık kalacağız, yolumuzdan dönmeyeceğiz''i simgeleyen yatışta bulunan iki cana bu çubukla üç kez vurur.
Canlar doğrulup her zamanki gibi ayakları mühürlü (Fatma Ana Dârı duruşu) Mansur Dârına dururlar. Sonra eğilerek, tarık çubuğunu üç
yerinden niyaz ederken Dede "Altından geçene, suyunu içene sorgu sual olmaya Allaaah!'' diye çığırır. Bu erkân çubuğu çalmaya da boyverme-başokutma töreninin ikinci aşaması sırasında, cemdeki canlardan meydan çevresinde olanlar ayaktadır.
Zakirler özel "Tarık havası'' çalarlar. Bu sırada söylenen nefeslerde üç nefes bir düvazimam sınırı yoktur. Görülüp sorulmuş canların tarık altından geçmesi bitinceye değin, zakirler de ayakta olmak üzere
sırayla çalar söylerler. Herdörtlük sonrası, halka halinde ayakta bulunanların tümünün katılımıyla şu tevhid söylenir:
"Allah Allah illallah / İllallah şah illallah!
"Hak lailahe illallah / İllallah şah illallah!
"Ali mürşid güzelşahım / Eyvallah şah eyvallah!''
Genellikle tarık havası çalınırken, ilk okunan nefes Ali'nin dünyadan göçüşü üzerine yazılmış Pir Sultan'ın nefesidir. Onunla
konuyu bağlayalım:
İndirdiler kisvetini başından
Soyuyorlar Şahı Merdan Ali'yi
Çıkardılar teneşirin üstüne
Yuyuyorlar Şahı Merdan Ali'yi
-
Fatma Ana ağlar şol yaşın yaşın
-
Dinleyin düldülün şu kişneyişin
-
Hasan'la Hüseyin kıblaya karşın
-
Yolladılar Şahı Merdan Ali'yi
Mürekkebi zemzem ile ezdiler
Üstbaşına mim duasın yazdılar
Kuburunda akdeveye yazdılar
Yolladılar Şahı Merdan Ali'yi
-
Kasdettiler imamların soyuna
-
Ağu kondu imam Hasan payına
-
Kefenini ab-ı zemzem suyuna
-
Bandırdılar Şahı Merdan Ali'yi
Pir Sultan Abdal'ım bu havayınan
Arşa direk dikti bu duayınan
Kamber'in yettiği ak deveyinen
Gönderdiler Şahı Merdan Ali'yi
Dava Görme ve Düşkünlük Dârı
Bireysellikten çıkartılmış Alevi tapıncındaki musahiblik kurumunun yaptırımları ve en az yılda bir kez görülüp sorulma, yani
boyverme-başokutma Dârlarına durup, malını canını ortaya koyarak toplumuna hesap verme zorunluğuna rağmen aksamalar ve aykırılıklar olmuyor değildir.
Alevi ahlakının en önemli ilkesi "benlikten uzaklaşma, öznefsini öldürme''dir. Kötülüklerin kaynağı onlara göre nefsine uyma ve benlikten şaşmamaktır. Elbetteki "Ben'' ön plana çıkınca, kişisel çıkarlar ve mülkiyet duygusu ağırlık kazandığından, özbenliğin doyurulması için her araç kullanılacaktır. Bu demektir ki bireyin
çevresindekiler ve toplum zararlanacaktır. Yakından uzağa kötülük yelpazesi yayılarak kusur, günah, kabahat ve suça dönüşecektir.
İnsan topluluklarının her türlüsünde ve toplumun her kesiminde görüldüğü gibi Alevi inançlı toplumun bireyleri de sınıfsal çelişkiler
belirlenip büyüdükçe, yaratmış oldukları ilkeler ve yaptırımları dışlayan ve uymayan bireyler hep çıkmıştır. Elbetteki toplumsal yaşam biçimlerini oluşturan inançları doğrultusunda
yaratmış oldukları bu ilke ve yaptırımların yanısıra; adaleti sağlamak için uyumsuzları, toplumuna karşı aykırılık gösteren ve suç işleyenleri yargılama düzenini de birlikte geliştirmişlerdir.
Şah Hatayi'den nefes örnekleri vererek hem yol ahlağını hem de kusur ve kabahatların, suçların neler olduğunu görelim. Ayrıca talibin,
yoloğlunun nelere uyması gerektiği de işlenmekte bu şiirlerde. Sonra uygulamada suçluların davalarının nasıl görüldüğü ve hangi yöntemle cezalandırıldıklarına geçeceğiz. Burada hem dava görme, yargılama
ve düşküne çıkarma hem de düşkünün görülüp topluma kazandırılmasını tek bir başlık altında incelemeyi yeğledik.
Hü diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır
Oniki imam katarına uyanlar
Muhammed Ali'ye yardan sayılır
- Üç günümüş şu dünyanın safası
- Safasından artık olur cafası
- Gerçek erenlerin nutku nefesi
- Biri kırktan kırkı birden sayılır
İhlas ile gelen bu yoldan dönmez
Dost olan dostuna ikilik sunmaz
Eri hak görmeyen hakkı da görmez
Gözü bakar ama körden sayılır
- Gerçek âşık menzilinde durursa
- Çerağ gibi yanup yağı erirse
- Eksikliği kendisinde bulursa
- O da erdir yine erden sayılır
Şah Hatay'im eder Bağdad'dır vatan
İkilikten geçip birliğe yeten
Erenler katında kıl-ü kal tutan
Yolu dikenlidir hardan sayılır
...
Ben mümünüm deyi dava kılanlar
Gerektir mümünün nişanı kardaş
Fahri alem Muhammed'in nurudur
Mümünler söylemez nisanı kardaş
- İkrar verip bir gerçekten el tutup
- Arif ol burhana vahdete yetüp
- Lahmike lahm olup birliğe yetüp
- Bir olur küfr ile imanın kardaş
Hoş okursun okuduğun tutmazsın
Bir ahmaksın sen seni farketmezsin
Kendi bilgin ile hakka yetmezsin
Sakın ara yerde kalırsın kardaş
- Kendi bilgin ile ehli nazarsın
- İçin arıtmayıp dışın düzersin
- Elde ayıp görsen küfür yazarsın
- Sen dahi cümleden betersin kardaş
Yalan dünya için yolar çarparsın
Bilmezem ki ne sıfatta koparsın
Konup gideceğin hanı yaparsın
Varacağın evi yıkarsın kardaş
- Bu nefsi emmare yedi sıfattır
- Kovdur gıybettir hırstır hasettir
- Tamah şehvet cümlesinden eşeddir
- Kimseye eyleme bühtanı kardaş
Hatayi âşıkın nişanı gerek
Övünmeye delil burhanı gerek
Dervişin zatı sıfatı gerek
Yetemez meclise sıfatı kardaş
...
Muhammed Ali'den kurulu yoldur
Evvel rehberinden kaçana lanet
Evvel ikrar verip sonra dönene
Yapıştığı elden kaçana lanet
- Erenler bu yolda hazırdır hazır
- Musahip levnini defterden kazır
- Gerekse eylesün bin kere özür
- Onlar gibi yiyüp içene lanet
Aklını beğenüp ikrarın koyup
Kalkup havalanup nefsine uyup
Teberra gömlegün eynine giyup
Azazil yurduna göçene lanet
- İblis gibi iller aybına bakup
- Kendünü gözgöre odlara yakub
- Eliyle boynuna ilmegün takup
- Gaybet edup sırrı açana lanet
- Beğenmeyup erenlerin sözünü
Benlik yurduna kondurmuş özünü
Hak kapudan döndürmüştür yüzünü
Azazil donunu giyene lanet
-
- Arifler böyle dediler uluya
- Azazil neylesün kalbi doluya
- Teberra okundu yanlış bilüye
- Kendi bilüsüne uçana lanet
Hatayi'm der bir veliyim yoluyla
Sultanın sohbeti her dem kuluyla
Gönülde kibr olup soğuk dilile
Özün muhabbetten seçene lanet
Bir talip, bir yoloğlu bilerek ya da bilmeyerek toplumuna çevresine zarar verdiğinde, yani bir suç işlediğinde; zarar görenler
davacı-şikâyetçi olarak tanıklarıyla birlikte Dede kapısına gelirler. Sonra bir Meydan mahkemesi kurulur.
Dava görme Dârı diye adlandırdığımız bu mahkemede Dede asla tekbaşına karar vermez. Sanık durumundaki talibin suçu kesin olarak saptandığında
Dede (Pir, Mürşid), anabacı (başıtaçlı bacı), gözcü, çerağcı (delilci baba) ve rehberden oluşan mahkeme üyeleri ve canların önünde "yol düşkünü''ne
çıkartılır. Düşkünlüğü hafif suçlardan birinden almışsa "mürüvvet meydanı'' açılarak Düşkün görme Dârına çekilir. Çok ağır suçtan yaşam boyu düşküne çıkarılmış bir kişi o toplumu terketmek
zorundadır.
Ancak resmen devlet mahkemeleri tarafından yargılanıp, cezasını çekerek dönmüş ve ceme girmek görülüp sorulmak isterse, hem hasımları
tarafından bağışlanmış barışık olması hem de toplumun onu aralarına yeniden almayı kabul etmesi gerektir. Aşağıda anlatılacağı gibi gözcü ve rehber aracılığıyla Dede'ye ulaştırılıp, Düşkün Görme
Dârına çekilir.
Biz burada uzun uzun suçları ve cezalarını incelemeyeceğiz. B. Noyan kitabında "Bektaşi ve Alevilerde Hukuk Düzeni
(Düşkünlük)'' başlığı altında geniş bir biçimde çeşitli suç ve ceza örnekleri sergilemiş. Ayrıca N. Birdoğan da benzer bir başlıkla konuyu ayrıntılı olarak incelemektedir.
Biz bir Dâr çeşidi gibi biçimselliğinden hareketle özüne inmeyi deneyeceğiz. Yine Şah Hatayi'den bir nefes geçelim
önce. Hatayi büyük bir yol ehli ve önder olarak bu uzun şiirinde yolbozgunu küstahların işledikleri kusurlardan ötürü düşecekleri durumları ve bağışlanmaları için neler yapmaları gerektiğini özetliyor.
Bir sofu bu yolda küstah olunca
Takılıp geriye kalmak görünür
Özelenip tek birliğe geçince
Ahirette murdâr olmak görünür
- Bu dünyada nefsi için yaşarsa
- Şeytana uyup da yoldan şaşarsa
- İki kardeş birbirine düşerse (kardeş: musahib)
- Anın nasibini bulmak görünür
Birinciden düşen o bir hal olur
İkinciden düşen ne hayal olur
Üçüncüden düşen sinem yol olur
Anı yolu ile bulmak görünür
- Dördüncüden düşen halı zar olur
- Beşinciden düşen işi zor olur
- Altıncıdan düşen yeri nar olur
- Çok vakit derdine yelmek görünür
Yedinciden düşen yazı kış olur
Sekizinden düşen gözü yaş olur
Dokuzuncudan düşen yolu şaş olur
Anın malı yağma kılmak görünür
- Onuncudan düşen yola gelemez
- Onbirinciden düşen ağlar gülemez
- Onikinciden düşen derman bulamaz
- Arayıp mürşidini bulmak görünür
Arayıp bir kamil mürşidin bulur
Mürvet deyip günahını ele alur
Erenler yerden gökten kuvvetl'olur
Yüzsürüben Cem'e gelmek görünür
- Mürşidler o demde Buyruk açarlar
- Halledip müşkülü anda seçerler
- Günahına göre kaftan biçerler
- Salman Pak'a tarık çalmak görünür
Her meşayih sitem-tarık çalamaz
Kaçıncı huruftan geçeceğin bilemez
Sitemli hakkını birisi alamaz
Anı dört kapıya bölmek görünür
- Şah Hatay'im günahlardan geçilir
- Hak ganidir bol irahmet saçılır
- Anda zulumet evinden göçülür
- Yeniden iptidaya inmek görünür
Şah Hatayi bu uzunca nefesinde 12 düşüşten sözediyor. Bu düşüşlerden birine uğrayan yolarsızları, küstahları tanımlıyor ve sonra yol
gösteriyor. Ancak bu oniki düşüşün hangi iyi hallerden olduğu açık değil. Bununla birlikte İmam Caferi Sadık Buyruğu'nda geçen "Oniki farz, oniki işlek ve oniki erkân'' başlıkları altında ilkelerle eşleştirmek olası görülmektedir.
Şah Hatayi'nin nefesinde bir yol arsızının oniki erkânın herbirinden düşüşünde göründüğü durumun tanımlamalarını bulmaktayız. Şah Hatayi
mürşitlerin buyruk açmalalarından sözettiği gibi, özellikle dokuzuncu, onuncu ve onbirinci düşüşlere ilişkin yaptırımlar Oniki erkânınkilere aynen uymaktadır. İlgili dizeleri şöyle değiştirelim:
(Sağ mürebbiden) düşen yolu şaş olur
Anın malın yağma kılmak görünür
(Musahiplikten) düşen yola gelemez
(Sohbetinden) düşen ağlar gülemez
(Tanıdıktan) düşen derman bulamaz
Arayıp mürşidin bulmak görünür
Buyruk'taki oniki ilkelere ilişkin belirlemeleri birlikte okuyalım:
"Ve dahi İmam Cafer Sadık'a talib olana erkân budur:
"Birinci kanaat ehli olmalı, ikinci sabır ehli olmalı, üçüncü hulku (huyu, ahlağı) mülayim olmalı, dördüncü cömert olmalı, beşinci
gördüğünü örtmeli, görmedim demeli, altıncı pirden rızasız iş işlememeli, yedinci döğene söğene kul olmalı (herhalde barışçıl olmak kastediliyor), sekizinci küfrü iman saymalı, dokuzuncu sağ (gerçek)
mürebbi, onuncu sağ musahib, onbirinci sağ sohbet ve onikinci sağ aşina...''
On iki işlekle oniki farzı kısaca özetleyelim:
Birinci işlek kendi özünü tanımak, ikinci marifet tohumunu ekmek, üçüncüsü şefkatli olmak; dördüncüsü rıza eteğini tutmak beşincisi hikmet
(bilgelik) sıfatlarını özünde cemetmektir altıncı ve yedinci kendini önemsiz görme, türab olma, hiçliğe yakınlaşmak; sekizinci özünü sabır eline teslim etme; dokuzuncu muhabbet kilesiyle ölçmek, yani
sevgi-muhabbet ölçüsü kullanmaktır; onuncu ve onbirinci takva değirmeninde özünü arındırmak ve suyla yoğrulmak (!), irâdet tennurunda (fırın) pişmek ve ihlas sofrasına girmek, özün dervişlere ve
fukaralara harcamaktır.
Oniki farz:
- 1. Talibe gerektir ki evvel Hakkına doğru sözlü ola, doğru özlü ve helal lokmalı ola!
- 2. Kimseye haksız söz söylemeye; dosta ve düşmana, yani ikrardan ve inkardan kamu halka bir göz ile
baka. Kendi özünü cümleden aşağı gözleye.
- 3. Bildiğini şefkatle halka anlata. Öyle edeple anlata ki yol ve erkâna can va baş vereler. Ve böylece
kazancı makbul ola.
- 4. İnsanoğlunu aziz göre ve izzet ile birbirine hürmet kıla, hakir tutmaya.
- 5. Rızaya teslim ola.
- 6. Tevekkeli ola.
- 7. Herşeye tahammül kıla.
