Konseylogo1

Alevi Konseyi   Alevi Council Alevitische Rat

Sayın ziyaretçi, bu sayfayla amacımız; Alevilik-Aleviler üzerine bilgiler sunmak ve Alevi Konseyi’nin görüşlerini aktarmaktır. Sorularınızı, önerilerinizi alevikonseyi@yahoo.com  adli email adresine yazabilirsiniz. Çalışmalarımıza katkı sunan başta rehberimiz Remzi KAPTAN olmak üzere herkese teşekkür ediyoruz.


Ana Sayfa

Aleviler/ Alevilik

Ehlibeyt/ 12 imam

Hz. Ali

Alevi Önderleri

Alevilik Bilinci

Hacı Bektaş/ Bektaşilik

Pir Sultan Abdal

Tarih/Olaylar

Kadın/Gençlik

Hasan Sabbah

Genel

Allah/ Evren/ Insan

Remzi Kaptan

Ana Sayfa

---------------------------------------------------------------

İsmail Kaygusuz

Alevilikte Dâr – Dârın Pirleri

Pir Sultan Abdal'dan:

Hakkın kapısını ben açık buldum

İptida rehberim ben anda buldum

Aldım rehberimi ben dâra durdum

Mürşid eyvallah babam sana eyvallah

***

Mansur Hakkım dedi buldu dârını

Talib burda çeker ahret zarını

Cümle kazanç ile küllü varını

Hak bildiği yola vermeli imiş

***

Hey erenler benim yüzüm yerdedir

Yüzüm yerde ise özüm dârdadir

İkrar nerde ise iman ordadır

Bin kânım var bir mürüvvet erenler

***

İlettiler bizi Mansur dârına

İman ikrar getir derler pirine

Lanet olsun ikrarından dönene

Seher vakti Oniki İmam sen yeriş

A) Dâr

1) Giriş ve Dâr Söylemleri

Alevi-Bektaşi inanç ve yaşam biçiminde musahiblik kurumundan sonra en önemli toplumsal öge Dâr olayıdır. Toplumsal öge diyoruz. Çünkü Dâr kullanılış biçimine göre işlev kazanır.

Alevilikte bilindiği gibi tapınç bireysellikten uzaklaştırılmıştır; yani inanan kişi, birey görünmez-mekândan münezzeh Tanrısıyla başbaşa, mırıltılar ve belirli hareketler içinde zamanını geçirmez. Mırıldandığı sözlerin anlamlarını bile bilmeden, edilgen bir gösteriş içerisinde çevresinden ilişkisini kesen insan tipine yer yoktur Alevi toplumunda.

Tapınmayı toplumsallaştırmış olduklarından yeniyetmesi, kadını, erkeği birarada; yıllık kusur ve günahlarından arınmış-durunmuş ve bir can bir vücut olarak Tanrı'nın huzurundadırlar. Ama yanlarına aldıkları, yüreklerini dolduran insanlaşan, kendilerinden biri olan Tanrı'ya tapınırlar.

Yanlış anlaşılmasın putunu heykelini yaparak, yani cisimleştirip yanlarına almış değillerdir! Varlık ötesi kavramsallığı içindedir; yokluğun sonsuzluğu ötesindedir Tanrı hep. Ancak Allah-Muhammed-Ali üçleminde birlenip nurlanmış ve erler-evliyalarda varlık alanına çıkıp (Epiphaneon) insanlaşmıştır.

İşte Tanrı görünüşlerinin gizleri burada saklıdır. İnsanda zuhur etmeksizin, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak saf bir belirsizlikten ötede birşey olamaz. Eğer bir Tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, zihinsel vizyona insan görünüşlü, insana dönüşerek (theophanie anthropomorphosique) girip tamamlanır. (H. Corbin: Temps cylique et gnose İsmailien, s. l88)

Nesimi'den vereceğimiz iki beyitle açıklığa kavuşturmayı deneyelim:

Bu belayı dilarayı temaşa eyle ey dil

Acep suret acep heyet budur Tur-u kelamullah

  • Acayip mazhar-ı Haktır Huvellah-ül ebed daim
  • Eğer Hak'tır desem vacip budur celle celalullah
  • Yani: Ey gönül gel de seyreyle bu belaya duçar olanı! Hem suret hem de Tur'daki Allah kelamının heyeti budur. Yüzün, ezelden ebede daim olan Tanrı'nın görünümüdür dersem vaciptir; ulu Allah'ın kendisisin!

Kur'an'da, Tanrı Adem'i yaratırken, kendi özünden kattığı-ruhundan üflediği ve tüm göksel varlıkların onun önünde secde edip tapınmalarını buyurduğu yazılı değil mi? Dört büyük meleğin itaatına karşılık, Azazil (Şeytan'ın melekken çağrıldığı ad) kendini üstün tutarak bu göksel Adem'e (Theos-anthropos) secde etmemesiyle başlayan göksel dramda Şeytan yenik düşüyor. Böylece bilinemez-anlaşılamaz Tanrı (Theos agnostos), Tanrısal yüceliğine Dieu supreme (anotatos theos) olarak ve ilk yönetici (proarkhe) yaratıcı olarak Adem'le bütünleşiyor. Ve al Tavhid oluşuyor; İlk Us (pro logos, premiere intelligence, akl awwal) yüce adı (ism-i azam) ile Allah yaratılışı tamamlanıyor.

Muhammed'in mirac yükselişinde; Musa'nın Tur-i Sina'da ateş parıltıları içinde, sesini duyabildiği Tanrı'yı "genç, tüysüz ve güzel bir delikanlı'' olarak gördüğü söylenmiyor mu? En kestirme deyişle bütün bunlar Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesinde "insanlaşan, insanda tecelli eden Tanrı'' kavramına ışık tutmakta ve düşünsel köken olusturmaktadır. Öyleyse insana secde etmek, yüce buyruk olduğuna göre "İnançsızsınız, şeytandan farkınız yok!'' diye kendi dışındakileri suçlasalar da haklılıkları yok değil.

Nitekim Yunus Emre şöyle demektedir:

Evvel benem ahir benem canlara can olan benem

Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benem

Dost ile birliğe biten buyruğu ne ise tutan

Mülk yaratıp dünya düzen ol bahçevan heman benem

  • Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan
  • Ağ üstünde kara düzen ol yazılan Kur'an benem
  • Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
  • Kâfir dürür inanmayan evvel ahir heman benem
  • Tanrı'nın kendisi olduğunu, insanda varlık alanına çıktığını söyleyerek, inanmayanı kâfirlikle suçluyor açıkça. Şimdilik Mirati ve Türabi Sani'den birer beyit Mihrabi'den bir nefes sunarak kendi söylemleriyle kapatalım:

Secde eyle âdeme, İblis gibi ar eyleme

Emr-ü nehyini bil Hakkın, mekânın inkâr eyleme

  • Sâb-ı emretde göründü Ahmed'e Rahman-ı Hak
  • Suret-i Rahmandır Adem, secde kıl ferman-ı Hak
  • Allah deyip bağırma

Uzak sanıp çağırma

Hakk'ı dilden ayırma

Şeytan güler bu hale

  • Evvel ü ahir odur
  • Zahir ü batın odur
  • Hazır ü nazır odur
  • ?????... ...
  • Men aref den al sebak

Ariflere doğru bak

Senden sana yakın Hak

Eriş o layezale

  • Hayali bir yerdesin
  • Sen arada perdesin
  • Hak sende sen nerdesin?
  • Nedir suale cevap?
  • Arşı rahmandır yüzün

Anı şerheder yüzün

Arif bilmez m'iç yüzün

Açma sırrı nadana

  • Kuranidir sözümüz
  • Rahmanidir yüzümüz
  • Hakkı görür gözümüz
  • Aldanmayız hayale
  • "El insan ü vel Kuran''

Hadisdirür bu tüman

Sözün bilmezse insan

Nice ersin kemale

***

Baba deyip Adem'e

Secdegâh ol aleme

Hateme gir hateme

Döndür yüzün cemale

Dâr Sözcüğünün Açıklanması

Sazı ve sözüyle, müziği ve dansı (semahı) ile birlik ve birliktelik içinde yeyip içerek, muhabbet ederek günahtan kusurdan soyunma ve topluma karşı görevlerini yerine getirme; iyi insan, yararlı-olgun insan olma amacına yönelik Alevi-Bektaşi toplu tapınma törenlerinin hemen her aşamasında Dâr vardır. Kullanıldığı erkânın amacına uygun olarak işlevini sürdürür.

Örneğin kardaşlık tutmada musahib adayları Dârda durup "Yola girme andı (İkrar verme)'' içerler. Başokutma (Boyverme) sırasında talipler yaptıklarını-ettiklerini, kötümcül yanlarını ortaya döktükleri; ağlattıkları varsa güldürdükleri, döktükleri varsa doldurdukları yerdir Dâr. Alevi toplumunun hukuksal sorunları; şikâyet, sorgulama, yargılama ve cezalandırma-aklama Dâr olayı içindedir.

Türkçede çoğunluk Alevi literatüründe kullanılan Dâr sözcüğü, hem Farsça hem de Arapçada bulunmakta ve farklı anlamlar taşımaktadır. Arapçada "yer, yurt, ev alem'' anlamlarına gelirken, İran dilinde "Dârağacı'' demektir. Osmanlıcada her iki dildeki anlamları da kullanılmıştır.

Örneğin; Nabi "Dâr-i gurbette bulunsa âşinalardan biri (Yaban yerde bir dost bulunsa)'' diye yazarken, Şeyh Galib "Çıkmak ser-i dâra hem çü Mansur (Mansur gibi Dârağacının başına çıkmak)'' biçiminde dizelerinde kullanmışlardır. Yine örneğin "dâr-us Saâdet, dâr-ül mülk, dâr-ül fünun vb.'' biçiminde tamlamalar üretilerek, kurul ve kurum adları oluşturduğu gibi; Farsça "tutan, sahip, malik'' anlamında suffix (sonek) "-dâr'', Osmanlıcada da kullanılarak "âlemdâr, bayrakdar, hazinedar, mühürdar, silahdar vb.'' biçiminde çok sayıda ünvan ve meslek adları türetilmiştir.

Alevi-Bektaşi inanç ve tapınma düzeninde dâr sözcüğü bir yerde "Dârağacı, yer, meydan-alan'' anlamlarını simgesel olarak taşımakla birlikte, toplumsal boyutlar içinde kavramsallaşmıştır. Dâr sözcüğünün en Dâr anlamını Cem törenlerindeki bazı söylem biçimlerinde buluruz. Aşağıda göreceğimiz gibi Dâr sözcüğü, birlikte kullanılan fiile göre anlam nüanslarıyla işlev değiştirmektedir. Bu ifade biçimleri, yani söylemleri açıklığa kavuşturduktan sonra Görgü cemlerindeki geniş uygulamalarına geçmek istiyoruz.

Dâra Durma - Peymançeye Geçme

Görgü cemlerinde uygulanan önemli erkânlar gereği, yani musahib tutma ve başokutma ve diğer dârlarda pir huzurunda meydana çıkıp durmaktır. Kent Bektaşilerinde peymançeye durmak adı verilmektedir. Kırsal kesim Alevilerinde daha çok Türkçe olarak ayak mühürlemek ya da ayakları mühürlü olmak adı verilir. Aşağıda tarihçesinden söz ederken açıklayacağımız gibi Dâr, bu sözcüğün aslı olan Farsça paymaçan duruşuyla Alevi törenlerine girmiştir.

Yalınayak, başaçık ve Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesi olan üç düğümlü belbağı (kemerbest) bağlanarak dâra durulur. Sağ ayağın baş parmağını solunki üzerine koymadır, ayak mühürlemek. Ayrıca sağ kollar, sağ kol solun üzerine getirilerek çaprazlama göğüs üzerine konulur. Parmaklar kapalı olarak omuz başlarına dokunur. Ya da sol kol yana salınırken, sağ kol dirsekten bükülerek el kalbin üzerine gelecek biçimde göğse bastırılır.

Çoğu kez dârda duran talibin başı sağ veya sol omuza düşükdür. Bu duruş Dârağacına çekilmiş insanın (hiç kuşkusuz Hallacı Mansur'un) görünüşünü simgeliyor olmalıdır. Kısacası ikrar verip, yani musahib olup yola giren canlar, bu ilk törenden başlayarak başokutma, görülüp sorulma ve diğer durumlarda dâra durmak zorundadır. Çünkü dâr Muhammed-Ali'nin ve dâr meydanı erler-erenler ve veliler meydanıdır. Bu inançla hareket edilir.

Dâra Çekme - Dâra Çekilme

Etken ve edilgen fiil kullanılarak anlamlandırılmış bu söylemde Dede (mürşit, pir)nin talibine bir yaptırımı söz konusudur. Dâra dikme, dâra dikilme biçiminde de ifade edilir. Örneğin

"Dede kusurlu talibi dâra çekip sitem etti. İki sofu Dede tarafından dâra çekilip, Cemdeki canlardan ahvali soruldu, hakkı olan hakkını istesin denildi.''

şeklinde sözler edilir, konuşulur.

Dâra çekmek söylemi içinde sayılabilecek, talibin kendi özüne yönelik dâr meydanına çıkma olgusu vardır. Buna "özünü dâra çekme'' denir. Kusurlu olduğundan kuşkulanılan bir talip Dede tarafından dâra çekilmesine ya da zarar görmüş canın, şikâyet etmek üzere dâr meydanına çıkmasına fırsat vermeden, kendiliğinden dâra durabilir. Yani kendi özünü dâra çeker. Talip dedikodu ve kuşkulardan yakınır. Kendisine yönelik suçlamaları reddeder. Bunu yaptıklarını öğrendikleri kişileri pir huzurunda dâra çağırarak "o sofulardan razı olmadığını, gerçeği söyleyinceğe değin ya da ıspat edinceye değin dârda bekleyeceğini ve başkesip yemin etmelerini'' ister.

Dâr meydanı er meydanı olduğu kadar, bu anlamda ar meydanıdır; yalan dolan olmaz, kutsaldır. Sadece Dedenin değil toplumun huzurudur. İçinde yaşamakta olduğu toplumun insanlarıyla yüzyüze, karşıkarşıyadır. Kendini dedikodu ve suçlardan arındırır talip bu dârda. Elbetteki olayla ilgili bildiği gerçeği de açıklamak zorundadır burada.

Dedeye ya da cemdeki canlara lokma vermek ve adak sunup dua almak için özünü dâra çekenler olduğu gibi, yaptığı bir hata için, örneğin komşusunun tarla sınırına tecavüz etmiş, bağına-bahçesine zarar vermiş bir talip özünü dâra çekip yaptıklarını sayar döker; yaptığı-verdiği zararları ödeyeceğini söyler, o candan razılık ister. Dede burada aracıdır. Öbür talibi de dâr meydanına çağırarak, onları barıştırıp uzlaştırır.

Bu tür özünü dâra çekmelerde, kusurlarını ortaya dökerek,

"malımla canımla Muhammed-Ali dârındayım. Erler evliyalar meydanındayım; haklı hakkını istesin canımla malımı ortaya koymuşum!''

diyen talipler çok saygı görür. Çok kez zarar gören onu bağışlar ve cemi-cemaatı razı etmesini ister. Böylece dârdaki talip ödemeyi kurban keserek, lokma dağıttırarak Cemin canlarına yapar.

Bir diğer özünü dâra çekme türü de görevini yerine getirmiş, verilen hizmeti yerine getirmiş talibin pir huzuruna çıkıp karşılığını istemesi, yani duasını alması Dededen nefes etmesini bekleme durumudur. Demek ki dua almak, nefes edilmek hakkını kazanmış olmak gerektir bu ödül dârı için.  

Görgü Cemlerinde (Ayn-i Cem) Dâr

Görgü cemlerinin, yani Alevi toplu tapıncının en önemli ögelerinden birinin dâr olayı olduğunu başlarda söylemiştik ama yineliyoruz. Bu çok önemli öğenin cemlerdeki kullanılışına göre göreve başlama, musahib tutma dârı, boyverme-başokutma dârı, dava görme ve düşkünlük (şikâyet-sorgulama, tanık dinleme, yargılama, aklama-düşküne çıkarma ve topluma kazandırma aşamalarını da içeren) dârları, muhabbet dârları ve yaşam sonu dârı ya da dârdan indirme olmak üzere altı türlü Dâr saptayabiliyoruz.

Aslında cemlerde bu dârlar içiçe girmiş durumdadır, yani çok kalın çizgilerle birbirlerinden ayrılmazlar. Bir talip musahiblik dârına bir ya da iki kez dururken; rehberlik görevini yürüten sofu, yüzlerce kez Muhammed-Ali yoluna hazırlayıp soktuğu musahib çiftlerle birlikte bu dâra durur. Musahib olduktan sonra ise yılda en az bir kez başokutma dârına durarak yıllık kusur ve günahlarından aklanıp paklanırlar. Görgü yapılmasa bile eğer Dede köye gelmişse muhabbet dârlarına sık sık dururlar ya da çekilirler talip olanlar.

Düşkünlük dârları ne taliplerin ve ne de Dedenin arzu ettiği bir uygulamadır. Yaşam sonu dârı ise ölen bir talibin yakınları tarafından onun yerine özünü dâra çekip aklanmasını talep etmektir. Böylece bu son dârla dâr meydanından inmiş olur talip. Demek ki Muhammed-Ali yoluna girmiş bir Alevi-Bektaşi ömrünün sonuna dek dâra durur, dâra çekilir ve özün dâra çeker. Kendi kendisiyle ve toplumuyla hesaplaşır ve özeleştiri içinde yaşar. Amacı toplumuna yararlı olmak, insan-ı kâmilliğe yükselmektir.

Nefeslerde Genel Dâr Kavramı

Ayrıca pirlerinin adıyla anılan, yani Fatıma, Hallac-ı Mansur, Fazlı ve Nesimi dârlarının herhangi bir farklılığı yoktur temelde. Duruş biçiminde bu adları simgeleştirerek, bu yüce insanlara olan saygılarını ve yollarından yürümekte olduklarını belirtmişlerdir.

Genel isimlendirmede ise çoğunlukla Dâr-ı Mansur ya da Hallacı Mansur dârı diye anılır. Alevi-Bektaşi ozanları da büyük çoğunlukla bu adla anarlar, dâr Hallacı Mansur'la eşleştirilmiştir. Aşağıdaki nefeslerde ve demelerde görüleceği gibi Muhammed Ali'nin yolu, töreleri, incelikleri ve erkânlarla birlikte Dâr da işlenmiştir. Ayrıca Türk halk tasavvufu düşüncesinde Hallacı Mansur'un nasıl önemli bir yer kapladığı da ortaya çıkmaktadır.

Ezeli kurdular erkânı yolu,

Bu yolun sahibi Muhammed Ali

Pirimi sorarsan Bektaşi Veli,

Ali Veli gibi er bulunur mu

  • Oturmuş mürşitler dolu içerler,
  • Dillerinden dürrü gevher saçarlar
  • Günahlının günahından geçerler
  • Kusursuz günahsız er bulunur mu?

Mürşitler oturmuş yerli yerine

Kimse eremedi Ali sırrına

Hep dikildik erenlerin dârına

Mansur'un çektiği dâr bulunur mu?

  • Üçler beşler o kapıyı açtılar
  • Muhabbetle misk ü amber saçtılar
  • Haklıyı haksızı orda seçtiler
  • Suçlu olanlara yer bulunur mu?

Onulur mu düşkünlerin yarası?

Bulunur mu kalb evinin çaresi?

Bin Lokman'a varsa yoktur çaresi

Medet mürvet diyen can bulunur mu?

  • Sakine hanım der varabilirsen
  • Can gözün açıp da görebilirsen
  • Bu sözün fahrine erebilirsen
  • Bundan büyük sana ün bulunur mu?

Akşamlar oldu gülbenk çekildi

Çerağlar uyandı niyaza geldim

Erenler erkânı meydan açıldı

Ayn-i cem kuruldu ihsana geldim

  • Hakikat abdestin birden aldılar
  • Mürşidin emrine beli dediler
  • Dâr-ı Mansur olup şunda durdular
  • Talib-i hak olup meydana geldim

Ol demde halinden sordular canın

Varmıdır kusuru dediler anın

Ayn-i cem gösterdi yere niyazın

Üryan büryan olup didara geldim

  • Edep erkân tamam oldu sürüldü
  • Pervaneler geldi kısmet verildi
  • Hatmoldu hizmetler destur verildi
  • Şükrüya men de sultana geldim

Ve Fikriya Bacı ağdalı Bektaşi diliyle de olsa yaratılışının özü dört maddenin içinde Tanrı'nın parlaklığını keşfetmiş, ona doğru koşuyor. Bu yolda Mansur gibi dâra çekilmeyi göze alıyor:

Babı tevekkülde mutad-i kadim

Olmuşuz bekleriz daim pür kusur

Geçen serencamın vasfına mukim

Olmuşuz kuyunda şule-i şuur

  • Çar anasır içre bulduk o zatı
  • Pertevi keşfetti bu müşkülatı
  • Kaplamıştır nuru bu kâinatı
  • Şahittir ol base İncil ü Zebur

Dört kitabın oldu eftali Kuran

Pertevi nur ile zeyn oldu cihan

Nice ehli kâmil bu yolda ser can

Feda kılıp dâre çekildi Mansur

Pir Sultan Oniki İmama yalvarıp, onlardan yardım dilerken, yolun Mansur dârından geçtiğini itiraf ediyor:

Gece gündüz yalvarırım pirime

Seher vakti Oniki İmam sen yetiş

Kanım kaynar imamların yoluna

Seher vakti Oniki İmam sen yetiş

  • İlettiler bizi Mansur dârına
  • İman ikrar getir derler pirine
  • Lanet olsun ikrarından dönene
  • Seher vakti Oniki İmam sen yetiş

Bülbül figan eder bağ-ı gülşende

Mansur'un kimsesi yoktur meydanda

  • Hak yarattı Muhammed'i nurundan
  • İnsan olan gelir nura çevrilir

Çark kurulmuş dolap daim dönende

Mansur olan gelir dâra çevrilir

Burada Pir Sultan, dâr çeken talibin Mansur yüceliğine erişeceğini vurguluyor. Sonra açık bulduğu hak kapısından içeri giriyor ve bakalım ne görüyor, ne görmek istiyor:

Hakkın kapısını ben açık buldum

İptida rehberim ben anda gördüm

Aldım rehberimi ben dâra durdum

Mürşid eyvallah babam sana eyvallah

  • Uymayıgör ol İblis'in sözüne
  • Sonra mil çekerler iki gözüne
  • Elin ile bir sitem sür özüne
  • Özüne bir sitem sürmeli imiş

Mansur Hakkım dedi buldu dârını

Talip burda çeker ahret zarını

Cümle kazanç ile külli varını

Hak bildiği yola vermeli imiş

Karşısında cennet kapısı açılmadan önce, Pir Sultan'ın demelerinden birkaç dörtlük daha sunalım; cennet yoluda mı acaba özünü dâra çekmekten geçiyor?

Hey erenler benim gözüm yerdedir

Yüzüm yerde ise özüm dârdadır

İkrar neredeyse iman ordadır

 

Bin kanım var bir mürüvvet erenler

Âşık olan âşık dârdan ayrılmaz

Taki Naki seven âşık yorulmaz

Talip bunalmazsa ere çağırmaz

Ulaş yetiş pirim İmam Hüseyin

 

Kırmızı gül bitişiktir har ile

Mansur dârda bağlı bir ikrar ile

Musahib olmayın kallaş yar ile

Altın adınızı pula getirir

...

Enelhak dedik de çekildik dâra

Adab erkân bize doğru yol oldu

Geldi zebaniler sual sormaya

Yardımcımız Şah-ı Merdan Al'oldu

  • Kıldan köprü kurmuş geç deyu
  • Pirimden bir dolu gelmiş iç deyu
  • Arkamdan bir elin urdu uç deyu
  • Yurdumun üstüne tozlu yol oldu

Bir kapı açıldı içeri girdim

Hak didar kurmuşlar ben anda gördüm

Bir ayak üstüne bin saat durdum

Eridi iliğim kemik haloldu

  • Dâra durmuş meleklerin hepisi
  • Hakka secde eder kulun hepisi
  • Karşımda açıldı cennet kapısı
  • Hakkın emri ile bize gel oldu

Pir Sultan'ım eydür şahların şahı

Yüzüne nur doğmuş Ali'nin mahı

Ben pirimi gördüm dönmem bir dahi

Durağımız ab-ı kevser göl oldu

Şah Hatayi ise çok çok yükseklerde uçarken, dâra gökler de duruyor. O bir şah ama kendini Mansur hissedip, dâra gereksinim duyduğunu haykırıyor:

Enelhak çağırıp Mansur dâre

Yine razıni pinhan eyleyen şah

...

Çün tecella nurunu görmek temenna eylerem

Şimdi Mansur'em meni bir dâre göndermek gerek

  • Aşk içinde inleyen sermest ü hayrenem veli
  • Gör neçe Mansur teki men dâre muhtaç olmuşam

Şah İsmail nefeslerinde şahlığını sürdürüyor. Ancak kendisine şah diye seslenirken Tanrı'ya da Ali'ye de şah diyor. Şahları birbirine karıştırıp insana-kendisine eşleştirince, "çağırın gelsin Ali'yi'' diye buyuruyor. Sonra kusur isledigini anlıyor. Özlemini çektiği Ali için, "Ali gelir m'ola bize?'' diye figana başlıyor:

Şu karşıki yüce dağlar indi şaha secdeyledi

Mülkiyesi ulu hanlar indi şaha secdeyledi

  • Benim istediğim kendi erenler ikrara kandı
  • Muhammed miraçdan indi İndi şaha secdeyledi

Benim istediğim Mansur canım kurban Hakka yesir

Şirin serden Hasan Mansur indi şaha secdeyledi

  • Ali'dir Tanrı'nın dostu hü dedi zülfikâr kesti
  • Salman'ın hırkası postu indi şaha secdeyledi

Çağırın gelsin Ali'yi erenler içti doluyu

Hacı Bektaşı Veliyi indi şaha secdeyledi

  • Müştakım yolun gözlerim Ali gelir m'ola bize
  • Ağlar ağlar da dönerim Ali gelir m'ola bize

Eyub gibi kulu ile Hakka giden yolu ile

Hacı Bektaş Veli ile Ali gelir m'ola bize

  • Salman mührü basan ile Mansur kendin asan ile
  • İmam Hüseyin Hasan ile Ali gelir m'ola bize

Şah Hatayim bir din eri vardır gerçekler hüneri

Sağ elinde zülfikârı Ali gelir m'ola bize

Ve Ali gelir ama Şah Hatayi'ye neler eder neler! Tutup dâra çeker onu, sorgudan sualden geçirir. Ali candır, canandır; sevgilidir ve herşeydir Hatayi için:

Gel Ali'm yola gidelim Ali'm kendi yolu ile

Açlar doyar susuz kanar leblerinin balı ile

  • Ali'm bana neler etti aldı elim dâra çekti
  • Üstüme yürüyüş etti elindeki dolu ile

İçilmez dolu içilmez sevgili dosttan geçilmez

İkisi birdir geçilmez has bahçenin gülü ile

  • Aşk urur devran döner kuş budağa birdem konar
  • Doldurmuş dolusun sunar Ali'm kendi eli ile

Erenler lokması nurdur lokmaya elini sundur

Şah Hatayi'im doğru yoldur Ali'm kendi yolu ile

Ama Şah İsmail Hatayi en güzel erkân ve Dâr tanımlamalarını Muhammed-Ali üstüne yazdığı şu nefeste yapıyor. Şah Hatayi bu nefesinde Dârın efsanevi kökenine ışık tutarak, onu Miraç gecesindeki Kırklar cemine bağlamaktadır:

Ben Ali'yi gördüm arşta durunca

Yerin göğün binasını kurunca

Ali'nin sırrına kimse ermedi

Cebraile bir kez sual sorunca

...

Ortaya aldılar imam Cafer'i

Elele tuttular çekti katarı

Şükreyledi iki cihan serveri

Hutbe okunup da İkrar verince

  • Muhammed miraçda burağa bindi
  • O nasıl buraktır ünü bilindi
  • Ay ile güneş de secdeye indi
  • Ali'yle Muhammed dâra durunca

Hakikat kapısın ol server açtı

Ali'yle Muhammed erkâna düştü

Bu hikmeti gören kendinden geçti

Yer gök titredi Tarık gelince

  • Cebrail erkâanı eline aldı
  • Destur ey Şah dedi beline çaldı
  • Selman da ol demde pür serdan oldu
  • Doldurup kadehi ele alınca
  • ...