- 8. Tedbirli ola ve herkesten sakına.
- 9. Kanaat ehli ola aza kanaat ede ki çoğu bula.
- 10. Haktan gelecek rızk için gam yemeye.
- 11. Herkesin işine karışmaya; kendi halinde uzlete (tenha) çekile.
- 12. Talip olan halk sermayesi ola. Tüm bu zikrolan oniki farz tarikatı ilm-i alamettir.
- Buyrukta bu üç ayrı başlıkta verilen 12lerin kural ve ilkeler olarak birbirleriyle yakınlığını görmekteyiz. Bunlardan birkaçını yerine getirmeyen,
yani bu ilkelerden düşenlerin yol arsızı yani düşkün olabileceklerini Şah Hatayi bize söylemektedir. Hemen belirtelim ki yol düşkünlüğüne karar verilen talibin musahibi da dava görme Dârına çekilip
yargılanır. Kendisi bu kusurları işlememiş bile olsa kardaşlığına engel olamdığından sorumlu bulunur, cemdeki canların katılımıyla sorgulanıp yargılanır.
Bedri Noyan'ın "Düşkün Meydanı, Mürüvvet Meydanı ve Düşkün Görülme'' başlıkları altında incelemiş olduğu bölümden vereceğimiz özetle Dava görme ve düşkünlük Dârını açıklayabiliriz:
Meydan erlerinden, yani bir Dedeye (mürşit veya pir) bağlı taliplerden bir kimse, şikâyeti varsa bunu gözcüye söyler. Bir
muhabbet meydanı (Koldan kopan erkânı) açılacağı zaman, çerağlar uyarılmadan önce huzura gelip niyaz ederek, Dâra durur ve durumu açıklar.
Gözcü, Şikâyetçiyi Dâr meydanına çağırdığı zaman o kişi tanık ve belgeleriyle Dâra dikilip, şikâyetini ayrıntılarıyla anlatır ve suçlamasının
kanıtlarını ortaya kor. Mürşid (uyarıcı) başkanlığında başıtaçlı (anabacı, Dedenin hanımı), çerağcı, gözcü ve rehber şeriat evine girerler. Burası ikrar törenleri yapılmadan önce, musahib olacakların yol
abdestini alıp, beyaz kefen bezine dolandıkları ve hazırlandıkları yerdir. Burada oturuma çekilmiş olan mürşid, anabacı, gözcü, çerağcı ve rehberden oluşan heyet, aralarında konuşur tartışırlar.
Konuştuklarını ve tartışmaları cemaata açıklamak gözcünün görevidir.
Dede dönünce, hala Dârda durmakta olan şikâyetçi ve tanıkları sitemden geçirir. Bunun için Dede üç boğumlu ve kayın
ağacından yapılma erkân değneğini (tarık çubuğu, erkân-ı evliya, zülfikar) yeşil torbasından çıkarır. Ocağın başına gider ve değneğin bir ucunu ocağa dayayarak davacıya:
"Altından geçen ve suyunu içen Hakkı inkar etsin mi?'' O da "Etsin!'' diyerek erkân değneğinin altından bir kez geçer. Bu sırada zakirler saz çalarak, nefesler söylemekte ve düvazimam okumaktadırlar. İkinci kez mürşid sorar:
"Altından geçip, suyundan içip kötü dille gaybet eden Hak yönünden dur (inkarcı) olsun mu?'' Davacı yine "Olsun!'' diyerek değnek altından geçer. Üçüncü kez mürşid:
"Kardeşine bilmeden de olsa kemlik edenin kanı yezid kanı olsun mu?'' deyince o da "Olsun!'' diyerek tarık altından üçüncü kez geçer. Böylece şikâyetçiye, kesin olarak doğru söyleyip söylemediği, Meydanda bulunanların huzurunda bir kez daha yemin ettirilerek tekrarlatılmış olur. Ondan sonra tanıklar da aynı biçimde yemin ettirilir.
Sıra şikâyet edilen talibe gelmiştir. O kimse önceden zaten gözcü tarafından bilindiğinden meydan odasına, yani cemevine alınmamıştır. Eğer
bir yolunu bulup da içeri girmiş olursa, Dedenin elini öpmeğe geldiği zaman Dede ona elinin tersini öptürür. Bu işleme uğrayınca kendiliğinden dışarı çıkar. Orada da papuçlarının burun tarafını dışarıya
doğru dönük bulur. Çünkü iznikçi-papuççu hizmet sahibine gerekli buyruk gönderilmiştir. O talip hakkında birşeyler döndüğünü anlamıştır artık. Sürekli kendisini izlemekte olan
gözcüye durumu sorar O da:
"Görülecek günün var, sabret!'' der. Bunun üzerine sanık durumundaki talib dış kapıdakı kapıcının
yanında ya da kahve ocağında bekler. Bir süre sonra meydan odasına çağrılır sanık. O da meydan odasının eşiğine niyaz ederek, içeriye girmeden eşiğin dibinde peymançeye geçer, yani Fatma Ana Dârına
durur. Dava görme Dârının ikinci aşaması başlamıştır. Sanık da tanıklarırını gösterir. Dârda hepsi dinlenir, ifadeleri alınır. Ayrıca davacının tanıkları gibi bunlar da tarık değneğinin altından geçirilerek yemin ettirilir.
Bu sanık dinleme Dârı da yeminle sonra erince mürşid, anabacı, gözcü, çerağcı ve rehberden kurulu heyet yine şeriat odası denilen yere
geçerler; durumu inceler, konuşur ve tartışırlar. Bir karara vardıktan sonra Meydana dönerler.
Kahve ocağında ya da kapıcının yanında beklemekte olan sanık durumundaki talip çağrılır. Bu kez diz çöküp meydan odası eşiğine başkoyar.
Rehber tarafından boynuna tığbent (teslim kemendi anlamında burada!) geçirilip, başı açık, yalınayak ve sırtında kefen denilen düz ve dikiş siz beyez gömlekle Meydene getirilir. Zakirler sazlarıyla
yeniden düvazimam çalar ve okurlar bu sırada. Sonra zakirlerden biri sazsız ve yüksek sesle şu Bağ Tercümanını okur:
Bismi Şah Allah Allah!
Hakkın kılıcı keskin olur mümin kalbin incitme
Bu meydanda ezel ebed gerçek vardır yalan yok
Bu meydana eğri bakan Mervanlara aman yok
Bu çerağın ışığını geçirene zaman yok
Bu ocağı söndürene umulmadık ziyan yok
İkrarına münkirlere erenlerden yaman yok
Hakkın kılıcı keskin olur mümin kalbin incitme!
Bundan sonra Mürşid heyetle birlikte alınan kararı bildirir. Karar cematta tartışılır. Eğer o kimse haksız bulunmuş ve davayı kaybetmişse
artık "Düşkün'' sayılır. Gözcü onu dışarı çıkarırken:
"Yuuuf münkiree! Lanet yezide!'' diye bağırırlar. Bu şekilde geçici düşküne çıkarılan talibin
kardaşlığı ve bacılığı, kendi eşi ve yol kefilleri az sonra destur alıp onun yanına uğrarlar. Düşkün artık kendi evine gidemez. Musahibi onu en yaşlı kimsenin evine sığındırır. Başıtaçlı eşiği olması yeğ
tutulur. Ertesi gün düşkünün toplumla ilişkisi kesilmeye başlar. Örneğin davarları sürüden çıkarılır. Kırk gün çocukları ve karısıyla, evine kimse uğrayıp konuşmaz. Onun ayak basıp el sürdüğü yere kimse
elini sürmez ve ayak basmaz. Ayrıca verilmiş bir ceza (para cezası, çelik urmak, süreli veya süresiz sürgün) varsa o da uygulanır.
Yukarıda Şah Hatayi'den vermiş olduğumuz uzun nefeste oniki erkândan düşmeyi ve düşen yol küstahının bir mürşide ulaşarak, kendini
bağışlatıp yola alınabileceğini kısa tanımlamalarla görmüştük. Ama Hatayi'nin mürşidlerin oturup buyruğa bakmaları gerek, diye önerdiği atalarından Şeyh Safi'nin buyruğu (İsmail bin Halil,
Menakıb-i Şeyh Safi elyazması) üç sünnet ile yedi farzı yerine getirmeyenler için bu tür "Düşkünlük cezaları'' saptamıştır. Bedri Noyan Dedebaba adı geçen elyazmasından alıntılar yaparak şöyle sıralamaktadır üç sünnet ve yedi farzdan düşenler için verilecek cezaları:
"Birinci sünnetten düşene, yani dilinden Tevhid eksik olursa; yola boyun verdiği takdirde kendi istediği biçimde hizmet yapar, neziri
(hakullah) ve özürü kabul edilir. İkinci sünnetten düşerse, yani adavet kibir, kin, buğz ve haset ederse; bir akça tercüman, üç akça halife hakkı alasın! Üçüncü sünnetten düşer, yani doğru söylüyene
karşı gelirse; üç tarık çala, üç akça tercüman ve üç akça halife hakkı, beşakça da Pir-üstad hakkı alasın!
"Birinci farzdan düşer, yani sır söylerse; beş tarık vurula, beş akça tercüman halife hakkı, yedi akça üstaz hakkı alasın. İkinci
farzdan düşer, yani söz birliğinden çıkarsa (zira ikinci farz talip bin bilir ise de bir dilden ötmek, tek ağızdan konuşmaktır.) altı tarık vurula ve yedi akça tercüman, beş akça halife ve onbir akça
ustaz hakkı alasın!''
Bu şekilde üçüncü farz (bir günah işleyip özün beyan ederse, gaybet ve yalan söz ile yemin ederse), dördüncü farz (yani mürebbi hakkını
vermezse), beşinci farz (kemerbest kuşanıp, el öpüp tövbeye geçmezse), altıncı farz (musahibiyle birlikte ceme gelmezse), yedinci farzlardan (özünü mürşidine yetirmezse) düşerse aşama aşama akçalar
artmakta ve tarık çalmaların sayısı yükselmektedir. Tarık vuruşların sayısı kırkyediye yükselirken, akça yetmiş dokuza kadar çıkmaktadır.
Eğer düşküne çıkarılmış talibe daha büyük ceza verilmemişse kırk gün sonra evine sığınmış olduğu eşik ıssı suçlu adına, onun ikrar verdiği
geceki görgü ceminde bulunmuş olan canları çağırır. Aralarında mürüvvet (mertlik) meydanı açıtırmak için konuşur tartışırlar. Bu geçici düşkünün, yani suçlunun topluma geri dönebilmesi yapılan bir
törendir. Bu dilek rehber ve mürşide iletilerek, anlaşma yoluyla mürüvvet meydanı açılabilir.
Bu töreni dava görme Dârının üçüncü aşaması ya da düşkün Dârının birincisi olarak almak olasıdır; çünkü bağışlanmanın ilk adımıdır. Mürüvvet
meydanı açılmasıyla, erenlere bağlı kapı açılmıştır artık. Ve cemden uzaklaştırılarak cezasını çekmiş talip, "Medet mürüvvet!'' deyip mürşid kapısına gelerek, eşiğe yüz sürmektedir. Pir Sultan ve Nesimi'nin nefeslerinde bunu nasıl duygulu dizelerle dile getirdiklerini görelim:
Eksikliğimi aldır dergâha geldim
Bin kanım var bir mürüvvet erenler
Aradım hatamı özümde buldum
Bin kanım var bir mürüvvet erenler
- Erenlere bağlı kapıyı açarlar
- Müşkülünü müşkülünden seçerler
- Kanedenin günahından geçerler
- Bin kanım var bir mürüvvet erenler
Hey erenler benim yüzüm yerdedir
Yüzüm yerde ise özüm Dârdadır
İkrar nerde ise iman ordadır
Bin kanım var bir mürüvvet erenler
- Beşincide yer ile gök dolmuştur
- Altıncıda vakit tamam olmuştur
- Kerem Muhammed Aliden kalmıştır
- Bin kanım var bir mürüvvet erenler
Akgül Muhammed'in alın terinden
Kerem Muhammed'den mürvet Ali'den
Pir Sultanım böyle aldık uludan
Bin kanım var bir mürüvvet erenler
Bugün erenlere kurban / Serim meydanda meydanda
İkrarım ezelden kadim / Canım meydanda meydanda
Yanarım yoktur dumanım / Gönlüm yoktur imanım
Al malın yarlıga canım / Varım meydanda meydanda
Kellemi koltuğma aldım / Kan ettim kapına geldim
Ettiğime pişman oldum / Dârım meydanda meydanda
Münkir irakipten kaçın / Mümine hulle don biçin
Ben bülbülüm bir gül için / Zarım meydanda meydanda
Gerçek olan olur gani / Gani olan olur veli
Nesimi'yem üzen beni / Derim meydanda meydanda
Eksiğmi aldım da meydana geldim
Aman mürvet günahkarım erenler
Kabahatım andan cürmümü bildim
Aman mürvet günahkarım erenler
- Şeriat taşından bir taş kaldırdım
- Marifet ehlinin gülün soldurdum
- Ne yaman kanlıyım nefis öldürdüm
- Aman mürvet günahkarım erenler
Yoldan çıktım ise yola getirin
Kırılmış dalların şurda bitirin
Pişirip kotarıp bezme getirin
Aman mürvet günahkarım erenler
- Pir Sultanım eydür sözün hatasın
- Kadir mevlam bilir bunun hatasın
- Var bir amel kazan hakka yetesin
- Aman mürvet günahkarım erenler
- Mürüvvet meydanı açılınca eşik ıssı, düşkün talip için şefaat ve bağışlanma ister. Burada işlenen suç bir daha tartışılır.
Bazan suçlunun bağlı oldukları Ocağa veya Hacı Bektaş'a gidip, oradan izin almalarına karar verilir. Böyle kabul edilirse gözcü düşkünü getirir. Yine boynunda tığı bend takılı ve belden aşağısına
peştemal sarılmıştır. Eşikte yüzükoyun yatar ve bağışlanmasını diler ve mürüvvet (burada af istemek, bağışlanmayı dilemek anlamında) ister erenlerden.
Böylece sürünerek meydana gelir. Önceden hazırlanmış ve beheri altı batman ağırlığındaki iki el değirmeni taşı boynuna takılarak Dâra çekilir.
Bu Dârda ona eziyet verilir; bu işkence bir çeşit ceza infazıdır! Bu suçu bir daha işlemiyecek ve anısını bilinçaltında taşıyacaktır.
Üstelik yarı çıplak altmış kilo ağırlığındaki taşları taşıyarak Dârda beklerken, mühürlü olan ayak bileklerinden de bağlıdır. Zakirler saz çalarak, üç nefes bir düvazimam ya da üç düvazimam dan sonra bir Allah Allah! (yani dua edilir) söylerler. Sazcılar düvazimamları bitirdikten sonra Dede de duasını etmiştir.
Dârda bekleyeni yeni görüyormuş gibi; "Bu küstahı, edepsiz hayasız yol arsızını dışarı çıkarın! Yürütün şunu!'' diye bağırır dizüstünde doğrularak. Ayakları çözülen Dâr çeken talip boynundaki taşlarla gerisin geri çekilerek, ya da dört elle geri geri sürünerek kapının eşiğine dek üç kez gidip gelir ve:
"Mürüvvet Meydanın, kerem evliyanın suç kulların! Pir aşkına günümü görün, kurtarın beni, suçumu düzün! Suçlarım şundan şundan ibaret!
İşte ortaya döküyorum!''
der.