Kâfirler elini batırdı kana

Ali'yi sevenler gelsinler ceme

Bu nefes söylendi onyedi hane

Ali'yle Muhammed dâra durunca

Balım Sultan;

Istıvayi özler gözüm Anal Hakkı söyler sözüm

Sab'l matanidir yüzüm Miracımız dârdır bizim

derken dâr meydanını Tanrı katı olarak görüyor. Yedi kat göklere çıkarak Tanrı cemalını aramaya ne gerek var? Tanrı yüz hatlarını oluşturan Kur'an'la insanla bütünleşmiştir.

Yunus'umuza gelince; o Mansur'la dâra durduğunu ama boğulmadığını ve Tanrı'yla bütünleşip ölümsüzleştiğini ima etmekten çekinmiyor:

Mansur idim ben ezelden

Anın için geldim bunda

Yak külümü savur göğe

Ben enelhak oldum ahi

  • Ne oda yanam dağılam
  • Ne dâra çıkam boğulam
  • İşim bitince yürüyem
  • Teferrüce geldim ahi

Yunus Tanrılığında öylesine iddialı ki herşeyi yapanın kendisi olduğunu; Muhammed'in kendisine miraç kıldığını söylüyor Musa ile binbir kelâm ederken, İsa'yı göğe çeken, İbrahim'e içine atıldığı ateş bağ ve bostan eden kendisi olduğu gibi, İbrahim Edhem'e tacını tahtını bıraktırıp Hak yolunda koşturtan da odur. Mansur'la dâra asılan da asan da kendisidir:

Abdürrezzak ol derviş yoldaş edindi beni

Hallacı Mansur ile dâra asılan benim

...

Nemrud od un İbrahim'e ben bağ u bostan eyledim

Küfür yüzünden doğuben gene od u yakan benim

Ol Hallacı Mansur ile söyler idim enelhak

Benim gen'onun boynuna dâr urganın takan benim

Zaman sonsuzluğunun ötelerine geçen ve zevale ermeyendir insan. Evrenin yöneticisi süphan odur, Yunus'tur:

Evvel kadim önden sona zevali yok sultan benim

Yedi iklime hükmedip diri tutan süphan benim

...

Mansur aydur enelhak der suretin oda yak

Deynüz dâra gelsünler ben dârı kura geldim

Görüldüğü gibi Dârağacı ve Hallacı Mansur, dâra durup suçlardan ve günahlardan arınıp insan-ı kâmil Tanrısal bütünlüğe ermeğe simge olmuştur. İnsan büyüyüp büyüyüp başı göğe değerek Tanrılaşmaya yönelir dârda, dâr meydanında.

Oniki Hizmet Sahibi Toplu Dârı

Görgü ceminin başlangıcında, cemin iyi bir biçimde yönetilmesi düzeni intizamı için yapılan geleneksel işbölümünü üstlenen 12 hizmet sahibi bu dârdan geçerek görevlerine başlar. Pir ya da mürşid Şah Hatayi'nin aşağıdaki nefesini söyleyerek onları Dâr Meydanına çağırır:

Haktan bize nida geldi

PİRim sana beyan olsun

  • Şahtan bize nida geldi
  • Pirim sana haber olsun
  • Şahtan bize nida geldi

REHBER sana haber olsun

  • Şahtan bize nida geldi
  • PEYİK sana haber olsun
  • Yola giren hacıdır

Güruhları nacidir

  • Cemin kilidi kapıcıdır
  • KAPICIya haber olsun
  • Hak kuluna eyler nazar

Dört nesneden adem düzer

  • Kallaş gelmiş cemi bozar
  • GÖZCÜ sana haber olsun
  • Gelin girelim irfana

Mümin ü müslim üryana

  • Tekbir verelim kurbana
  • KURBANCIya haber olsun
  • Mümin müslim yakın ister

Münkirlerder sakın ister

  • Delil yanmaz yağın ister
  • ÇERA¦CIya haber olsun
  • Müminler girdi meydana

Münkir sürüldü zindana

  • Hizmet verildi Salman'a
  • SÜPÜRGECİye haber olsun
  • Mümin müslim bir oturur

Kurbana çomça batırır

  • Cemaata lokma yetirir
  • NAKİPCİye haber olsun
  • Yola giren haslar hası

Silinsin kalblerin pası

  • Doldur ver bir engür tası
  • SAKA sana haber olsun
  • Zakirin zikri saziken

Kara okur beyaz iken

  • Mümin müslim niyaz iken
  • TEZAKARa haber olsun
  • Şah Hatayi'm varı geldi

Haktan güle zarı geldi

  • Pirden bize destur oldu
  • İZNİKÇİye haber olsun
  • Eğer cemi mürşid yönetiyorsa Pir de dâra durur. Nefes bittiğinde 12 hizmet sahibi tek sıra halinde, Dedenin karşısında Mansur dârındadırlar. Başlar açık, beller kemerbestli ve ayaklar mühürlüdür.

Hepsi görevlerini bilmekteyseler de Dede tek tek açıklama yapar. Sorumluluklarını teker teker anımsatır. Ancak daha önce hizmet yapmaya özürlü olanlar durumu açıklayıp, yerlerine vekillerini koymuşlardır. Bu özürler fiziksel rahatsızlıklar olduğu gibi, görgüye katılamıyacak denli kabahatlılık durumları da olabilir.

Örneğin, bir hizmet sahibinin taliplerden biriyle anlaşmazlığı vardır; bu anlaşmazlık ortadan kalkmadığı, yani karşılıklı barışılıp razılık alınmadığı sürece ceme giremeyeceği için hizmet göremez!

Gerçi bu ilk toplu dârdan önce arıştırılıp soruşturulmuş ve gönül yıkanlar razılıklarını almışlardır. Buna rağmen Dede görev açıklaması yapıp, sorumluluklarını anlattıktan sonra cemdeki canlara sorar:

"Canlar! Oniki hizmet sahibi dâr çekiyor; biz hizmetlerimizi hakkıyla yapmaya hazır ve nazırız diyorlar! Hizmete özürümüz yok, hizmette kusur da yapmayacagız demektedirler! Kimseden ağrınan incinen var mı? Razı mısınız hepsinden? Hizmetlerine başlasınlar mı?''

Hep birden: "Allah eyvallah! Şaha kadar razıyız hepsinden!'' dediklerinde, Dede:

"Hepsini hizmete layık gördünüz, dârlarına ortak oldunuz edep erkân gelerek. Hizmet yapmalarına da yardımcı olacak ve zorluk çıkarmayacaksınız.''

dedikten sonra, dârdakileri Fazlı dârına ya da çengel dârına geçirtip, yani eğilmelerini söyleyip şu duayı okur:

"Allah allah allah! Gördüğünüz ve göreceğiniz hizmetten hayır hasenat bulasınız! Ali mürşid, rehber Muhammed, pir Hacı Bektaş Veli, süpürgeci Salman, gözcü Karaca Ahmet Sultan ve bütün hizmet pirleri evliya-enbiya hizmetlerinizi kabul yüzünüzü ak eyleye! Hizmetlerde kuvvet ve kolaylık vere! Onikimam yardımciniz ola! Hüü gerçeğin demine!''

Bu dua üzerine hizmet sahipleri Dedenin eteğine niyaz ettikten sonra, birbirleriyle de göıüşerek görevlerinin başına giderler.

Bu ilk günden sonraki Görgü gecelerinde, her hizmet sahibi canlar toplanmadan birer ikişer gelip dualarını alarak, görevlerini düzenli sürdürürler.

Musahib Tutma Dârı

Musahib tutmanın tüm aşamalarını, musahiblik kurumu üzerinde yaptığımız küçük çalışmada genişçe incelediğimizden, burada fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak önce Dâr duruşuna, Dâr meydanına çıkışa, göreve inançları ve düşünceleri uğruna canlarını vermiş, egemenlerin katlettiği bazı yüce adların simgelediği Dâr çeşidine değinmek gerekiyor. Çalışmamızın ikinci bölümünü bu büyük ve devrim yaratmış insanları inceleyerek, tarihsel maddeci yorumlar üzerine oturtma denemesine ayırdık.

İmam Caferi Sadık buyruğunda dört biçimsel Dâr, belki daha doğrusu Dâra duruş aşamalarından sözedilmektedir:

"Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evveli Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncüsü Dâr-ı Nesimi ve dördüncüsü Dâr-ı Fatma. Evvel Dâr-ı Mansur; Dâra asılır gibi doğru pir nazarına durup, elini sallandırıp berdar (Dârağacındaymış gibi) olmaktır. Dâr-ı Fazlı; aşk ola dedikte secdeye varmaktır. Çünkü Fazlı'yı yüzüstüne bıçağa bıraktılar. Bu secdeye yatma Fazlı gibi hançer ciğerimde demektir. Doğrulup oturduğunda Dâr-ı Nesimi olur; Nesimi gibi postumu yüzdürdüm demektir... Dâr-ı Fatma ise ayağını birbirinin üstüne koymaktır... Bir sofu sıdk ile (içten inanarak) Dâra dursa bu dört Dârın piri ol mümine şefaat eder...''

Görülüyor ki Dâra durmak, geniş anlamıyla pir huzuruna varmak, meydana ve Cemi oluşturan tüm canların karşısına çıkmaktır. Ayaklar mühürlü, yani sağ ayak baş parmağı sol ayağınkinin üzerine konmuş durumda (Fatma Ana Dârı), ayakta eller yana salınmış ve baş omuzlardan birine doğru eğilmiş (ber-Dâr, Dârağacında asılı gibi, Hallacı Mansur Dârı) beklemek. Eğilip dua alarak Pir eteğine niyaza varmak Fazlı Dârı; oturup diz kurarak edep erkâna gelmek ise Nesimi Dârı olarak adlandırıyor. Bir bakıma biçim olarak Dâra çıkmanın baştan sona değin geçen evrelerinin adlarıdır bunlar. Burada önemli olan Alevi-Bektaşilerde Fatıma, Hallacı Mansur, Fazlı (Fazlullah) ve Nesimi'ye verilen değer ve duyulan saygıdır, onların önder kabul edilmesidir.

Musahiblik Dârında bu biçimsel evrelerin hepsi de uygulanmakta ve sık sık özellikle Mansur'un, Fazlı ve Nesimi'nin adları geçmektedir. Musahiblik Dârına Muhammed-Ali yoluna ilk kez giren, ikrar verecek canlara yol gösteren hizmet sahibi rehberle birlikte durulur. Rehber, kardaşlık olacak canlar bekarsa iki sofunun, evlilerse bacılarla birlikte dört canın önünde bulunur. Boyunlarına geçirilmiş tığı bend ya da düğümlenmiş mendilden tutup çekmektedir. Rehber musahib çiftleri, Muhammed-Ali yoluna girebilmeleri için her bakımdan gerektiği gibi hazırlamıştır. Genellikle "ölmeden önce ölmek''i simgeleyen, akbezlere sarılıdır kefene dolanmışcasına. Ayakları yalınayak, başları açıktır. Bellerinde kemerbest (belbağı) vardır. Rehber canları eşiğe niyaz ettirir. İçeri girip, Dedenin huzurunda "Hü!'' deyip dururlar (Mansur Dârı). İmam Caferi Sadık buyruğuna göre:

"Burada Pir diye ki; Niçin geldiniz? Rehber diye ki; Bugün Mansur gibi Dârı, NESİMİ gibi bıçağı, Fazlı gibi hançeri ihtiyar edip (kabullenip) tabakatı evliyaya ikrar verip, can verip canan almaya geldik! Pir diye ki; Ey talipler bu bir uzak yoldur, gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme dönme! Gelenin canı, dönenin malı! Bu yol demirden yay oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz! .. Sonra onlar geri gideler eşiğe varıp gene geleler. Pir üç kez bu minval üzere söyleye...''

Yola girerken pirin musahib olanlara söylediği "Gelenin canı, dönenin malı'' yaptırımı simgeselliği vurgulanarak bazı yorumlar getirilebilse dahi, bunun tersi biçiminde belgilenmesi Aleviliğin temel felsefesine çok daha uygun. Kaldı ki birçok kitaplarda "Gelenin malı, dönenin canı'' biçiminde geçmekte ve çoğu Dedeler böyle uygulamaktalar.

Yola girerken malını-mülkünü, kendine ait olan herşeyini meydana koyup, ortaklığa sunmak değil midir musahiblik? Yoldan döndüğü takdirde, R. Yürükoğlu'nun deyişiyle, "Dükkanı kapatıp, anahtarı teslim ederek çekip gidilecek (mi?)'' yermiş ortamı seziliyor birinci belgide.

Öyleyse yaşam biçimine dönüştürülmüş kutsal Muhammed-Ali yolundan dönen için, "Can pazarı'' yaptırımı konulmuş olması daha usa yatkın görünüyor. Yaptırımın zalimane eylemsel uygulamasına da gerek yok. Muhammed-Ali, erler evliyalar "canına karim'' olacak inancı ve onlardan gelecek "görünmez kaza-belalarla'' yok olacağı telkinin yarattığı ruhsal gerilimdir bu yaptırım!

Belki de kasıtlı sokulmuştur "Gelenen canı...'' belgisi. Eğer gerçekten öyle olsaydı, malını dedeye dergâha bırakan döner ve yüzyıllar boyunca yapılan baskı ve zulümle Aleviliğin imi bile kalmazdı. Yine Yürükoğlu'nun söylemiyle; "Zamanın koşullarının gerektirdiği budur; dün de bugün de Gelenin malı ve Dönenin canı belgisi, doğru olanıdır.''

Kapıdan her içeri girişte, Dâr meydanına gelinceye dek dört kapının erenlerine simgesel olarak selam verir rehber. Üçüncü kez Dâra çıktığında; "Pir huzuruna bir (iki) çift koç kuzulu kurban getirdim. Al kabul et Allah eyvallah!'' diyen rehber tığıbentten çeker ve hep birlikte Dedenin önünde yere kapanırlar.

Bu durumda da ayaklar mühürlü, yani Fatma Dârı vaziyeti bozulmadan Fazlı Dârına durmuşlardır. Dede eliyle ya da asasıyla rehberin omuzuna, Allah-Muhammed-Ali! diyerek üç kez dokunur ve "Hizmetlerin kabul yüzün ak olsun! Pir divanına yazılsın! Oniki imam katarından didarından ayırmasın, hüü erenler!'' diye duasını okur ve rehber kalkarak tığıbendi Dedeye verir. Dede Fazlı Dârındaki musahib canların üzerlerindeki kefeni simgeleyen akbezi kaldırır ve şu duayı okur:

"Allah Allah! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz Dârdan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz! Cenabı Hak, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Sultan Allaha kul, Muhammed'e ümmet ve Ali'ye talip eyleye! Bu yoldan, bu DârDâr ve didardan ayırmaya! Ceddi cemalımız yaramaza, uğursuza ve pirsize duş getirmeye! Şeytanın şerrinden, gafil gadadan-görünmez beladan koruya! Cenabı Allah hayırlı devlet, hayırlı evlat hayırlı rahmet ve bereketn ihsan eyleye! Dârınız niyazınız kabul ola, gerçeğee hüüü!''

Dede tövbe telkinini yaptırıp, bellerini sıvadıktan sonra doğrultur secdedeki canları, edeb-erkân otururlar. Dede cemdeki canlara dönerek

"Erenler Cemine dört (iki) yeni can girdi. Bunlar artık yol kardeşlerinizdir. Onikimamların huzurunda onları candan saklayıp koruyunuz! Hüü gerçeğe, Allaheyvallah!''

dedikten sonra musahib canları yeniden rehbere teslim eder. Rehber onları meydan halkasına ve yanına oturtur.

Yola girmiş, ikrar vermiş bu canlar edeb-erkân durumunda, yani Nesimi Dârındadırlar şimdi. Artık zakirlerin musahiblik üzerine söyledikleri nefes ve düvazlar dinlenir. Arkasından yeni yola girmiş canların tarık altından geçmelerinden sonra doluları içilecekve kestikleri kurban lokmaları yenilecektir.

Hizmet Görme (Boyverme - Başokutma) Dârı

Hatayi'nin bir kaç deyişinden alıntılarla konuya girelim:

Er eteğine yüz sürmek dilersen

Aslına zatına ermek dilersen

Hakkın cemalini görmek dilersen

Nur ile nur olup sır ile görüş

  • Sen nefsini öldür olagör yeksan
  • Varlık gömleğini eylegil üryan
  • Yedi iklim dört köşede lamekân
  • Erenlerin sırrı nur ile görüş

Âşıklar sadıklar olagelmiştir

Ağlayanlar bugün gülegelmiştir

El ele el Hakka bulagelmiştir

Tanrı kendi özün Pir ile görüş 

  • Hatayi biçare kuldur şahına
  • Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına
  • Deli gönül hak ol düş dergâhına
  • Er olayım dersen er ile görüş
  • ....

Eğer tarikattan haber sorarsan

Murtaza Ali'dir pirimiz bizim

Göregeldiğimiz süre gideriz

Kırklardan ayrılmış sürümüz bizim

  • Biz kamiliz kamile kem bakmayız
  • Rıza kapısından taşra çıkmayız
  • Cennet cehennem korkusun çekmeyiz
  • Burda sorulmuştur sorumuz bizim

Şükür olsun gerçeklere baş koştuk

Çiy yerimiz yoktur kürrede piştik

Yol kadim farzdır sünnetten geçtik

O can gediğidir yerimiz bizim

  • Kazancımız meydana götürürüz
  • Eksiğimiz varısa bitirirüz
  • Aşna meşrep evinde otururuz
  • Bine sayılmıştır ölümüz bizim

Derviş Hatayi der gerçek erenler

Anda pişman olur bunda yerenler

Bin kana bir mürvet dedik erenler

Gerçek erenlere Dârımız bizim

...

Murtaza Ali'yi candan seversen

Aç can gözünü gafletten uyandır

Musahibsiz ile durup oturma

Bir içim su verse külli ziyandır

  • Rehberin önünde Pire uyuldu
  • Yalan gerçek şu meydanda duyuldu
  • Varlığından geçen üstad sayıldı
  • Hak bilir ötesin şaha ayandır

Gittiğ'yolun edebini sakınan

Yalan gerçek şu meydanda dokunan

Cemiyette teberradır okunan

Ali sırrı cümle nasa ayandır

  • Can gözü örtüktür Hakkı göremez
  • Üstadın yoluna doğru varamaz
  • Cemiyette sualini veremez
  • Hali yoktur dört kapuda yabandur

Taliplerine onca öğüt yol ve erkân bilgisinden sonra kendisini aydınlatacak mürşidine yalvar yakar koşuyor Hatayi. Düşlerine girmesi için yalvarıyor Hacı Bektaş'a:

Gece gündüz hayaline yanarım

Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş

Günahkarım günahımdan bizarım

Özüm Dâra çektim sor Hacı Bektaş

  • Yandı bu garip kul nedir çaresi
  • Yine tazelendi yürek yarası
  • Onulmaz dertlere derman olası
  • Bu senin bendinden sar Hacı Bektaş

Derdimin dermanı yaramın ucu

Dört güruh mevcuttur güruh-u Naci

Belinde kemeri başında tacı

Yüzünde balkıyor nur Hacı Bektaş

  •  
  • Sadıkların sıdkı âşıkın renci
  • Pirlerin pirisin gençlerin genci
  • Hem derya hem sedef hem dür hem inci
  • Hem umman hem ırmak göl Hacı Bektaş
  • ...

Arının yaptığı bala benzersin

Şu gurbet ellerde gönlün eğlersin

Bende edip ikrarına bağlarsın

Sailin sattığı kul Hacı Bektaş

  • Derdimend Hatayi eyler niyazı
  • Ulu pir katardan ayırma bizi
  • Bu mahşer günüdür isteriz sizi
  • Muhammed önünde car Hacı Bektaş

Yukarıda Şah Hatayi'nin nefeslerinde görüldüğü gibi talip; bir er eteğine yüz sürerek, nefsini öldürerek ve "el ele el Hakka'' ilkesine uyarak cemale ulaşır. Bu aynı zamanda kendi kişiliğine ulaşma ve kendini tanımadır. Er olmak, kamil (olgun) olmak için özün Dâra çekip Pir ile görüşmek gerek. Bunu da rehberini önüne alarak, ona uyarak yapacaksın. Ama ne varki musahibsiz hiç olmaz, tek başına yola gidilmez. Gidilen yolun edebi erkânı, yani kuralları vardır. Öyle bir Dâr meydanına duracaksın ki yalan ve gerçekler burada ortaya çıkacak. Cem-cemaat karşısında varlıktan benlikten geçip hak ile yeksan (toprakla dümdüz) olacaksın! Kendine ve toplumuna hesabını vermezsen can gözün açılmaz, doğru yolda değilsin, hakkı göremezsin. Dört kapının da yabanı olursun.

İlk iki deyişinde bunları söyleyen Hatayi, bir iç hesaplaşma içinde düşünde de olsa, "Günahkarım, günahımdan bizarım'' diyerek pir Hacı Bektaş'ın huzurunda özünü Dâra çekip, görülüp sorulmak istiyor. Büyük Alevi ozanı Şah Hatayi'nin bu nefeslerinde, görgü cemi tapınma törenlerinin en önemlilerinden olan boyverme-başokutma, yani görgü-sorgunun gerekirliliği özanlatımını görmekteyiz.

Abdülbaki Gölpınarlı başokutmayı Bektaşi ve Alevilerde ayrı ayrı olmak üzere şöyle tanımlıyor:

"Bektaşiler her yıl, muharrem ayı, yani hicri yılın ilk ayı matem çıktıktan sonra ve sefer ayı geçtikten sonra cuma gecesi mürşidin ve ihvan (yol erleri, canlar) huzurunda onlardan razılık dilerler. Meydanın ortasında Dâr denen yere gelerek başındaki tacı ya da arakiyesini (külah, takke!) sağ elinde tutar ve niyaz durumunda şu tercümanı okur:

"Allah Allah Muhammed Ali divanında, erenler meydanında pir huzurunda elim erde, yüzüm yerde özüm Dârda; erenlerin Dâr-ı Mansur'unda canım kurban tenim tercüman; bu fakiyrin elinden-dilinden ağrınmış incinmiş can karındaş varsa dile gelsin bile gelsin! Hakkını hakkından dilesin! Haktan gelen hakkıma razıyım Allah eyvallah!'

"Baba salavat verip, ihvandan razılık diler; onlar da oturdukları yerde niyaz eder, yani yeri öperler. Bu razı olduklarını bildirmektir. Bunun üzerine o can babaya niyaz ederek tacını verir, tekbirlemesi için. Böylece o can ikrarını yinelemiş olur. Bu törene başokutmak adı verilir''

Bedri Noyan Dedebaba da aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Ancak başokutma Dârına çıkan canların okudukları tercümanı Kur'anı Kerim'den ayetlerle süslemiş. Tanımlaması ise şöyle:

"Bu tören kendini temize çıkarma, kardeşlerinden helallık dileme ve bunu almadır. Bir yıl yapılmazsa ikinci yıl mutlaka yapılmalıdır. Daha fazla zaman geçirenlerin ayrıca bir kurban kesmeleri gerekir. Beş yıl geçirenlerin, yani beş yıldan fazla zaman başokutmayanların, hizmet görmeyenlerin yeniden ikrar töreninden geçip nasip almaları gerekmektedir.''

A. Gölpınarlı yine "Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri" adlı yapıtındaki "Görgü-sorgu, görülmek sorulmak'' maddesinde şöyle yazmaktadır:

"Alevilerde kış mevsimi gelip, herkes bağının bahçesinin tarlasının işlerinden kurtulunca Dedeler, taliblerinin bulunduğu köylere giderler. Cuma geceleri bir evde toplanırlar. Musahib kavline girmiş (yani ikrar verip kardaşlık olmuş) olanlar bir yıl içinde yaptıkları suçları, toplantı yerinin ortasına Dâra gelerek söylerler. Dârda durandan incinmiş varsa, o da yanına gelerek şikâyetini söyler. Böylece herkes yaptığı suçun cezasını çeker, birbirleriyle haklaşırlar. Buna 'Görülmek' denir. Dede bunları görmüş olur. Bu törene 'Görgü-sorgu' adı verilir.''

Yukarıda Pir Sultan'ın Dâra ilişkin nefeslerinden birinde geçen şu dörtlüğe yeniden bir göz atarsak, görgü-sorgu, yani başokutma Dârının toplumsal işlevini kavramak kolaylaşır:

Mansur Hakkım dedi buldu Dârını

Talip burda çeker ahret zarını

Cümle kazanç ile küll-i varını

Bütün hak yoluna dökmeli imiş

Mansur "Ben Hakkın kendisiyim'' derken (toplumsel ve ekonomik) insan gerçeğini dile getirdiğinden kendini Dârda bulmuştur. Talip kendine ilişkin gerçekleri saklamadan, Dârda can pahasına herşeyi ortaya dökmelidir; benlikten uzaklaşıp tüm malvarlığını bu yolda verebilmelidir. Öte dünyada değil, yaptıkları varsa burada çekmelidir.

Boyverme-başokutma Dârının Aleviler arasında, görgü cemi kapsamı içerisinde nasıl uygulandığını göstermek için "Son Görgü Cemi" adlı romanımızdan ilgili bazı alıntılar geçelim. Bu paragraflarda anlatılanlarla Dârdaki ve Dârı izleyen canların psikolojik durumu gözlerimizin önünde canlanacağı gibi; Alevi toplu tapıncındaki bu önemli ögenin, yani Dâr olayının kavram olarak kafalarımızda daha iyi algılanmasına yardımcı olacaktır:

"İstanbullu Mikail'le yolkardeşi İlik Mehmet er meydanında Dârdaydılar. Mikail evli olmadığından, sadece İlik Mehmet'in karısı yanlarındaydı. Dârdaki bacı boşörtüsünü omuzlarına indirmiş başı açık durumdaydı; ayak ayak üstüne koymuş kıpırtısız bekliyorlardı. Pir huzurunda Mansur Dârı başlamıştı.

Gözcü babanın; 'Sofular bacılar! Edeb erkâna geliniz, iki sofu Dârda!' uyarmasıyla sazlar susmuş ve herkes dizleri üzerine oturarak kendini toparlamıştı. Hiçkimseden ses çıkmıyordu. Dârdakiler Mansur gibi asılmaya Nesimi gibi yüzülmeye hazırdılar. Onlara saygı göstermek, Dârdakilerin yorgunluk ve çektikleri eziyetlerin, diz kırmış, kıpırdamadan oturanların da çekmesi 'birimiz hepimiz hepimiz birimiz!' ilkesine dayanıyordu...

"Bellerinde üç düğümle tutturulmuş üç peşkirden kemerbest bağlıydı. Bu üç düğüm Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesiydi. Beline kemerbes bağlamış her Alevi "beline'' sadık olmak zorundadır. Vaktiyle ikrar verip musahibolmuş bu canlar bir can olmuşlardır. Yalan dolan olmaz bu meydanda. Öyle iyilikler-hayırlar değil ama hatalar, kötülükler ve yanlış davranışlar, kırgınlıklar açığa vurulur, yani ortaya dökülür. Açıkçası Dâr meydanındaki sofular, günah ve kusur sayılacak davranışlarını, içini rahatsız eden kötü düşüncelerini dışarıya vurup rahatlar ve iç huzuruna kavuşur.

Bu Hıristiyanlıkta kilisedeki bir rahibe, kafes ardındaki bir hücrede en gizli bir biçimde günahlarını itiraf edip, Tanrı'yla kendisi arasına rahibi koyarak bağışlanmayı dilemek gibi birşey değildir. Pir huzurunda doğrudan oradaki canlara sofulara, bacılara, yani kısacası topluma açık itiraftır. Dedenin başkanlığında bir açık toplum mahkemesidir. Ceza önerileri sofulardan, canlardan gelir; taraflar dinlendikten sonra sesli oybirliğiyle yargıya varılır. Zarar görmüş canların zararları ödenir ya da zarar gören bağışlar, cemaatı razı etmesini diler. Bu demektir ki zararın tutarı karşılığında toplum yararına bir katkıda bulunur.