Dede:
"Senin bu suçla yükünü kaldıramam, günahlarını boynuma alamam! Pire var, cemalullaha sığın! Ben seni Ali'ye saldım, o nasıl bilirse öyle yapsın!''
dedikten sonra Hatayi'nin aşağıdaki nefesini şiir olarak, gülbenk çeker gibi okur. Ya da zikirlerin çalıp söylemesini ister:
Dön beri dön beri yüzün göreyim
Ben seni Ali'nin yoluna saldım
İkrarı boynuna zincir olası
Ben seni Ali'nin yoluna saldım
- Dosttan ayrılmışım bugündür yasım
- İşitsin avazım dinlesin sesim
- Yollar karim olsun ikrarın hasım
- Ben seni Ali'nin yoluna saldım
Fatma'na oturur muhkem yurduna
Yüzün'gören yanmaz tamu oduna
İmamda okunan hutbe adına
Ben seni Ali'nin yoluna saldım
- Şah Hatayi'm eydür dertlerim koman
- Yezitler çevirmiş vermiyor aman
- Yardımcımız olsun on iki imam
- Ben seni Ali'nin yoluna saldım
Eşik ıssı, yani düşkünün evine sığındığı kişiyle birlikte Pir ocağına ya da Hacı Bektaş'a gider Dârdan indirilince. Düşküne
çıkarılmasından itibaren ve Pir ocağını ziyareti sırasında ailesi ve çocuklarıyla hep musahibi ilgilenmek tedir. İşleri güçleri ve geçimleri hep onun üzerinedir.
Düşkün talip ve eşik ıssı köylerine döndüklerinde, aynı akşam doğru meydan odasına varırlar ve düşkün görme Dârına çekilir. Bu Dâra çekilen
düşkünün düşkünlük durumu kaldırılır.
Düşkünlük durumunun kaldırılması demek, o kişinin hukuki, medeni ve kişisel bütün haklarının geri verilmesidir. Düşkün Dârı başlamadan önce
bir kurban hazırlanır. O kişi düşküne çıkarıldığından beri ne evine gidebilmiş ve ne de eşini görebilmiştir. Bu nedenle karısının da bu meydanda olması gerekir. Düşkün kadın olursa onun için de kurallar
aynıdır; durum farklı değildir ve aynı süreçlerden geçer. Sonra zakirlerden biri yukarıdaki "Hakkın kılıcı keskin olur, mümin kalbin incitme! bağını'' okur. Rehber aracı olarak, oradaki cnların hepsinin hakkını helal etmelerini ve düşkünün Dâra çekilerek görülmesi için izin ister. Sonra düşkün yukarıda açıklamış
olduğumuz görülüp sorulma, yani boyverme-başokutma Dârından geçirilerek görülmesi tamamlanır ve düşkünlüğü kalkar.
Düşkün Dârının yukarıda bir örneğini sunduğumuz cezalandırıp aklanma süresi ve biçimi Dedelerin uygulama yeteneği ve suç yorumlamalarına
bağlı. Bedri Noyan'ın kitabına almış olduğu Alevi Dedesi Musa Karasoy'un bir uygulaması ise şöyle:
Komşu Sünni köyünden bir kadınla zina suçu işleyen bir talibe on yıllık düşkünlük ve sürgün cezası verilmiş. Bu süre bitip de "aman mürüvvet!'' diye mürşid kapısına geldiğinde "Defol, iki yüzü kara, maskara!'' diyerek onu kovmuş. Üçüncü keresinde meydana alıp rehberine cemdeki canlara danışmış. Onlar da bu süre içinde kendisinin düzeldiğine inandıklarını söylemiş ve arka olmuşlar. Böylece ona bir görülme fırsatı vermesini talep etmişler.
Dede düşkünün boynuna su dolu büyük bir testi asmış. Niyaz durumuna indiği, yani elleri göğüste öne doğru eğildiği an sivri ucu alnına değecek
biçimde bir sopa çakılıyor önüne. Bu şekilde dururken yüz sopa vurulmasını buyurmuş Dede. Cem erenleri, ona arka olan talipler, "beş tanesini bana, beşini bana, onunu bana!'' diyerekten yarıya kadar indirmişler sopa sayısını.
Ama bu dayak faslından sonra hemen indirilmemiş talıp. Zakirler üç nefes bir düvazimam okuyup bitirinceye değin su dolu testi boynunda ve
alnına sivri uçlu kazık, öylece bekletilmiş Dârda. Böylece düşkünlüğü kaldırılarak görgüye alınmış.
"Son Görgü Cemi" adlı romanımızda kullandığımız Vahap sofunun çekildiği düşkün Dârı motifi, köyde anlatılan çok eski bir uygulanıma dayanıyordu. Çok ağır bir suç işlemiş olduğuna karar verilen bir talib boynuna asılmış 50-60 kg.'lık taşlarla meydan ateşini çiğneme cezasına çarptırılabiliyor.
O cezaya hiç layık olmadiğina ve suçsuzluğuna candan inanmış böyle bir talip, tıpkı romandaki Vahap sofu gibi korkusuzca ateşi çiğneyip,
"kuşgözü kadar bile yanık'' almadan Dârdan inerek görülüp-sorulmaya hak kazanır. Kısacası kendi öz toplumu içinde hep onlardan biri olarak yaşama hakkına yeniden kavuşur. Üstelik bu
olağanüstü durum yüceltir onu ermiş kılar.
Düşkün Dârına ek:
Oniki Burç (Alevilikte Suçlar ve Cezalar)
Alevilikteki suçlar ve cezaları, geçici ve uzun düşkünlük dönemlerini belirleyen ve oniki burç adı adı altında oniki geniş maddeyi içeren bir
elyazması, Hasan Nedim Şahhüseyinoğlu tarafından bulunmuştur. Ancak yazmanın hangi tarihte hazırlanmış olduğu ve eskiliğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. Malatya Balıyan Alevileri Dedesi Hüseyin Saka'nın elindeymiş. Bu yüzden kuşkuyla bakıyoruz.
Yazarın "Malatya Balıyan Aşireti" isimli kitabından aynen alıyoruz:
"1. Burç: Mürşidi kamiliin, mürşidin, pirin ve rehberin sözünü dinlemiyenler, komşular ve aileler arasında söz gezdirenler,
başkalarının kapısını ve penceresini dinleyenler, yalan yere yemmin edenler, ihbarcılık yapıp komşularını birbirlerine düşürenler; kendi kulaklarıyla duymadıkları ve gözleriyle görmediklerini
'duydum, gördüm' diye yalan söyleyenler ve böylece komşular ve akrabalar arasında fesat vererek körükleyenler suçludurlar.
"Buyruk uyarınca düşkün sayılırlar. Bu gibi suçları işleyenler pirin öncülüğünde toplanmış cemaatın huzurunda 15 dakika ayakta
bekletilir. Hafif ısıtılmış demirle dili dağlanır. Beş sopa vurulur. Cemdeki canların huzurunda tövbe ve yemin ettirilir.
"2. Burç: Tarla sınırı bozanlar, özellikle meyvalı ağaçları kesenler, sebze ve bostanları söken ve bozanlar; çocuklarının eğitimini
yaptırtmayanlar, sağlam olduğu halde çalışmayanlar; komşularının hayvanlarını bilerek öldürenler ve sahibinin rızası olmadan bağına bahçesine girenler suçludur. Bunlara şu tür cezalar verilir:
"İki yıl görgüden uzaklaştırılır. Bu süre içinde yakınları dahil hiçbir komşu kendisiyle ilişkide bulunmaz. Üçüncü yıl bittikten sonra suçlunun boynuna bir ip takılarak rehber tarafından pirin ve cemaatın huzuruna çıkartılır ve merkep gibi üç kez anırır. Sonra boynunda 4
hokka (5, 132 kg.) ağırlığında bir yükle Dârda yirmi dakika bekletilir. 17 sopa vurulur ve kızgın demirle elleri ayakları
dağlanır. 13 akça halife, 20 akça pir hakkı olmak üzere para cezası kesilir. Görgü canları için bir kurban kesip lokma sunar.
"3. Burç: Komşularının ve başkalarının canlı veya cansız mallarını çalanlar, boş yere başkalarına hakaret edenler suçludurlar.
"Çaldığı mal ve paralar tanıklarının ıspatıyla, olduğu gibi yeniden sahiplerine geri verilir. Yok etmişlerse bedeli ödenir. Her kime
döverek hakaret etmişse, o da aynı cisimle kendini dövecektir.
"Bu tip suçlu olanların üç yıllık düşkünlükleri olur; görgüye ve cem erenlerinin huzuruna çıkamazlar. Hiç kimse kendisiyle ilişki
kurmaz ve yardım edemez. Üç yıl sonra rehber onu alarak, ip boynunda pirin huzuruna Dâr meydanına çıkarır. Gelirken köpekler gibi havlayacaktır. Pir ve cemaatın huzurundan iki kez kovulacak ama aynı
şekilde yeniden geri gelecektir. Bu kez boynuna üç hokkalık (3, 850 kg.) bir ağırlık asılarak yirmi dakika bekletilir. Sonra kırk sopa vurulup, ayakları kızgın demirle dağlanır.
"Ayrıca bu kişiden 18 akça halife, 28 akça pir hakkı olmak üzere para cezası alınır. Cemdeki canlara bir kurban alıp kestirdikten
sonra görgüsü yapılır.
"4. Burç: Komşu ve akrabalarının evlerini, harmanını ve ormanları yakıp tahrip etmiş, topluma ait köprüleri, bentleri, sulakları,
yolları ve benzeri ortak mallara zarar vermiş olanlar suçludurlar.
"Bu kimseler tam beş yıl görgü cemi yüzü göremezler. Yaktıkları, yıktıkları ve zarar verdikleri yerleri onarmak zorundadırlar. Her
türlü ilişki ve yardımlaşma kesilmiştir bu süre içinde. Zararlar ödendikten sonra rehber önderliğinde pir huzuruna çıkar.
"Rehber, suçlunun boynuna kirli ip bağlar. Hem it hem de merkep gibi bağırtarak pir ve cemaatın önüne çıkartır. Meydanda yedi hokka
(9, 981 kg) ağırlığında bir cisim boynuna asılı olarak yarım saat ayakta, yani Mansur Dârında bekletilir. Kırk sopa vurulur ve ayrıca yine kızgın demirle el ve ayakları dağlanır. 40 akça mürşid ve 50
akça ise pir hakkı alınır. Ondan sonra bir kurbanla görülüp sorulabilir.
"5. Burç: Kızını Allahın emriyle birine vermiş, yani sözü kesilmiş ama sonra sözden dönüş yapıp, bir başkasına vermiş olanlar,
kıyılmış nikahı bozanlar ve bunu yapanlara yardım edenler suçludurlar.
"Altı yıl ceme alınmazlar bu gibiler, düşkündürler. Komşuluk ve akrabalık ilişkileri kesilir. Bu süre içinde selam-sabah kesilir ve kimse yardım edemez onlara. Ekmek vermez ve ekmeğini yemezler. Altıncı yılın sonunda rehbere gelir ve rehber onun boynuna pisliğe
batırılmış bir ip takar huzura getirir.
"Dâr meydanına çıkarken domuz gibi burnunu yerde sürür, it gibi ürür ve merkep gibi anırır. Ağlayıp sızlayarak meydana varır. Cemaat
da onunla birlikte ağlayarak Oniki İmama, ehlibeyte ve Allah Muhammed Ali'ye yalvarırlar, dua ederler onun için.
"Pir ve cemaat huzurunda on hokka (12, 930 kg.) ağırlığında bir cisim boynunda asılı olarak yarım saat ayakta bekletilir ve altmış
sopa vurulur. 50 akça mürşid, 65 akça pir ve 110 akça rehber hakkı alınır. Tövbe ve yeminden sonra ancak bir kurban keserek cem törenlerine katılabilir.
"6. Burç: Faize akça (para) verenler, alanlar ve aracılık edenler, bu yolla borçlandırarak bir kimsenin
evini, tarlasını bağ ve bahçasını alanlar; hileyle veya zorla başkalarının mallarını elinden alanlar, kumar oynayan ve oynatanlar, bu yolla da başkasının mallarına ele geçirenler 'Günah-ı Kebir'
işlemiş olurlar.
"Bu gibi düşkünler de altı yıl Muhammed Ali yolundan uzak kalacaklardır. Her türlü komşuluk ve akrabalık ilişkileri kesilecek; ekmeği
yemeği yenilmeyecek ve selam bile verilmeyecek.
"Düşkünlük süresi bittiğinde rehber pislikle yoğurulmuş bir ipi boynuna takarak pir huzuruna getirecek ve hayvan gibi dört ayaklı
olarak yürüttürecek. Bu durumda sırtında üç batman (23, 084 kg.) ağırlığında yük taşıyacak. Domuz gibi burnunu yere sürecek. Ondan sonra pirin
ve cemaatın önüne alınacak. Burada aynı yük boynunda kırkbeş dakika ayakta, yani Dârda bekleyecektir.
'45 sopa vurulduktan sonra kızgın demirle el ve ayakları dağlanacak. Tövbe
ve yemin ettirilecek. 60 akça halife, 70 akça pir ve 125 akça rehber hakkı alındıktan sonra bir kurbanla görgüye girecektir!
"7. Burç: Karısını boşamış olanlar, boşanmamış nikahlı kadın kaçıranlar ve bunlara yardım edenler suçludur. Bu suçları işleyenler yedi
yıl pir ve çemaat huzuruna çıkamazlar, düşkündürler. İneği, öküzü ve davarlarını köyün sığır ve davar sürüsüne katmazlar. Onlarla, evine gidip komşuluk edilmez. Selam verilip, selamı alınmaz ve ekmeği
yenilmez.
"Bu kişi yedi yıl sonra rehbere götürülür. Rehber, pisliğe batırılmış ip boynunda yederek pir huzuruna getirirken eşek gibi anıracak
ve domuz gibi burnunu yere sürecek ve üç kez huzurdan kovulacak. Ama üç kez de aynı biçimde davranacak.
"Üçüncüsünde kabul edilecek. Dârda ağır bir cisim boynunda bir saat bekletildikten sonra seksen sopa
vurulacak. Ayrıca taşlı ve dikenli yolda bir saat yalınayak yürütülecek. Dili ve ayakları kızgın demirle dağlanacak. Huzura gerçek kabul bu cezalardan sonra olacaktır.
"Yeniden Muhammed Ali yoluna girmesi için üç kurban kesecek. Kurbanlardan birisi köpeklere atılacak.
İkincisi öksüzlere ve küçük çocuklara, yani cem dışındakilere dağıtılacak. Cemdeki canlara getirdiği o yılın kurbanı ayrı kazanda pişirilip dağıtılacak. Görgülü canların kurban aşına karıştırılmayacak.
"Ayrıca 90 akça halife, 100 akça pir, 150 akça rehber hakkı olmak üzere para cezası alınacak. Bunun dışında boşadığı kadın evlenmediği
sürece, yıllık nafakasını düzenli olarak ödeyecektir.
"8. Burç: Kuran'ın ayetlerini değiştirenler, yanlış yorumlayanlar (!) peygambere ve ehlibeytine dil uzatanlar, ehlibeytin
buyruklarını inkar edenler çok büyük günah işlemiş suçlulardır. 12 yıl pir huzuruna çıkamaz ve görgüye alınmazlar. Ölürlerse ölüsüne gidip cenaze namazını kılmazlar. Ekmeği aşı yenilmez ve evine ayak
basılmaz ve hiç bir şekilde konuşulup yardımda bulunulmaz.