Dâr meydanında işlenmiş günahlar ve kusurlardan yargılamalar, kesinlikle mahkemei kübraya (!) bırakılmaz. Sorumlu olduğu toplumuna öder ve ondan bağışlanmasını diler. Boyverme bir arınma-durulma töreni dir, bir içhuzuruna kavuşma törenidir. Meydanda özü Dârda olanlar bilirlerki, cemdeki canlar kendilerini bağışlarsa Tanrı da bağışlar... Dede vekili Mılla İsmail, görgü ceminin kurallarını en iyi bilen ve uygulayan kişiydi. Dedenin eteği ne sakalını sürüp niyaz etti ve hizmete başladı:

"Hüü erenler! Allah Muhammed Ali ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin himmeti ve yüzsuyu hürmetlerine sığınıp özünü Dâra çekmiş boyvermeye hazır sofular bacılar! Birtek vücut olmuş cemin canları! Dâr Mansur Dârı, meydan erler ve erenler meydanı! Bu meydanda yalan dolan olmaz, yalan söyleyenin derdine derman bulunmaz. Ve bu meydanda nice başlar kesilir de soran olmaz! Mansur gibi asılmaya Nesimi gibi yüzülmeye hazır mısınız Dârdaki canlar?'

"İstanbullu Mikail şaşırıp kalmıştı. Baştan bir oyun gibi yaklaşmıştı görülüp sorulmaya. Onca yıllık kent yaşamında yozlaşmış ve öz kültürüne yabancılaşmış olduğu bir toplum biriminin, yani köyünün insanlarının arasında yargılanmaya başlaması iyiden şaşırtmıştı onu. Dârdan kaçamazdı. İkrarı bozmak başına büyük işler açabilirdi, bunun bilincindeydi. İlik Mehmet kardaşlığı ve bacılığının "Hazırız, boynumuz kıldan incedir Pir huzurunda!'' diye gür bir biçimde bağırmalarına, cılız ve isteksiz bir sesle katılmıştı. Mılla İsmail sürdürüyordu:

"Mehmet sofu, bacı! Mikail sofu canlarım! Boynunuzda iki gözlü heybe var; ön gözde bizim gördüklerimiz ve iyi yanlarınızla dolusunuz, arka gözlerde kötü yanlarınız, yani yanlış davranışlarınız ve kusurlarınız dolu! El verdik, dil verdik ve bel verdik. Görelim dedik; elinize, belinize ve dilinize sadık mısınız? Çözülsün dilleriniz, meydana konulsun halleriniz! Heybenin ön gözü bizim arka gözü sizin. Arka gözünü boşaltın er meydanına!'

"Mılla İsmail'in sorgulaması sırasında arada bir Hüseyin dede sözbaşı yapıyor;

"Muhammed Alinin himmeti, muhabbeti üzerinizde ola! Hünkâr Hacı Bektaş Veli katarından ve didarından ayırmaya!' diye dualar ediyordu... Mılla İsmail coşku içinde sorgulamasını sürdürürken Mikail'in beti benzi artmıştı, özellikle ona sormaya başlayınca:

"Sen Mikail sofu, yıllarca Muhammed Ali'nin yolundan yıllarca uzak kaldın! İyi dinle, burası Etmeydanı değil er meydanı! Döktüğün varsa doldur, ağlattığın varsa güldür! Doldur ki durulasın, güldür ki arınasın! Arınasın, durulasın ki Muhammed Ali'nin katarına yazılasın, erlerin evliyaların himmetlerine nail olasın!

"Sen Mehmet sofu ve sen bacı! Dil verdik konuşasınız, el verdik tutasınız, göz verdik göresiniz diye. El gövdede kaşıdığı yeri bilir; doldurun döktüğünüz varsa ve güldürün ağlattıklarınızı! Onarın yaktığınız, yıktığınız varsa! 'Hatay'im hal çağında / Hak gönül alçağında, Yüzbin kabe yapmakta / Bir gönül alçağında' İşitiyor musunuz ne buyurmuş can Hatayi? Eğer bir gönül yıktıysanız, yüzbin kere kabeyi yıkmış sayılırsınız! Ama bir canı güldürür, gönlünü yaparsanız; kabeyi binlerce kez ziyaret etmiş ve hacı olmuş olursunuz! Onar ki kırdığını, doldur ki döktüğünü ve güldür ki ağlattığını Muhammed Ali'nin katarına katılıp didarlarını göresiniz!' ... İlik Mehmet heyecanla yanıtlamaya çalıştı Kamber'in sorularını:

"'Ne kimsenin tavuğuna kış kış! dedim ve ne de gözün üstünde kaşın var senin, dedim. Yer gök tanığımdır; ne kimsenin testisini devirdim, ne de gülünü soldurdum. Hakkım var diyen alsın hakkını! Canımla varımla er meydanıyım!'...

"... Mikail, işitilir işitilmez bir sesle 'Hakkı olan bizden de istesin!' dedi. Mılla İsmail Dârdaki sofular sesini kesince gür bir şekilde şöyle dedi:

"Ey cemaat, sofular bacılar! Bu canlar Dâr meydanında Mansur gibi asılıp, Nesimi gibi yüzülmekten korkmuyorlar! Meydana can baş koydular, hakkı olan istesin ve alsın! Günahlarını kusurlarını görüp de göstermiyen, bilip de bildirmeyen varsa, derdine derman bulunmasın! Biz hepimiz birbirimizden sorumlu ve bir can bir vücuduz canlarım! Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için yaşamaktayız, dile gelin canlar dilee!'

"Kamber bir kez daha yineledi cemdeki canlara çağrısını. Üçüncüsüne başlamadan İlik Mehmet birden; 'Dedem, Kamberim' diye başladı, 'şu anda bir kusurumu, bir hatamı hatırladım. Karakışın başında Tıhızkolu semtinde rehberim Veli babaya bir ziyan vermiştim. Yüküm çıkışmadığı için bir oyum meşesini söktüm. Kendisini hemen haberlemeyi unuttum.

Aradan zaman geçince de utandım söylemeye. İzin veriniz elini öpüp helallık alayım. Her ne isterse yapmaya ve vermeye hazırım!'

"Hüseyin Dede karıştı yine. Yakınında oturan rehber Veli babayı dönüp sordu:

"Veli baba ne diyorsun? Bağışlayacak mısın yoksa cezalandıralım mı?' ÇavDâr Veli baba Dedeye niyaz edip, Dâr meydanına çıkarken 'Demek İlik Mehmet sen sökmüştün benim bir oyum meşemi?' dedi. 'Şu cemaattan da yüzüm kara, sakalına bıyığına sıçtım sıvadım meşeyi söken adamın!' Yavaş konuşmuştu ama öndeki duyanlar güldüler. İlik Mehmet:

"He ya bendim Veli Baba, aradan uzun zaman geçince vallah utandım söylemeye, ver elini öpeyim!' Veli Baba gür bıyıkları altından gülerek; 'Hele dur hele, dedi, daha seni bağışlamadım. Dedem gerçeğe hüü! Hak sahibiyim, hakkımı alacağım!'

"Cemaattaki canlardan 'Hak sahibi alsın hakkını, cemaatı da razı etsin haksız olan!' sesleri yükselmeye başlayınca, Gözcü baba uyardı: 'Gerçeğe hüüü! İşelim sofular, susalım! Ağır olun batman çekesiniz, işin ki hak kelamı girsin kulaklarınıza!' ÇavDâr Veli Baba sürdürdü:

"Bir şartla bağışlarım İlik Mehmet sofuyu! 'İlik Mehmet: 'Ne istersen yaparım Veli Baba; istersen iki yük odun vereyim o kestiğim yarım yük yerine.'

"Mılla İsmail kıskıs gülüyordu Veli Baba'nın mukallitliğine. Kendi oğlu Ahmet'in yaşındaydı ve onunla bacanaktılar. ÇavDâr Veli: 'Dedem söyleyin de Kamber baba gülmesin bize! Hak sahibiyim, beni razı etmek zorunda Mehmet sofu. Odun modun istemiyorum, bir dam dolusu çalı-çırpı var evde. Benim oğlan Gazi küçük, dahrayı yerinden kaldıramıyor. Bana üç gün alaf edecek, kuru ot doğrayacaksın samanlıkta!' İlik Mehmet:

"'Tamam' dedi, 'sen hakkını helal et, ben üç gün değil bir kış boyu sana alaf ederim!' Hüseyin Dede:

"'Veli Baba' dedi, 'bir küçük oyum meşe için üç gün çok değil mi?'

"'Yok Dedem değil, hem ders olsun kendisine! Üç gün dediysek, üç gün boyunca mereğe hapsedecek değilim ya! Günde iki üç saat ot doğrayacak, üç gün istediği saatlarda gelsin!' Dede: 'Haydi görüşün, niyazlaşın öyleyse!' dedi. İlik Mehmet eğilerek Veli Babanın elini öptü. O da yüzlerinden öperek bağışladığnı söyledi ve duasını alıp Dârdan indi.

"Mılla İsmail üçüncü kez sorusunu yineledi:

"'Dârdaki canlar Mansur gibi asılmaya, Nesimi gibi yüzülmeye hazır ve nazırlar! Hakkı olanlar alsın, kusurlarını görenler söylesin! Söylemiyenlerin günahları boynuna olsun!'

"Ön sıralardan birkaç 'Biz razıyız Allah da razı gelsin!' sözleri işitildi hafif yollu. Öfkelenen Kamber baba tarafından gür ve toplu halde söylemeleri için uyarıldı cemaat. Birden Büyük Ocak tekkesinin direklerinden birinin dibinden, Ayrancılar gediğinden Dertli Fatma'nın sesi yükseldi; başörtüsünü omuzlarına indirip, olduğu yerde ayağa durmuş haykırıyordu:

"'Ben razı değilim ben, İlik Mehmet'le helalından! Herkes ağzının içinden konuşuyor, fısıldaşıyor yaptıklarını. Ama biri çıkıp da açıkça söylemiyor, böyle sofuluk olmaz!'

"Dede seslendi:" 'Yol açın Fatma bacıya Dâr meydanına gelsin, didar görelim!'...'

Ve Fatma bacı Dâra çıkar. İlik Mehmet'le karısının, köyün topraklarından geçen Ermeni barkanasından (toplu sürgünkervanı) bir yolunu bulup çaldıkları malın hesabını sorar. Verilen yargı; çalınıp saklanılan bu malın ortaya dökülerek paylaşılıp, işlediği bu günaha ortak olmak biçimindedir.

Görgü cemlerinde eşitlik baş ilkedir. Dârda sorgulama sırasında ana-baba, oğul, akraba, karı-koca birbirlerinden çekincesiz şikâyetçi olabilir, birbirlerinin kusurlarını söyleyebilir, ortaya dökebilirler. Örneğin adı geçen romanda rehber Veli Baba boyverme Dârına durduğu zaman, birlikte Dârda bulunan kendi öz helali (eşi) tarafından, Balkan savaşları sırasında başından geçen bir olay büyük bir günah görülerek ortaya dökülmüştür. Bacı kendi kocası adına yapmış ve onu paklamıştır unuttuğunu düşünerek.

Çünkü

"Eğer ol talib günahını saklarsa tarikat-ı Aliye kizbetmiş (yalan söylemiş) olur. Yol haini ve iman uğrusu (düşmanı) olur. Tarikat ona helal olmaz. Yediği lokma haram olur; samah ederse de haramdır ve o Ceme gelen müslüm bacılara baksa namahremdir! ... Aman kardaşlar günahını saklamayıp derdini söyle! Karanlık kabire hiç koyma, burada söyle! Eğer Pir mala tamah edip hakkı batıl ederse, ol talibin hesabını ol pir verir.'' (İmam Caferi Sadık Buyruğu)

Boyverme-Başokutma töreni duruş olarak Fatıma Ana ve Hallacı Mansur Dârı biçiminde birinci aşaması sorgulama ve yargılamadır. Sonra talipler Fazlı Dârına durur, diğer bir deyimle tarığa düşerler. Yani, tarık öbür adıyla erkân çubu ğu altından geçerler. A. Gölpınarlı'nın Bektaşilerde talibin başını tekbirlerler, dediği törenin Alevilerdeki karşılığı bu olmalıdır.

Boyvermiş, yani hizmet görme Dârında sorgulanıp aklanmış musahib çiftler Dede'nin ayak ucunda, birbirleriyle yüzyüze gelecek biçimde; birinin kolu öbürünün başı altında, onunki de öbürünün boynunda olarak, kucaklaşmış durumda yüzüstü yatarlar. Ayakları Dârın başından beri hep yalınayaktır. Eşleri iki bacı erlerinin ayak uclarında, edeperkân (dizkurmuş) durmuş, başlarından indirmiş oldukları örtüleriyle çıplak ayaklarını siler kapatırlar eşlerinin. Sanki ciğerinden hançerlenip öldürülmüş Fazlullah gibi yüzüstü yatmakta bacılar da onların başucunda saçını başını açmış, dizüstünde hafif sallanarak onlara ağlayıp sızlamaktadır.

Rehber de bu ölüleri yurmuş gibi elleriyle dokunarak başına "Tac-ı devlet'', beline "Kemerbest'' ve ayaklarına "Hak-ü türap'' der. Dede sol eliyle sağ elindeki tarık çubuğunu sıvaslarken:

Hal erenler halıdır

Yol erenler yoludur

Gafil olmayın gaziler

Gelen üstadın elidir

Bism-i Şah, destur ya halife!

der. Sonra "Allah-Munammed ya Ali!'' der ve önünde ölmüş gibi yatan, ama gerçekte "Ölüme değin ikrarımıza sadık kalacağız, yolumuzdan dönmeyeceğiz''i simgeleyen yatışta bulunan iki cana bu çubukla üç kez vurur.

Canlar doğrulup her zamanki gibi ayakları mühürlü (Fatma Ana Dârı duruşu) Mansur Dârına dururlar. Sonra eğilerek, tarık çubuğunu üç yerinden niyaz ederken Dede "Altından geçene, suyunu içene sorgu sual olmaya Allaaah!'' diye çığırır. Bu erkân çubuğu çalmaya da boyverme-başokutma töreninin ikinci aşaması sırasında, cemdeki canlardan meydan çevresinde olanlar ayaktadır.

Zakirler özel "Tarık havası'' çalarlar. Bu sırada söylenen nefeslerde üç nefes bir düvazimam sınırı yoktur. Görülüp sorulmuş canların tarık altından geçmesi bitinceye değin, zakirler de ayakta olmak üzere sırayla çalar söylerler. Herdörtlük sonrası, halka halinde ayakta bulunanların tümünün katılımıyla şu tevhid söylenir:

"Allah Allah illallah / İllallah şah illallah!

"Hak lailahe illallah / İllallah şah illallah!

"Ali mürşid güzelşahım / Eyvallah şah eyvallah!''

Genellikle tarık havası çalınırken, ilk okunan nefes Ali'nin dünyadan göçüşü üzerine yazılmış Pir Sultan'ın nefesidir. Onunla konuyu bağlayalım:

İndirdiler kisvetini başından

Soyuyorlar Şahı Merdan Ali'yi

Çıkardılar teneşirin üstüne

Yuyuyorlar Şahı Merdan Ali'yi

  • Fatma Ana ağlar şol yaşın yaşın
  • Dinleyin düldülün şu kişneyişin
  • Hasan'la Hüseyin kıblaya karşın
  • Yolladılar Şahı Merdan Ali'yi

Mürekkebi zemzem ile ezdiler

Üstbaşına mim duasın yazdılar

Kuburunda akdeveye yazdılar

Yolladılar Şahı Merdan Ali'yi

  • Kasdettiler imamların soyuna
  • Ağu kondu imam Hasan payına
  • Kefenini ab-ı zemzem suyuna
  • Bandırdılar Şahı Merdan Ali'yi

Pir Sultan Abdal'ım bu havayınan

Arşa direk dikti bu duayınan

Kamber'in yettiği ak deveyinen

Gönderdiler Şahı Merdan Ali'yi  

Dava Görme ve Düşkünlük Dârı

Bireysellikten çıkartılmış Alevi tapıncındaki musahiblik kurumunun yaptırımları ve en az yılda bir kez görülüp sorulma, yani boyverme-başokutma Dârlarına durup, malını canını ortaya koyarak toplumuna hesap verme zorunluğuna rağmen aksamalar ve aykırılıklar olmuyor değildir.

Alevi ahlakının en önemli ilkesi "benlikten uzaklaşma, öznefsini öldürme''dir. Kötülüklerin kaynağı onlara göre nefsine uyma ve benlikten şaşmamaktır. Elbetteki "Ben'' ön plana çıkınca, kişisel çıkarlar ve mülkiyet duygusu ağırlık kazandığından, özbenliğin doyurulması için her araç kullanılacaktır. Bu demektir ki bireyin çevresindekiler ve toplum zararlanacaktır. Yakından uzağa kötülük yelpazesi yayılarak kusur, günah, kabahat ve suça dönüşecektir.

İnsan topluluklarının her türlüsünde ve toplumun her kesiminde görüldüğü gibi Alevi inançlı toplumun bireyleri de sınıfsal çelişkiler belirlenip büyüdükçe, yaratmış oldukları ilkeler ve yaptırımları dışlayan ve uymayan bireyler hep çıkmıştır. Elbetteki toplumsal yaşam biçimlerini oluşturan inançları doğrultusunda yaratmış oldukları bu ilke ve yaptırımların yanısıra; adaleti sağlamak için uyumsuzları, toplumuna karşı aykırılık gösteren ve suç işleyenleri yargılama düzenini de birlikte geliştirmişlerdir.

Şah Hatayi'den nefes örnekleri vererek hem yol ahlağını hem de kusur ve kabahatların, suçların neler olduğunu görelim. Ayrıca talibin, yoloğlunun nelere uyması gerektiği de işlenmekte bu şiirlerde. Sonra uygulamada suçluların davalarının nasıl görüldüğü ve hangi yöntemle cezalandırıldıklarına geçeceğiz. Burada hem dava görme, yargılama ve düşküne çıkarma hem de düşkünün görülüp topluma kazandırılmasını tek bir başlık altında incelemeyi yeğledik.

Hü diyelim gerçeklerin demine

Gerçeklerin demi nurdan sayılır

Oniki imam katarına uyanlar

Muhammed Ali'ye yardan sayılır

  • Üç günümüş şu dünyanın safası
  • Safasından artık olur cafası
  • Gerçek erenlerin nutku nefesi
  • Biri kırktan kırkı birden sayılır

İhlas ile gelen bu yoldan dönmez

Dost olan dostuna ikilik sunmaz

Eri hak görmeyen hakkı da görmez

Gözü bakar ama körden sayılır

  • Gerçek âşık menzilinde durursa
  • Çerağ gibi yanup yağı erirse
  • Eksikliği kendisinde bulursa
  • O da erdir yine erden sayılır

Şah Hatay'im eder Bağdad'dır vatan

İkilikten geçip birliğe yeten

Erenler katında kıl-ü kal tutan

Yolu dikenlidir hardan sayılır

...

Ben mümünüm deyi dava kılanlar

Gerektir mümünün nişanı kardaş

Fahri alem Muhammed'in nurudur

Mümünler söylemez nisanı kardaş

  • İkrar verip bir gerçekten el tutup
  • Arif ol burhana vahdete yetüp
  • Lahmike lahm olup birliğe yetüp
  • Bir olur küfr ile imanın kardaş

Hoş okursun okuduğun tutmazsın

Bir ahmaksın sen seni farketmezsin

Kendi bilgin ile hakka yetmezsin

Sakın ara yerde kalırsın kardaş

  • Kendi bilgin ile ehli nazarsın
  • İçin arıtmayıp dışın düzersin
  • Elde ayıp görsen küfür yazarsın
  • Sen dahi cümleden betersin kardaş

Yalan dünya için yolar çarparsın

Bilmezem ki ne sıfatta koparsın

Konup gideceğin hanı yaparsın

Varacağın evi yıkarsın kardaş

  • Bu nefsi emmare yedi sıfattır
  • Kovdur gıybettir hırstır hasettir
  • Tamah şehvet cümlesinden eşeddir
  • Kimseye eyleme bühtanı kardaş

Hatayi âşıkın nişanı gerek

Övünmeye delil burhanı gerek

Dervişin zatı sıfatı gerek

Yetemez meclise sıfatı kardaş

...

Muhammed Ali'den kurulu yoldur

Evvel rehberinden kaçana lanet

Evvel ikrar verip sonra dönene

Yapıştığı elden kaçana lanet

  • Erenler bu yolda hazırdır hazır
  • Musahip levnini defterden kazır
  • Gerekse eylesün bin kere özür
  • Onlar gibi yiyüp içene lanet

Aklını beğenüp ikrarın koyup

Kalkup havalanup nefsine uyup

Teberra gömlegün eynine giyup

Azazil yurduna göçene lanet

  • İblis gibi iller aybına bakup
  • Kendünü gözgöre odlara yakub
  • Eliyle boynuna ilmegün takup
  • Gaybet edup sırrı açana lanet
  • Beğenmeyup erenlerin sözünü

Benlik yurduna kondurmuş özünü

Hak kapudan döndürmüştür yüzünü

Azazil donunu giyene lanet

  •  
  • Arifler böyle dediler uluya
  • Azazil neylesün kalbi doluya
  • Teberra okundu yanlış bilüye
  • Kendi bilüsüne uçana lanet

Hatayi'm der bir veliyim yoluyla

Sultanın sohbeti her dem kuluyla

Gönülde kibr olup soğuk dilile

Özün muhabbetten seçene lanet

Bir talip, bir yoloğlu bilerek ya da bilmeyerek toplumuna çevresine zarar verdiğinde, yani bir suç işlediğinde; zarar görenler davacı-şikâyetçi olarak tanıklarıyla birlikte Dede kapısına gelirler. Sonra bir Meydan mahkemesi kurulur.

Dava görme Dârı diye adlandırdığımız bu mahkemede Dede asla tekbaşına karar vermez. Sanık durumundaki talibin suçu kesin olarak saptandığında Dede (Pir, Mürşid), anabacı (başıtaçlı bacı), gözcü, çerağcı (delilci baba) ve rehberden oluşan mahkeme üyeleri ve canların önünde "yol düşkünü''ne çıkartılır. Düşkünlüğü hafif suçlardan birinden almışsa "mürüvvet meydanı'' açılarak Düşkün görme Dârına çekilir. Çok ağır suçtan yaşam boyu düşküne çıkarılmış bir kişi o toplumu terketmek zorundadır.

Ancak resmen devlet mahkemeleri tarafından yargılanıp, cezasını çekerek dönmüş ve ceme girmek görülüp sorulmak isterse, hem hasımları tarafından bağışlanmış barışık olması hem de toplumun onu aralarına yeniden almayı kabul etmesi gerektir. Aşağıda anlatılacağı gibi gözcü ve rehber aracılığıyla Dede'ye ulaştırılıp, Düşkün Görme Dârına çekilir.

Biz burada uzun uzun suçları ve cezalarını incelemeyeceğiz. B. Noyan kitabında "Bektaşi ve Alevilerde Hukuk Düzeni (Düşkünlük)'' başlığı altında geniş bir biçimde çeşitli suç ve ceza örnekleri sergilemiş. Ayrıca N. Birdoğan da benzer bir başlıkla konuyu ayrıntılı olarak incelemektedir.

Biz bir Dâr çeşidi gibi biçimselliğinden hareketle özüne inmeyi deneyeceğiz. Yine Şah Hatayi'den bir nefes geçelim önce. Hatayi büyük bir yol ehli ve önder olarak bu uzun şiirinde yolbozgunu küstahların işledikleri kusurlardan ötürü düşecekleri durumları ve bağışlanmaları için neler yapmaları gerektiğini özetliyor.

Bir sofu bu yolda küstah olunca

Takılıp geriye kalmak görünür

Özelenip tek birliğe geçince

Ahirette murdâr olmak görünür

  • Bu dünyada nefsi için yaşarsa
  • Şeytana uyup da yoldan şaşarsa
  • İki kardeş birbirine düşerse (kardeş: musahib)
  • Anın nasibini bulmak görünür

Birinciden düşen o bir hal olur

İkinciden düşen ne hayal olur

Üçüncüden düşen sinem yol olur

Anı yolu ile bulmak görünür

  • Dördüncüden düşen halı zar olur
  • Beşinciden düşen işi zor olur
  • Altıncıdan düşen yeri nar olur
  • Çok vakit derdine yelmek görünür

Yedinciden düşen yazı kış olur

Sekizinden düşen gözü yaş olur

Dokuzuncudan düşen yolu şaş olur

Anın malı yağma kılmak görünür

  • Onuncudan düşen yola gelemez
  • Onbirinciden düşen ağlar gülemez
  • Onikinciden düşen derman bulamaz
  • Arayıp mürşidini bulmak görünür

Arayıp bir kamil mürşidin bulur

Mürvet deyip günahını ele alur

Erenler yerden gökten kuvvetl'olur

Yüzsürüben Cem'e gelmek görünür

  • Mürşidler o demde Buyruk açarlar
  • Halledip müşkülü anda seçerler
  • Günahına göre kaftan biçerler
  • Salman Pak'a tarık çalmak görünür

Her meşayih sitem-tarık çalamaz

Kaçıncı huruftan geçeceğin bilemez

Sitemli hakkını birisi alamaz

Anı dört kapıya bölmek görünür

  • Şah Hatay'im günahlardan geçilir
  • Hak ganidir bol irahmet saçılır
  • Anda zulumet evinden göçülür
  • Yeniden iptidaya inmek görünür

Şah Hatayi bu uzunca nefesinde 12 düşüşten sözediyor. Bu düşüşlerden birine uğrayan yolarsızları, küstahları tanımlıyor ve sonra yol gösteriyor. Ancak bu oniki düşüşün hangi iyi hallerden olduğu açık değil. Bununla birlikte İmam Caferi Sadık Buyruğu'nda geçen "Oniki farz, oniki işlek ve oniki erkân'' başlıkları altında ilkelerle eşleştirmek olası görülmektedir.

Şah Hatayi'nin nefesinde bir yol arsızının oniki erkânın herbirinden düşüşünde göründüğü durumun tanımlamalarını bulmaktayız. Şah Hatayi mürşitlerin buyruk açmalalarından sözettiği gibi, özellikle dokuzuncu, onuncu ve onbirinci düşüşlere ilişkin yaptırımlar Oniki erkânınkilere aynen uymaktadır. İlgili dizeleri şöyle değiştirelim:

(Sağ mürebbiden) düşen yolu şaş olur

Anın malın yağma kılmak görünür

(Musahiplikten) düşen yola gelemez

(Sohbetinden) düşen ağlar gülemez

(Tanıdıktan) düşen derman bulamaz

Arayıp mürşidin bulmak görünür

Buyruk'taki oniki ilkelere ilişkin belirlemeleri birlikte okuyalım:

"Ve dahi İmam Cafer Sadık'a talib olana erkân budur:

"Birinci kanaat ehli olmalı, ikinci sabır ehli olmalı, üçüncü hulku (huyu, ahlağı) mülayim olmalı, dördüncü cömert olmalı, beşinci gördüğünü örtmeli, görmedim demeli, altıncı pirden rızasız iş işlememeli, yedinci döğene söğene kul olmalı (herhalde barışçıl olmak kastediliyor), sekizinci küfrü iman saymalı, dokuzuncu sağ (gerçek) mürebbi, onuncu sağ musahib, onbirinci sağ sohbet ve onikinci sağ aşina...''

On iki işlekle oniki farzı kısaca özetleyelim:

Birinci işlek kendi özünü tanımak, ikinci marifet tohumunu ekmek, üçüncüsü şefkatli olmak; dördüncüsü rıza eteğini tutmak beşincisi hikmet (bilgelik) sıfatlarını özünde cemetmektir altıncı ve yedinci kendini önemsiz görme, türab olma, hiçliğe yakınlaşmak; sekizinci özünü sabır eline teslim etme; dokuzuncu muhabbet kilesiyle ölçmek, yani sevgi-muhabbet ölçüsü kullanmaktır; onuncu ve onbirinci takva değirmeninde özünü arındırmak ve suyla yoğrulmak (!), irâdet tennurunda (fırın) pişmek ve ihlas sofrasına girmek, özün dervişlere ve fukaralara harcamaktır.

Oniki farz:

  • 1.     Talibe gerektir ki evvel Hakkına doğru sözlü ola, doğru özlü ve helal lokmalı ola!
  • 2.     Kimseye haksız söz söylemeye; dosta ve düşmana, yani ikrardan ve inkardan kamu halka bir göz ile baka. Kendi özünü cümleden aşağı gözleye.
  • 3.     Bildiğini şefkatle halka anlata. Öyle edeple anlata ki yol ve erkâna can va baş vereler. Ve böylece kazancı makbul ola.
  • 4.     İnsanoğlunu aziz göre ve izzet ile birbirine hürmet kıla, hakir tutmaya.
  • 5.     Rızaya teslim ola.
  • 6.     Tevekkeli ola.
  • 7.     Herşeye tahammül kıla.
  • 8.     Tedbirli ola ve herkesten sakına.
  • 9.     Kanaat ehli ola aza kanaat ede ki çoğu bula.
  • 10. Haktan gelecek rızk için gam yemeye.
  • 11. Herkesin işine karışmaya; kendi halinde uzlete (tenha) çekile.
  • 12. Talip olan halk sermayesi ola. Tüm bu zikrolan oniki farz tarikatı ilm-i alamettir.
  • Buyrukta bu üç ayrı başlıkta verilen 12lerin kural ve ilkeler olarak birbirleriyle yakınlığını görmekteyiz. Bunlardan birkaçını yerine getirmeyen, yani bu ilkelerden düşenlerin yol arsızı yani düşkün olabileceklerini Şah Hatayi bize söylemektedir. Hemen belirtelim ki yol düşkünlüğüne karar verilen talibin musahibi da dava görme Dârına çekilip yargılanır. Kendisi bu kusurları işlememiş bile olsa kardaşlığına engel olamdığından sorumlu bulunur, cemdeki canların katılımıyla sorgulanıp yargılanır.

Bedri Noyan'ın "Düşkün Meydanı, Mürüvvet Meydanı ve Düşkün Görülme'' başlıkları altında incelemiş olduğu bölümden vereceğimiz özetle Dava görme ve düşkünlük Dârını açıklayabiliriz:

Meydan erlerinden, yani bir Dedeye (mürşit veya pir) bağlı taliplerden bir kimse, şikâyeti varsa bunu gözcüye söyler. Bir muhabbet meydanı (Koldan kopan erkânı) açılacağı zaman, çerağlar uyarılmadan önce huzura gelip niyaz ederek, Dâra durur ve durumu açıklar.

Gözcü, Şikâyetçiyi Dâr meydanına çağırdığı zaman o kişi tanık ve belgeleriyle Dâra dikilip, şikâyetini ayrıntılarıyla anlatır ve suçlamasının kanıtlarını ortaya kor. Mürşid (uyarıcı) başkanlığında başıtaçlı (anabacı, Dedenin hanımı), çerağcı, gözcü ve rehber şeriat evine girerler. Burası ikrar törenleri yapılmadan önce, musahib olacakların yol abdestini alıp, beyaz kefen bezine dolandıkları ve hazırlandıkları yerdir. Burada oturuma çekilmiş olan mürşid, anabacı, gözcü, çerağcı ve rehberden oluşan heyet, aralarında konuşur tartışırlar. Konuştuklarını ve tartışmaları cemaata açıklamak gözcünün görevidir.

Dede dönünce, hala Dârda durmakta olan şikâyetçi ve tanıkları sitemden geçirir. Bunun için Dede üç boğumlu ve kayın ağacından yapılma erkân değneğini (tarık çubuğu, erkân-ı evliya, zülfikar) yeşil torbasından çıkarır. Ocağın başına gider ve değneğin bir ucunu ocağa dayayarak davacıya:

"Altından geçen ve suyunu içen Hakkı inkar etsin mi?'' O da "Etsin!'' diyerek erkân değneğinin altından bir kez geçer. Bu sırada zakirler saz çalarak, nefesler söylemekte ve düvazimam okumaktadırlar. İkinci kez mürşid sorar:

"Altından geçip, suyundan içip kötü dille gaybet eden Hak yönünden dur (inkarcı) olsun mu?'' Davacı yine "Olsun!'' diyerek değnek altından geçer. Üçüncü kez mürşid:

"Kardeşine bilmeden de olsa kemlik edenin kanı yezid kanı olsun mu?'' deyince o da "Olsun!'' diyerek tarık altından üçüncü kez geçer. Böylece şikâyetçiye, kesin olarak doğru söyleyip söylemediği, Meydanda bulunanların huzurunda bir kez daha yemin ettirilerek tekrarlatılmış olur. Ondan sonra tanıklar da aynı biçimde yemin ettirilir.

Sıra şikâyet edilen talibe gelmiştir. O kimse önceden zaten gözcü tarafından bilindiğinden meydan odasına, yani cemevine alınmamıştır. Eğer bir yolunu bulup da içeri girmiş olursa, Dedenin elini öpmeğe geldiği zaman Dede ona elinin tersini öptürür. Bu işleme uğrayınca kendiliğinden dışarı çıkar. Orada da papuçlarının burun tarafını dışarıya doğru dönük bulur. Çünkü iznikçi-papuççu hizmet sahibine gerekli buyruk gönderilmiştir. O talip hakkında birşeyler döndüğünü anlamıştır artık. Sürekli kendisini izlemekte olan gözcüye durumu sorar O da:

"Görülecek günün var, sabret!'' der. Bunun üzerine sanık durumundaki talib dış kapıdakı kapıcının yanında ya da kahve ocağında bekler. Bir süre sonra meydan odasına çağrılır sanık. O da meydan odasının eşiğine niyaz ederek, içeriye girmeden eşiğin dibinde peymançeye geçer, yani Fatma Ana Dârına durur. Dava görme Dârının ikinci aşaması başlamıştır. Sanık da tanıklarırını gösterir. Dârda hepsi dinlenir, ifadeleri alınır. Ayrıca davacının tanıkları gibi bunlar da tarık değneğinin altından geçirilerek yemin ettirilir.

Bu sanık dinleme Dârı da yeminle sonra erince mürşid, anabacı, gözcü, çerağcı ve rehberden kurulu heyet yine şeriat odası denilen yere geçerler; durumu inceler, konuşur ve tartışırlar. Bir karara vardıktan sonra Meydana dönerler.

Kahve ocağında ya da kapıcının yanında beklemekte olan sanık durumundaki talip çağrılır. Bu kez diz çöküp meydan odası eşiğine başkoyar. Rehber tarafından boynuna tığbent (teslim kemendi anlamında burada!) geçirilip, başı açık, yalınayak ve sırtında kefen denilen düz ve dikiş siz beyez gömlekle Meydene getirilir. Zakirler sazlarıyla yeniden düvazimam çalar ve okurlar bu sırada. Sonra zakirlerden biri sazsız ve yüksek sesle şu Bağ Tercümanını okur:

Bismi Şah Allah Allah!

Hakkın kılıcı keskin olur mümin kalbin incitme

Bu meydanda ezel ebed gerçek vardır yalan yok

Bu meydana eğri bakan Mervanlara aman yok

Bu çerağın ışığını geçirene zaman yok

Bu ocağı söndürene umulmadık ziyan yok

İkrarına münkirlere erenlerden yaman yok

Hakkın kılıcı keskin olur mümin kalbin incitme!

Bundan sonra Mürşid heyetle birlikte alınan kararı bildirir. Karar cematta tartışılır. Eğer o kimse haksız bulunmuş ve davayı kaybetmişse artık "Düşkün'' sayılır. Gözcü onu dışarı çıkarırken:

"Yuuuf münkiree! Lanet yezide!'' diye bağırırlar. Bu şekilde geçici düşküne çıkarılan talibin kardaşlığı ve bacılığı, kendi eşi ve yol kefilleri az sonra destur alıp onun yanına uğrarlar. Düşkün artık kendi evine gidemez. Musahibi onu en yaşlı kimsenin evine sığındırır. Başıtaçlı eşiği olması yeğ tutulur. Ertesi gün düşkünün toplumla ilişkisi kesilmeye başlar. Örneğin davarları sürüden çıkarılır. Kırk gün çocukları ve karısıyla, evine kimse uğrayıp konuşmaz. Onun ayak basıp el sürdüğü yere kimse elini sürmez ve ayak basmaz. Ayrıca verilmiş bir ceza (para cezası, çelik urmak, süreli veya süresiz sürgün) varsa o da uygulanır.

Yukarıda Şah Hatayi'den vermiş olduğumuz uzun nefeste oniki erkândan düşmeyi ve düşen yol küstahının bir mürşide ulaşarak, kendini bağışlatıp yola alınabileceğini kısa tanımlamalarla görmüştük. Ama Hatayi'nin mürşidlerin oturup buyruğa bakmaları gerek, diye önerdiği atalarından Şeyh Safi'nin buyruğu (İsmail bin Halil, Menakıb-i Şeyh Safi elyazması) üç sünnet ile yedi farzı yerine getirmeyenler için bu tür "Düşkünlük cezaları'' saptamıştır. Bedri Noyan Dedebaba adı geçen elyazmasından alıntılar yaparak şöyle sıralamaktadır üç sünnet ve yedi farzdan düşenler için verilecek cezaları:

"Birinci sünnetten düşene, yani dilinden Tevhid eksik olursa; yola boyun verdiği takdirde kendi istediği biçimde hizmet yapar, neziri (hakullah) ve özürü kabul edilir. İkinci sünnetten düşerse, yani adavet kibir, kin, buğz ve haset ederse; bir akça tercüman, üç akça halife hakkı alasın! Üçüncü sünnetten düşer, yani doğru söylüyene karşı gelirse; üç tarık çala, üç akça tercüman ve üç akça halife hakkı, beşakça da Pir-üstad hakkı alasın!

"Birinci farzdan düşer, yani sır söylerse; beş tarık vurula, beş akça tercüman halife hakkı, yedi akça üstaz hakkı alasın. İkinci farzdan düşer, yani söz birliğinden çıkarsa (zira ikinci farz talip bin bilir ise de bir dilden ötmek, tek ağızdan konuşmaktır.) altı tarık vurula ve yedi akça tercüman, beş akça halife ve onbir akça ustaz hakkı alasın!''

Bu şekilde üçüncü farz (bir günah işleyip özün beyan ederse, gaybet ve yalan söz ile yemin ederse), dördüncü farz (yani mürebbi hakkını vermezse), beşinci farz (kemerbest kuşanıp, el öpüp tövbeye geçmezse), altıncı farz (musahibiyle birlikte ceme gelmezse), yedinci farzlardan (özünü mürşidine yetirmezse) düşerse aşama aşama akçalar artmakta ve tarık çalmaların sayısı yükselmektedir. Tarık vuruşların sayısı kırkyediye yükselirken, akça yetmiş dokuza kadar çıkmaktadır.

Eğer düşküne çıkarılmış talibe daha büyük ceza verilmemişse kırk gün sonra evine sığınmış olduğu eşik ıssı suçlu adına, onun ikrar verdiği geceki görgü ceminde bulunmuş olan canları çağırır. Aralarında mürüvvet (mertlik) meydanı açıtırmak için konuşur tartışırlar. Bu geçici düşkünün, yani suçlunun topluma geri dönebilmesi yapılan bir törendir. Bu dilek rehber ve mürşide iletilerek, anlaşma yoluyla mürüvvet meydanı açılabilir.

Bu töreni dava görme Dârının üçüncü aşaması ya da düşkün Dârının birincisi olarak almak olasıdır; çünkü bağışlanmanın ilk adımıdır. Mürüvvet meydanı açılmasıyla, erenlere bağlı kapı açılmıştır artık. Ve cemden uzaklaştırılarak cezasını çekmiş talip, "Medet mürüvvet!'' deyip mürşid kapısına gelerek, eşiğe yüz sürmektedir. Pir Sultan ve Nesimi'nin nefeslerinde bunu nasıl duygulu dizelerle dile getirdiklerini görelim:

Eksikliğimi aldır dergâha geldim

Bin kanım var bir mürüvvet erenler

Aradım hatamı özümde buldum

Bin kanım var bir mürüvvet erenler

  • Erenlere bağlı kapıyı açarlar
  • Müşkülünü müşkülünden seçerler
  • Kanedenin günahından geçerler
  • Bin kanım var bir mürüvvet erenler

Hey erenler benim yüzüm yerdedir

Yüzüm yerde ise özüm Dârdadır

İkrar nerde ise iman ordadır

Bin kanım var bir mürüvvet erenler

  • Beşincide yer ile gök dolmuştur
  • Altıncıda vakit tamam olmuştur
  • Kerem Muhammed Aliden kalmıştır
  • Bin kanım var bir mürüvvet erenler

Akgül Muhammed'in alın terinden

Kerem Muhammed'den mürvet Ali'den

Pir Sultanım böyle aldık uludan

Bin kanım var bir mürüvvet erenler

Bugün erenlere kurban / Serim meydanda meydanda

İkrarım ezelden kadim / Canım meydanda meydanda

Yanarım yoktur dumanım / Gönlüm yoktur imanım

Al malın yarlıga canım / Varım meydanda meydanda

 

Kellemi koltuğma aldım / Kan ettim kapına geldim

Ettiğime pişman oldum / Dârım meydanda meydanda

 

Münkir irakipten kaçın / Mümine hulle don biçin

Ben bülbülüm bir gül için / Zarım meydanda meydanda

 

Gerçek olan olur gani / Gani olan olur veli

Nesimi'yem üzen beni / Derim meydanda meydanda

Eksiğmi aldım da meydana geldim

Aman mürvet günahkarım erenler

Kabahatım andan cürmümü bildim

Aman mürvet günahkarım erenler

  • Şeriat taşından bir taş kaldırdım
  • Marifet ehlinin gülün soldurdum
  • Ne yaman kanlıyım nefis öldürdüm
  • Aman mürvet günahkarım erenler

Yoldan çıktım ise yola getirin

Kırılmış dalların şurda bitirin

Pişirip kotarıp bezme getirin

Aman mürvet günahkarım erenler

  • Pir Sultanım eydür sözün hatasın
  • Kadir mevlam bilir bunun hatasın
  • Var bir amel kazan hakka yetesin
  • Aman mürvet günahkarım erenler
  • Mürüvvet meydanı açılınca eşik ıssı, düşkün talip için şefaat ve bağışlanma ister. Burada işlenen suç bir daha tartışılır. Bazan suçlunun bağlı oldukları Ocağa veya Hacı Bektaş'a gidip, oradan izin almalarına karar verilir. Böyle kabul edilirse gözcü düşkünü getirir. Yine boynunda tığı bend takılı ve belden aşağısına peştemal sarılmıştır. Eşikte yüzükoyun yatar ve bağışlanmasını diler ve mürüvvet (burada af istemek, bağışlanmayı dilemek anlamında) ister erenlerden.

Böylece sürünerek meydana gelir. Önceden hazırlanmış ve beheri altı batman ağırlığındaki iki el değirmeni taşı boynuna takılarak Dâra çekilir. Bu Dârda ona eziyet verilir; bu işkence bir çeşit ceza infazıdır! Bu suçu bir daha işlemiyecek ve anısını bilinçaltında taşıyacaktır.

Üstelik yarı çıplak altmış kilo ağırlığındaki taşları taşıyarak Dârda beklerken, mühürlü olan ayak bileklerinden de bağlıdır. Zakirler saz çalarak, üç nefes bir düvazimam ya da üç düvazimam dan sonra bir Allah Allah! (yani dua edilir) söylerler. Sazcılar düvazimamları bitirdikten sonra Dede de duasını etmiştir.

Dârda bekleyeni yeni görüyormuş gibi; "Bu küstahı, edepsiz hayasız yol arsızını dışarı çıkarın! Yürütün şunu!'' diye bağırır dizüstünde doğrularak. Ayakları çözülen Dâr çeken talip boynundaki taşlarla gerisin geri çekilerek, ya da dört elle geri geri sürünerek kapının eşiğine dek üç kez gidip gelir ve:

"Mürüvvet Meydanın, kerem evliyanın suç kulların! Pir aşkına günümü görün, kurtarın beni, suçumu düzün! Suçlarım şundan şundan ibaret! İşte ortaya döküyorum!''

der.

Dede:

"Senin bu suçla yükünü kaldıramam, günahlarını boynuma alamam! Pire var, cemalullaha sığın! Ben seni Ali'ye saldım, o nasıl bilirse öyle yapsın!''

dedikten sonra Hatayi'nin aşağıdaki nefesini şiir olarak, gülbenk çeker gibi okur. Ya da zikirlerin çalıp söylemesini ister:

Dön beri dön beri yüzün göreyim

Ben seni Ali'nin yoluna saldım

İkrarı boynuna zincir olası

Ben seni Ali'nin yoluna saldım

  • Dosttan ayrılmışım bugündür yasım
  • İşitsin avazım dinlesin sesim
  • Yollar karim olsun ikrarın hasım
  • Ben seni Ali'nin yoluna saldım

Fatma'na oturur muhkem yurduna

Yüzün'gören yanmaz tamu oduna

İmamda okunan hutbe adına

Ben seni Ali'nin yoluna saldım

  • Şah Hatayi'm eydür dertlerim koman
  • Yezitler çevirmiş vermiyor aman
  • Yardımcımız olsun on iki imam
  • Ben seni Ali'nin yoluna saldım

Eşik ıssı, yani düşkünün evine sığındığı kişiyle birlikte Pir ocağına ya da Hacı Bektaş'a gider Dârdan indirilince. Düşküne çıkarılmasından itibaren ve Pir ocağını ziyareti sırasında ailesi ve çocuklarıyla hep musahibi ilgilenmek tedir. İşleri güçleri ve geçimleri hep onun üzerinedir.

Düşkün talip ve eşik ıssı köylerine döndüklerinde, aynı akşam doğru meydan odasına varırlar ve düşkün görme Dârına çekilir. Bu Dâra çekilen düşkünün düşkünlük durumu kaldırılır.

Düşkünlük durumunun kaldırılması demek, o kişinin hukuki, medeni ve kişisel bütün haklarının geri verilmesidir. Düşkün Dârı başlamadan önce bir kurban hazırlanır. O kişi düşküne çıkarıldığından beri ne evine gidebilmiş ve ne de eşini görebilmiştir. Bu nedenle karısının da bu meydanda olması gerekir. Düşkün kadın olursa onun için de kurallar aynıdır; durum farklı değildir ve aynı süreçlerden geçer. Sonra zakirlerden biri yukarıdaki "Hakkın kılıcı keskin olur, mümin kalbin incitme! bağını'' okur. Rehber aracı olarak, oradaki cnların hepsinin hakkını helal etmelerini ve düşkünün Dâra çekilerek görülmesi için izin ister. Sonra düşkün yukarıda açıklamış olduğumuz görülüp sorulma, yani boyverme-başokutma Dârından geçirilerek görülmesi tamamlanır ve düşkünlüğü kalkar.

Düşkün Dârının yukarıda bir örneğini sunduğumuz cezalandırıp aklanma süresi ve biçimi Dedelerin uygulama yeteneği ve suç yorumlamalarına bağlı. Bedri Noyan'ın kitabına almış olduğu Alevi Dedesi Musa Karasoy'un bir uygulaması ise şöyle:

Komşu Sünni köyünden bir kadınla zina suçu işleyen bir talibe on yıllık düşkünlük ve sürgün cezası verilmiş. Bu süre bitip de "aman mürüvvet!'' diye mürşid kapısına geldiğinde "Defol, iki yüzü kara, maskara!'' diyerek onu kovmuş. Üçüncü keresinde meydana alıp rehberine cemdeki canlara danışmış. Onlar da bu süre içinde kendisinin düzeldiğine inandıklarını söylemiş ve arka olmuşlar. Böylece ona bir görülme fırsatı vermesini talep etmişler.

Dede düşkünün boynuna su dolu büyük bir testi asmış. Niyaz durumuna indiği, yani elleri göğüste öne doğru eğildiği an sivri ucu alnına değecek biçimde bir sopa çakılıyor önüne. Bu şekilde dururken yüz sopa vurulmasını buyurmuş Dede. Cem erenleri, ona arka olan talipler, "beş tanesini bana, beşini bana, onunu bana!'' diyerekten yarıya kadar indirmişler sopa sayısını.

Ama bu dayak faslından sonra hemen indirilmemiş talıp. Zakirler üç nefes bir düvazimam okuyup bitirinceye değin su dolu testi boynunda ve alnına sivri uçlu kazık, öylece bekletilmiş Dârda. Böylece düşkünlüğü kaldırılarak görgüye alınmış.

"Son Görgü Cemi" adlı romanımızda kullandığımız Vahap sofunun çekildiği düşkün Dârı motifi, köyde anlatılan çok eski bir uygulanıma dayanıyordu. Çok ağır bir suç işlemiş olduğuna karar verilen bir talib boynuna asılmış 50-60 kg.'lık taşlarla meydan ateşini çiğneme cezasına çarptırılabiliyor.

O cezaya hiç layık olmadiğina ve suçsuzluğuna candan inanmış böyle bir talip, tıpkı romandaki Vahap sofu gibi korkusuzca ateşi çiğneyip, "kuşgözü kadar bile yanık'' almadan Dârdan inerek görülüp-sorulmaya hak kazanır. Kısacası kendi öz toplumu içinde hep onlardan biri olarak yaşama hakkına yeniden kavuşur. Üstelik bu olağanüstü durum yüceltir onu ermiş kılar.

Düşkün Dârına ek:

Oniki Burç (Alevilikte Suçlar ve Cezalar)

Alevilikteki suçlar ve cezaları, geçici ve uzun düşkünlük dönemlerini belirleyen ve oniki burç adı adı altında oniki geniş maddeyi içeren bir elyazması, Hasan Nedim Şahhüseyinoğlu tarafından bulunmuştur. Ancak yazmanın hangi tarihte hazırlanmış olduğu ve eskiliğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. Malatya Balıyan Alevileri Dedesi Hüseyin Saka'nın elindeymiş. Bu yüzden kuşkuyla bakıyoruz.

Yazarın "Malatya Balıyan Aşireti" isimli kitabından aynen alıyoruz:

"1. Burç: Mürşidi kamiliin, mürşidin, pirin ve rehberin sözünü dinlemiyenler, komşular ve aileler arasında söz gezdirenler, başkalarının kapısını ve penceresini dinleyenler, yalan yere yemmin edenler, ihbarcılık yapıp komşularını birbirlerine düşürenler; kendi kulaklarıyla duymadıkları ve gözleriyle görmediklerini 'duydum, gördüm' diye yalan söyleyenler ve böylece komşular ve akrabalar arasında fesat vererek körükleyenler suçludurlar.

"Buyruk uyarınca düşkün sayılırlar. Bu gibi suçları işleyenler pirin öncülüğünde toplanmış cemaatın huzurunda 15 dakika ayakta bekletilir. Hafif ısıtılmış demirle dili dağlanır. Beş sopa vurulur. Cemdeki canların huzurunda tövbe ve yemin ettirilir.

"2. Burç: Tarla sınırı bozanlar, özellikle meyvalı ağaçları kesenler, sebze ve bostanları söken ve bozanlar; çocuklarının eğitimini yaptırtmayanlar, sağlam olduğu halde çalışmayanlar; komşularının hayvanlarını bilerek öldürenler ve sahibinin rızası olmadan bağına bahçesine girenler suçludur. Bunlara şu tür cezalar verilir:

"İki yıl görgüden uzaklaştırılır. Bu süre içinde yakınları dahil hiçbir komşu kendisiyle ilişkide bulunmaz. Üçüncü yıl bittikten sonra suçlunun boynuna bir ip takılarak rehber tarafından pirin ve cemaatın huzuruna çıkartılır ve merkep gibi üç kez anırır. Sonra boynunda 4 hokka (5, 132 kg.) ağırlığında bir yükle Dârda yirmi dakika bekletilir. 17 sopa vurulur ve kızgın demirle elleri ayakları dağlanır. 13 akça halife, 20 akça pir hakkı olmak üzere para cezası kesilir. Görgü canları için bir kurban kesip lokma sunar.

"3. Burç: Komşularının ve başkalarının canlı veya cansız mallarını çalanlar, boş yere başkalarına hakaret edenler suçludurlar.

"Çaldığı mal ve paralar tanıklarının ıspatıyla, olduğu gibi yeniden sahiplerine geri verilir. Yok etmişlerse bedeli ödenir. Her kime döverek hakaret etmişse, o da aynı cisimle kendini dövecektir.

"Bu tip suçlu olanların üç yıllık düşkünlükleri olur; görgüye ve cem erenlerinin huzuruna çıkamazlar. Hiç kimse kendisiyle ilişki kurmaz ve yardım edemez. Üç yıl sonra rehber onu alarak, ip boynunda pirin huzuruna Dâr meydanına çıkarır. Gelirken köpekler gibi havlayacaktır. Pir ve cemaatın huzurundan iki kez kovulacak ama aynı şekilde yeniden geri gelecektir. Bu kez boynuna üç hokkalık (3, 850 kg.) bir ağırlık asılarak yirmi dakika bekletilir. Sonra kırk sopa vurulup, ayakları kızgın demirle dağlanır.

"Ayrıca bu kişiden 18 akça halife, 28 akça pir hakkı olmak üzere para cezası alınır. Cemdeki canlara bir kurban alıp kestirdikten sonra görgüsü yapılır.

"4. Burç: Komşu ve akrabalarının evlerini, harmanını ve ormanları yakıp tahrip etmiş, topluma ait köprüleri, bentleri, sulakları, yolları ve benzeri ortak mallara zarar vermiş olanlar suçludurlar.

"Bu kimseler tam beş yıl görgü cemi yüzü göremezler. Yaktıkları, yıktıkları ve zarar verdikleri yerleri onarmak zorundadırlar. Her türlü ilişki ve yardımlaşma kesilmiştir bu süre içinde. Zararlar ödendikten sonra rehber önderliğinde pir huzuruna çıkar.

"Rehber, suçlunun boynuna kirli ip bağlar. Hem it hem de merkep gibi bağırtarak pir ve cemaatın önüne çıkartır. Meydanda yedi hokka (9, 981 kg) ağırlığında bir cisim boynuna asılı olarak yarım saat ayakta, yani Mansur Dârında bekletilir. Kırk sopa vurulur ve ayrıca yine kızgın demirle el ve ayakları dağlanır. 40 akça mürşid ve 50 akça ise pir hakkı alınır. Ondan sonra bir kurbanla görülüp sorulabilir.

"5. Burç: Kızını Allahın emriyle birine vermiş, yani sözü kesilmiş ama sonra sözden dönüş yapıp, bir başkasına vermiş olanlar, kıyılmış nikahı bozanlar ve bunu yapanlara yardım edenler suçludurlar.

"Altı yıl ceme alınmazlar bu gibiler, düşkündürler. Komşuluk ve akrabalık ilişkileri kesilir. Bu süre içinde selam-sabah kesilir ve kimse yardım edemez onlara. Ekmek vermez ve ekmeğini yemezler. Altıncı yılın sonunda rehbere gelir ve rehber onun boynuna pisliğe batırılmış bir ip takar huzura getirir.

"Dâr meydanına çıkarken domuz gibi burnunu yerde sürür, it gibi ürür ve merkep gibi anırır. Ağlayıp sızlayarak meydana varır. Cemaat da onunla birlikte ağlayarak Oniki İmama, ehlibeyte ve Allah Muhammed Ali'ye yalvarırlar, dua ederler onun için.

"Pir ve cemaat huzurunda on hokka (12, 930 kg.) ağırlığında bir cisim boynunda asılı olarak yarım saat ayakta bekletilir ve altmış sopa vurulur. 50 akça mürşid, 65 akça pir ve 110 akça rehber hakkı alınır. Tövbe ve yeminden sonra ancak bir kurban keserek cem törenlerine katılabilir.

"6. Burç: Faize akça (para) verenler, alanlar ve aracılık edenler, bu yolla borçlandırarak bir kimsenin evini, tarlasını bağ ve bahçasını alanlar; hileyle veya zorla başkalarının mallarını elinden alanlar, kumar oynayan ve oynatanlar, bu yolla da başkasının mallarına ele geçirenler 'Günah-ı Kebir' işlemiş olurlar.

"Bu gibi düşkünler de altı yıl Muhammed Ali yolundan uzak kalacaklardır. Her türlü komşuluk ve akrabalık ilişkileri kesilecek; ekmeği yemeği yenilmeyecek ve selam bile verilmeyecek.

"Düşkünlük süresi bittiğinde rehber pislikle yoğurulmuş bir ipi boynuna takarak pir huzuruna getirecek ve hayvan gibi dört ayaklı olarak yürüttürecek. Bu durumda sırtında üç batman (23, 084 kg.) ağırlığında yük taşıyacak. Domuz gibi burnunu yere sürecek. Ondan sonra pirin ve cemaatın önüne alınacak. Burada aynı yük boynunda kırkbeş dakika ayakta, yani Dârda bekleyecektir.