"12 yıl sonra rehbere gidip, yaptıklar fenalıklardan kurtulmuş olduğunu tövbeler ederek bildirir. Rehber onu ceme ulaştırmadan önce
vücudunun üst yanını soyurtup pislik sürer; boynuna da pisliğe batılmış ip bağlayarak pir huzuruna çıkartır. Buraya getirilişinde havlatarak,
anırtarak ve domuz gibi burnu yere sürtülerek hakaret edilir.
"Suçlu içeri girip, bu hakaretlere uğradığında, cemdeki canlar onun yüzünü görmemek için ağlayıp sızlayarak toptan yere kapanırlar.
Allaha, peygambere, ehlibeyte yalvarırlar. Suçlu üç kez kovulur. Her gelişinde aynı davranışlar içinde getirilir. Üçüncü gelişinde herkesten ayrı ve tek başına oturmak üzere kabul edilir. Ancak ayrı
pişirilip dağıtılması koşuluyla iki kurban kesmesi gerekmektedir. Bu geliş sadece cem törenlerini seyretmek içindir, görgüye sorguya katılamaz.
"Ertesi yıl üç kurbanla meydan açılır. Kurbanlardan biri köpeklere atılır; diğeri öksüzlere, kimsesiz ve yoksullara dağıtılır,
üçüncüsü cemaata getirilir.
"Pir ve cemaaten önünda boynuna onbeş hokka (19, 245 kg.) ağırlığında bir cisim asılarak bir saat bekletilir. Arkasından 90 sopa
vurulur, kızgın demirle elleri ayakları ve dili dağlanır. 100 akça mürşid, 130 akça pir ve 30 akça rehber hakkı olmak üzere para cezası kesilir. Bunlar da yeterli değildir görgüye girmesi için. Yine yeri
cemaatın en arkasıdır. Üçüncü yıl bir kurbanla gelip, görülür.
"9. Burç: Nefsine ve hırsına uyarak veya kin ve öc almak amacıyla insan öldürenler en büyük suçludur. Böylesi bir suç işleyenler 30
yıl pir ve görgü yüzü göremezler.
"Bütün komşular ve akrabaları ondan ilişkilerini kesecek! Onu gören sofular ve bacılar, ağlayarak yüzlerini çevirecekler. 30 yıl
ekmeği yemeği yenilmeyecek. Arkadaşlık edilmeyecek ve selam verip selam alınmaya cak. Hiç bir surette yardım edilmeyecek.
"30 yıl sonra rehbere götürülecek. Rehber onu alıp pir ve cemaatın huzuruna getirecek. Pir oradaki canların önünde kendisine şöyle diyecek:
"'Bir kurban getireceksin. Kurban kesilecek ve kazanda kaynayacak. Kurban etinin kaynamakta olduğu
ocağın bacasının içine seni başaşağı gelmek üzere asacağız. Kurbanın pişinceye dek bu durumda kalacaksın. Eğer ölürsen şehitsin, kurtulursan gerçek sofusun. Kabul ediyor musun etmiyor musun?'
"Suçlu kabul ederse bu işlem yapalacak. Kabul etmiyorsa ölünceye dek her
türlü akrabalık ve komşuluk ilişkisi kesilip, köyden kovulacak. Öldürdüğü adam aynı evin içinde zina suçuyla öldürülmüşse ve tanıkları bile varsa bu suç sayılmayacak!
"10. Burç: Bakire bir kızı zorla ya da kandırarak iğfal etmiş ama evlenmemiş ve geleceğini karartmış olanlar gaddardır, kâfirdir,
münafıktır. Böylelerinin derdine derman bulunmaz. Lanetli şeytandırlar. Kazandıkları haramdır. Komşuluk haramdır ve ölünceye dek düşkündürler.
"Hiç bir pir, mürşid, rehber, talip, komşu ve akrabasını görmeyecektir. Herhangi
bir pir veya mürşid onu ceme alır, bağışlayıp görürse, o pir veya mürşid de ebediyen suçlu olur. Yıkadığı, pakladığı talip asla temiz olamaz. Hiçbir makama oturup, karar veremezler.
"Herkim ki o suçluyla ilişki kurarsa, yardım ederse o kimseler de suçlu olurlar. Birkimse, zorla iğfal edilmiş o kızı kendine eş olarak alırsa, kazanacağı sevap yer ile gök arasını dolduracak kadar büyük olur. Bu evliliğe bütün melekler imrenirler, sevinir ve tanıkları olurlar.
"11. Burç: Musahibinin, pirin, mürşidin, rehberin ve kirvesinin karısıyla zina edenler, kızlarını almış olanlar veya nikahlı ve sözlü
kadınlara tecavüz edenler, ırz düşmanları büyük suçludurlar. Böylesi suçluların derdine derman olunmaz. Böyleleri kâfirdir, gadDârdır, münafıktır ve şeytanı laindir.
"Bunlar yezit lanetullahtırlar. Nemrud'un ve Firavun'unun sıfatından olup, hiçbir surette ehli beyt ve ehli müslim tarikatına
alınamazlar. Böyleleriyle hertürlü ilişki kesilir ve sürdürenler de suçludur. Bu ebedi düşkünlerin bağışlanması mümkün değildir.
"12. Burç: Mürşidini, pirini, rehberini, musahibini ve kirvesini öldürenler, livata yapanlar (erkeklere tecavüz edenler) veya tüm bu
suçları işleyenlere yardım edenler en büyük suçludurlar. Hiçbir din ve mezhebe ve ne de tarikata alınamazlar. Komşulukları kabul edilmez; kapısının önünden dahi geçilmez. Kesinlikle her türlü ilişkiler
ve yardım kesilir. Böyleleri cehennemliktir ve cenaze namazları kılınmaz. Bunlara yardım edenler, yolda görüp yüzünü çevirmeyenler, selam verip alanlar dahi suçludur...''
Hangi tarihte hazırlanmış olduğunu ve neden 12 Burç adı verildiğini - belki suçların giderek ağırlaşması ve cezaların
yükselmesi neden gösterilebilir! - kesin olarak bilemediğimiz, 12 madde halinde tertiplenmiş "Alevilikte suçlar ve cezalar''ın, Şeyh Safi Buyruğu'ndan alınarak değiştirilmiş olduğu düşünülebilir.
Laik ve çağdaş devlet ve toplumun gelişmiş adalet sisteminde elbetteki bu tür cezlandırmalara yer yoktur. Ancak ilk bakışta ağırmış gibi
görünen cezaların, verilen ayrıntılar dikkatle okunduğunda, gerçekte caydırıcı niteliklerinin ağır bastığı anlaşılır.
Şeriat hukukunda çeşitli suçlara verilen; "Göze göz, dişe diş!'' cinsinden, Vendetta (lat. Vindicta, yani bireysel intikamla cezasını verme!) ilkel hukuku çerçevesi içerisinde, "El ayak kesme, dil koparma vb.'' cezalarının yanında, caydırıcı düşkünlük cezaları çok hafif kalmaktadır. Burada ayrıntılı karşılaştırmalara girmeğe de gerek bulunmamaktadır.
Muhabbet Dârı
"Sevme, sevgi, sevmek; dostluk ve dostça içten konuşmak'' gibi anlamlarda kullanılan muhabbet sözcüğü Alevi-Bektaşi felsefesinin özyapısındaki temel taşlardan en önemlisidir. Genci divan tarzındaki bir nefesinde şöyle söylüyor:
Muhabbettir eya dader rumuz-u sırrı vechullah
Muhabbetle küşad oldu kitab-ı küntü kenzullah
...
Muhabbetle silindi perde-i zulmet eya sadık
Muhabbetle bulur tahkik gönül rah-i visalullah
- Muhabbetle derunun varını âşık mutahhar kıldı
- Muhabbetle erer menziline abd-i atiullah
- Muhabbetle müzeyyen kıl vücud-i kisverin ancak
Muhabbetle olur labud sana esrar-i keşfullah
Açıklamaya çalışalım: Ey kardeş Tanrı'nın yüzünün gizemi, muhabbetle bütünlendi... Tanrı'nın küntü kenzen (gizli hazine) kitabı bu
sevgiyle açıldı. Ey sadık dost! Karanlığın perdesi muhabbetle yırtıldı. Gönül Allah'a varmanın yolunu ancak sevgiyle, yani muhabbetle bulabilir.
Ey âşık içinde varolan benliği muhabbetle pakla. Çünkü Tanrı'ya bağlı olanlar ancak muhabbetle menzile ulaşırlar. Vücut
ülkesini ancak sevgiyle donatabilirsin. İşte o zaman Tanrı'nın gizi sana birden açılıverir.
Küntü kenzen (gizli hazine) gizemine gelince: Mutasavvıflara göre Davut peygamber Tanrı'ya; "Ya rab bu dünyayı ve bu dünyadaki
herşeyi yaratmana neden ne olaki?'' diye sorunca Tanrı; "Ben bir gizli hazineydim, bilinmekliğimi istedim. Kendi kendimi sevdim, muhabbet ettim. Ve bu sayede şu eflakı (felekler) yarattım. Böylece gizli hazinemi ortaya döktüm!" der.
Kur'an deki "Levlake levlak, lemme Halektul Eflak'' ayetini Alevi-Bektaşiler; ya Muhammed ya
Ali! eğer siz olmasaydınız, bu evreni yaratmazdım. Sizin aşkınıza dayanamadım biçiminde yorumlarlar. Böylece evrenin ve insanın yaratılışını muhabbete bağlarlar.
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhabbetsiz Muhammedden ne hasıl?
diyerek en güzel özdeyişi yaratmışlardır. Muhabbet üzerine sayısız nefesler vardır. Çeşitli ozanlardan bazı örnekler geçerek Muhabbad ya da
Muhabbet, yani sevgi, sevme ve sevilmenin Alevi inanç ve tapıncındaki yerini görelim. İlk örnekteki gibi açıklama yapmaya da gerek kalmayacak; öztürçe, açık ve yalın anlaşılması kolay:
Muhabbet nidügün bileyim dersen
Erenler ceminde birdir Muhabbet
Bu aşkın sırrına ereyım dersen
Gönül deryasında dürdür muhabbet
- Muhabbet bağında münafık kalmaz
- Öter bülbülleri gülleri solmaz
- Bu bir sırullahtır aşikar olmaz
- Kudret haznesinde sırdır muhabbet
Hadis-i kudside buyurdu Mevla
Muhabbet hilatın giydi Mustafa
Melekler miraçta kıldılar nida
Hassolan ruhlara surdur muhabbet
- Muhammed Aliden sakın çekme baş
- Ne derlerse sana desinler kardaş
- Niyaz-ı Musa'dır fehmeyle sırdaş
- Bosnavi ednaya Tur'dur Muhabbet
Ta kalu beladan sevdik seviştik
Ezel bizim yardır muhabbet
Muhabbet eyleyip birliğe yettik
Cesedin içinde birdir muhabbet
- Can cana muhabbet verse erkândır
- Zira muhabbetin arzusu candır
- Kırklar makamına varsa civandır
- Rızanın yurdunda birdir muhabbet
Muhabbettir yerin göğün direği
Muhabbet edenin yanar çırağı
Âşıkın beytullah maşuk durağı
Hak nazar ettiği yerdir muhabbet
- Bizim yerde bahar olur kış olmaz
- Öter bülbülleri dilleri durmaz
- Kokusu kesilmez rengi de solmaz
- Necef bağı gülizardır muhabbet
Muhabbettir lailahe illallah
Muhabbettir Muhammed resulullah
Muhabbettir Aliyyü Veliyullah
Üçü de manada birdir muhabbet
- Hak Muhammed Ali'dir ötesinde
- Beytullah içinde hak haznesinde
- Rıza yurdunda ve aşk deryasında
- Cibrilin gördüğü nurdur muhabbet
Hakikat kitabın okur cebrail
Marifet lokmasın sunar muhabbet
Canı hakka teslim eder azrail
İsrafil dilin sırdır muhabbet
- Hatayi bu makam özge makamdır
- Makamın mührü Oniki İmamdır
- Şeyh Safi'nin buyruğunda tamamdır
- Zira can arzusu didar muhabbet
Batınımda dedi bana bir aziz
Muhabbetten geçen Haktan da geçer
Vermen nasibini kesin gıdasın
Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
- Muhabbet adem-i Hakka yaradır
- Muhabbet etmeyen can muDâradır
- Dünya ve ahrette yüzü karadır
- Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
Gerçek olan bir nefese inana
Canımız veririz kurban canana
Lanet olsun ikrarından dönene
Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
- Muhabbeten hasıl oldu Muhammed
- Aliye verildi cümle velayet
- Oniki imamın erkânı şefaat
- Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
Dört kapı kırk makam yetmiş iki kat
Muhabbet dedikleri tecelliy-i zat
Mümüne müslüme hayır nasihat
Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
- Muhabbet dediğin haslar başıdır
- Muhabbet etmeyen Hak'kın nesidir
- Dost Hatayi'min hak nefesidir
- Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
Kul Himmet'in genel anlamda hem Dârdan hem muhabbetten betimler geçen nefesine de bir göz atıp, muhabbet Dârını
açıklamayı deneyelim. Ozanın bu şiiri, Şah Hatayi'nin yukarıdaki nefesinde geçen dizelerden de yararlanarak ve onların üzerine oturtarak yazdığını görüyoruz:
Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer
Muhammed de muhabbetten hasıldır
Arifler boyuna bir kaftan biçer
Neslin yitirmeyen yine hasıldır
-
- Amel olmayınca Hak'ka varılmaz
- Mürvet demeyince Dâra durulmaz
- Şimdiki insana öğüt verilmez
- Arif isen eğer hemen usul dur
Cehdeyle kendine eyidir dedir
Özünün karasın mürşide yudur
Hemen sofuluktan menfaat budur
Garazdan buğzdan kinden kesil dur
- Derviş olup meydan açayım dersen
- Sırat-ı mizanı geçeyim dersen
- Ahrete imanla göçeyim dersen
- Günah bendedir de Dârda asıldır
Kul Himmet'im saklı nefes tutulmaz
Burda kalbe giren orda atılmaz
Türap olmayınca Hak'ka yetilmez
Türap gibi ayaklara basıl dur
Muhabbet Dârları, görgü ceminin eksiksiz yürütüldüğü, yani musahib tutmadan tarık altından geçmeye ve cem birlemeye kadar tüm törenlerin
yapıldığı cemlerde uygulandığı gibi; yeniyetmeleri, gençleri, musahib adaylarını bir çeşit bilgilendirme ve eğitme toplantıları olan Koldan Kopan erkânlarında (Muhabbet meydanı açma da denir) sıkça
uygulanır.
Ayrıca Dedenin talipleri arasında bulunduğu her zaman cem dışı, erkân dışı Muhabbet Dârına durulabilir. Bu Dâr adından da anlaşıldığı gibi
muhabbet, sevgi, yarenlik ve dostluk içindir. Bir takım şakadan nedenler üretilerek sofular birbirlerini Dâra çektirebilirler.