'45 sopa vurulduktan sonra kızgın demirle el ve ayakları dağlanacak. Tövbe ve yemin ettirilecek. 60 akça halife, 70 akça pir ve 125 akça rehber hakkı alındıktan sonra bir kurbanla görgüye girecektir!

"7. Burç: Karısını boşamış olanlar, boşanmamış nikahlı kadın kaçıranlar ve bunlara yardım edenler suçludur. Bu suçları işleyenler yedi yıl pir ve çemaat huzuruna çıkamazlar, düşkündürler. İneği, öküzü ve davarlarını köyün sığır ve davar sürüsüne katmazlar. Onlarla, evine gidip komşuluk edilmez. Selam verilip, selamı alınmaz ve ekmeği yenilmez.

"Bu kişi yedi yıl sonra rehbere götürülür. Rehber, pisliğe batırılmış ip boynunda yederek pir huzuruna getirirken eşek gibi anıracak ve domuz gibi burnunu yere sürecek ve üç kez huzurdan kovulacak. Ama üç kez de aynı biçimde davranacak.

"Üçüncüsünde kabul edilecek. Dârda ağır bir cisim boynunda bir saat bekletildikten sonra seksen sopa vurulacak. Ayrıca taşlı ve dikenli yolda bir saat yalınayak yürütülecek. Dili ve ayakları kızgın demirle dağlanacak. Huzura gerçek kabul bu cezalardan sonra olacaktır.

"Yeniden Muhammed Ali yoluna girmesi için üç kurban kesecek. Kurbanlardan birisi köpeklere atılacak. İkincisi öksüzlere ve küçük çocuklara, yani cem dışındakilere dağıtılacak. Cemdeki canlara getirdiği o yılın kurbanı ayrı kazanda pişirilip dağıtılacak. Görgülü canların kurban aşına karıştırılmayacak.

"Ayrıca 90 akça halife, 100 akça pir, 150 akça rehber hakkı olmak üzere para cezası alınacak. Bunun dışında boşadığı kadın evlenmediği sürece, yıllık nafakasını düzenli olarak ödeyecektir.

"8. Burç: Kuran'ın ayetlerini değiştirenler, yanlış yorumlayanlar (!) peygambere ve ehlibeytine dil uzatanlar, ehlibeytin buyruklarını inkar edenler çok büyük günah işlemiş suçlulardır. 12 yıl pir huzuruna çıkamaz ve görgüye alınmazlar. Ölürlerse ölüsüne gidip cenaze namazını kılmazlar. Ekmeği aşı yenilmez ve evine ayak basılmaz ve hiç bir şekilde konuşulup yardımda bulunulmaz.

"12 yıl sonra rehbere gidip, yaptıklar fenalıklardan kurtulmuş olduğunu tövbeler ederek bildirir. Rehber onu ceme ulaştırmadan önce vücudunun üst yanını soyurtup pislik sürer; boynuna da pisliğe batılmış ip bağlayarak pir huzuruna çıkartır. Buraya getirilişinde havlatarak, anırtarak ve domuz gibi burnu yere sürtülerek hakaret edilir.

"Suçlu içeri girip, bu hakaretlere uğradığında, cemdeki canlar onun yüzünü görmemek için ağlayıp sızlayarak toptan yere kapanırlar. Allaha, peygambere, ehlibeyte yalvarırlar. Suçlu üç kez kovulur. Her gelişinde aynı davranışlar içinde getirilir. Üçüncü gelişinde herkesten ayrı ve tek başına oturmak üzere kabul edilir. Ancak ayrı pişirilip dağıtılması koşuluyla iki kurban kesmesi gerekmektedir. Bu geliş sadece cem törenlerini seyretmek içindir, görgüye sorguya katılamaz.

"Ertesi yıl üç kurbanla meydan açılır. Kurbanlardan biri köpeklere atılır; diğeri öksüzlere, kimsesiz ve yoksullara dağıtılır, üçüncüsü cemaata getirilir.

"Pir ve cemaaten önünda boynuna onbeş hokka (19, 245 kg.) ağırlığında bir cisim asılarak bir saat bekletilir. Arkasından 90 sopa vurulur, kızgın demirle elleri ayakları ve dili dağlanır. 100 akça mürşid, 130 akça pir ve 30 akça rehber hakkı olmak üzere para cezası kesilir. Bunlar da yeterli değildir görgüye girmesi için. Yine yeri cemaatın en arkasıdır. Üçüncü yıl bir kurbanla gelip, görülür.

"9. Burç: Nefsine ve hırsına uyarak veya kin ve öc almak amacıyla insan öldürenler en büyük suçludur. Böylesi bir suç işleyenler 30 yıl pir ve görgü yüzü göremezler.

"Bütün komşular ve akrabaları ondan ilişkilerini kesecek! Onu gören sofular ve bacılar, ağlayarak yüzlerini çevirecekler. 30 yıl ekmeği yemeği yenilmeyecek. Arkadaşlık edilmeyecek ve selam verip selam alınmaya cak. Hiç bir surette yardım edilmeyecek.

"30 yıl sonra rehbere götürülecek. Rehber onu alıp pir ve cemaatın huzuruna getirecek. Pir oradaki canların önünde kendisine şöyle diyecek:

"'Bir kurban getireceksin. Kurban kesilecek ve kazanda kaynayacak. Kurban etinin kaynamakta olduğu ocağın bacasının içine seni başaşağı gelmek üzere asacağız. Kurbanın pişinceye dek bu durumda kalacaksın. Eğer ölürsen şehitsin, kurtulursan gerçek sofusun. Kabul ediyor musun etmiyor musun?'

"Suçlu kabul ederse bu işlem yapalacak. Kabul etmiyorsa ölünceye dek her türlü akrabalık ve komşuluk ilişkisi kesilip, köyden kovulacak. Öldürdüğü adam aynı evin içinde zina suçuyla öldürülmüşse ve tanıkları bile varsa bu suç sayılmayacak!

"10. Burç: Bakire bir kızı zorla ya da kandırarak iğfal etmiş ama evlenmemiş ve geleceğini karartmış olanlar gaddardır, kâfirdir, münafıktır. Böylelerinin derdine derman bulunmaz. Lanetli şeytandırlar. Kazandıkları haramdır. Komşuluk haramdır ve ölünceye dek düşkündürler.

"Hiç bir pir, mürşid, rehber, talip, komşu ve akrabasını görmeyecektir. Herhangi bir pir veya mürşid onu ceme alır, bağışlayıp görürse, o pir veya mürşid de ebediyen suçlu olur. Yıkadığı, pakladığı talip asla temiz olamaz. Hiçbir makama oturup, karar veremezler.

"Herkim ki o suçluyla ilişki kurarsa, yardım ederse o kimseler de suçlu olurlar. Birkimse, zorla iğfal edilmiş o kızı kendine eş olarak alırsa, kazanacağı sevap yer ile gök arasını dolduracak kadar büyük olur. Bu evliliğe bütün melekler imrenirler, sevinir ve tanıkları olurlar.

"11. Burç: Musahibinin, pirin, mürşidin, rehberin ve kirvesinin karısıyla zina edenler, kızlarını almış olanlar veya nikahlı ve sözlü kadınlara tecavüz edenler, ırz düşmanları büyük suçludurlar. Böylesi suçluların derdine derman olunmaz. Böyleleri kâfirdir, gadDârdır, münafıktır ve şeytanı laindir.

"Bunlar yezit lanetullahtırlar. Nemrud'un ve Firavun'unun sıfatından olup, hiçbir surette ehli beyt ve ehli müslim tarikatına alınamazlar. Böyleleriyle hertürlü ilişki kesilir ve sürdürenler de suçludur. Bu ebedi düşkünlerin bağışlanması mümkün değildir.

"12. Burç: Mürşidini, pirini, rehberini, musahibini ve kirvesini öldürenler, livata yapanlar (erkeklere tecavüz edenler) veya tüm bu suçları işleyenlere yardım edenler en büyük suçludurlar. Hiçbir din ve mezhebe ve ne de tarikata alınamazlar. Komşulukları kabul edilmez; kapısının önünden dahi geçilmez. Kesinlikle her türlü ilişkiler ve yardım kesilir. Böyleleri cehennemliktir ve cenaze namazları kılınmaz. Bunlara yardım edenler, yolda görüp yüzünü çevirmeyenler, selam verip alanlar dahi suçludur...''

Hangi tarihte hazırlanmış olduğunu ve neden 12 Burç adı verildiğini - belki suçların giderek ağırlaşması ve cezaların yükselmesi neden gösterilebilir! - kesin olarak bilemediğimiz, 12 madde halinde tertiplenmiş "Alevilikte suçlar ve cezalar''ın, Şeyh Safi Buyruğu'ndan alınarak değiştirilmiş olduğu düşünülebilir.

Laik ve çağdaş devlet ve toplumun gelişmiş adalet sisteminde elbetteki bu tür cezlandırmalara yer yoktur. Ancak ilk bakışta ağırmış gibi görünen cezaların, verilen ayrıntılar dikkatle okunduğunda, gerçekte caydırıcı niteliklerinin ağır bastığı anlaşılır.

Şeriat hukukunda çeşitli suçlara verilen; "Göze göz, dişe diş!'' cinsinden, Vendetta (lat. Vindicta, yani bireysel intikamla cezasını verme!) ilkel hukuku çerçevesi içerisinde, "El ayak kesme, dil koparma vb.'' cezalarının yanında, caydırıcı düşkünlük cezaları çok hafif kalmaktadır. Burada ayrıntılı karşılaştırmalara girmeğe de gerek bulunmamaktadır.  

Muhabbet Dârı

"Sevme, sevgi, sevmek; dostluk ve dostça içten konuşmak'' gibi anlamlarda kullanılan muhabbet sözcüğü Alevi-Bektaşi felsefesinin özyapısındaki temel taşlardan en önemlisidir. Genci divan tarzındaki bir nefesinde şöyle söylüyor:

Muhabbettir eya dader rumuz-u sırrı vechullah

Muhabbetle küşad oldu kitab-ı küntü kenzullah

...

Muhabbetle silindi perde-i zulmet eya sadık

Muhabbetle bulur tahkik gönül rah-i visalullah

  • Muhabbetle derunun varını âşık mutahhar kıldı
  • Muhabbetle erer menziline abd-i atiullah
  • Muhabbetle müzeyyen kıl vücud-i kisverin ancak

Muhabbetle olur labud sana esrar-i keşfullah

Açıklamaya çalışalım: Ey kardeş Tanrı'nın yüzünün gizemi, muhabbetle bütünlendi... Tanrı'nın küntü kenzen (gizli hazine) kitabı bu sevgiyle açıldı. Ey sadık dost! Karanlığın perdesi muhabbetle yırtıldı. Gönül Allah'a varmanın yolunu ancak sevgiyle, yani muhabbetle bulabilir.

Ey âşık içinde varolan benliği muhabbetle pakla. Çünkü Tanrı'ya bağlı olanlar ancak muhabbetle menzile ulaşırlar. Vücut ülkesini ancak sevgiyle donatabilirsin. İşte o zaman Tanrı'nın gizi sana birden açılıverir.

Küntü kenzen (gizli hazine) gizemine gelince: Mutasavvıflara göre Davut peygamber Tanrı'ya; "Ya rab bu dünyayı ve bu dünyadaki herşeyi yaratmana neden ne olaki?'' diye sorunca Tanrı; "Ben bir gizli hazineydim, bilinmekliğimi istedim. Kendi kendimi sevdim, muhabbet ettim. Ve bu sayede şu eflakı (felekler) yarattım. Böylece gizli hazinemi ortaya döktüm!" der.

Kur'an deki "Levlake levlak, lemme Halektul Eflak'' ayetini Alevi-Bektaşiler; ya Muhammed ya Ali! eğer siz olmasaydınız, bu evreni yaratmazdım. Sizin aşkınıza dayanamadım biçiminde yorumlarlar. Böylece evrenin ve insanın yaratılışını muhabbete bağlarlar.

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl

Muhabbetsiz Muhammedden ne hasıl?

diyerek en güzel özdeyişi yaratmışlardır. Muhabbet üzerine sayısız nefesler vardır. Çeşitli ozanlardan bazı örnekler geçerek Muhabbad ya da Muhabbet, yani sevgi, sevme ve sevilmenin Alevi inanç ve tapıncındaki yerini görelim. İlk örnekteki gibi açıklama yapmaya da gerek kalmayacak; öztürçe, açık ve yalın anlaşılması kolay:

Muhabbet nidügün bileyim dersen

Erenler ceminde birdir Muhabbet

Bu aşkın sırrına ereyım dersen

Gönül deryasında dürdür muhabbet

  • Muhabbet bağında münafık kalmaz
  • Öter bülbülleri gülleri solmaz
  • Bu bir sırullahtır aşikar olmaz
  • Kudret haznesinde sırdır muhabbet

Hadis-i kudside buyurdu Mevla

Muhabbet hilatın giydi Mustafa

Melekler miraçta kıldılar nida

Hassolan ruhlara surdur muhabbet

  • Muhammed Aliden sakın çekme baş
  • Ne derlerse sana desinler kardaş
  • Niyaz-ı Musa'dır fehmeyle sırdaş
  • Bosnavi ednaya Tur'dur Muhabbet

Ta kalu beladan sevdik seviştik

Ezel bizim yardır muhabbet

Muhabbet eyleyip birliğe yettik

Cesedin içinde birdir muhabbet

  • Can cana muhabbet verse erkândır
  • Zira muhabbetin arzusu candır
  • Kırklar makamına varsa civandır
  • Rızanın yurdunda birdir muhabbet

Muhabbettir yerin göğün direği

Muhabbet edenin yanar çırağı

Âşıkın beytullah maşuk durağı

Hak nazar ettiği yerdir muhabbet

  • Bizim yerde bahar olur kış olmaz
  • Öter bülbülleri dilleri durmaz
  • Kokusu kesilmez rengi de solmaz
  • Necef bağı gülizardır muhabbet

Muhabbettir lailahe illallah

Muhabbettir Muhammed resulullah

Muhabbettir Aliyyü Veliyullah

Üçü de manada birdir muhabbet

  • Hak Muhammed Ali'dir ötesinde
  • Beytullah içinde hak haznesinde
  • Rıza yurdunda ve aşk deryasında
  • Cibrilin gördüğü nurdur muhabbet

Hakikat kitabın okur cebrail

Marifet lokmasın sunar muhabbet

Canı hakka teslim eder azrail

İsrafil dilin sırdır muhabbet

  • Hatayi bu makam özge makamdır
  • Makamın mührü Oniki İmamdır
  • Şeyh Safi'nin buyruğunda tamamdır
  • Zira can arzusu didar muhabbet

Batınımda dedi bana bir aziz

Muhabbetten geçen Haktan da geçer

Vermen nasibini kesin gıdasın

Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

  • Muhabbet adem-i Hakka yaradır
  • Muhabbet etmeyen can muDâradır
  • Dünya ve ahrette yüzü karadır
  • Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

Gerçek olan bir nefese inana

Canımız veririz kurban canana

Lanet olsun ikrarından dönene

Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

  • Muhabbeten hasıl oldu Muhammed
  • Aliye verildi cümle velayet
  • Oniki imamın erkânı şefaat
  • Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

Dört kapı kırk makam yetmiş iki kat

Muhabbet dedikleri tecelliy-i zat

Mümüne müslüme hayır nasihat

Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

  • Muhabbet dediğin haslar başıdır
  • Muhabbet etmeyen Hak'kın nesidir
  • Dost Hatayi'min hak nefesidir
  • Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

Kul Himmet'in genel anlamda hem Dârdan hem muhabbetten betimler geçen nefesine de bir göz atıp, muhabbet Dârını açıklamayı deneyelim. Ozanın bu şiiri, Şah Hatayi'nin yukarıdaki nefesinde geçen dizelerden de yararlanarak ve onların üzerine oturtarak yazdığını görüyoruz:

Muhabbetten geçen Hak'tan da geçer

Muhammed de muhabbetten hasıldır

Arifler boyuna bir kaftan biçer

Neslin yitirmeyen yine hasıldır

  •  
  • Amel olmayınca Hak'ka varılmaz
  • Mürvet demeyince Dâra durulmaz
  • Şimdiki insana öğüt verilmez
  • Arif isen eğer hemen usul dur

Cehdeyle kendine eyidir dedir

Özünün karasın mürşide yudur

Hemen sofuluktan menfaat budur

Garazdan buğzdan kinden kesil dur

  • Derviş olup meydan açayım dersen
  • Sırat-ı mizanı geçeyim dersen
  • Ahrete imanla göçeyim dersen
  • Günah bendedir de Dârda asıldır

Kul Himmet'im saklı nefes tutulmaz

Burda kalbe giren orda atılmaz

Türap olmayınca Hak'ka yetilmez

Türap gibi ayaklara basıl dur

Muhabbet Dârları, görgü ceminin eksiksiz yürütüldüğü, yani musahib tutmadan tarık altından geçmeye ve cem birlemeye kadar tüm törenlerin yapıldığı cemlerde uygulandığı gibi; yeniyetmeleri, gençleri, musahib adaylarını bir çeşit bilgilendirme ve eğitme toplantıları olan Koldan Kopan erkânlarında (Muhabbet meydanı açma da denir) sıkça uygulanır.

Ayrıca Dedenin talipleri arasında bulunduğu her zaman cem dışı, erkân dışı Muhabbet Dârına durulabilir. Bu Dâr adından da anlaşıldığı gibi muhabbet, sevgi, yarenlik ve dostluk içindir. Bir takım şakadan nedenler üretilerek sofular birbirlerini Dâra çektirebilirler.

Cemde musahib tutma, boyverme ya da tevhit çekme sırasında tüm canlar diz kurmuş oturmaktadır. Gözcü babanın desturu olmadan dizlerini bükemezler. Destur verilmeden bu oturuşu bozmuş, destur verilmeden lokma yemeğe başlamış sofuları farkeden gözcü ya da aşçı-lokmacı baba Dâra çektirir. Bu hatayı çok kez kasıtlı işlemişlerdir. Çünkü içlerinden Dedeye ya da hizmet sahiplerine, cemdeki canlara birşeyler sunmak geçmiştir. Açıktan çıkıp söylemez böyle yarenlik cinsinden hatalarla kendini Dâra çektirip, vermeyi içinden geçirdiği lokmasını sunar. Dârda şikâyet, savunma yargı cezalandırma evreleri şakalaşarak gülüşerek sürdürülür. Ama ceza kesildiğinde ciddi bir biçimde duasını alıp oturur, cemaatın kestiği cezayı da öder.

Ya da bir bakarsınız kalkıp dedenin önüne gelmiş bacının biri indirdi başörtüsünü omuzlarına, kelle keserek (yere niyaz etme) özünü Dâra çeker.

"Dedem der, filan, filan ve filanca sofulardan razı değilim. Biz üç bacı yolaktan geçerken, ak çarşaflara dolanmış karşımıza çıktılar; ödümüz kopayazdı, ya yüreğimiz yarılsa da düşüp ölseydik!''

diye şikâyetini söyler. O kişiler Dâra durur ve kendilerini bir süre yalancıktan savunur. Daha sonra yaptıkları şakanın hata olduğunu kabul ederek "Haklı hakkını istesin!'' derler.

Muhabbet Dârlarında Dâra çektirenler "Cemaatı razı ederse, ben razı gelirim!'' diyerek, Dâra çekilmiş olanları cemdeki canlara "birkaç tepsi helva, iki sacarası kömbe, cızlama ve katmer gibi yiyecekler hazırlayıp dağıtmaya'' mahküm ettirir!

Samahlar bitmiş lokmalar dağıtılırken ya da bir ara dinlenme sırasında bir sofunun Dâr meydanına çıktığını görürsünüz. Adlarını çağırarak onlardan davacı olduğunu söyleyip sekiz-on canı Dâra çektirir. Onlara uyduruk hatalar yükler ve cemaatı arkasına alarak herbirinden Dede'ye ya da hizmet sahiplerine verilmek üzere bir çuval buğday, arpa veya un-bulgur sözü aldırır. Topluca Dede tarafından duaları verilir ve Dârdan inerler.

Sonuç olarak muhabbet Dârları bir çeşit yarenlik ve eğlenme için Dede'ye, hizmet sahiplerine ve cemaata bir şeyler adamak ve lokma sunmaktır. Her talip için bu Dârda son yargı "verme, sunma ve adak adama''dır. Ancak biçimsel olarak en ciddi Dârların durumu uygulanır; başaçık, ayak yalınayak ve mühürlü ve bel kemerbestlidir!

Muhabbet Dârının uygulandığı Koldan Kopan erkânı ise yukarıda belirttiğimiz gibi gençleri alıştırma ve bilgilendirmedir. Tevfik Oytan şöyle tanımlıyor Muhabbet meydanı açmayı, yani Koldan kopan erkânını:

"Bu erkâna gerçekte bir ayin gözüyle bakılamaz. Gençleri toplantıya alıştırma, onlara adap erkân hakkında bilgi vermek. Yol ve sürek sevgisi aşılamak için hazırlanan bir muhabbet meclisidir. Toplantıya canlar elleri boş gelmezler. Erkekler demleri kadınlar ise meze ve yiyecekleriyle gelirler!''

Bu koldan kopan meclisinde ayni cemin erkânları ve kurallar hakkında bilgi verilir. Rehber, Dede vekili kamber ve gözcü bir çeşit gösteri biçiminde Görgü ceminden önemli törenleri öykünme yoluyla geçerler. Elbetteki sazcılar, yani zakirler nefesler okur ve düvaz imamlar söylerler. Ve yeni yetişmekte olan zakirler denenir, alıştırılır. Samahlar dönülerek gençlere alıştırılır. Gerçek cem olmadığı için sofra yerden kalkmaz, yenilir içilir demlenilir. Buradaki Dâra çekilme ve Dâra durmalar da taklitten ve yaparak yaşayarak öğrenmekten öteye gitmeyen Muhabbet Dârlarıdır.

Muhabbet Dârı uygulanımına bir örnek:

27 Temmuz 1992 tarihli Milliyet gazetesinin "Basından Seçmeler'' sütununda çıkan, Sabah gazetesinden bir köşe yazısı alıntısında anlatılan acılı bir Alevi Cemi anısı, Muhabbet Dârlarından ilginç bir örnek taşımaktadır.

Zülfü Livaneli'nin, yazar ve oyuncu Yavuzer Çetinkaya'nın zamansız acı ölümü üzerine yazmış olduğu bu anlatıyı kısaltarak vermek istiyoruz:

1987 kışında Erzincan'ın Keşiş dağları üstünde karlarla kaplı bir köyde, "Yer Demir Gök Bakır' filmini çekiyorduk... . Dervişi Rutkay Aziz, muhtarı ise Yavuzer Çetinkaya oynuyordu... Köylüler herkese ismiyle sesleniyor, Yavuzer'e ise "Muhtar efendi' diyorlardı.

Bir gün köylülerin "Cem Ayini'' yapacaklarını duyduk. Bu geleneksel törene katılmak için izin istedik. Bizi kırmadılar ve sonunda bir gece, kendimizi Cem ayininde bulduk. Kadınlar da aynı yere oturtuldu. Halıların üstüne bağdaş kurduk.

Dede çekti kucağına curasını ve gülbenk okudu. Daha sonra dualar ve semahlar başladı. Ayinin bir bölümünde "Lokma'' yenilecekti. Köylüler güçlerine göre çeşitli yiyecekler getirmişler ve ortaya tepeleme yığmışlardı. Ancak Dede niyaz verilene kadar bu yiyeceklere el sürülmesi yasaktı.

Semahlar bitti ve Dede niyaz vermeden önce şikâyet bölümü başladı. "Özünü Dâra çekmek'' dedikleri bu törende herkes ya kendisinin ya da bir tanıdığının kusurunu, yanlışını söylüyordu. Böylece topluluk o kişiye, suçunun ağırlığına göre ceza veriyordu.

Ufak tefek bir köylü dizleri üstünde ilerledi, ortaya çıktı ve "Dedem'' dedi, "Benim muhtardan şikâyetim var.'' "Anlat oğlum!'' Muhtar kıyafetiyle oturan Yavuzer şaşırmıştı. Acaba şikâyet kendi hakkında mı yoksa köyün gerçek muhtarı hakkında mıydı? Köylü anlattıkça Yavuzer'i kastettiği ortaya çıktı. Muhtar, Dede niyaz (destur, izin denmek isteniyor, İ. K.) vermeden önce küçük bir çörek atmıştı ağzına. Köylü bunun cezalandırılmasını istiyordu.

Yavuzer'in hesap vermek üzere ortaya gelmesini istediler. Hepimiz şaşkınlık içindeydik. İşin ne kadarı oyun, ne kadarı ciddiydi kestiremiyorduk. Yavuzer dizleri üstünde ortaya geldi ve "Evet yedim'', dedi. "Ben bu âdeti bilmiyordum.''

Dede bir süre düşündü sonra bir... hakim ifadesiyle kararını açıkladı: "Bu hatayı basit bir köylü yapsa, affederdik'' dedi.

"Ama koskoca bir muhtarın âdetleri bilmemesi mümkün değildir. Muhtar bir koyun kesip, cemaata yedirecek.''

Zülfü Livaneli ve film ikibini şaşkınlığa düşüren şikâyet, suçlama ve cezalandırma olayı bir Muhabbet Dâr'ından başka birşey değildir. Anlatılan Cem Ayini de yukarıda sözünü ettiğimiz Koldan Kopan (Muhabbet Meydanı) Erkânı'ndan ibarettir.  

Yaşam Sonu Dârı ya da Dârdan İndirme

Görülüyor ki Dâr Alevi-Bektaşi inanç sisteminin her aşamasında görülür. Günlük yaşama değin inmiş sosyal hukuki, eğitimsel ve ekonomik özellikler içeren çok önemli bir ögedir. Dâr olayı Alevi bireyini, her talibi yaşam boyu adım adım izleyen ve onun dörtbaşı mamur bir kişilik kazanması için kutsallık kılığına büründürülmüş kaçınılmaz toplumsal uygulanımdır ve aynı zamanda töre ve ahlaki yaptırımlar güldestesidir.

Bu güldeste bireyin ölümüyle çözülür, solar. Ama son bir uygulanımla talibin ötedünyasını da buradan güvenceye (!) alır. Bu Dârdan indirme erkânıyla sağlanır. Bedri Noyan kitabında "Ölüm ve ölüm halinde erkân'' başlığı altında yirmi sayfadan fazla yer ayırmıştır; Alevi-Bektaşilerde ölüm olayına ilişkin gelenekler incelenmektedir, çeşitli halkbilimsel araştırmalardan alıntılar ve gözlemlerden yararlanılarak.

Biz burada bu çeşit ayrıntılara girmeden, M. Teyfik Oytan'ın erkâna ilişkin açıklamalarını özetleyerek bölüme son vermeyi düşünüyoruz:

Dârdan indirme erkânı ölen bir talibin eş ve dostlarıyla, her türlü ilişkide bulunduğu toplumunun bireyleriyle gıyaben helallaşmasıdır.

Bir talip nasıl ki sağlığında her yıl bir kez de olsa boyverme-başokutma Dârına durup görülüp soruluyorsa, hakka yürüyüşünü, yani ölümünü izleyen günler içinde ya da kış aylarında genel görgü cemi kurulduğu zaman, varisleri tarafından onun adına Dârdan indirme erkânı açtırılır. Eğer durumları iyi ise özel bir yaşamsonu Dâr meydanı açar ve cemin tüm harcamalarını üstlenirler.

Ölü can adına kurban kesilir, beşikteki çocuğun kursağına bile düşürmek ilkesi içerisinde lokma dağıtılır. Erkânın açılış biçimi tıpkı başokutmada olduğu gibidir. Ölen canın yerine onun veli ya da vasisi Dâra durur. Eğer yaşıyorsa kardaşlığı bacılığı da onlarla birliktedir.

Dârda ölmüş talib adına; "Ağrınmış incinmiş ve gücenmiş kimseler varsa dile gelsin! Bile gelsin ve hakkını talep eylesin!'' tercümanını okurlar. Elbetteki Hakka yürümüş talibin bir kusurunu bilen, birine zarar-ziyan verdiğinden haberli olan varsa onu önceden açıklamış ve o candan razılık almıştır. Eğer ölü canın ödenmemiş borçları var ve alacaklısı çıkarsa, incinen birileri varsa varisler ödemeyi üstlenir. Alacaklı verecekli, ağrınmış incinmiş kimseler yoksa cemdeki canlar:

"Hepimiz razıyız, Allah da razı olsun! Gönül birliğiyle biz bağışladık, Tanrı da bağışlasın! Ruhu şad olsun ve Hak erenler yardımcısı olsun!'' deyip yere niyaz ederler. Mürşid başokutmada olduğu gibi canların dualarını verip, onları Dârdan indirir. Sonra hepsini tarıktan geçirir. Sonra zakirler ağır dokunaklı hüseyni makamında, ölünün ruhunu kutlu kılmak için aşağıdaki türden nefesler ve bir düvazimam okurlar:

İşte geldim işte gittim

Yaz çiçeği gibi bittim

Şu dünyada ne iş ettim

Ömürcüğüm geldi geçti

  • Çağırdılar imam geldi
  • Herbiri bir işe yeldi
  • Azrail pençesin saldı
  • Can kafesten uçtu gitti

İşte geldi yuyucular

Tenime su koyucular

Kefenim elinde hoca

Kefenciğim biçti gitti

  • Ayırdılar ilimizden
  • İp attılar belimizden
  • Pek tuttular kolumuzdan
  • Can cesetten uçtu gitti

İlettiler mezarıma

Sığındım gani Kerime

Toprak attılar serime

Gözüm yaşı taştı gitti

  • İmam telkine başladı
  • Bir sevapçık iş işledi
  • Komşular bizi boşladı
  • Geri dönüp kaçtı gitti

Kabrime bir melek geldi

Bana bir sualcik sordu

Hışmedip bir topuz vurdu

Tebdilciğim şaşıp gitti

  • Teslim Abdal oldu tamam
  • İşte geldi ahir zaman
  • Yardımcımız Oniki İmam
  • Ten türaba karş'tı gitti

Vardım ki yurduna ayak göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş

Sakiler meclisten çekmiş ayağı

  • Laleyi sümbülü gülü har almış
  • Süleyman tahtını sanki mar almış
  • Zevk ü şevk ehlini ahu zar almış
  • Game tebdil olmuş ülfetin çağı

Zihni dert elinden her zaman ağlar

Vardım ki bağ ağlar bağıban ağlar

Goncalar perişan güller kan ağlar

Şeyda bülbül terkeylemiş o bağı

  • Yar yanına giden ey bad-ı Saba
  • Şimdi yarim beni ansın ağlasın
  • O da benim gibi hasret mi eya
  • Mahşerecek bana yansın ağlasın

Bu gönül aşkıyla yaktı cismini

Vahdette görürse yarin resmini

Gece gündüz virdeylemiş ismini

Hab-ı gafletten uyansun ağlasun

  • Elemde kederde kaldım naçarım
  • Vaslına ermeğe yok iktidarım
  • Diyarı gurbette o nazlı yarim
  • Hüsnü geda oldu sansun ağlasun

Düvazimam:

Muhammed Mustafa ey Şahı Merdan

Aliyyel Mürteza sana sığındım

Hatice Fatıma Hasan Mücteba

Hüseyni Kerbela sana sığındım

  • İmam Zeynel ile Muhammed Bakır
  • Cennet bahçesinde bülbüller şakır
  • Cafer-i Sadık'a erdik çok şükür
  • Musa Kazım Rıza sana sığındım

Muhammed Taki'ye verdim salavat

Aliyyün Naki'den isterim imdat

Hasan-ül Askeri eleman mürvet

Mehti sahip liva sana sığındım

  • Ondört masum-u Pak güruhu naci
  • Onyedi kemerbest derdin ilacı
  • Pirim Hacı Bektaş serimin tacı
  • Hünkârı evliya sana sığındım

Virdi Derviş senin kulun kurbanın

Yarın arasatta ulu divanın

Senin mücrimlere çoktur ihsanın

PirimŞüca Baba sana sığındım

Dârın Pirleri ya da Dârda Simgeleşenler

"... İmdi malum oldu ki Pirin huzuruna varmakta üç erkân vardır: Birincisi eli kuru-boş varmaya, ikincisi abdestsiz ve taharetsiz bedhuy varmaya! Üçüncüsü Pirin yanında şeriat ehli oldukta ellerini bağlayıp nazarda duralar! Yanında tarikat ehli var ise sufi olan ellerini yanına salıp Dârı Mansur dura! Mürşid gülbenk edip ve talip secde edip şeytan aleyhun laineden kurtula ve ulu Ademe secde etmiş ola!

"Amma nazarda durmakta dört erkân vardır; Birincisi, Talip Dâra geçip durdukta Mansur olur İkincisi, talip Dâra geçip durdukta Nesimi olur Üçüncüsü, tarık altından geçtikte ve zülfikar çalınıp kalktıkta Fazlı olur. Dördüncü erkân, talip gülbenk alıp gidince günahından azat olur ve masum pak olur!

Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evvelki Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncü Dâr-ı Nesimi, dördüncü Dâr-ı Fatıma... Bir talip hangi Dâra dursa, o Dârın Piri ol mümine şefaat eder! " (İmam Caferi Sadık Buyruğu'"ndan)

Dârın Tarihçesine İlişkin Yorumlar

Daha önce yeri geldikte, duruş biçimine göre adlandırılmış dört Dâr çeşidinden söz etmiştik. Alevi-Bektaşi Dâr kavramında simgeleşen bu dört ulu kişinin yaşamlarını kısaca incelemek ve düzene başkaldırmış düşünce ve inançları uğruna canlarını vermiş bu uluların mücadelelerinden kesitler vermek istiyoruz.

Böylece gerici ve baskıcı yönetimlerin toplumsal muhalefetini oluşturmuş kırılmış, sürülmüş ve oluk oluk kan akıtmış olan Alevi toplumunun sosyal yaşamına düzen veren Dâr olayında yaşamaları ve Dâr kavramında simgeleşmelerinin anlamına varmak kolaylaşacaktır sanıyoruz.

Peygamberin kızı ve Ali'nin karısı Fatıma'yı anlatmaya geçmeden önce, bir duruş biçimi olan bu Dâr dolayısıyla tarihçesinden söz etmek yerinde olacaktır. Saptayabildiğimiz bilgileri yorumlayarak açıklamayı deneyeceğiz. İmam Caferi Sadık Buyruğunda şöyle geçmektedir:

"Dâr-ı Fatıma, ayağını birbirinin üstüne koymaktır. Bu da imam Hüseyin'den kaldı. Birgün Hasan ile Hüseyin otururken Sultan-ı Enbiya bir su istedi. İmam Hüseyin çabuk idi; daha önce davranınca sol ayağının baş parmağını taşa vurup kanattı. Efendimize su verirken haya ettiğinden sağ ayağını sol ayağı üzerine koydu...''

Doğrusu "ayak mühürlemek'' diye adlandırılan bu duruşun İmam Hüseyin'den kaldığı açıklandığı halde, niçin Fatma Ana Dârı denildiğini anlamak güç. Hiçbir açıklama yok sadece kısaca bir Dâr-ı Fatma tanımlaması var. Ayak mühürlemenin böyle bir söylentiyle kaynağının İmam Hüseyin olması, anası Fatıma'nın eğitim ve terbiyesine bu sonucu bağlamak belki bir yaklaşım olabilir.

Bu Dâr duruşunu kent Alevilerinde (Bektaşiler) peymançeye geçmek olarak adlandırılmasından yola çıkarak, Anadolu Aleviliğinde Dâra durmanın kökenini saptamayı deneyeceğiz. Peymançe'yi Abdülbaki Gölpınarlı, "ahitçik'' anlamında Farsça bir sözcük olarak görüyorsa da "Pay-maçan''dan bozulma olması daha güçlüdür, sonra kendisinin de kabul ettiği gibi.

Pay-maçan bir odanın, özellikle dinsel törenler yapılan yerin papuçluk denen ve eşik çevresinin adıdır. Dervişlerden biri, yoldan dışarı bir harekette bulunursa oraya gidip ayağını mühürleyerek niyaz durumunda bekler.

Kalenderilerde sağ ve sol kol çaprazlama göğüs üzerine konularak ayak mühürleyip, sağ elle sol kulak ve sol elle sağı tutmak erkândandır. Daha sonraları ise bu gelenek kaldırılmıştır. Tanımını "Elim ayağım yok, başım kesik erenlere teslim olmuşum'' diye yaptığı ayak mühürleme halinde bu duruşun töre durumu alması üzerindeki söylentileri şöyle sıralamaktadır A. Gölpınarlı:

  • 1)     Salman-ı Farisi'nin sol ayağının başparmağı yokmuş, bunu göstermemek için böyle dururmuş.
  • 2)     Ali'nin ölüm öyküsünde (Tabuttaki ölü ve üzerine yüklendiği deveyi yeden kişinin de kendisi olduğu anlatılır) cenazesini götürmek için gelen, yüzü örtülü arabın kim olduğunu anlamak için oğulları Hasan'la Hüseyin peşine giderlerken, İmam Hasan'ın sol ayağının başparmağına bir taş dokunup kanatmış. Araba yetişip kim olduğunu sormuşlar. Arab geri dönüp yüzündeki örtüyü kaldırınca, babalarının kendisi olduğunu görmüşler. İşte bu sırada İmam Hasan, sağ ayağının baş parmağını, kanayan parmağı üzerine koyarak, kanı babasına göstermek istememiş.
  • 3)     Bir de Mevlevi versiyonu: Birgün Ateş baz-ı Veli Mevlana'ya, aşevinde kazan kaynatmak için odun kalmadığını söyler. O da "Var ayaklarını sok kazanın altına!'' diye buyurmuş. Ateşbaz (ateşle oynayan hokkabaz) buyruğa uyup, sokmuş ayaklarını kazanın altına. Ama içinden "ya ayaklarım yanarsa!'' diye işkillenmiş. Bu yüzden sol ayağının baş parmağı yanmış. Bunu Mevlana'ya anlattıklarında kalkıp aşevine gitmiş ve "vay seni ateşbaz vay!'' diye paylamış. Ateşbaz-ı Veli kalkıp niyaza durmuş Mevlana'nın huzurunda. Yanan parmağını ona göstermemek için bu durumu almış.
  • Yine A. Gölpınarlı'nın dediğine göre peymançeye durmak, yani ayak mühürlemek Nakşibendilerin Halidi kolu dışında bütün tarikatlarda vardır. Eflaki'nin "Ariflerin Menkıbeleri"'nin eleştirel ve açıklamalı çevirisini Türkçeye kazandırmış olan Tahsin Yazıcı, kitapta geçen pay-maçan sözcüğünün "Papuçluk'' anlamına geldiğini söylemektedir.

Duruş biçimini belirledikten sonra, Mevlevilerde kusur işleyen dervişlerin paymaçan'a çekildiklerini söylüyor. Onun da vermiş olduğu Ateşbaz olayına peymançeye geçmeyi, geniş anlamda Dâr olayını bağlamak doğru olamaz. Çünkü Mevlevilerde, baştan beri anlatmaya çalıştığımız Dâr yoktur.

Velayetnâme'ye göre Hacı Bektaş Veli'nin meclislerinde de peymançeye durmak vardır. Alevi-Bektaşilerde ayak mühürlemek Dâr olayının içinde değerlendirilen bir duruş biçimidir o kadar!

Biz daha önce ve Hacı Bektaş Veli'nin mensup olduğu Babailer çevresi, yani Alevi Türkmenlerde Cem olayının toplu tapınç biçiminde geliştiğini ve Pay-maçan adıyla da olsa Dârın sosyal yargılama ve toplumsal kararlar alma işlevini yerine getirmekte olduğu kanısındayız. Suç işlemiş dervişi papuçlukta ayakta durdurup cezalandırmaktan çok uzakta bir gelişim ve yapılanma bu. Baba İlyas'ın torununun oğlu Elvan Çelebi'nin "Menakıb-ül Kudsiyye'"sinde bu olguya tanık olabiliyoruz.

Duvarlara binip yürüttüğü anlatılan Dede Garkın (gerçekçi bir yaklaşımla 1221-26 yılları arasına denk düşebilir) Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının 400 şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün CEM sürdürdüklerini ve bunca gün Paymaçan verdiklerini anlatan beyitlere bir gözatalım dilerseniz:

134- Ata binmez Dede divara binur

Divar altında at gibi atılur

  • 135- Dede Garkın kerametin görür bir
  • Bir divara biner yürir ol şir
  • 145- Şia şia güruh güruh gelir

Halisan muhlisan mürid olur

  • 169- Dörtyüz ol kim halife vardı benam
  • Herbiri ehl-i keşf ü hal ü makam
  • 175- Dört yüzün bir nefeste cem kılur

Birbiri üzre bıragur oturur

  • 177- Terk-i evtan kıldılar cümle
  • Yüz urup şeyha geldiler cümle
  • 179- Ön ü son kırk gün içre cem oldı

Paymaçan yerinde hep durdu

  • 180- Paymaçan virür bu miskinler
  • Yol içünde kemine elginler
  • 181- Diledun çün vazife-i taat

Gele yerine geçmeye sa-at

  • 183- Ol sebepten sürindük uş geldük
  • Suçluyuz suçumuz kamu bildük
  • 184- Dede aydur bu iş-i hayrünnas

İşlemişdür meger ki Şeyh İlyas

Görüldüğü gibi yurtlarını terketmiş dörtyüz halife, Pirlerinin bir nefesiyle gelir cem olurlar. Bu cem tam kırk gün sürer. Paymaçan bu süre boyunca işlevini görür; yol içinde eksiklikleri olanlar paymaçana, yani Dâra durarak, eksikliklerini ve noksanlarını dile getirip mürüvvet dilemektedirler. "Sürünerek huzurunuza geldik, suçluyuz suçumuzu kabul ettik!'' demektedirler. Eğer Elvan Çelebi'nin bu betimlemesi (tasviri) doğruysa; Dâra çekilmek ya da Dâra durmak, Farsça söylenişiyle "paymaçan virmek'' Anadolu Aleviliğinde 13. yüzyılın ilk çeyreğinden beri uygulanmakta olduğunu söylemek olasıdır.

Hacı Bektaş Veli'den sonra ikinci büyük pir bilinen Şah Abdal Musa (14. yüzyılın ikinci yarısı) ve onun ünlü talibi Kaygusuz Abdal'a atfedilen iki nefeste geçen Dâr ve Dâr meydanı, incelemekte olduğumuz paymaçan virme-peymançeye durmanın karşılığındaki Dâr sözcüğünün ilk kullanılışı gibi görülmektedir.

Yine Kaygusuz'un bir nefesinden anlaşıldığına göre, Görgü cemi (ayn-i cem) erkânları çok büyük olasılıkla Abdal Musa ya da ondan önce düzenlenmiştir. Sözünü ettiğimiz nefesleri buraya koyarak, Dâr sözcüğünün Alevi literatüründeki anlamında kullanılışını görelim:

Muhammed Ali'nin kıldığı dava

Yok meydanı değil var meydanıdır

Muhammed kırklara niyaz eyledi

Ar meydanı değil er meydanıdır

  • Kırklar özün biraraya kodular
  • Anlar cenazesin susuz yudular
  • Deveyi gördünmü gördüm dediler
  • Ört elin eteğin sırdır dediler

Ne diyeyim şu erkânı kurana

Yuf çekerler bu meydanda yalana

Üçyüz altmış merdiveni bilene

Kör meydanı değil gör meydanıdır

  • Abdal Musa Sultan gerçek er ise
  • Ali'yi sevenler muhib yar ise
  • Hakkın maksuduna irem der ise
  • Urganı boynunda Dâr meydanıdır.

Beylerimiz elvan gülün üstüne

Ağlar gelir şahım Abdal Musa'ya

Urum abdalları postun eğnine

Bağlar gelir şahım Abdal Musa'ya

  • Urum abdalları gelir dost deyi
  • Eğnimizde aba hırka post deyü
  • Hastaları gelür derman isteyü
  • Sağlar gelir şahım Abdal Musa'ya

Hindden bezirganlar gelir yayınır

Pişer lokmaları açlar doyunur

Âşıkları gelir bunda soyunur

Erler gelir şahım Abdal Musa'ya

  • Her matem ayında kanlar saçarlar
  • Uyandırıb Hak çerağın yakarlar
  • Demine hü deyip gülbang çekerler
  • Nurlar gelir şahım Abdal Musa'ya

Meydanında Dâra durmuş köçekler

Çalınır koç kurbanlara bıçaklar

Döğülür kudümler açılır sancaklar

Tuğlar gelir şahım Abdal Musa'ya

  • İkrarıdır koç yiğidin yuları
  • Muannidi çeksem gelmez ileri
  • Akpınarın yeşil gölün suları
  • Çağlar gelir şahım Abdal Musa'ya

Ali'm zülfikarı almış destine

Sallar durur yezitlerin kastına

Tümen tümen Gencali'nin üstüne

Sırlar gelir şahım Abdal Musa'ya

  • Benim bir isteğim vardır Kerim'den
  • Münkir bilmez evliyanın halinden
  • Kaygusuz'am ayrı düştüm Pirimden
  • Ağlar gelir Şahım Abdal Musa'ya
  • Dârı-ı Fatıma ve Fatıma Ana

Yukarıda Dâr-ı Fatıma'nın tanımlamasından yola çıkılarak Dârın tarihçesi üzerinde yorumlar verdik. Daha önce de bu Dâr hakkında açıklamalar yaptığımızdan dolayı, burada yinelemeğe gerek kaldığını sanmıyoruz. Şimdi Alevi Dâr olayında simgeleşen ve Dârın pirlerinden biri olarak kabul gören Fatıma Anayı ve onun mücadeleli yaşantısını anlatmayı deneyelim. Ama incelemizin başından beri koyduğumuz ilkeye sadık kalarak, yine çeşitli ozanların nefeslerine göz atacağız.

Saptayabildiğimiz nefeslerin hemen tümünde "Fatıma veya Fatma Ana'' olarak hitap edilmektedir. Genellikle Muhammed-Ali, İmam Ali ve İmam Hüseyin üzerine yazılmış nefeslerde ve pek az olarak düvazimamlarda adı geçmektedir: Ali'nin sadık eşidir ve hep düldül, Kamber, zülfikarla yanyanadır Fatıma Ana.

Hüseyin'in sevgili annesi olarak öte dünyadan gelip, göklerden kanlı yaşlar akıtır; saçını başını yolar. Muhammed ve Ali'nin gözbebeği ve cennet kadınıdır Fatıma. Bazan annesi Hatice ile birlikte "Mihr-i Muhabbet (sevgi güneşi)''. Bazan al-yeşil bezenmiş cennette, saçları nurlara gark olmuş oturmaktadır. Ali'nin yari ve cihanın gülüdür.

Aşağıda birkaç ozandan vereceğimiz nefeslerin sadece Fatıma'nın adının geçtiği kıtaları okuyalım:

Nura garkolmuş Fatma Ananın saçı

Al yeşil bezenmiş cennetin içi

Sevdiğini almış çekiyor göçü

Muhammed Alinin göçü geliyor

  • Ya ilahi sen bilirsin halimi
  • Muhammed Mustafa'ya bağışla bizi
  • Ferzendi ol hatemi nur nübüvvet
  • Fatıma Hayrünissa için bağışla

Elinde zülfikar altında düldül

Önünce Kamberi dilleri bülbül

Hazreti Fatıma cennette bir gül

Onu sevin dedi Hak Habibullah (Hadis)

  • Fatma Ana oturur muhkem yurduna
  • Yüzün gören yanmaz tamu oduna (Hadis)
  • İmamda okunan hutbe adına
  • Ben seni Ali'nin yoluna saldım

Serime bir sevda geldi

Muhammed Ali'den beri

Yandı vücudum kül oldu

Ta kalu beladan beri

  • Ali'nin Fatma Kamberi
  • Hırka tutunur önleri
  • Seven onkimamları
  • Atası Pirimden beri

Kerbelanın yazıları

Şehit düştü gazileri

Fatma Ana kuzuları

Ah Hüseyin vah Hüseyin

  • İşte geldi bahar yazlar
  • Güzü güzler yazı yazlar
  • Fatma'na yolları gözle
  • Ah Hüseyin Şah Hüseyin

Şah İsmail Hatayi

Hatice Fatıma mihr-i muhabbet

Allahın kuluna edesin rahmet

İmam Hasan İmam Hüseyin mürvet

Kalma günahlara mürvet ya Ali

  • Hatice rehber-i divanda bir yar
  • Fatma Ana ağlar hem saçın yolar
  • Hakka terazi olmuş nizam tutar
  • Şehit donu giyen İmam hüseyin

Ceddi Muhammeddir atası Ali

Anası Fatıma cihana Veli

Cümle evliyalar eder beli

Evliyalar sırrı İmam Hüseyin

  • Şahı Merdan Ali kurdu bu yolu
  • Hazreti Fatıma cihanın gülü
  • Evvel Seyyid Ali aldı yürüdü
  • Kırkların serDârıdır Kızıl Deli

Pir Sultan Abdal

Bir su vermediler ol adil Hana

İçtiler yezitler hem kana kana

Çok figan eyledi hem Fatma Ana

Gökte melek yerde insan ağladı

  •  
  • Fatma Anamız Ali'nin yarı
  • Beline bağlamış hub zülfikarı
  • Eba Müslüm gibi er oğlu eri
  • Fazl-ı Gülüstanı neyledin dünya

Dedemoğlu

Sevdiğim Muhammed Ali

Çağırıram gel ha gel

Urum da Bektaşi Veli

Çağırıram gel ha gel

  • Ferhad isen dağı dolaş
  • Şehid isen kana bulaş
  • Fatma Ana cara ulaş
  • Çağırıram gel ha gel

Kul Himmet

Hükmedersin hem zahire batına

Alem intizardır hüsnü zatına

Ali Kamber ü Zülfikar Fatıma

Kuduretten mey dolduran el ağlar

Kerim Dede

Cennetten Ali'ye bir nida geldi

Ali'ye terceman gelen elmalar

Ali kokladı hem yüzüne sürdü

Ali'ye terceman gelen elmalar

  • Elmasın elmasın misk ile amber
  • Kokuna birikir cümle peygamber
  • Etin Fatıma Ana kabuğun Kamber
  • Ali'ye terceman gelen elmalar
  • Pir Sultan Abdal

Elmayı getürüb terceman koydu

Şah eline alıp çarpare kırdı

Birini Muhammed nuş etti gördü

Uçan melekler dergâha yetürdü

  • Hak taala gör nice nazar kıldı
  • Çünkü velayeti Şah ana verdi
  • Biri Düldül biri Zülfikar oldu
  • Fatma ile Kamber anda yaturdu
  • Şah Hatayi

Ali'm çeker idi firkatin

Cümle kulların alırdı satın

Fatma Ana ile Şehriban Hatun

Libasını üstüne döktü Ali'nin

  • Fatma Ana ağlar der yaşın yaşın
  • Şunda gördüm Düldül'ün kişneyişin
  • Hasan'la Hüseyin kıblaya karşın
  • Gönderdiler Şah-ı Merdan Ali'yi

Dedesi Muhammed yanına geldi

Hüseynim mazlum deyip elini aldı

Arşta Fatma Ana saçını yoldu

İmam Hüseyin'in kanı nic'oldu

Pir Sultan Abdal

  • Devredip gezersin Dâr-ı fenayı
  • Bağdat diyarına vardın mı turnam
  • Medine şehrinde Fatma Anayı
  • Makamı andadır gördün mü turnam?
  • Kul Hüseyin

Muhammed'in Hatice'den olma tek kızı Fatıma'nın sözcük anlamı "sütten kesilmiş yavru''dur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Muhammed'in peygamberliğini duyuruşundan, yani 610'dan birkaç yıl sonra doğduğu söylenmektedir. Ancak bu tarihten önce doğmuş olduğunu ileri sürenler de vardır. Yüzünün kendisine çok benzediği kızını çok seven peygamber, onu sevenleri de cennetle müjdelemiştir.

Kendisine verilmiş çok sayıda sıfatlarından bazıları şunlardır; Zehra (parıldayan), Meryem-ül Kübra (ulu Meryem), mecmu-al nurayn (iki nur, yani nübüvvet ve velayetin kavşağı, birleştiği yer), umm a biha (babasının anası), Fatıma fatır (yaratıcı, başlangıç olan Fatıma) vb.

Fatıma, Hicretten yine birkaç yıl sonra küçük yaşta Ali ile evlendirilmiştir. Muhammad "Ali olmasaydı Fatıma'ya uygun bir koca bulunmazdım' diyerek çok sevgili kızını, 24 yaşlarındaki amcası oğlu Ali' ye vermişti.

Kur'an'da "Bin aydan daha değerli ve şafak vaktine değin sürüp sonsuzluk barışını simgeleyen bir gece (Laylat-al Kadr, sure 97. 3, 5) olarak kutsanan Kadir gecesi''nde Fatıma meleklerden düşmüştür. Tanrı o gece onu bir top nur, ışık yumağı olarak melekler aracılığıyla göndermiş. Muhammed'in o geceden sonra, "Soyumuz Fatıma ile Ali'den sürecektir'' dediği Fatıma, Oniki İmamlar kutsal çizgisinin başlangıcıdır.

Kadir gecesi şafağa değin süren sonsuzluk barışıyla gelen epiphanies (zuhur, ortaya çıkışlar) olan Oniki İmamlar silsilesini yaratan Fatıma, peygamberin soyunu bir erkek gibi sürdürmesi yönüyle Fatıma fatır (yaratıcı Fatıma); henüz evlenmeden kutsal imamlar epifanesinin doğurmuş, var oluşun ötesinde ve o geceyi aydınlatan ışık kaynağı (lampas luminum) olduğundan imamların bakire annesi (Fatıma batul)dir. Yani Meryem-ül Kübra ile eşleştirilmektedir.

Peygamberin kızı Fatıma hakkında "Cennet kadınlarının, en inançlı kadınların; kısacası Muhammed ümmetinden olan tüm kadınların en ulusu olduğunu'' bildiren hadisleri vardır. Buhari, Muslim ve Tirmizi gibi birçok hadis toplayıcı ve yorumcularında Fatıma hakkında bu anlamda hadislerin çokça bulunduğunu Gölpınarlı göstermektedir.

Gerek proto-İsmailizm ve gerekse Alamut İsmailizminde Fatıma'nın Tanrısal özelliklerini tanımlayan çok sayıda metinler bulunmaktadır. Bu özellikleri üzerine üretilen öyküleri ve felsefi derinlikler kazandırılmış verileri uzun uzun burada anlatamayız. Ancak elbetteki Anadolu Aleviliğine geçmiş olanlardan sözedilecektir.

Muhammed'in "Bunlar benim ehli beytim (ev halkım) dir; onları sevenler beni sever, düşman olanlar bana düşmandırlar'' diyerek mantosunun altına aldığı beşlerden biri olan ve onlara imrenerek kendisini de altıncı kabul etmesini isteyen melek Cebrail, Fatıma hakkında zamanın ve var oluşun ötesinden bildiği bu olayın tanıklığını anlatır. Cebrail ışıktan kubbelerin içinde yaşayan Tanrı tutsaklarına bir cennet betimlemesi göstermiştir. Cennetin baş köşesindeki Tanrısal imge Fatıma tüz-Zehra'dır. İsmailizm metinlerinde şöyle tanımlanmakta:

"Fatıma nurdan bir taht üzerinde oturmaktadır. Başında taşıdığı taç Muhammed, belindeki kılıç Ali ve kulaklarındaki küpeler ise oğulları Hasan ve Hüseyin'dir!''

Fatıma al Kubra (Ulu Fatıma) Alamut İsmailizminde büyük Hojjat (Hüccet, tanık, şahit)tır. Yani birinci İmamın, imam Ali'nin en büyük tanığıdır. Fatıma sözcüğünün cafr (sayı, rakam) değeri 290 üzerinden hesaplanarak İsa peygamberin annesiyle özleştirilip, Meryem'in Fatıma'da ortaya çıktığı (epifanisi, zuhuru) ileri sürülür.