Cemde musahib tutma, boyverme ya da tevhit çekme sırasında tüm canlar diz kurmuş oturmaktadır. Gözcü babanın desturu olmadan dizlerini bükemezler. Destur verilmeden bu oturuşu bozmuş, destur verilmeden lokma yemeğe başlamış sofuları farkeden gözcü ya da aşçı-lokmacı baba Dâra çektirir. Bu hatayı çok kez kasıtlı işlemişlerdir. Çünkü içlerinden Dedeye ya da hizmet sahiplerine, cemdeki canlara birşeyler sunmak geçmiştir. Açıktan çıkıp söylemez böyle yarenlik cinsinden hatalarla kendini Dâra çektirip, vermeyi içinden geçirdiği lokmasını sunar. Dârda şikâyet, savunma yargı cezalandırma evreleri şakalaşarak gülüşerek sürdürülür. Ama ceza kesildiğinde ciddi bir biçimde duasını alıp oturur, cemaatın kestiği cezayı da öder.
Ya da bir bakarsınız kalkıp dedenin önüne gelmiş bacının biri indirdi başörtüsünü omuzlarına, kelle keserek (yere niyaz etme) özünü Dâra
çeker.
"Dedem der, filan, filan ve filanca sofulardan razı değilim. Biz üç bacı yolaktan geçerken, ak çarşaflara dolanmış karşımıza çıktılar;
ödümüz kopayazdı, ya yüreğimiz yarılsa da düşüp ölseydik!''
diye şikâyetini söyler. O kişiler Dâra durur ve kendilerini bir süre yalancıktan savunur. Daha sonra yaptıkları şakanın hata olduğunu kabul
ederek "Haklı hakkını istesin!'' derler.
Muhabbet Dârlarında Dâra çektirenler "Cemaatı razı ederse, ben razı gelirim!'' diyerek, Dâra çekilmiş olanları cemdeki canlara "birkaç tepsi helva, iki sacarası kömbe, cızlama ve katmer gibi yiyecekler hazırlayıp dağıtmaya'' mahküm ettirir!
Samahlar bitmiş lokmalar dağıtılırken ya da bir ara dinlenme sırasında bir sofunun Dâr meydanına çıktığını görürsünüz. Adlarını çağırarak
onlardan davacı olduğunu söyleyip sekiz-on canı Dâra çektirir. Onlara uyduruk hatalar yükler ve cemaatı arkasına alarak herbirinden Dede'ye ya da hizmet sahiplerine verilmek üzere bir çuval buğday,
arpa veya un-bulgur sözü aldırır. Topluca Dede tarafından duaları verilir ve Dârdan inerler.
Sonuç olarak muhabbet Dârları bir çeşit yarenlik ve eğlenme için Dede'ye, hizmet sahiplerine ve cemaata bir şeyler adamak ve lokma
sunmaktır. Her talip için bu Dârda son yargı "verme, sunma ve adak adama''dır. Ancak biçimsel olarak en
ciddi Dârların durumu uygulanır; başaçık, ayak yalınayak ve mühürlü ve bel kemerbestlidir!
Muhabbet Dârının uygulandığı Koldan Kopan erkânı ise yukarıda belirttiğimiz gibi gençleri alıştırma ve bilgilendirmedir. Tevfik Oytan şöyle
tanımlıyor Muhabbet meydanı açmayı, yani Koldan kopan erkânını:
"Bu erkâna gerçekte bir ayin gözüyle bakılamaz. Gençleri toplantıya alıştırma, onlara adap erkân hakkında bilgi vermek. Yol ve sürek sevgisi aşılamak için hazırlanan bir muhabbet meclisidir. Toplantıya canlar elleri boş gelmezler. Erkekler demleri kadınlar ise meze ve
yiyecekleriyle gelirler!''
Bu koldan kopan meclisinde ayni cemin erkânları ve kurallar hakkında bilgi verilir. Rehber, Dede vekili kamber ve gözcü
bir çeşit gösteri biçiminde Görgü ceminden önemli törenleri öykünme yoluyla geçerler. Elbetteki sazcılar, yani zakirler nefesler okur ve düvaz imamlar söylerler. Ve yeni yetişmekte olan zakirler denenir,
alıştırılır. Samahlar dönülerek gençlere alıştırılır. Gerçek cem olmadığı için sofra yerden kalkmaz, yenilir içilir demlenilir. Buradaki Dâra çekilme ve Dâra durmalar da taklitten ve yaparak yaşayarak
öğrenmekten öteye gitmeyen Muhabbet Dârlarıdır.
Muhabbet Dârı uygulanımına bir örnek:
27 Temmuz 1992 tarihli Milliyet gazetesinin "Basından Seçmeler'' sütununda çıkan, Sabah gazetesinden bir köşe yazısı alıntısında anlatılan acılı bir Alevi Cemi anısı, Muhabbet Dârlarından ilginç bir örnek taşımaktadır.
Zülfü Livaneli'nin, yazar ve oyuncu Yavuzer Çetinkaya'nın zamansız acı ölümü üzerine yazmış olduğu bu anlatıyı
kısaltarak vermek istiyoruz:
1987 kışında Erzincan'ın Keşiş dağları üstünde karlarla kaplı bir köyde, "Yer Demir Gök Bakır' filmini çekiyorduk... . Dervişi
Rutkay Aziz, muhtarı ise Yavuzer Çetinkaya oynuyordu... Köylüler herkese ismiyle sesleniyor, Yavuzer'e ise "Muhtar efendi' diyorlardı.
Bir gün köylülerin "Cem Ayini'' yapacaklarını duyduk. Bu geleneksel törene katılmak için izin istedik. Bizi kırmadılar ve
sonunda bir gece, kendimizi Cem ayininde bulduk. Kadınlar da aynı yere oturtuldu. Halıların üstüne bağdaş kurduk.
Dede çekti kucağına curasını ve gülbenk okudu. Daha sonra dualar ve semahlar başladı. Ayinin bir bölümünde "Lokma'' yenilecekti. Köylüler güçlerine göre çeşitli yiyecekler getirmişler ve ortaya tepeleme yığmışlardı. Ancak Dede niyaz verilene
kadar bu yiyeceklere el sürülmesi yasaktı.
Semahlar bitti ve Dede niyaz vermeden önce şikâyet bölümü başladı. "Özünü
Dâra çekmek'' dedikleri bu törende herkes ya kendisinin ya da bir tanıdığının kusurunu, yanlışını söylüyordu. Böylece topluluk o kişiye, suçunun ağırlığına göre ceza veriyordu.
Ufak tefek bir köylü dizleri üstünde ilerledi, ortaya çıktı ve "Dedem'' dedi, "Benim muhtardan şikâyetim var.''
"Anlat oğlum!'' Muhtar kıyafetiyle oturan Yavuzer şaşırmıştı. Acaba şikâyet kendi hakkında mı yoksa köyün gerçek muhtarı hakkında mıydı? Köylü anlattıkça Yavuzer'i kastettiği ortaya
çıktı. Muhtar, Dede niyaz (destur, izin denmek isteniyor, İ. K.) vermeden önce küçük bir çörek atmıştı ağzına. Köylü bunun cezalandırılmasını istiyordu.
Yavuzer'in hesap vermek üzere ortaya gelmesini istediler. Hepimiz şaşkınlık içindeydik. İşin ne kadarı oyun, ne
kadarı ciddiydi kestiremiyorduk. Yavuzer dizleri üstünde ortaya geldi ve "Evet yedim'', dedi. "Ben bu âdeti bilmiyordum.''
Dede bir süre düşündü sonra bir... hakim ifadesiyle kararını açıkladı: "Bu hatayı basit bir köylü yapsa, affederdik'' dedi.
"Ama koskoca bir muhtarın âdetleri bilmemesi mümkün değildir. Muhtar bir
koyun kesip, cemaata yedirecek.''
Zülfü Livaneli ve film ikibini şaşkınlığa düşüren şikâyet, suçlama ve cezalandırma olayı bir Muhabbet Dâr'ından başka birşey değildir.
Anlatılan Cem Ayini de yukarıda sözünü ettiğimiz Koldan Kopan (Muhabbet Meydanı) Erkânı'ndan ibarettir.
Yaşam Sonu Dârı ya da Dârdan İndirme
Görülüyor ki Dâr Alevi-Bektaşi inanç sisteminin her aşamasında görülür. Günlük yaşama değin inmiş sosyal hukuki, eğitimsel ve ekonomik özellikler içeren çok önemli bir ögedir. Dâr olayı Alevi bireyini, her talibi yaşam boyu adım adım izleyen ve onun dörtbaşı mamur bir kişilik kazanması için kutsallık kılığına büründürülmüş
kaçınılmaz toplumsal uygulanımdır ve aynı zamanda töre ve ahlaki yaptırımlar güldestesidir.
Bu güldeste bireyin ölümüyle çözülür, solar. Ama son bir uygulanımla talibin ötedünyasını da buradan güvenceye (!)
alır. Bu Dârdan indirme erkânıyla sağlanır. Bedri Noyan kitabında "Ölüm ve ölüm halinde erkân'' başlığı altında yirmi sayfadan fazla yer ayırmıştır; Alevi-Bektaşilerde ölüm olayına ilişkin gelenekler incelenmektedir, çeşitli halkbilimsel araştırmalardan alıntılar ve gözlemlerden yararlanılarak.
Biz burada bu çeşit ayrıntılara girmeden, M. Teyfik Oytan'ın erkâna ilişkin açıklamalarını özetleyerek bölüme son vermeyi düşünüyoruz:
Dârdan indirme erkânı ölen bir talibin eş ve dostlarıyla, her türlü ilişkide bulunduğu toplumunun bireyleriyle gıyaben helallaşmasıdır.
Bir talip nasıl ki sağlığında her yıl bir kez de olsa boyverme-başokutma Dârına durup görülüp soruluyorsa, hakka yürüyüşünü, yani ölümünü
izleyen günler içinde ya da kış aylarında genel görgü cemi kurulduğu zaman, varisleri tarafından onun adına Dârdan indirme erkânı açtırılır. Eğer durumları iyi ise özel bir yaşamsonu Dâr meydanı açar ve
cemin tüm harcamalarını üstlenirler.
Ölü can adına kurban kesilir, beşikteki çocuğun kursağına bile düşürmek ilkesi içerisinde lokma dağıtılır. Erkânın açılış biçimi tıpkı
başokutmada olduğu gibidir. Ölen canın yerine onun veli ya da vasisi Dâra durur. Eğer yaşıyorsa kardaşlığı bacılığı da onlarla birliktedir.
Dârda ölmüş talib adına; "Ağrınmış incinmiş ve gücenmiş kimseler varsa dile gelsin! Bile gelsin ve hakkını talep eylesin!'' tercümanını okurlar. Elbetteki Hakka yürümüş talibin bir kusurunu bilen, birine zarar-ziyan verdiğinden haberli olan varsa onu önceden açıklamış ve o candan razılık almıştır. Eğer ölü canın ödenmemiş borçları var ve alacaklısı çıkarsa, incinen birileri varsa varisler ödemeyi üstlenir. Alacaklı verecekli, ağrınmış incinmiş kimseler yoksa cemdeki canlar:
"Hepimiz razıyız, Allah da razı olsun! Gönül birliğiyle biz bağışladık, Tanrı da bağışlasın! Ruhu şad olsun ve Hak erenler yardımcısı
olsun!'' deyip yere niyaz ederler. Mürşid başokutmada olduğu gibi canların dualarını verip, onları Dârdan indirir. Sonra hepsini tarıktan geçirir. Sonra zakirler ağır dokunaklı hüseyni makamında,
ölünün ruhunu kutlu kılmak için aşağıdaki türden nefesler ve bir düvazimam okurlar:
İşte geldim işte gittim
Yaz çiçeği gibi bittim
Şu dünyada ne iş ettim
Ömürcüğüm geldi geçti
- Çağırdılar imam geldi
- Herbiri bir işe yeldi
- Azrail pençesin saldı
- Can kafesten uçtu gitti
İşte geldi yuyucular
Tenime su koyucular
Kefenim elinde hoca
Kefenciğim biçti gitti
- Ayırdılar ilimizden
- İp attılar belimizden
- Pek tuttular kolumuzdan
- Can cesetten uçtu gitti
İlettiler mezarıma
Sığındım gani Kerime
Toprak attılar serime
Gözüm yaşı taştı gitti
- İmam telkine başladı
- Bir sevapçık iş işledi
- Komşular bizi boşladı
- Geri dönüp kaçtı gitti
Kabrime bir melek geldi
Bana bir sualcik sordu
Hışmedip bir topuz vurdu
Tebdilciğim şaşıp gitti
- Teslim Abdal oldu tamam
- İşte geldi ahir zaman
- Yardımcımız Oniki İmam
- Ten türaba karş'tı gitti
Vardım ki yurduna ayak göçürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı
- Laleyi sümbülü gülü har almış
- Süleyman tahtını sanki mar almış
- Zevk ü şevk ehlini ahu zar almış
- Game tebdil olmuş ülfetin çağı
Zihni dert elinden her zaman ağlar
Vardım ki bağ ağlar bağıban ağlar
Goncalar perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terkeylemiş o bağı
- Yar yanına giden ey bad-ı Saba
- Şimdi yarim beni ansın ağlasın
- O da benim gibi hasret mi eya
- Mahşerecek bana yansın ağlasın
Bu gönül aşkıyla yaktı cismini
Vahdette görürse yarin resmini
Gece gündüz virdeylemiş ismini
Hab-ı gafletten uyansun ağlasun
- Elemde kederde kaldım naçarım
- Vaslına ermeğe yok iktidarım
- Diyarı gurbette o nazlı yarim
- Hüsnü geda oldu sansun ağlasun
Düvazimam:
Muhammed Mustafa ey Şahı Merdan
Aliyyel Mürteza sana sığındım
Hatice Fatıma Hasan Mücteba
Hüseyni Kerbela sana sığındım
- İmam Zeynel ile Muhammed Bakır
- Cennet bahçesinde bülbüller şakır
- Cafer-i Sadık'a erdik çok şükür
- Musa Kazım Rıza sana sığındım
Muhammed Taki'ye verdim salavat
Aliyyün Naki'den isterim imdat
Hasan-ül Askeri eleman mürvet
Mehti sahip liva sana sığındım
- Ondört masum-u Pak güruhu naci
- Onyedi kemerbest derdin ilacı
- Pirim Hacı Bektaş serimin tacı
- Hünkârı evliya sana sığındım
Virdi Derviş senin kulun kurbanın
Yarın arasatta ulu divanın
Senin mücrimlere çoktur ihsanın
PirimŞüca Baba sana sığındım
Dârın Pirleri ya da Dârda Simgeleşenler
"... İmdi malum oldu ki Pirin huzuruna varmakta üç erkân vardır: Birincisi eli kuru-boş varmaya, ikincisi abdestsiz ve taharetsiz
bedhuy varmaya! Üçüncüsü Pirin yanında şeriat ehli oldukta ellerini bağlayıp nazarda duralar! Yanında tarikat ehli var ise sufi olan ellerini
yanına salıp Dârı Mansur dura! Mürşid gülbenk edip ve talip secde edip şeytan aleyhun laineden kurtula ve ulu Ademe secde etmiş ola!
"Amma nazarda durmakta dört erkân vardır; Birincisi, Talip Dâra geçip durdukta Mansur olur İkincisi, talip Dâra geçip durdukta Nesimi
olur Üçüncüsü, tarık altından geçtikte ve zülfikar çalınıp kalktıkta Fazlı olur. Dördüncü erkân, talip gülbenk alıp gidince günahından azat olur ve masum pak olur!
Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evvelki Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncü Dâr-ı
Nesimi, dördüncü Dâr-ı Fatıma... Bir talip hangi Dâra dursa, o Dârın Piri ol mümine şefaat eder! " (İmam Caferi Sadık Buyruğu'"ndan)
Dârın Tarihçesine İlişkin Yorumlar
Daha önce yeri geldikte, duruş biçimine göre adlandırılmış dört Dâr çeşidinden söz etmiştik. Alevi-Bektaşi Dâr kavramında simgeleşen bu dört
ulu kişinin yaşamlarını kısaca incelemek ve düzene başkaldırmış düşünce ve inançları uğruna canlarını vermiş bu uluların mücadelelerinden kesitler vermek istiyoruz.
Böylece gerici ve baskıcı yönetimlerin toplumsal muhalefetini oluşturmuş kırılmış, sürülmüş ve oluk oluk kan akıtmış olan Alevi toplumunun
sosyal yaşamına düzen veren Dâr olayında yaşamaları ve Dâr kavramında simgeleşmelerinin anlamına varmak kolaylaşacaktır sanıyoruz.
Peygamberin kızı ve Ali'nin karısı Fatıma'yı anlatmaya geçmeden önce, bir duruş biçimi olan bu Dâr dolayısıyla tarihçesinden söz etmek
yerinde olacaktır. Saptayabildiğimiz bilgileri yorumlayarak açıklamayı deneyeceğiz. İmam Caferi Sadık Buyruğunda şöyle geçmektedir:
"Dâr-ı Fatıma, ayağını birbirinin üstüne koymaktır. Bu da imam Hüseyin'den kaldı. Birgün Hasan ile Hüseyin otururken Sultan-ı
Enbiya bir su istedi. İmam Hüseyin çabuk idi; daha önce davranınca sol ayağının baş parmağını taşa vurup kanattı. Efendimize su verirken haya ettiğinden sağ ayağını sol ayağı
üzerine koydu...''
Doğrusu "ayak mühürlemek'' diye adlandırılan bu duruşun İmam Hüseyin'den kaldığı açıklandığı halde, niçin Fatma Ana Dârı denildiğini anlamak güç. Hiçbir açıklama yok sadece kısaca bir Dâr-ı Fatma tanımlaması var. Ayak mühürlemenin böyle bir söylentiyle kaynağının İmam Hüseyin olması, anası Fatıma'nın eğitim ve terbiyesine bu sonucu bağlamak belki bir yaklaşım olabilir.
Bu Dâr duruşunu kent Alevilerinde (Bektaşiler) peymançeye geçmek olarak adlandırılmasından yola çıkarak, Anadolu Aleviliğinde Dâra durmanın
kökenini saptamayı deneyeceğiz. Peymançe'yi Abdülbaki Gölpınarlı, "ahitçik'' anlamında Farsça bir sözcük olarak görüyorsa da "Pay-maçan''dan bozulma olması daha güçlüdür, sonra kendisinin de kabul ettiği gibi.
Pay-maçan bir odanın, özellikle dinsel törenler yapılan yerin papuçluk denen ve eşik çevresinin adıdır. Dervişlerden biri, yoldan dışarı bir
harekette bulunursa oraya gidip ayağını mühürleyerek niyaz durumunda bekler.
Kalenderilerde sağ ve sol kol çaprazlama göğüs üzerine konularak ayak mühürleyip, sağ elle sol kulak ve sol elle sağı tutmak erkândandır. Daha
sonraları ise bu gelenek kaldırılmıştır. Tanımını "Elim ayağım yok, başım kesik erenlere teslim olmuşum'' diye yaptığı ayak mühürleme halinde bu duruşun töre durumu alması üzerindeki söylentileri şöyle sıralamaktadır A. Gölpınarlı:
- 1) Salman-ı Farisi'nin sol ayağının başparmağı yokmuş, bunu göstermemek için böyle dururmuş.
- 2) Ali'nin ölüm öyküsünde (Tabuttaki ölü ve üzerine yüklendiği deveyi yeden kişinin de kendisi
olduğu anlatılır) cenazesini götürmek için gelen, yüzü örtülü arabın kim olduğunu anlamak için oğulları Hasan'la Hüseyin peşine giderlerken, İmam Hasan'ın sol ayağının başparmağına bir taş
dokunup kanatmış. Araba yetişip kim olduğunu sormuşlar. Arab geri dönüp yüzündeki örtüyü kaldırınca, babalarının kendisi olduğunu görmüşler. İşte bu sırada İmam Hasan, sağ ayağının baş parmağını,
kanayan parmağı üzerine koyarak, kanı babasına göstermek istememiş.
- 3) Bir de Mevlevi versiyonu: Birgün Ateş baz-ı Veli Mevlana'ya, aşevinde kazan kaynatmak için odun
kalmadığını söyler. O da "Var ayaklarını sok kazanın altına!'' diye buyurmuş. Ateşbaz (ateşle oynayan hokkabaz) buyruğa uyup, sokmuş ayaklarını kazanın altına. Ama içinden "ya ayaklarım yanarsa!'' diye işkillenmiş. Bu yüzden sol ayağının baş parmağı yanmış. Bunu Mevlana'ya anlattıklarında kalkıp aşevine gitmiş ve "vay seni ateşbaz vay!'' diye paylamış. Ateşbaz-ı Veli kalkıp niyaza durmuş Mevlana'nın huzurunda. Yanan parmağını ona göstermemek için bu durumu almış.
- Yine A. Gölpınarlı'nın dediğine göre peymançeye durmak, yani ayak mühürlemek Nakşibendilerin Halidi kolu dışında bütün tarikatlarda vardır. Eflaki'nin "Ariflerin Menkıbeleri"'nin eleştirel ve açıklamalı çevirisini
Türkçeye kazandırmış olan Tahsin Yazıcı, kitapta geçen pay-maçan sözcüğünün "Papuçluk'' anlamına geldiğini söylemektedir.
Duruş biçimini belirledikten sonra, Mevlevilerde kusur işleyen dervişlerin paymaçan'a çekildiklerini söylüyor. Onun da vermiş olduğu
Ateşbaz olayına peymançeye geçmeyi, geniş anlamda Dâr olayını bağlamak doğru olamaz. Çünkü Mevlevilerde, baştan beri anlatmaya çalıştığımız Dâr yoktur.
Velayetnâme'ye göre Hacı Bektaş Veli'nin meclislerinde de peymançeye durmak vardır. Alevi-Bektaşilerde ayak mühürlemek Dâr olayının
içinde değerlendirilen bir duruş biçimidir o kadar!
Biz daha önce ve Hacı Bektaş Veli'nin mensup olduğu Babailer çevresi, yani Alevi Türkmenlerde Cem olayının toplu tapınç biçiminde
geliştiğini ve Pay-maçan adıyla da olsa Dârın sosyal yargılama ve toplumsal kararlar alma işlevini yerine getirmekte olduğu kanısındayız. Suç işlemiş dervişi papuçlukta ayakta durdurup cezalandırmaktan
çok uzakta bir gelişim ve yapılanma bu. Baba İlyas'ın torununun oğlu Elvan Çelebi'nin "Menakıb-ül Kudsiyye'"sinde bu olguya tanık olabiliyoruz.
Duvarlara binip yürüttüğü anlatılan Dede Garkın (gerçekçi bir yaklaşımla 1221-26 yılları arasına denk düşebilir) Elbistan ovasında dörtyüz
Türkmen obasının 400 şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün CEM sürdürdüklerini ve bunca gün Paymaçan verdiklerini anlatan beyitlere bir gözatalım dilerseniz:
134- Ata binmez Dede divara binur
Divar altında at gibi atılur
- 135- Dede Garkın kerametin görür bir
- Bir divara biner yürir ol şir
- 145- Şia şia güruh güruh gelir
Halisan muhlisan mürid olur
- 169- Dörtyüz ol kim halife vardı benam
- Herbiri ehl-i keşf ü hal ü makam
- 175- Dört yüzün bir nefeste cem kılur
Birbiri üzre bıragur oturur
- 177- Terk-i evtan kıldılar cümle
- Yüz urup şeyha geldiler cümle
- 179- Ön ü son kırk gün içre cem oldı
Paymaçan yerinde hep durdu
- 180- Paymaçan virür bu miskinler
- Yol içünde kemine elginler
- 181- Diledun çün vazife-i taat
Gele yerine geçmeye sa-at
- 183- Ol sebepten sürindük uş geldük
- Suçluyuz suçumuz kamu bildük
- 184- Dede aydur bu iş-i hayrünnas
İşlemişdür meger ki Şeyh İlyas
Görüldüğü gibi yurtlarını terketmiş dörtyüz halife, Pirlerinin bir nefesiyle gelir cem olurlar. Bu cem tam kırk gün sürer. Paymaçan bu süre
boyunca işlevini görür; yol içinde eksiklikleri olanlar paymaçana, yani Dâra durarak, eksikliklerini ve noksanlarını dile getirip mürüvvet dilemektedirler. "Sürünerek huzurunuza geldik, suçluyuz suçumuzu kabul ettik!'' demektedirler. Eğer Elvan Çelebi'nin bu betimlemesi (tasviri) doğruysa; Dâra çekilmek ya da Dâra durmak, Farsça söylenişiyle "paymaçan
virmek'' Anadolu Aleviliğinde 13. yüzyılın ilk çeyreğinden beri uygulanmakta olduğunu söylemek olasıdır.
Hacı Bektaş Veli'den sonra ikinci büyük pir bilinen Şah Abdal Musa (14. yüzyılın ikinci yarısı) ve onun ünlü talibi Kaygusuz Abdal'a
atfedilen iki nefeste geçen Dâr ve Dâr meydanı, incelemekte olduğumuz paymaçan virme-peymançeye durmanın karşılığındaki Dâr sözcüğünün ilk kullanılışı gibi görülmektedir.
Yine Kaygusuz'un bir nefesinden anlaşıldığına göre, Görgü cemi (ayn-i cem) erkânları çok büyük olasılıkla Abdal Musa ya da ondan önce
düzenlenmiştir. Sözünü ettiğimiz nefesleri buraya koyarak, Dâr sözcüğünün Alevi literatüründeki anlamında kullanılışını görelim:
Muhammed Ali'nin kıldığı dava
Yok meydanı değil var meydanıdır
Muhammed kırklara niyaz eyledi
Ar meydanı değil er meydanıdır
- Kırklar özün biraraya kodular
- Anlar cenazesin susuz yudular
- Deveyi gördünmü gördüm dediler
- Ört elin eteğin sırdır dediler
Ne diyeyim şu erkânı kurana
Yuf çekerler bu meydanda yalana
Üçyüz altmış merdiveni bilene
Kör meydanı değil gör meydanıdır
- Abdal Musa Sultan gerçek er ise
- Ali'yi sevenler muhib yar ise
- Hakkın maksuduna irem der ise
- Urganı boynunda Dâr meydanıdır.
Beylerimiz elvan gülün üstüne
Ağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Urum abdalları postun eğnine
Bağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
- Urum abdalları gelir dost deyi
- Eğnimizde aba hırka post deyü
- Hastaları gelür derman isteyü
- Sağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Hindden bezirganlar gelir yayınır
Pişer lokmaları açlar doyunur
Âşıkları gelir bunda soyunur
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya
- Her matem ayında kanlar saçarlar
- Uyandırıb Hak çerağın yakarlar
- Demine hü deyip gülbang çekerler
- Nurlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Meydanında Dâra durmuş köçekler
Çalınır koç kurbanlara bıçaklar
Döğülür kudümler açılır sancaklar
Tuğlar gelir şahım Abdal Musa'ya
- İkrarıdır koç yiğidin yuları
- Muannidi çeksem gelmez ileri
- Akpınarın yeşil gölün suları
- Çağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Ali'm zülfikarı almış destine
Sallar durur yezitlerin kastına
Tümen tümen Gencali'nin üstüne
Sırlar gelir şahım Abdal Musa'ya
- Benim bir isteğim vardır Kerim'den
- Münkir bilmez evliyanın halinden
- Kaygusuz'am ayrı düştüm Pirimden
- Ağlar gelir Şahım Abdal Musa'ya
- Dârı-ı Fatıma ve Fatıma Ana
Yukarıda Dâr-ı Fatıma'nın tanımlamasından yola çıkılarak Dârın tarihçesi üzerinde yorumlar verdik. Daha önce de bu Dâr hakkında
açıklamalar yaptığımızdan dolayı, burada yinelemeğe gerek kaldığını sanmıyoruz. Şimdi Alevi Dâr olayında simgeleşen ve Dârın pirlerinden biri olarak kabul gören Fatıma Anayı ve onun mücadeleli
yaşantısını anlatmayı deneyelim. Ama incelemizin başından beri koyduğumuz ilkeye sadık kalarak, yine çeşitli ozanların nefeslerine göz atacağız.
Saptayabildiğimiz nefeslerin hemen tümünde "Fatıma veya Fatma Ana'' olarak hitap edilmektedir. Genellikle Muhammed-Ali, İmam Ali ve İmam Hüseyin üzerine yazılmış nefeslerde ve pek az olarak düvazimamlarda adı geçmektedir: Ali'nin sadık eşidir ve hep
düldül, Kamber, zülfikarla yanyanadır Fatıma Ana.
Hüseyin'in sevgili annesi olarak öte dünyadan gelip, göklerden kanlı yaşlar akıtır; saçını başını yolar. Muhammed ve Ali'nin gözbebeği ve cennet kadınıdır Fatıma. Bazan annesi Hatice ile birlikte "Mihr-i Muhabbet (sevgi güneşi)''. Bazan al-yeşil bezenmiş
cennette, saçları nurlara gark olmuş oturmaktadır. Ali'nin yari ve cihanın gülüdür.