Anadolu Alaviliğinde, başlangıçta dörtlükler halinde çeşitli ozanlardan vermiş olduğumuz örneklerde görüldüğü gibi Fatıma çok yalın biçimde tanımlanmıştır: Cihanın velisidir, makamı cennette bulunmaktadır. Hem bu cihanın hem de cennetin gülüdür. Onu seven, yüzüne bakan cehennemin od'una yanmaz! Muhammed'in sevgili çocuğu, Ali'nin yari. Ve Fatıma sevgi güneşidir; kudretten mey doldurur ve çağıranın carınana yetişir.

Fatma Ana görgü cemlerinde gülbenglere ve dualara girmiştir. Samaha çıkmış, hizmet görmüş ya da muhabbet Dârlarına durmuş bacılara

"Fatma Ana katarından didarından ayırmaya! Dârınız Fatıma Dârı ola! Fatma Anamıza eş ve yoldaş olasınız! Fatma Ananın hayır defterine yazılasınız gerçeğe hüü!''

diyerek dualar eder Dedeler. Fatıma Ana tek erdem örneğidir bacılar için Alevilikte. Cemlerde Hatice'nin çok az, Ayşe'nin ise kesinlikle adı geçmez. Alevi kadınları yaşamlarında Fatıma gibi doğru sözlü, özü pak, çocukları için yüreği şefkat dolu ana olmak için çalışır; kocasıyla omuz omuza mücadele veren en sadık yaridir!

Fatıma'nın cennette nurdan bir taht üzerinde oturduğu betimlemesi sözlü olarak muhabbet cemlerinde anlatıldığı gibi Bektaşilikte "Muhammed gülü veya Pence-i Ali aba'' adıyla arap harfleriyle oluşturan ve ehlibeyti gösteren insan yüzü Fatıma Anadır.

Ancak Alevi-Bektaşi Dâr kavramında Fatma Ananın simgeleşmesini, tüm yukarıda özetlemeye çalıştığımız onun divinite'si, yani göksel yüceleğinden çok, kısa yaşamındaki mücadelesi ve haksızlığa başkaldırısına bağlamak gerek.

Çünkü baştan beri açıklamalarımzda görüldüğü üzere Alevilikte Dâr göksel işleri değil, dünyasal yaşamı düzenleyen, toplumsal maddi işlevleri ağır basan bir ögedir. Örnek aldığı ve simge olarak kullanmakta olduğu kişiler haksızlığa, akıldışılığa başkaldırmış bu uğurda can vermekten çekinmeyen mücadeleci ve devrimci bir ruha sahip insanlar olmalıdır ve böyle olmuştur.

Fatıma, babası Muhammed'in binlerce yıllık arabların kabile yaşam düzeninin vahşet ve haksızlıklarına başkaldırıp, yeni bir düzen (İslam dini) getirme mücadelesinin başlangıcında doğmuş ve bu mücadelenin içinde büyümüştür.

610 dan 622 yılına değin Muhammed peygamberin aile çevresi lideri olduğu İslam azınlığın içinde olduğu tüm sıkıntıları yaşamıştır. Muhammed'in önerdiği yeni düzen ve inanç anlayışında putlara tapınmayı yerdiği gibi; soy-sop, ırk, boy üstünlüğü inancının da asılsız olduğu ve insanların halı-kilim tezgahlarının tarakları, tarakların dişleri gibi birbirlerine eşit olup (Künuz'ül Hakaik, Cami'us Sagıyr Eki," II, s. l85) hepsinin Adem soyundan geldiklerini, Adem'in ise topraktan yaratıldığını söylüyordu.

Hatta soyla sopla övünen kişilerin pislik yiyen kişilerden de aşağı sayılmaları gerektiğini söylemekten çekinmiyordu. Bu nedenle Muhammed'in çevresine, kendilerini soylu sayanlarca hor ve hakir görülenler ve köleler toplanmıştı. İlk inananlar kan bağı akrabalarından bazıları ve bu horlanan aşağı sınıftan kimselerdi.

Mekke yönetimini elinde tutan varlıklı Kureyş kabilesi ve bu kabileyi destekleyen diğerleri; ticaret zengini amcası Ebu Talip ve Hıristiyan ve Yahudilere zengin akrabalık zinciriyle ulaşan karısı Hatice'nin koruyuculuğu altındaki Muhammed'e önceleri öyle açıktan saldıramadılar. Hatta onu satın almayı denediler Haşimi kabilesinden bazı yakın akrabaları aracılığıyla. Başaramayınca ona inanan fakiri-fukarayı ezmeye; alışveriş yapmayarak, yiyecek ve sularını keserek ekonomik abluka altına almaya başladılar.

Yönetici kabilelerin, varlıklı tabakaların baskıları ve eziyetlerini giderek artırması yüzünden ilk İslamların inançlarının sarsılmaya başladığını anlayan Muhammed, onların Etiyopya'ya (Habeşistan) doğru göç etmelerini istedi. Böylece Mekkeden ilk göç dalgası başlamış oluyordu.

Muhammed'in yüzünden Haşimi kabilesinin Mekke'de önemi azalmaya ve yalnızlığa terk edilmeğe başlamıştı. Güçlerinin azaldığı oranında Kureyş oğulları karşı hücumların bireysel şiddet eylemleriyle birlikte ekonomik baskılarını da artırıyorlardı.

Bir keresinde tek başına içinde 360 putun bulunduğu Kabe'ye gidip, putlara arkasını dönerek kendi Tanrısına dua etme cesaretini gösteren Muhammed'in omuzundan aşağı insan pisliği dökmüşlerdi. Duyulduğunda ilk İslamın ileri gelenleri, birarada oturmakta oldukları ve bıyıkları henüz yeni terlemiş Ali dahil yalınkılıç korucuların beklemekte olduğu Ebu Talib'in evinde, Muhammed'in bu tedbirsiz durumunu tartışmaya koyulmuşlardı. Ama henüz altı-yedi yaşındaki Fatıma işitince koşup babasının üstüne atılmış pisliği temizlemişti.

Mekke'nin çukur bir semtinde bulunan Ebu Talib ve oymağının mahallesi Müslümanlığı kabul edip, diğer semtlerde yaşamaları tehlikeye girmiş insanlarla dolmuştu. Bu mahalle üç yıl boyunca ekonomik muhasara altında tutuldu. Koşullarının ne olduğu bilinmeyen bir anlaşmayla bu muhasara bir süre için kaldırılmıştır.

Ancak bu sıralarda Ebu Talib'le Hatice'nin üç gün arayla dünyadan göçmesi Muhammed için büyük kayıp oldu. İki önemli koruyucusu ve onların etki alanlarını yitirmiş bulunuyordu artık.

Bu sırada Mekke'nin yönetimini elinde bulunduran; çarşı-pazarı, iç ve dış ticareti ve kervanları denetleyen, el sanatlarını de yedlerine almış Kureyş kabilesinin en önemli kişisi Ebu Sufyan idi. Her türlü baskıya rağmen, silahlı hücum ve muhasarayla Muhammed ve yakınlarını ortadan kaldırmaya karar verilmemişti.

Ebu Sufyan genç ve güzel karısı eli defli çengi ve şarkıcı Hindu'yu bile kullanmaktan çekinmedi Muhammed'i baştan çıkartıp düzeni, yani İslamiyeti getirme girişiminden vazgeçirmek için.

Ebu Talib ve Hatice'nin ölümünden sonra ancak iki yıl dayanabildi Muhammed. Ağır saldırı, ölümler ve eziyetler karşısında birçok Müslümanların eski dinlerine döndükleri de görülmeye başlamıştı.

Muhammed'in durumu kurtarmak için çare ararken, ileri görüşlülüğü, Mekke'nin "çobanlar'' diye çağırarak çok küçümsedikleri hayvancılıkla geçinen Yesriblilerin kinlerinden yararlanmayı gündeme getirdi. Aynı yıl Hac mevsiminde onlarla gizli görüşmeler yaptı. Olasılıkla Yesrip (Medine) liler için ezeli rakip ve düşmanları Mekkelileri, bazı kabileleri (Haşimiler ve Müslüman olmuş diğer topluluklar) yanlarına çekip onları içlerinden vurmak söz konusuydu!

Ancak Mekkeliler bu haberi alınca bir gece Muhammed'i öldürmeyi kararlaştırdılar. Cebrail aracılığıyla Tanrı'nın bu kararı ona haber vermesi (Mutlaka Muhemmed'in Kureyşliler arasında casusları bulunuyordu!) üzerine Muhammed, yirmibir yaşlarındaki genç ve güçlü amcası oğlu Ali'ye kendi yatağı dahil, Fatıma ve diğer çocuklarını emanet edip evinden çıktı. Kısacası Ali'yi tehlikeye atıp, kaçarak canını kurtardı.

İki kentin arasındaki kin ve düşmanlık üzerine oturtulmuş bu ileri görüşlü siyaset tutmuştu. Mekke'de oniki yıl boyunca arpa boyu yürüyemiyen, kuşatılmış ve baskı altında tutulan Muhammed, Medine'de on yıl bile geçmeden İslamın sosyal, ekonomik ve bireysel yasaları ve kurumlarını oluşturmuştu. Artık bir din devletinin kuruluşu bile ufukta seçiliyordu.

Bedr, Uhud ve Handek gibi ilk üç büyük savaşta hep savunma durumunda ve medine halkı istisnasız arkasındadır. Zengin düşman Mekkelilerin kat kat üstün olmalarına rağmen, özellikle damadı ve amcası oğlu Ali'nin de yardımıyla iyi strateji ustası olduğunu göstererek onları dize getirmiştir. İslam bu on yıllık dönemde bütün Arab yarımadasına yayılmış bulunuyordu.

Fatıma kurulu düzeni değiştirme; insana değer veren, zayıfı güçsüzü ve köleyi kabile şeyhlerine, yani kervan ticaretinden büyük varlık yapmış konaklar yaptırmış ve vahalar dolusu hurmalıklar sahibi olarak bir çeşit kabile aristokrasisi oluşturmuş kişilere tercih etmeye dayalı yeni düzen kurma; ilk İslam mücadelesinde çocukluk, yeniyetmelik-gençkızlık, kadınlık ve analık aşamalarının hepsinde vardır ve babasıyla omuz omuzadır. Örneğin Uhud savaşında Muhammed yaralandığında kendi çarpışmanın ortasına atarak, babasına kol-kanat geren ve yaralarını saran odur. Muhammed'in dinsel ve politik mücadelesin de hep omuzdaş olmuştur Ali ile birlikte.

Fatıma 632'de babasının dünyadan göçmesiyle, eski düzeni yeniden kurmak isteyenlere karşı direnişe geçti. Bilindiği gibi gerek peygamberin can güvenliğinin sağlanması ve gerekse düşünce ve inançlarının yayılması için silahlı mücadele dönemi olan Medine yıllarının başlarında Ali çok yetenekli bir savaşçı olarak ön plana çıkmıştı. Bu yeteneğini en kritik savaşları kişisel becerileriyle kazanarak kanıtladı.

O yıllarda peygamberin yandaşları herhangibir yenilgiyi kaldıramıyacak kadar zayıflık içindeydi. Muhammed'in kendisinden sonra çok iyi bir eğitim görmüş ve tarafından yetiştirilmiş Ali'nin, kendi davasını sürdürebileceğine büyük inancı olmasından halef olmasını istemesi çok doğaldı. Bu aslında zekice bir siyasetti o günün koşulları içerisinde, yoksa salt damadı olduğu için değildi.

Ancak eski günlerin özlemi içinde bulunan kayınbabası Ebubekir, Ömer ve üvey kızı Rukiye ile evli damadı Osman bu duruma çok öfkelenmişlerdi. Ölümünden sonra özellikle Ömer, bu dönemde gelişen bir çok olayda kapalı kapılar arkasındaki kulislerin adamı olduğunu kanıtlamıştır.

Elbetteki eski düşman, yeni Müslüman kabile şefleriyle gizli görüşmelerde bulunmuştu Ömer. Ali karısı Fatıma ile peygamberi son saatlarında yalnız bırakmamış, ölünce de defnetme işleriyle uğraşırken Ömer, Ebubekir'i halife ilan ediyordu gizli görüşmelerden aldığı güçle. A. Jozef Dierl'in deyimiyle "bu Darbeci grup terör, rüşvet ve hileyle Ebubekir'i halife kabul ettirdi.''

A. Gölpınarlı Muhammed Peygamberin dünyadan göçerken bıraktığı malvarlığının dökümünü şöyle yapmaktadır:

"... Yoklukla yoksullukla övünürlerdi. Öldüklerinde evlerin de biraz arpa ekmeğinden başka birşey yoktu. Zırhları da arpa almak bir Musevide rehinde idi (!) . Bıraktıkları dünyalık elbiseleri, iki kilim, bir çarşaf, birkaç su kabı, tarak ve misvak; üstünde 'Muhammed Rasul Allah' yazılı bir gümüş yüzük. Yirmibeş sağmal deve, yüz koyun, altı yedi keçi ve silahları. Fedek ve Hayberdeki biraz araziden ibaretti. Deve ve koyunlarının sütlerini kendileri ve aile bireyleri içer, artanını ashab-ı soffa denen yoksul sahabelere gönderirlerdi...''

Fatıma kısacık ömrü içerisinde Ali'den ikisi kız, ikisi oğlan (Hasan ile Hüseyi) olmak üzere dört çocuk doğurdu. Babasının ölümünün hemen arkasından Ebubekir'in, halef bırakmış olduğu Ali'nin hakkını gasbetmesine çok üzülmüş ve Ali'nin 17 sadık adamıyla birlikte Ebubekir'e biat etmeyi reddetmişti.

Fatıma bu kez kocasının başyardımcısı olarak politik mücadelenin içine girdi. Medineli iki büyük yerli kabileyi Ali'nin yanına kazanmaya çalıştığı zaman Ebubekir'le Ömer tehlikeyi sezdiler. Hemen karşı harekete geçerek, Muhammed'in bir vahiy (Sure XVI 26 ve XXX 38) üzere Hayber'in alınışından sonra Fatıma'ya verdiği Fedek hurmalığını elinden aldılar. Fatıma buna fazlasıyla üzüldü. Ebubekir, kendisini halife tayin ettirdikten sonra yaptığı bu ilk eylemiyle hem Tanrı'nın buyruğuna hem de Muhammed'in Fatıma için söylemiş oldukları hadislere karşı gelmiş oluyordu.

Fatıma yapılan bu haksızlığı sineye çekip oturmadı. Babasını defnetmiş oldukları mescide gitti. Orada bir ibâdet sonu, Peygamberin mezarını ziyaret etmekte olan Medinelilere karşı etkili bir konuşma yapmıştır. Şerh-i Hutbe-i Hazreti Fatıma Selamüllah-ı Aleyha (Mirza A. Ahmet Müderris Vahid) dan A. Gölpınarlı'nın yaptığı çevirinin bazı paragraflarını geçelim:

"... Biliniz ki ben Fatıma'yım, babam Muhammed! Ne söylüyorsam yanlış değil ve ne yapıyorsam yersiz değil! Muhammed'i üstün tutup saygı duyuyor ve onu iyi tanıyorsanız, bilmeniz gerektir ki o sizin kadınlarınızın babası değil benim babam ve sizin erkeklerinizin değil benim kocamın amcası oğludur!.. Putları kırdı, kötülükler toplumunu o bozguna uğrattı. Sabah olup alem aydınlandı; hak ve adalet karanlıktan çıktı. Büyük söz sahibi ve din önderi oldu; yol kesenlerin dilleri kesildi, sustular. Nifak yaratanlar mahvoldular. Küfür ve azgınlıklar sona erdi, sizler ihlasa (kurtuluşa) erdiniz...''

Babasının kendileri için yaptıklarını; halkı nereden nereye getirdiğini çok etkili bir söylemle şöyle dile getiriyor Fatıma:

"... Azlıktınız. Dosttan yoksundunuz. Taş dibinde kalmış, hemen içilip bitirilecek bir yudumcuk suydunuz! Ateş dolu bir çukurun kıyısındaydınız ve aç kişinin fırsat kollayarak, kapıp yiyivereceği bir lokmacıktınız! Yabancıların ayakları altına düşmüş bir toplumdunuz; çöldeki çukura dolmuş, deve sidiği ve pislikleriyle kokuşmuş bir damlacık suydunuz. Yediğiniz ağaç yapraklarıydı ve çürümeye yüz tutmuş keçi derisi yağlarıydı. Güçlülerin belasına uğramış ve Arabın kurtlarına lokma olmuştunuz. Tanrı kendisini ve soyunu kutlu kılsın, Muhammed'in sayesinde, kitap ehlinin eline düştükten sonra kurtuldunuz!''

Daha sonra Fatıma sevgili kocası Ali'nin İslam için yaptıklarını ve özverilerini anlatıyor. Arkasından da Muhammed'in ölümüyle birlikte yapılan haksızlıkları geniş bir biçimde dile getirip, iktidarı gasbedenlerin peygamber ve Allah'ın buyruklarını hiçe saydıklarını belirtmiştir. Ayrıca kendilerini açlığa, çaresizliğe ve yoksulluğa tutsak kılarak baş eğdirmek istediklerinden söz etmiştir.

Fatıma söylevden sonra eski arab edebiyat geleneğine uyarak, babasının mezarına dönüp bir şiir okumuştur. Nasıl kitleyi etkileyecek yolları biliyor ve kendinden emin! Sonra Ali'nin ricasıyla kürsüden indiği anlatılıyor ama sanmıyoruz. İktidar gasıpçıları tarafından zorla indirilmiş olmalıdır!

Fatıma'nın gerek bu politik söylevi ve gerekse kadınlara karşı, aşağıda bir paragrafını geçeceğimiz konuşmalarıyla cennet, öbür dünya kadını değil, asıl bu dünyanın haksızlıklara başkaldıran en mücadeleci kadını olduğunu göstermiştir. Kadınları verdiği söyleve bakalım bir:

"... Dünyanızdan usanarak sabahı ettim. Adamlarınızdan, erkeklerinizden nefret duyarak bugüne yettim; sınadım attım, uzaklaştırdım kendimden onları! Gelin de kulak verin dinleyin! Zaman yaşadıkça size ne şaşılacak şeyler gösterecek! Ömrüme yemin ederim bu yaptığınız işler büyük kötülüklere gebedir. Bekleyin bırakacağı anı! Sonra taze kanla, zehirle öldüren kaseyi ve o kasedeki kanı sitemle tutacaksınız! İşte burada boş şeylere uyanlar, ziyan olup giderler. Sonra gelenler, öncekilerin kurup düzenledikledikleri işleri nasıl başardıklarını sonunda anlarlar!

"Göreceksiniz bundan böyle, ne fitneler geliyor! Size haber vereyim kesip biçen kılıç geliyor; zalimlerin her yanı kaplayan kaplayan hükümleri aldı yürüyor! Hakkımızı çarpıp almadalar, toplumunuz Dârmadağın etmedeler! Son pişmanlık gelip çatacaktır; o zaman nice olur haliniz?...''

A. Gölpınarlı'nın "hastalıklarında kendilerini dolaşmaya gelen kadınlara hitabeleri de belagat sanatında bir örnektir'' cinsinden sudan bir açıklamayla sunduğu Fatıma Ananın bu güzel söylevi, aslında tüyür tüyür özgürlükçü politik mücadele kokmuyor mu? Ne dersiniz?

Fatıma'nın, Mekke'deki başarısız oniki yıllık dönemi saymazsak, on yıllık Müslüman Arab halkını kendilerine karşı gelmeye çağıran konuşmalarını duyan, Jozef Dierl'in deyimiyle Darbeci Ebubekir ve Ömer, gasbettikleri iktidarı ellerinde tutabilmek için onun susturulması gerektiğine karar verdiler.

Zaten bu amaç için yapmayacakları hiç birşey yoktu. Fedek hurmalığını "Beytul Mal'' olduğunu ilan ederek Fatıma'nın elinden alırken Ebubekir, Muhammed'in dul karısı olan kızı Ayşe'nin de bu hurmalıkta hakkı olduğu geçiyordu.

Ama Fatıma'nın çok rahat bir biçimde olayı, politik malzeme olarak kullanıp, İslam topluluğunu aleyhine çevirebileceğini düşünmemişti. Çünkü Fatıma sadece Fedek için değil, doğrudan Ali'nin başa getirilmesi gerektiğini, kendilerinin ise zorba ve gasıpçı olduklarını vurguluyordu.

Elleri yalınkılıç, adamlarıyla sokakları ve mahalleleri tutmuş Ömer'in ve Ebubekir'in şahsan Fatıma'ya saldırdıklarını düşünmek akıllıca görülmüyor bize. Fatıma'nın böyle erkeklere ayrı, kadınlara ayrı vermeyi sürdürdüğü söylevlere ve konuşmalara son vermesi için, onu bir gün evinde yalnız kıstırıp ölesiye dövdürttüler. Üstelik Fatıma gebeydi.

Ama ne yazık ki ne Ali ve yandaşlarının umutla, ne de Ebubekir yandaşlarının korkuyla bekledikleri İslam topluluğunun büyük tepkisi geldi. Demek ki kızına yapılan bu büyük ölümcül saldırıyı kınayacak ve başkaldıracak kadar on yıllık Müslüman halk Muhammed'i sevmiyordu. Yani İslamiyet onları tam anlamıyla eski inançlarından uzaklaştıramamıştı. Darbe-i iktidar olayının ilk altı ayı içinde geçiyordu bu olup bitenler.

Henüz 20-22 yaşlarında bulunan Fatıma bu korkunç dövülme olayından sağ kalkamadı; genç kadın arkasından yetim yavrularını ve çok sevdiği kocası Ali'yi bırakarak yaşama gözlerini yumdu.

Tepkisiz İslam topluluğunun durumunu kavrayan Ali, öyle 17 dostuyla iktidarı ele geçiremiyeceğini anlayarak Ebubekir'e biatı kabul etti. Çünkü ayrıca Fatma olayı, aynı sonucun kendi başına da gelebileceğini gösteren bir uyarıydı. Üstelik bakmak zorunda olduğu çocuklarının bulunmasına karşı, yukarıda dökümünü verdiğimiz Muhammed'in Fedek'le bilikte tüm varlığına el konulup, geçimini yönetimin hazinesine bağlı hale getirilmiş olması da önemli bir etkendi.

Görüldüğü gibi dinin kurucusu, eski düzeni değiştirip yeni düzen getirirken onu maddi koşullara bağlayarak tam yerleşmiş duruma sokamadığından, ilk saldırı Muhammed'in kendi kızına yapılmıştır. Ehlibeytten ilk kurban Fatıma olmuştur ve bu saldırı ve kurban verme hep sürecektir.

Ama Fatıma'nın yaşamı bilinen yanlarıyla politik bir direncin destanıdır. Cihanın hem Velisi hem de kızıl gülü olmuştur! Pir Sultan böyle demiyor mu oğlu Hüseyin'e seslenirken? Aynı zamanda Ali ile birlikte Yolun kurucusudur ozana göre:

Ceddi Muhammeddir atası Ali

Anası Fatıma cihana Veli

Şahı Merdan Ali kurdu bu yolu

Hazreti Fatıma cihanın gülü

 Şüca Baba sana sığındım

Hallacı Mansur Dârı ve Hallac Hüseyin İbn-i Mansur

"... Evvel Dâr-ı Mansur; Dâra asılır gibi doğru Pir nazarına durup, elini sallandırıp berDâr olmaktır.''

"İmam Cafer Sadık Buyruğu"

Hüseyin İbn-i Mansur al Hallac'ın yapıtlarını, inanç ve düşüncelerini incelemek için neredeyse bir yaşam harcamış ve üzerine ciltler dolusu kitaplar yazmış olan Louis Massignon'un Hüseyin Mansur Hallac Divanı'ndaki 10. kasideden bazı dizeleri çevirmeyi deneyerek başlayalım. Bu kasidede bir önceki konumuzu oluşturan Fatima'ya ve gizemlerine gönderme yapılarak onun Umm abiha (Babasının anası) sıfatı da geçmektedir.

Haydi benim eski sadık dostlarım, öldürünüz beni!

Benim yaşamım öldürülmemden geçer

Ölümüm yaşamak, yaşamım ise ölmektir!

Sizden dilediğim son arzu;

Varlığımın ortadan kaldırılması.

Bu bana yapılacak en büyük bağıştır, öldürünüz beni!

Benim yaşamayı sürdürmem,

Haksızlıkların en kötüsünü işlemem olacaktır.

Hayatım beni canımdan iğrendirdi

Bu çürümüş yıkıntılar arasında.

Öldürünüz, yakınız dayanılmaz kemikler arasında sıkışmış beni!

...

Ben bir aile babasıydım, üstelik yüksek sıradan

Ve süt nineler kucağında torunluk yapmıştım.

Şimdi tuzlu topraklar içindeki bir mezarın soğuk mu soğuk

Taşları altında kalıbım dinleniyor.

Benim anam kendi babasını doğurdu (umm abiha),

İşte böyle olağanüstü ana benimkisi!

Belimden gelen kızlarım bana kardeş oldular

Ne zamanın geçerli kurallarından bunlar

Ne de zina ilişkisinden filan!

Haydi şimdi dağılmış parçalarımı biraraya toplayınız,

Hava ateş ve sudan billurlaşmış.

Onları çorak bir toprağa ekip karıştırınız

Sonra verin hizmeçilerinizin ellerine güğümleri ve kabları,

akan dereciklerden sular taşıyıp sulasınlar toprağımı!

Göreceksiniz yedinci günün sonunda

En güzel bir fidan filiz salacak.

Alevi-Bektaşilerde Dâr olayının en büyük simgesi ve en önemli pirlerinden olan Türkçede söylenilen adıyla Hallacı Mansur, yani Hüseyin ibn-i Mansur al Hallac'a ilişkin sağlam bilgileri Louis Massignon, Anne-Marie Schimmel ve Henry Corbin'in yapıtlarından kaynaklanarak verecek ve yorumlarımızı bu bilgiler üzerine oturtmayı deneyeceğiz.

Hallacı Mansur'un yaşamına geçmeden önce çeşitli İslam ülkelerinin şiir ve edebiyatlarında nasıl görülüp değer lendirildiğine ilişkin bazı önemli saptamaları özetleyelim:

İran şiir geleneğinde tarikatçılar ve tasavvuf kuramcıları sık sık Hallac'a atıfta bulunmuşlardır. Kimi zaman ona acımışlar, kimi zaman hayranlık duymuşlar; kimi zaman ya reddetmişler ya da tasavvuf yolunda bir yolcu olarak görmüşlerdir.

Bazı mutasavvıflar, Tanrı'nın cisimleşip insanda ya da başka varlıklarla birleşebileceğine inanmak olan Hulul öğretisinin savunucu olarak görüp, suçlamışlardır. 11. yüzyılda yazılmış bir kitapta Hucviri, ona olan büyük hayranlığına rağmen, "aklı yerinde tam değildi!'' demiştir.

Bununla birlikte İranlı çoğu mutasavvıf ozan Hallacı Mansur'u yeğlemişlerdir. İran tasavvuf edebiyatına bu etkiyi Şirazlı İbn-i Hafif'in davranışı yapmıştır. Hapisteyken Hallac'ı ziyaret edip onu savunmuş ve kendisini alim-i rabbani (Tanrı'dan esinlenen bilgin) olarak nitelemiştir.

Öbür yandan Hallac'ın dinleyiceleri ve öğrencileri, onun hapiste yattığı ve işkence edildiği yıllarda İran'da barınak bulmuş ve onun inanç ve düşüncelerini gizlice yaymışlardır.

Hallacı Mansur'un en önemli yazıları, İbn-i Hafif tarihçi geleneğinden Şirazlı Ruzbihan sayesinde korunmuştur. Ruzbihan'ın Kitab al-Tavasin ve diğer yapıtları üzerinde yazdığı yorumlar, Hallac'ın din anlayışının birçok bölümlerini anlamamız için en önemli kaynaktır.

İran'da Hallac geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Ferideddin Attar (ölm. 1220 Nişabur) Hallac'ı gördüğü bir düşte ruh klavuzu olarak, yani kendisine rehber edinmiştir. Onun adı Attar'ın lirik ve epik şiirlerinde çok sık geçer.

Özellikle Tezkeret-ül Evliya adlı yapıtında Attar'ın, Hallacı Mansur'un çektiği işkenceyi anlatması, Farsça'nın konuşulduğu ya da bilindiği İran, Türkiye, Orta Asya ülkeleri ve Hindistan'da bu şehit mutasavvıf hakkında yazan hemen bütün ozanları etkilemiştir. Hallac'ın idamının tüm ayrıntıları sonradan yazılan yapıtlarda hep yinelenmiştir. Farsça, Türkçe, Urdu, Sind Pencap ve Pencap dillerindeki şiirlerde çeşitli kılıklara bürünmüşse de özde değişmeden kalmıştır.