Aşağıda birkaç ozandan vereceğimiz nefeslerin sadece Fatıma'nın adının geçtiği kıtaları okuyalım:
Nura garkolmuş Fatma Ananın saçı
Al yeşil bezenmiş cennetin içi
Sevdiğini almış çekiyor göçü
Muhammed Alinin göçü geliyor
- Ya ilahi sen bilirsin halimi
- Muhammed Mustafa'ya bağışla bizi
- Ferzendi ol hatemi nur nübüvvet
- Fatıma Hayrünissa için bağışla
Elinde zülfikar altında düldül
Önünce Kamberi dilleri bülbül
Hazreti Fatıma cennette bir gül
Onu sevin dedi Hak Habibullah (Hadis)
- Fatma Ana oturur muhkem yurduna
- Yüzün gören yanmaz tamu oduna (Hadis)
- İmamda okunan hutbe adına
- Ben seni Ali'nin yoluna saldım
Serime bir sevda geldi
Muhammed Ali'den beri
Yandı vücudum kül oldu
Ta kalu beladan beri
- Ali'nin Fatma Kamberi
- Hırka tutunur önleri
- Seven onkimamları
- Atası Pirimden beri
Kerbelanın yazıları
Şehit düştü gazileri
Fatma Ana kuzuları
Ah Hüseyin vah Hüseyin
- İşte geldi bahar yazlar
- Güzü güzler yazı yazlar
- Fatma'na yolları gözle
- Ah Hüseyin Şah Hüseyin
Şah İsmail Hatayi
Hatice Fatıma mihr-i muhabbet
Allahın kuluna edesin rahmet
İmam Hasan İmam Hüseyin mürvet
Kalma günahlara mürvet ya Ali
- Hatice rehber-i divanda bir yar
- Fatma Ana ağlar hem saçın yolar
- Hakka terazi olmuş nizam tutar
- Şehit donu giyen İmam hüseyin
Ceddi Muhammeddir atası Ali
Anası Fatıma cihana Veli
Cümle evliyalar eder beli
Evliyalar sırrı İmam Hüseyin
- Şahı Merdan Ali kurdu bu yolu
- Hazreti Fatıma cihanın gülü
- Evvel Seyyid Ali aldı yürüdü
- Kırkların serDârıdır Kızıl Deli
Pir Sultan Abdal
Bir su vermediler ol adil Hana
İçtiler yezitler hem kana kana
Çok figan eyledi hem Fatma Ana
Gökte melek yerde insan ağladı
-
- Fatma Anamız Ali'nin yarı
- Beline bağlamış hub zülfikarı
- Eba Müslüm gibi er oğlu eri
- Fazl-ı Gülüstanı neyledin dünya
Dedemoğlu
Sevdiğim Muhammed Ali
Çağırıram gel ha gel
Urum da Bektaşi Veli
Çağırıram gel ha gel
- Ferhad isen dağı dolaş
- Şehid isen kana bulaş
- Fatma Ana cara ulaş
- Çağırıram gel ha gel
Kul Himmet
Hükmedersin hem zahire batına
Alem intizardır hüsnü zatına
Ali Kamber ü Zülfikar Fatıma
Kuduretten mey dolduran el ağlar
Kerim Dede
Cennetten Ali'ye bir nida geldi
Ali'ye terceman gelen elmalar
Ali kokladı hem yüzüne sürdü
Ali'ye terceman gelen elmalar
- Elmasın elmasın misk ile amber
- Kokuna birikir cümle peygamber
- Etin Fatıma Ana kabuğun Kamber
- Ali'ye terceman gelen elmalar
Elmayı getürüb terceman koydu
Şah eline alıp çarpare kırdı
Birini Muhammed nuş etti gördü
Uçan melekler dergâha yetürdü
- Hak taala gör nice nazar kıldı
- Çünkü velayeti Şah ana verdi
- Biri Düldül biri Zülfikar oldu
- Fatma ile Kamber anda yaturdu
- Şah Hatayi
Ali'm çeker idi firkatin
Cümle kulların alırdı satın
Fatma Ana ile Şehriban Hatun
Libasını üstüne döktü Ali'nin
- Fatma Ana ağlar der yaşın yaşın
- Şunda gördüm Düldül'ün kişneyişin
- Hasan'la Hüseyin kıblaya karşın
- Gönderdiler Şah-ı Merdan Ali'yi
Dedesi Muhammed yanına geldi
Hüseynim mazlum deyip elini aldı
Arşta Fatma Ana saçını yoldu
İmam Hüseyin'in kanı nic'oldu
Pir Sultan Abdal
- Devredip gezersin Dâr-ı fenayı
- Bağdat diyarına vardın mı turnam
- Medine şehrinde Fatma Anayı
- Makamı andadır gördün mü turnam?
- Kul Hüseyin
Muhammed'in Hatice'den olma tek kızı Fatıma'nın sözcük anlamı "sütten kesilmiş yavru''dur. Doğum tarihi kesin olarak
bilinmemektedir. Muhammed'in peygamberliğini duyuruşundan, yani 610'dan birkaç yıl sonra doğduğu söylenmektedir. Ancak bu tarihten önce doğmuş olduğunu ileri sürenler de vardır. Yüzünün kendisine çok benzediği kızını çok seven peygamber, onu sevenleri de cennetle müjdelemiştir.
Kendisine verilmiş çok sayıda sıfatlarından bazıları şunlardır; Zehra (parıldayan), Meryem-ül Kübra (ulu Meryem), mecmu-al nurayn (iki nur,
yani nübüvvet ve velayetin kavşağı, birleştiği yer), umm a biha (babasının anası), Fatıma fatır (yaratıcı, başlangıç olan Fatıma) vb.
Fatıma, Hicretten yine birkaç yıl sonra küçük yaşta Ali ile evlendirilmiştir. Muhammad "Ali olmasaydı Fatıma'ya uygun bir koca bulunmazdım' diyerek çok sevgili
kızını, 24 yaşlarındaki amcası oğlu Ali' ye vermişti.
Kur'an'da "Bin aydan daha değerli ve şafak vaktine değin sürüp sonsuzluk barışını simgeleyen bir gece (Laylat-al Kadr, sure 97. 3, 5) olarak kutsanan Kadir gecesi''nde Fatıma meleklerden düşmüştür. Tanrı o gece onu bir top
nur, ışık yumağı olarak melekler aracılığıyla göndermiş. Muhammed'in o geceden sonra, "Soyumuz Fatıma ile Ali'den sürecektir'' dediği Fatıma, Oniki İmamlar kutsal çizgisinin başlangıcıdır.
Kadir gecesi şafağa değin süren sonsuzluk barışıyla gelen epiphanies (zuhur, ortaya çıkışlar) olan Oniki İmamlar silsilesini yaratan Fatıma, peygamberin soyunu bir erkek gibi sürdürmesi yönüyle Fatıma fatır (yaratıcı Fatıma); henüz evlenmeden kutsal imamlar epifanesinin doğurmuş, var oluşun ötesinde ve o geceyi aydınlatan ışık kaynağı (lampas luminum) olduğundan imamların bakire annesi (Fatıma batul)dir. Yani Meryem-ül Kübra ile eşleştirilmektedir.
Peygamberin kızı Fatıma hakkında "Cennet kadınlarının, en inançlı kadınların; kısacası Muhammed ümmetinden olan tüm kadınların en
ulusu olduğunu'' bildiren hadisleri vardır. Buhari, Muslim ve Tirmizi gibi birçok hadis toplayıcı ve yorumcularında Fatıma hakkında bu anlamda hadislerin çokça bulunduğunu Gölpınarlı göstermektedir.
Gerek proto-İsmailizm ve gerekse Alamut İsmailizminde Fatıma'nın Tanrısal özelliklerini tanımlayan çok sayıda metinler bulunmaktadır. Bu
özellikleri üzerine üretilen öyküleri ve felsefi derinlikler kazandırılmış verileri uzun uzun burada anlatamayız. Ancak elbetteki Anadolu Aleviliğine geçmiş olanlardan
sözedilecektir.
Muhammed'in "Bunlar benim ehli beytim (ev halkım) dir; onları sevenler beni sever, düşman olanlar bana
düşmandırlar'' diyerek mantosunun altına aldığı beşlerden biri olan ve onlara imrenerek kendisini de altıncı kabul etmesini isteyen melek Cebrail, Fatıma hakkında zamanın ve var oluşun ötesinden bildiği bu olayın tanıklığını anlatır. Cebrail ışıktan kubbelerin içinde yaşayan Tanrı tutsaklarına bir cennet betimlemesi göstermiştir. Cennetin baş köşesindeki Tanrısal imge Fatıma tüz-Zehra'dır. İsmailizm metinlerinde şöyle tanımlanmakta:
"Fatıma nurdan bir taht üzerinde oturmaktadır. Başında taşıdığı taç Muhammed, belindeki kılıç Ali ve kulaklarındaki küpeler ise
oğulları Hasan ve Hüseyin'dir!''
Fatıma al Kubra (Ulu Fatıma) Alamut İsmailizminde büyük Hojjat (Hüccet, tanık, şahit)tır. Yani birinci İmamın, imam Ali'nin en büyük
tanığıdır. Fatıma sözcüğünün cafr (sayı, rakam) değeri 290 üzerinden hesaplanarak İsa peygamberin annesiyle özleştirilip, Meryem'in Fatıma'da ortaya çıktığı (epifanisi, zuhuru) ileri sürülür.
Anadolu Alaviliğinde, başlangıçta dörtlükler halinde çeşitli ozanlardan vermiş olduğumuz örneklerde görüldüğü gibi Fatıma çok yalın biçimde
tanımlanmıştır: Cihanın velisidir, makamı cennette bulunmaktadır. Hem bu cihanın hem de cennetin gülüdür. Onu seven, yüzüne bakan cehennemin od'una yanmaz! Muhammed'in
sevgili çocuğu, Ali'nin yari. Ve Fatıma sevgi güneşidir; kudretten mey doldurur ve çağıranın carınana yetişir.
Fatma Ana görgü cemlerinde gülbenglere ve dualara girmiştir. Samaha çıkmış, hizmet görmüş ya da muhabbet Dârlarına
durmuş bacılara
"Fatma Ana katarından didarından ayırmaya! Dârınız Fatıma Dârı ola! Fatma Anamıza eş ve yoldaş olasınız! Fatma Ananın hayır defterine
yazılasınız gerçeğe hüü!''
diyerek dualar eder Dedeler. Fatıma Ana tek erdem örneğidir bacılar için Alevilikte. Cemlerde Hatice'nin çok az,
Ayşe'nin ise kesinlikle adı geçmez. Alevi kadınları yaşamlarında Fatıma gibi doğru sözlü, özü pak, çocukları için yüreği şefkat dolu ana olmak için çalışır; kocasıyla omuz omuza mücadele veren en
sadık yaridir!
Fatıma'nın cennette nurdan bir taht üzerinde oturduğu betimlemesi sözlü olarak muhabbet cemlerinde anlatıldığı gibi Bektaşilikte "Muhammed gülü veya Pence-i Ali aba'' adıyla arap harfleriyle oluşturan ve ehlibeyti gösteren insan yüzü Fatıma
Anadır.
Ancak Alevi-Bektaşi Dâr kavramında Fatma Ananın simgeleşmesini, tüm yukarıda özetlemeye çalıştığımız onun divinite'si, yani göksel yüceleğinden çok, kısa yaşamındaki mücadelesi ve haksızlığa başkaldırısına bağlamak gerek.
Çünkü baştan beri açıklamalarımzda görüldüğü üzere Alevilikte Dâr göksel işleri değil, dünyasal yaşamı düzenleyen, toplumsal maddi işlevleri
ağır basan bir ögedir. Örnek aldığı ve simge olarak kullanmakta olduğu kişiler haksızlığa, akıldışılığa başkaldırmış bu uğurda can vermekten çekinmeyen mücadeleci ve devrimci bir ruha sahip insanlar
olmalıdır ve böyle olmuştur.
Fatıma, babası Muhammed'in binlerce yıllık arabların kabile yaşam düzeninin vahşet ve haksızlıklarına başkaldırıp, yeni bir düzen (İslam
dini) getirme mücadelesinin başlangıcında doğmuş ve bu mücadelenin içinde büyümüştür.
610 dan 622 yılına değin Muhammed peygamberin aile çevresi lideri olduğu İslam azınlığın içinde olduğu tüm sıkıntıları yaşamıştır. Muhammed'in önerdiği yeni düzen ve inanç anlayışında putlara tapınmayı yerdiği gibi; soy-sop, ırk, boy üstünlüğü inancının da asılsız olduğu ve insanların halı-kilim tezgahlarının tarakları, tarakların dişleri gibi birbirlerine eşit olup (Künuz'ül Hakaik, Cami'us Sagıyr Eki," II, s. l85) hepsinin Adem soyundan geldiklerini, Adem'in ise topraktan yaratıldığını söylüyordu.
Hatta soyla sopla övünen kişilerin pislik yiyen kişilerden de aşağı sayılmaları gerektiğini söylemekten çekinmiyordu. Bu
nedenle Muhammed'in çevresine, kendilerini soylu sayanlarca hor ve hakir görülenler ve köleler toplanmıştı. İlk inananlar kan bağı akrabalarından bazıları ve bu horlanan aşağı sınıftan kimselerdi.
Mekke yönetimini elinde tutan varlıklı Kureyş kabilesi ve bu kabileyi destekleyen diğerleri; ticaret zengini amcası Ebu Talip ve Hıristiyan ve
Yahudilere zengin akrabalık zinciriyle ulaşan karısı Hatice'nin koruyuculuğu altındaki Muhammed'e önceleri öyle açıktan saldıramadılar. Hatta onu satın almayı denediler Haşimi kabilesinden bazı
yakın akrabaları aracılığıyla. Başaramayınca ona inanan fakiri-fukarayı ezmeye; alışveriş yapmayarak, yiyecek ve sularını keserek ekonomik abluka altına almaya başladılar.
Yönetici kabilelerin, varlıklı tabakaların baskıları ve eziyetlerini giderek artırması yüzünden ilk İslamların inançlarının sarsılmaya
başladığını anlayan Muhammed, onların Etiyopya'ya (Habeşistan) doğru göç etmelerini istedi. Böylece Mekkeden ilk göç dalgası başlamış oluyordu.
Muhammed'in yüzünden Haşimi kabilesinin Mekke'de önemi azalmaya ve yalnızlığa terk edilmeğe başlamıştı. Güçlerinin azaldığı oranında
Kureyş oğulları karşı hücumların bireysel şiddet eylemleriyle birlikte ekonomik baskılarını da artırıyorlardı.
Bir keresinde tek başına içinde 360 putun bulunduğu Kabe'ye gidip, putlara arkasını dönerek kendi Tanrısına dua etme cesaretini gösteren
Muhammed'in omuzundan aşağı insan pisliği dökmüşlerdi. Duyulduğunda ilk İslamın ileri gelenleri, birarada oturmakta oldukları ve bıyıkları henüz yeni terlemiş Ali dahil yalınkılıç korucuların
beklemekte olduğu Ebu Talib'in evinde, Muhammed'in bu tedbirsiz durumunu tartışmaya koyulmuşlardı. Ama henüz altı-yedi yaşındaki Fatıma işitince koşup babasının üstüne atılmış pisliği
temizlemişti.
Mekke'nin çukur bir semtinde bulunan Ebu Talib ve oymağının mahallesi Müslümanlığı kabul edip, diğer semtlerde yaşamaları tehlikeye girmiş insanlarla dolmuştu. Bu mahalle üç yıl boyunca ekonomik muhasara altında tutuldu. Koşullarının ne olduğu bilinmeyen bir anlaşmayla bu muhasara bir süre için kaldırılmıştır.
Ancak bu sıralarda Ebu Talib'le Hatice'nin üç gün arayla dünyadan göçmesi Muhammed için büyük kayıp oldu. İki önemli koruyucusu ve
onların etki alanlarını yitirmiş bulunuyordu artık.
Bu sırada Mekke'nin yönetimini elinde bulunduran; çarşı-pazarı, iç ve dış ticareti ve kervanları denetleyen, el sanatlarını de yedlerine
almış Kureyş kabilesinin en önemli kişisi Ebu Sufyan idi. Her türlü baskıya rağmen, silahlı hücum ve muhasarayla Muhammed ve yakınlarını ortadan kaldırmaya karar verilmemişti.
Ebu Sufyan genç ve güzel karısı eli defli çengi ve şarkıcı Hindu'yu bile kullanmaktan çekinmedi Muhammed'i baştan çıkartıp düzeni, yani İslamiyeti getirme girişiminden vazgeçirmek için.
Ebu Talib ve Hatice'nin ölümünden sonra ancak iki yıl dayanabildi Muhammed. Ağır saldırı, ölümler ve eziyetler
karşısında birçok Müslümanların eski dinlerine döndükleri de görülmeye başlamıştı.
Muhammed'in durumu kurtarmak için çare ararken, ileri görüşlülüğü, Mekke'nin "çobanlar'' diye çağırarak çok küçümsedikleri hayvancılıkla geçinen Yesriblilerin kinlerinden yararlanmayı gündeme getirdi. Aynı yıl Hac mevsiminde onlarla gizli görüşmeler yaptı. Olasılıkla Yesrip (Medine) liler için ezeli rakip ve düşmanları Mekkelileri, bazı kabileleri (Haşimiler ve Müslüman olmuş diğer topluluklar) yanlarına çekip onları içlerinden vurmak söz konusuydu!
Ancak Mekkeliler bu haberi alınca bir gece Muhammed'i öldürmeyi kararlaştırdılar. Cebrail aracılığıyla Tanrı'nın bu kararı ona haber
vermesi (Mutlaka Muhemmed'in Kureyşliler arasında casusları bulunuyordu!) üzerine Muhammed, yirmibir yaşlarındaki genç ve güçlü amcası oğlu Ali'ye kendi yatağı dahil, Fatıma ve diğer çocuklarını
emanet edip evinden çıktı. Kısacası Ali'yi tehlikeye atıp, kaçarak canını kurtardı.
İki kentin arasındaki kin ve düşmanlık üzerine oturtulmuş bu ileri görüşlü siyaset tutmuştu. Mekke'de oniki yıl boyunca arpa boyu
yürüyemiyen, kuşatılmış ve baskı altında tutulan Muhammed, Medine'de on yıl bile geçmeden İslamın sosyal, ekonomik ve bireysel yasaları ve kurumlarını oluşturmuştu. Artık bir din devletinin kuruluşu
bile ufukta seçiliyordu.
Bedr, Uhud ve Handek gibi ilk üç büyük savaşta hep savunma durumunda ve medine halkı istisnasız arkasındadır. Zengin düşman Mekkelilerin kat
kat üstün olmalarına rağmen, özellikle damadı ve amcası oğlu Ali'nin de yardımıyla iyi strateji ustası olduğunu göstererek onları dize getirmiştir. İslam bu on yıllık dönemde bütün Arab yarımadasına
yayılmış bulunuyordu.
Fatıma kurulu düzeni değiştirme; insana değer veren, zayıfı güçsüzü ve köleyi kabile şeyhlerine, yani kervan ticaretinden büyük varlık yapmış
konaklar yaptırmış ve vahalar dolusu hurmalıklar sahibi olarak bir çeşit kabile aristokrasisi oluşturmuş kişilere tercih etmeye dayalı yeni düzen kurma; ilk İslam mücadelesinde çocukluk,
yeniyetmelik-gençkızlık, kadınlık ve analık aşamalarının hepsinde vardır ve babasıyla omuz omuzadır. Örneğin Uhud savaşında Muhammed yaralandığında kendi çarpışmanın ortasına atarak, babasına kol-kanat
geren ve yaralarını saran odur. Muhammed'in dinsel ve politik mücadelesin de hep omuzdaş olmuştur Ali ile birlikte.
Fatıma 632'de babasının dünyadan göçmesiyle, eski düzeni yeniden kurmak isteyenlere karşı direnişe geçti. Bilindiği gibi gerek peygamberin
can güvenliğinin sağlanması ve gerekse düşünce ve inançlarının yayılması için silahlı mücadele dönemi olan Medine yıllarının başlarında Ali çok yetenekli bir savaşçı olarak ön plana çıkmıştı. Bu
yeteneğini en kritik savaşları kişisel becerileriyle kazanarak kanıtladı.
O yıllarda peygamberin yandaşları herhangibir yenilgiyi kaldıramıyacak kadar zayıflık içindeydi. Muhammed'in kendisinden sonra çok iyi bir
eğitim görmüş ve tarafından yetiştirilmiş Ali'nin, kendi davasını sürdürebileceğine büyük inancı olmasından halef olmasını istemesi çok doğaldı. Bu aslında zekice bir siyasetti o günün koşulları
içerisinde, yoksa salt damadı olduğu için değildi.
Ancak eski günlerin özlemi içinde bulunan kayınbabası Ebubekir, Ömer ve üvey kızı Rukiye ile evli damadı Osman bu duruma çok öfkelenmişlerdi. Ölümünden sonra özellikle Ömer, bu dönemde gelişen bir çok olayda kapalı kapılar arkasındaki kulislerin adamı olduğunu kanıtlamıştır.
Elbetteki eski düşman, yeni Müslüman kabile şefleriyle gizli görüşmelerde bulunmuştu Ömer. Ali karısı Fatıma ile peygamberi son saatlarında
yalnız bırakmamış, ölünce de defnetme işleriyle uğraşırken Ömer, Ebubekir'i halife ilan ediyordu gizli görüşmelerden aldığı güçle. A. Jozef Dierl'in deyimiyle "bu Darbeci grup terör, rüşvet ve hileyle Ebubekir'i halife kabul ettirdi.''
A. Gölpınarlı Muhammed Peygamberin dünyadan göçerken bıraktığı malvarlığının dökümünü şöyle yapmaktadır:
"... Yoklukla yoksullukla övünürlerdi. Öldüklerinde evlerin de biraz arpa ekmeğinden başka birşey yoktu. Zırhları da arpa almak bir
Musevide rehinde idi (!) . Bıraktıkları dünyalık elbiseleri, iki kilim, bir çarşaf, birkaç su kabı, tarak ve misvak; üstünde 'Muhammed Rasul Allah' yazılı bir gümüş yüzük. Yirmibeş sağmal deve,
yüz koyun, altı yedi keçi ve silahları. Fedek ve Hayberdeki biraz araziden ibaretti. Deve ve koyunlarının sütlerini kendileri ve aile bireyleri içer, artanını ashab-ı soffa denen yoksul sahabelere
gönderirlerdi...''
Fatıma kısacık ömrü içerisinde Ali'den ikisi kız, ikisi oğlan (Hasan ile Hüseyi) olmak üzere dört çocuk doğurdu. Babasının ölümünün hemen
arkasından Ebubekir'in, halef bırakmış olduğu Ali'nin hakkını gasbetmesine çok üzülmüş ve Ali'nin 17 sadık adamıyla birlikte Ebubekir'e biat etmeyi reddetmişti.
Fatıma bu kez kocasının başyardımcısı olarak politik mücadelenin içine girdi. Medineli iki büyük yerli kabileyi
Ali'nin yanına kazanmaya çalıştığı zaman Ebubekir'le Ömer tehlikeyi sezdiler. Hemen karşı harekete geçerek, Muhammed'in bir vahiy (Sure XVI 26 ve XXX 38) üzere Hayber'in alınışından sonra
Fatıma'ya verdiği Fedek hurmalığını elinden aldılar. Fatıma buna fazlasıyla üzüldü. Ebubekir, kendisini halife tayin ettirdikten sonra yaptığı bu ilk eylemiyle hem Tanrı'nın buyruğuna hem de
Muhammed'in Fatıma için söylemiş oldukları hadislere karşı gelmiş oluyordu.
Fatıma yapılan bu haksızlığı sineye çekip oturmadı. Babasını defnetmiş oldukları mescide gitti. Orada bir ibâdet sonu,
Peygamberin mezarını ziyaret etmekte olan Medinelilere karşı etkili bir konuşma yapmıştır. Şerh-i Hutbe-i Hazreti Fatıma Selamüllah-ı Aleyha (Mirza A. Ahmet Müderris Vahid) dan A. Gölpınarlı'nın
yaptığı çevirinin bazı paragraflarını geçelim:
"... Biliniz ki ben Fatıma'yım, babam Muhammed! Ne söylüyorsam yanlış değil ve ne yapıyorsam yersiz değil! Muhammed'i üstün
tutup saygı duyuyor ve onu iyi tanıyorsanız, bilmeniz gerektir ki o sizin kadınlarınızın babası değil benim babam ve sizin erkeklerinizin değil benim kocamın amcası oğludur!.. Putları kırdı, kötülükler
toplumunu o bozguna uğrattı. Sabah olup alem aydınlandı; hak ve adalet karanlıktan çıktı. Büyük söz sahibi ve din önderi oldu; yol kesenlerin
dilleri kesildi, sustular. Nifak yaratanlar mahvoldular. Küfür ve azgınlıklar sona erdi, sizler ihlasa (kurtuluşa) erdiniz...''
Babasının kendileri için yaptıklarını; halkı nereden nereye getirdiğini çok etkili bir söylemle şöyle dile getiriyor Fatıma:
"... Azlıktınız. Dosttan yoksundunuz. Taş dibinde kalmış, hemen içilip bitirilecek bir yudumcuk suydunuz! Ateş dolu bir çukurun
kıyısındaydınız ve aç kişinin fırsat kollayarak, kapıp yiyivereceği bir lokmacıktınız! Yabancıların ayakları altına düşmüş bir toplumdunuz; çöldeki çukura dolmuş, deve sidiği ve pislikleriyle kokuşmuş
bir damlacık suydunuz. Yediğiniz ağaç yapraklarıydı ve çürümeye yüz tutmuş keçi derisi yağlarıydı. Güçlülerin belasına uğramış ve Arabın kurtlarına lokma olmuştunuz. Tanrı kendisini ve soyunu kutlu
kılsın, Muhammed'in sayesinde, kitap ehlinin eline düştükten sonra kurtuldunuz!''
Daha sonra Fatıma sevgili kocası Ali'nin İslam için yaptıklarını ve özverilerini anlatıyor. Arkasından da Muhammed'in ölümüyle
birlikte yapılan haksızlıkları geniş bir biçimde dile getirip, iktidarı gasbedenlerin peygamber ve Allah'ın buyruklarını hiçe saydıklarını belirtmiştir. Ayrıca kendilerini açlığa, çaresizliğe ve
yoksulluğa tutsak kılarak baş eğdirmek istediklerinden söz etmiştir.
Fatıma söylevden sonra eski arab edebiyat geleneğine uyarak, babasının mezarına dönüp bir şiir okumuştur. Nasıl kitleyi etkileyecek yolları
biliyor ve kendinden emin! Sonra Ali'nin ricasıyla kürsüden indiği anlatılıyor ama sanmıyoruz. İktidar gasıpçıları tarafından zorla indirilmiş olmalıdır!
Fatıma'nın gerek bu politik söylevi ve gerekse kadınlara karşı, aşağıda bir paragrafını geçeceğimiz konuşmalarıyla cennet, öbür dünya
kadını değil, asıl bu dünyanın haksızlıklara başkaldıran en mücadeleci kadını olduğunu göstermiştir. Kadınları verdiği söyleve bakalım bir:
"... Dünyanızdan usanarak sabahı ettim. Adamlarınızdan, erkeklerinizden nefret duyarak bugüne yettim; sınadım attım, uzaklaştırdım
kendimden onları! Gelin de kulak verin dinleyin! Zaman yaşadıkça size ne şaşılacak şeyler gösterecek! Ömrüme yemin ederim bu yaptığınız işler büyük kötülüklere gebedir. Bekleyin bırakacağı anı! Sonra
taze kanla, zehirle öldüren kaseyi ve o kasedeki kanı sitemle tutacaksınız! İşte burada boş şeylere uyanlar, ziyan olup giderler. Sonra gelenler, öncekilerin kurup düzenledikledikleri işleri nasıl
başardıklarını sonunda anlarlar!
"Göreceksiniz bundan böyle, ne fitneler geliyor! Size haber vereyim kesip biçen kılıç geliyor; zalimlerin
her yanı kaplayan kaplayan hükümleri aldı yürüyor! Hakkımızı çarpıp almadalar, toplumunuz Dârmadağın etmedeler! Son pişmanlık gelip çatacaktır; o zaman nice olur haliniz?...''
A. Gölpınarlı'nın "hastalıklarında kendilerini dolaşmaya gelen kadınlara hitabeleri de belagat sanatında bir örnektir'' cinsinden sudan bir açıklamayla sunduğu Fatıma Ananın bu güzel söylevi, aslında tüyür tüyür özgürlükçü politik mücadele kokmuyor mu? Ne dersiniz?
Fatıma'nın, Mekke'deki başarısız oniki yıllık dönemi saymazsak, on yıllık Müslüman Arab halkını kendilerine karşı gelmeye çağıran
konuşmalarını duyan, Jozef Dierl'in deyimiyle Darbeci Ebubekir ve Ömer, gasbettikleri iktidarı ellerinde tutabilmek için onun susturulması gerektiğine karar verdiler.
Zaten bu amaç için yapmayacakları hiç birşey yoktu. Fedek hurmalığını "Beytul Mal'' olduğunu ilan ederek Fatıma'nın elinden alırken Ebubekir, Muhammed'in dul karısı olan kızı Ayşe'nin de bu hurmalıkta hakkı olduğu geçiyordu.
Ama Fatıma'nın çok rahat bir biçimde olayı, politik malzeme olarak kullanıp, İslam topluluğunu aleyhine çevirebileceğini düşünmemişti.
Çünkü Fatıma sadece Fedek için değil, doğrudan Ali'nin başa getirilmesi gerektiğini, kendilerinin ise zorba ve gasıpçı olduklarını vurguluyordu.
Elleri yalınkılıç, adamlarıyla sokakları ve mahalleleri tutmuş Ömer'in ve Ebubekir'in şahsan Fatıma'ya saldırdıklarını düşünmek
akıllıca görülmüyor bize. Fatıma'nın böyle erkeklere ayrı, kadınlara ayrı vermeyi sürdürdüğü söylevlere ve konuşmalara son vermesi için, onu bir gün evinde yalnız kıstırıp ölesiye dövdürttüler.
Üstelik Fatıma gebeydi.
Ama ne yazık ki ne Ali ve yandaşlarının umutla, ne de Ebubekir yandaşlarının korkuyla bekledikleri İslam topluluğunun büyük tepkisi geldi.
Demek ki kızına yapılan bu büyük ölümcül saldırıyı kınayacak ve başkaldıracak kadar on yıllık Müslüman halk Muhammed'i sevmiyordu. Yani İslamiyet onları tam anlamıyla eski inançlarından
uzaklaştıramamıştı. Darbe-i iktidar olayının ilk altı ayı içinde geçiyordu bu olup bitenler.
Henüz 20-22 yaşlarında bulunan Fatıma bu korkunç dövülme olayından sağ kalkamadı; genç kadın arkasından yetim yavrularını ve çok sevdiği
kocası Ali'yi bırakarak yaşama gözlerini yumdu.
Tepkisiz İslam topluluğunun durumunu kavrayan Ali, öyle 17 dostuyla iktidarı ele geçiremiyeceğini anlayarak Ebubekir'e biatı kabul etti.
Çünkü ayrıca Fatma olayı, aynı sonucun kendi başına da gelebileceğini gösteren bir uyarıydı. Üstelik bakmak zorunda olduğu çocuklarının bulunmasına karşı, yukarıda dökümünü verdiğimiz Muhammed'in
Fedek'le bilikte tüm varlığına el konulup, geçimini yönetimin hazinesine bağlı hale getirilmiş olması da önemli bir etkendi.
Görüldüğü gibi dinin kurucusu, eski düzeni değiştirip yeni düzen getirirken onu maddi koşullara bağlayarak tam yerleşmiş duruma
sokamadığından, ilk saldırı Muhammed'in kendi kızına yapılmıştır. Ehlibeytten ilk kurban Fatıma olmuştur ve bu saldırı ve kurban verme hep sürecektir.
Ama Fatıma'nın yaşamı bilinen yanlarıyla politik bir direncin destanıdır. Cihanın hem Velisi hem de kızıl gülü olmuştur! Pir Sultan böyle
demiyor mu oğlu Hüseyin'e seslenirken? Aynı zamanda Ali ile birlikte Yolun kurucusudur ozana göre:
Ceddi Muhammeddir atası Ali
Anası Fatıma cihana Veli
Şahı Merdan Ali kurdu bu yolu
Hazreti Fatıma cihanın gülü
Şüca Baba sana sığındım
|