Farsça yazan mutasavvıf ozanların en büyüğü sayılan Mevlana Celaleddin Rumi'nin yapıtlarında, Mansur'un alınyazısına sayısız yollamalar vardır. Hallac'ın birçok dizeleri Rumi tarafından pek ince bir biçimde süslenmiştir.

Türk halk tasavvufu geleneğinde de Mansur'a yönelik güçlü bir eğilim vardır. Şiirde örneğin Hurufi ozan şiirlerinde Hallac'ı Dâr kavramıyla yanayana çok sık kullandığı gibi; onu kendine örnek almış ve alınyazısını onunkine bağladığından derisi yüzülüp öldürülmüştür.

İran'da büyük mutasavvıf Hallacı Mansur'un adının geçmediği Farsça bir şiir yok gibidir; bu şiirlerde idam sahnesi ne ve âşıkın hüzünlü yazgısına atıflar vardır. Sevgililerin saç örgülerini Mansur'un Dârağacı ipine benzettikleri bile olmuştur. Dalındaki kırmızı gül Dârağacındaki Hallac'ın simgesidir onlar için. Enel-Hak sözcüğü ise her zerrenin özünde ve her damlada mevcuttur.

L. Massignon, Hallacı Mansur Türk halkları arasına böylesine sevilen ve övülen kutsal tip olarak, önce Yesevi'nin şiirleri ve daha sonra Nesimi'ninkileriyle birlikte girmiştir. Bektaşiliğe giriş ayininde (İkrar verme töreni kastediliyor) Mansur Dârı olarak simgeleşmiştir derken, o da A. M. Schimmel gibi iki yanılgıdan kurutulamamıştır ve eksiktirler.

Bir kere birinci bölümde Dâra ilişkin tüm tanımlama ve açıklamalarda gördük ki Alevi-Bektaşi cemlerinde bir tören değil, kullanılışına, biçim ve işlevine göre ad alan; tapınma törenlerinin tümüyle ilgisi olan, her durumda karşımıza çıkan geniş işlev alanıyla başlıbaşına bir kurumdur Dâr. Yani yola girerken yapılan "İkrar verme töreni, musahib olma''nın adına ya da Schimmel'in dediğince "yola kabul edilme meydanı (kitabı çevirenin, merkezi, yakıştırması konuyu hiç bilmediğini gösteriyor!)na Dâr-ı Mansur denmez.

Anonim İmam Cafer Buyruğundaki tanımlamasını konunun başında vermiştik; Dâr kavramı içerisinde bir duruş biçimidir! Ancak Dâr kurumu içerisinde simge olarak en fazla adı geçen kuşkusuz Hallacı Mansur'dur. İkinci yanılgı Alevi-Bektaşi edebiyatına Hallac'ın bir kutsal tipleme olarak Nesimi (ölm. 1417 / 20)nin şiirleriyle girdiğinin söylenmesidir.

A. M. Schimmel ondördüncü yüzyıldan bu yana vurgulaması yapmış bulunuyorsa da, Yunus Emre ile Hallac'ın Dârla birlikte Enel-Hak söylemi içinde Türk halk tasavvufu, yani Alevi-Bektaşi edebiyatına girmiş olduğunu ifade etmemiştir. Görgü cemlerinde Dâr başlığı altındaki kısmın girişinde verdiğimiz örnek nefesler arasında görüldüğü üzere, Yunus Emre hemen hemen Seyyid Nesimi (Nesimi Dârının piri olarak son bölümde genişçe ele alınacaktır!)den doksan yıl önce, şiirlerinde Mansur'un Dârı ve didarını, yani enel-Hak çağırarak bütünleştiği Tanrı'nın yüzüyle birlikte korkunç ölüm sahnesinde sürekli yaşatır.

Şiir söylemlerinde birlikte Dârağacına çıkar Yunus; yağlı urgana boynunu uzatır, yakar külünü göğe savururlar! Bütün bunlara Mansur'la maruz kalır ya zaman zaman yapanın ve yaptıranın da yerine geçer! Mansur'layın Tanrı'yla birleşmiş yaratan, yapan-yaptıran ve bağışlayan olmuştur. Ve Nesimi'nin şiirlerinde Hallacı Mansur üzerine kullandığı söylem biçimi Yunus'unkine çok benzemektedir

Yunus Emre ve Nesimi'den birkaç dörtlük ve beyit örneği vererek küçük bir karşılaştırma yapalım:

Ol kaadir-i Künfeyekün lütfedici Rahman benim

Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim

Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim

Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerim ü han benim

  • Bu yer ü göğü yaradan bu arş ü kürsü durduran
  • Binbir adı vardır Yunus ol sahib-i Kur'an benim
  • ...

1) Dâr olam girDâr olam Mansur olam ber-Dâr olam

Ten olam hem can olam hem in olam hem an olam

  • 2) Bizim meclisin mestlerinin demleri Enel-Hak olur
  • Bin Hallacı Mansur gibi kemin divanesi
  • 3) Mansur aydır enel-Hak der suretin oda yak

Deyniz Dâra gelsinler ben Dârı kurageldim

  • 4) Ol Hallacı Mansur ile söyler idim enel-Hakkı
  • Benim gene onun Dâr urganın takan benim
  • Ve Nesimi'den:

Mushafın harfi ve evrakı benim

Küllü şey'ün halikün baki benim

Mey benim sağar benim saki beni

Alemin semmi vü tiryaki benim

  • Çün ezelden ta ebed baki benim
  • Kün fekanın halkı vü hallakı benim
  • Vahdetin bezminde çün saki benim
  • Ben vücud-ı mutlakım mutlak derim
  • Hak tanıktır Hak bilir kim Hak derim

Ol dem İsrafil ü hem sur olmuşum

Gör enel-haktan ne Mansur olmuşum

Mansur enel-Hak aydur yani ki Hak benim Hak

  • Çün Hak ayan imiş gör kim görmeye Hak ayanı
  • Tahta çıkmak istemez Mansur olan ya minbere
  • Her ki Mansur oldu çıktı şah-ı aşkın Dârına

Yüzün enel-Hakkı beni zülfünde ber-Dâr eyledi

Mansur olandır asılan alamda aşkın Dârına

Ve L. Massignon sürdürüyor:

"Türk şiirinde Hallac eğilen bir gül, boynu bükük asılı, ideal bir büyük Veli olarak kalır. Lami'nin Kanuni'ye sunduğu kaside örneğindeki gibi. Hallac için sultan Hüseyin Baykara, Heratlı tanınmış minyatürcü Bahzad'a onun tüm yaşamını anlatan resimlerini yaptırttı.

Mevleviler törenlerinde çaldıkları müzik aracına Ney-i Mansur adı vererek ona adamışlardır Anadolu'da. Ahi örgütünde, 14. yüzyıldan kalan fütüvvetnamelere göre, özel yay kirişlerinde tokmaklarla vura vura pamuğu çekirdeğinden ayırarak, iplik yapılmaya hazırlayan hallaçlık sanatının piri kabul edilir Mansur. Ayrıca şu anda dört Hallacı Mansur merkezi vardır yeryüzünde: Kırgızistan'da Osh, Bengaldeş'de Maij BahanDâr (Chittagoug) ve Shureshwara (Fandbur) ve Mauritania'da Ghudf'larda...''

Hallac'ın kişiliğini 11. yüzyıldan başlayarak işleyen ve Farsça yazan Hint şairleri Hallac geleneğine bağlı İranlı ve Afganistanlı ozanları bile aşmışlardır. Kullandıkları simgeler ve biçimler klasik İran şiirinde rastlananlarla neredeyse aynıdır. Hatta Müslüman Hind ve bu bölgelerde konuşulan yerli dillerde yazılmış tasavvufi halk türkülerinde Mansur daha da gözde bir kimsedir. Adı atasözlerinde bile geçer. Bin yıl önce insanları Tanrı'ya inanmaya çağırmak için büyük mutasavvıfın göründüğü İndus vadisinin ücra bir köşesinde yanık bir Sind halk türküsünden şu dizeleri işitip de duygulanmamak elde değil demekte A. M. Schimmel:

Aşk yolunu bilmek mi istiyorsun?

Onu sen Mansur'a sor!

Öyleki İslam ülkelerinde sadece tasavvufçu ya da eğilimi olan ozanlar şiirlerinde değil, her alanda Mansur ve Dârağacı motifi kullanılmıştır. Hallac'ın büyük aşkı ve acısı yüzyılları aşıp ölmezliğe kavuşmuş; ozanlara va yazarlara esin kaynağı olmayı sürdürmektedir. Bir çağdaş türk ozanı şiirinde: Mansur vahdet davulu çalar ve kadehi birlik şarabıyla doludur; taşkın ve büyük aşkı yüzünden ve Tanrı kendisini çok sevdiği için eziyet çekmesi gerekenlerdendir.

Pakistanlı çağdaş mutasavvıf ozan Muhammed İkbal, göklerdeki ruhsal yolculuğunu anlattığı "Cavidannâme"sinde Jupiter katında Hallac'ı kendisinin öncüsü olarak görmüş; dinamik aşk ve inanç kavramını her özgür Müslüman için ideal olarak düşünmüştür.

Arab ülkelerinde yakında geçmişte, özellikle Louis Massignon'un çok kapsamlı çalışması sayesinde Hallac'a ilgi artmış. Abdurrahman Bedevi onun yaşantısını, Kierkegaard'ınkine benzeterek, gerçek var oluşçu bir filozof olarak görmüş. Lübnan'da Adonis, Irak'da Abdulvehap el Bayati gibi ozanlar Hallac'ın kişiliğinin gizini büyük duyarlıkla işlemişlerdir.

Nasır döneminde Mısırlı sosyalist yazar Salah Abdus Sabur "Hallac'ın Trajedisi" isimli bir oyun yazmış ve şehid mutasavvıfın toplumsal mesajlarını iletmeyi denemiştir. Oyunun bir yerinde Hallac'ın uzun tiradında geçen sözlerini koro karşılıklı olarak şu şiirsel söylemlerle değerlendirir:

  • -         Sözlerinden ambarımıza koyabildiklerimizi götürüp, köylünün sürmekte olduğu tarlada saban izlerine ekeceğiz.
  • -         Ayrıca onları en değerli tacir malları olarak saklayacağız.
  • -         Bu sözleri çöller aşan devecilerin ağızlarında türkü yapacağız ve böyle saklayacağız.
  • -         Urbalarımızın katlarında, kıvrımlarında gizlemek üzere kağıtlara yazacak, dizelere şiirlere dönüştüreceğiz.
  • -         Ama söyleyiniz Hallac şehid edilmeseydi bu sözlerinin akıbeti ne olurdu acaba?
  • Yirminci yüzyılda sorulan bu sorunun yanıtını 13. yüzyıla dönüp, Mevlana Celaleddin'in oğlunun ağzından dinleyelim. O Mevlana ki âşıkların ve sadıkların sultanıydı! Sevgisine yanıp yakıldığı bir yüce insan vardı, bir başka şehid; Tebrizli Şems! Yeri gelmişken, aralarındaki bu büyük aşk yüzünden kafası kesilip kuyulara atılan Tebrizli Şems'den söz edelim biraz.

Hallac'dan konuşurken Şems'i araya sokmanın, söz değişiminin anlamı az sonra anlaşılacak. Onun öldürülmesiyle Mevlana bir-iki dövündü çırpındı! Duygulu, çok duygulu şiirler yazdı. Yeni esin kaynağı dostu sevgiliyi, yani kuyumcu Selahaddin'i bulunca onu unuttu gitti! Tebrizli Şems İsmaili bir batıni olarak geldiği söylenirken, öbür yandan Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'nde onu Hacı Bektaş Veli'nin "başlı git başsız gel!'' diyerek Mevlana'ya gönderdiği belirtilmektedir.

Dolayısıyla Tebriz'den bir İsmaili yedi imamcı olarak Anadolu'ya gelmiş olsa bile, eğer önce Hacı Bektaş Veli'ye uğramamış ve ona intisab etmemiş olsaydı "Velayetnâme"ye girmezdi.

Mevlana Celaleddin'i kendisine sırılsıklam âşık edecek kadar etkisi altına alan Tebrizli Şems, korkunç bir biçimde öldürüldü. Namuslu bir araştırmacı çıkıp, Şems-i Tebrizi gerçeğini ortaya çıkarmak cesaretini göstermelidir. Şems gerçekten anlatıldığı gibi, büyük şeyhleri Mevlana ile sık sık birlikte halvete çekilmelerinden ötürü, aralarında bir eşcinsel ilişkinin varlığı dedikodusu yüzünden mi öldürüldü? Yani Mevlana'nın müridleri arasındaki prestijinin azalması, değerini yitirmesi korkusu mudur Şems'in öldürülmesinin nedeni?

Yoksa, Moğol korumalığındaki Selçuklu yönetimi, diğer anlamıyla Moğolların hazinesine koşulsuz ağır vergiler ödeyen ve bu vergileri göçebe, köylü ve yarıcı Türkmenlerden, Anadolu halklarından çıkartan işbirlikçi yönetim mi öldürtmüştür?

Bu yönetimin yanıbaşındaki Mevlana Moğollar için

"Tatar'ın yaptıklarından değil, Tatar ceylanının göbeğinden söz et! Tatar'ın talan ettiği herşey Tanrı'nın hazinesine girmiş olur! Tatar dünyayı savaşla yıktı ama yıkılan yerde Tanrı'nın definesi bulunur; ne diye gönlümüzü sıkalım?''

biçiminde övgü dizeleri ve yazılar döktürmektedir. Onlarla kurduğu dostluklar ve yazdıkları mektuplarla Konya'ya saldırmaktan bile alıkoyduğu söylenen (!) Mevlana, kent halkını elinde tutmakta ve ticaret erbabı, sanatkarı, demircisi, kuyumcusu onu ikinci bir peygamber olarak görmektedir.

Pervane ve karısı boşuboşuna ona mürid olmamışlardır. Böyle bir kişinin Şems tarafından batıniliğe çekilmesi, Melamet ehli yapılmasına hiç işbirlikçi yönetim izin verir miydi?

Gerçek olan Hacı Bektaş Veli, Tebrizli Şems'i bu amaç için görevli kılmıştı çok ince bir siyasetle. Mevlana'nın bu Moğol işbirlikçisi yönetiminin yanındaki gücünü biliyordu. Tebrizli Şems'in Moğol istilasının ertesi yılı (1244), "ya görevini yapmalı ya da ölmeli'' (Başlı git başsız gel! buyruğunun anlamı budur) ilkesi uyarınca, Konya'ya gelmiş olması anlamlıdır. Çünkü Hacı Bektaş çevresindeki Alevi Türkmen halklarının, ezeli düşmanları Moğollara karşı direnişleri İzzettin Keykavus'un yanında başlamıştır.

Hacı Bektaş Veli'nin bir keresinde Şeyh İshak adında bir dervişini Mevlana'ya göndermiş olduğunu Mevlevi yazar Ahmet Eflaki yazmaktadır. Bir keresinde de Kırşehir emiri Cacaoğlu'nun araya girdiğini görüyoruz. Eflaki'nin bu ilişkileri bir çeşit keramet yarışması ve söz atışmaları olarak göstermesine elbette ki gerçeği yansıtmıyor.

Birincisi

"Hakikatı mı arıyorsun? Öyleyse Konya'nın dört duvarı arasından çık! Kendini onlara sevdirdiğin yeter, beylere sultanlara kendini yeterince sevdirdin; halka yönel!''

uyarısı. İkincisinde ise dökülen kanlardan söz etmiş ve "Çekiştirmeyi ve şeriat dedikodularını bırakalım; birlik olup Tatar'a karşı çıkalım!'' çağrısıdır. Burada o kerametleri anlatmayı gerekli görmüyoruz. Mevlana, Hacı Bektaş'ı "şeytanın kardeşi!'' ve anımsattığı dökülen kanları da "pis ve murdâr' olarak nitelemiştir.

Bunlara rağmen Hacı Bektaş Veli, gerek fiziği ve gerekse engin Fars dili ve kültürüyle onu etkileyebilecek tek kişi olarak Şems'i seçip göndermiştir. Tebrizli Şems üç kez ölüm tehdidiyle kentten çıkarılmasına rağmen geri gelmiştir aldığı kesin buyruğu yerine getirmek için.

Moğol korumalığındaki Selçuklu yönetimi, veziri ve emirleriyle Tebrizli Şems'i öldürtmüşlerdir. Mevlana'nın Alaaddin adındaki oğlu dahil olmak üzere yedi kişilik katiller çetesinin Kırşehir beyi Nureddin Caca'ya sığınmış olmalarının anlamı nedir? Bir süre sonra Mevlana'yı memnun etmek için onların öldürülmüş olmasının bu gerçeği değiştireceğini hiç sanmıyoruz.

Hind-Müslüman halk şiirinde Şems ile Hallac birarada işleniyor. Nedenler ortada: Görünüşte her ikisi de şehidlik makamında birleşiyorlar ve birer sevgi kurbanları. Ama gerçekte devlete, egemenlere ve onların inançlarına karşı olduklarından düşünce ve eylemde birleşiyorlar. İran şiirinde Kerbela şehidi İmam Hüseyin için yazılıp okunan taziyeler arasında bile Hallac'ın alınyazısını işleyen bir parça bulunmuştur. Hatta:

"Burada Mevlana Celaleddin Rumi'yi çok etkilemiş olan mutasavvıf öğretmeni ve sevdiği Tebrizli Şems, tuhaf bir şekilde yanyana getiriliyor''

diye yazmakta olan Anne-Marie Schimmel'in hayretine, tuhaf buluşuna katılmıyoruz. Biz Şems'in Alevi-Bektaşi şiirinde Hallac, Fazlı ve Nesimi'nin yanısıra işlenmeyişine ve Dâr olayında simgeleşmemesine şaşıyoruz.

Belki de bunu, "Velayetnâme"deki Hacı Bektaş Veli'nin onun için söylediği, "Başlı git başsız gel!'' buyruğunun yanlış yorumlanarak, birilenme (sözden çıkan talibe, dervişe beddua) kabul edilmiş olmasına bağlamak mümkündür.

Şimdi başta söylemiş olduğumuz, Hallac'ın sözlerine ilişkin soruya Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in vermiş olduğu yanıda dönelim. Yani Hallac öldürülmemiş olsaydı sözlerinin akıbeti ne olurdu? Mısırlı sosyalist yazarın bu sorusuna yanıt arıyorduk ki Sultan Veled yardımımıza erişti! Ahmet Eflaki anlatmaktadır "Ariflerin Menkıbeleri'' adlı yapıtında:

" (436). . Yine nakledilmiştir ki: Bir gün Sultan Veled (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek; 'Bu zaman ne güzel zamandır. Bütün insanlar inançlı ve samimidirler. İnkar edenler varsa da kuvvetleri yoktur' diyordu. Mevlana hazretleri; 'Bunu neden ve nasıl söylüyorsun?' diye sorunca Sultan Veled; 'Şundan dolayı, diye anlattı; bundan önceki zamanlarda Enel-Hak (ben Tanrı'yım) dediği için Mansur'u Dârağacına çektiler. Beyazıdı Bestami'nin katline yöneldiler. Ve nice ulu şeyhleri öldürdüler...

Tanrı'ya hamdolsun, zamanımızda babamız Hüdavendigar'ın her beyitinde 'Ben Tanrı'yım, tesbih edilmeye layığım' sözü vardır. Ama kimse ağzını açıp da itiraz edemiyor!' Mevlana gülerek; 'Onların makamı âşıklık makamıydı. Âşıklar belalara düşkün olurlar! buyurdu, Bizim makamımız ise maşukluk (sevilmeklik) makamıdır. Maşuk daima hükmünü yürütür. O ruhların sultanı ve nefislerin emiri ve akılların egemeni olur!' dedikten sonra şu beyiti söyledi:

"Şems-i Tebrizi'nin ayağı ruhların başı üzerineydi

"Onun ayağının bastığı yere ayağını basma başını koy!''

Oğluna verdiği yanıtla, ayağına bastığı yere başını koyacak kadar çok sevdiği (maşukluk makamındaki) Tebrizli Şems'in öldürülmesi konusunda düşüncesi arasında çelişkiyi hissettimi bilemiyoruz, ama yanıtı kendine özgü süslülüğü içinde hiç de yabana atılır cinsten değil. Oğlunun kendi adına korkması ve onun yaşamasını zamanın güzelliğine bağlama sorunsallığını; Selçuklu yönetiminin kendisini çok sevdiğini ve dolayısıyla egemenlerin kurallarına sıkı sıkı bağlı olduğunu kapalı itirafıyla çözümlüyor.

Şu halde hangi çağda olursa olsun devletin yanında olan ve onun diliyle konuşan ozan, sanatçı her cümlesinde 'Ben Tanrı'yım' da dese ve kendini peygamber Muhammed'in yerine koyup 'Benim yüzümü gören cennetliktir, doğru cennete gider!' de demiş olsa Mevlana gibi, ölüme gönderilmek değil, suçlanmaz bile, baştacı edilir! Sözleri Hadis, esinlenmeleri ayettir Mevlana'nın. Tanrısal esinler olan sözleri ve düşüncelerini içeren Mesnevi'si ikinci Kur'an olarak nitelenmiş ve çağları aşarak hiç engelsiz günümüze ulaşmıştır.

Şehid edilmeseydi, yani Dârağacında işkenceyle öldürülmeseydi Hallac'ın sözlerinin akıbeti ne olurdu? diye sorduruyor Mısırlı sosyalist yazar oyununda. Yanıtı az önce anlattığımız olayın içinde: İlk büyük Mevlana Celaleddin Rumi olacaktı. Elbetteki sözleri de Mesnevi! Muhiddin Arabi de olabilirdi. Hemen her cümlesinde şeriata aykırı sözcükler bulunan; Mısır firavunlarını bile inanmış Müslüman sayıp, Tanrılarına saygı duyan bir Muhiddin Arabi! Alevi-Bektaşi Dârlarının en önde gelen simgesi ve adı sürekli kullanılan Hallacı Mansur, Enel-Hak (Ben Hakkım, Tanrı'yım) dediği için değil, zamanın Abbasi yönetiminin karşısında; devletin inanç, düşünce ve felsefesine aykırılığı dolayısıyla katledilmiştir, yani Mevlana gibi egemen yönetimin diliyle konuşmadığı için. O inanç ve düşüncesinden ödün vermeden, ölümden korkmadan karşıkoyumunu sürdürmüştür. İşte bu eşsiz direnç ve karşıkoyum örneği Alevi Dâr kavramında birincil simge olmuştur.

Bu arada belirtelim ki Ahmet Eflaki aynı yapıtında, Mevlana'nın Mansur'un asılması üzerine ilginç bir başka yorumunu daha geçmektedir. Mevlana anlatıyor:

"Mansur'un asılmasına neden şu idi: Mansur bir gün 'Eğer Muhammed'i elime geçirseydim mutlaka yakasına yapışırdım', dedi. 'Çünkü o miraca çıktığında yalnız kendi ümmetini düşündü. Neden bütün insanlar için rahmet dilemedi ve neden hepsini bana bağışla demedi? Sadece müminlerin bağışlanmasını diledi, ya öbürleri!'

"Birden Muhammed Mustafa gayb aleminden ortaya çıkıp; 'İşte geldim, bakalım nasıl alacaklı gibi yakama yapışacaksın?' dedi. Biz ne istiyorsak, Tanrı'nın emri ile istiyoruz. Kalbemez onun buyruğunun evidir. O hepsi için değil, sadece müminler için istememi buyurdu. ' Mansur hemen sarığını çıkartıp, 'Borcumu ödemeye hazırım!' deyince Peygamber; 'Sarığına razı olmam, ille senin başını isterim!' dedi. Ve ertesi gün olay gerçekleşti, yani Hallac'ı Dârağacına astılar...''

Hallacı Mansur'u Alevi toplumu, Dâr olayı ile içiçeliğinden tanır. Yol eri olmak için yani musahib tutarken bir Alevi, Mansur gibi boynuna urgan takılıp asılmaya hazırdır. Boynundaki tığıbend ile bunu simgeleştirdiği gibi, ağzıyla da ikrar eder. Kalıp değil talip olan yoleri görgü ceminde Dâr meydanına çıktığında, yukarıda tüm çeşitlerini incelemeye çalıştığımız Dârların hangisi olursa olsun kendini bir Hallacı Mansur görür. Onun çektiği tüm çile ve işkenceleri göğüslemeye hazır olarak, kusurlarını ortaya döker; kendini savunur, şikâyetini yapar, verilen cezayı çeker. Mensubu olduğu topluma hesabını bu ruh durumu ve davranışı içerisinde verir.

Alevi toplumu için Cemlerde aralıksız andıkları Hallacı Mansur da Fazlı da Nesimi de birer simgedir; ne kim tarafından öldürüldüklerini, ne de kim olduklarını sorsanız yanıt alamazsınız, çünkü tanımaz. Bilebildiği ya da öğrendiği herbirinin bir "Ermiş, er-evliya'' oluşudur. Ve onları yezitler Dârağacına çekmiş, hançerlemiş ve yüzmüştür!

Ne demiştik yukarıda? Hallac yönetimin diliyle inanç ve düşüncelerini anlatmamış; hissettiği, duyduğu, inandıklarını, yani felsefi anlayışını karşıt dille yazmıştır. Tanrı'yı gökyüzünden yere indirdiği yetmemiş, onu insanlaştırmayı kendi üzerinde eyleme koymuştur:

Yeryüzü sensiz ne denli boş!

Herkesin dikelmiş durduklarına bakılırsa seni göklerde arıyorlar!

Onların sana doğru görünüşte baktıklarını yakından izleyerek görüyorsun

Ama onlar kör olduklarından seni farkedemiyorlar ("Divan, Mukattaa I)"

  • 1)   Artık Tanrı'yla benim aramda ne bir mucize ve ne de aracı ya da elçi diye bir kimse yoktur
  • 2)   İşte Tanrısal alevlerin biçim değiştiren açımlanması reddedilemez inciler gibi içimi gıdıklayarak harlıyor
  • 3)   Kanıt mı istiyorsunuz? Kanıt onun kendisidir, ondandır, ona doğru ve ondadır
  • 4)   Gerçekliğin tanığı işte bu ortaya çıkışta biçim kazanır
  • 6) Benim inancım, dinim herşeyim, kısacası varlığım Tanrısal birlik (Vahdet)tir "(Kaside VIII)"
  • 1)    Ben Tanrımı kalb gözüyle gördüm, ve ona dedim "Kimsin sen?''
  • Bana dedi "Ben senim''
  • 2)    Ve sürdürdü "Senin için, sen söz konusu olduğun zaman burada artık yer yoktur''
  • 4) Mademki sonsuza kadar her yeri sen kaplıyorsun, öyleyse sen neredesin? Sende... (Mukattaa 10)
  • 1)    İşte ben, işte ben buyum! Ey benim gizim ve esrarım! İşte ben, benim hedefim ve duygularım!
  • 2)    Sana sesleniyorum. Hayır, hayır beni sende çağıran sensin; sana bende nasıl çağıracaktım "Sen'' diye, eğer sen bana "Ben'' diye mırıldanmamış olsaydın?
  • 3)    Ey varlığımın özünün özü! Ey benim arzularımın arzusu!
  • Ey benim belagatım... Ey içinde ruhum asılı olan sen!

"(Kaside I)"

Hallac Hüseyin İbn-i Mansur'un neredeyse manicheisme'in kurucusu Mani'ninkine benzeyen ve hiç ödünsüz bir mücadele içinde geçen yaşamı; tutukluluk yılları, işkenceler ve acıklı sonu üzerinde çok sayıda yapıtlar yayınlanmış. Çok fazla yorumlar yapılmıştır davranış, düşünce ve inançları üzerinde. Biz de burada onun yaşamından kısa bir özetle birlikte bazı yorumlar geçmeyi deneyeceğiz. Böylece Alevi-Bektaşi Dâr meydanında adının neden sık geçtiğini, neden birincil simge olduğunu kavramak belki daha kolaylaşacak.

Hiç kuşkusuz Hallac Henry Corbin'in dediği gibi, İslam mistisizmi, yani sofizmini temsil eden kişilerin en yetkinlerindendir. Uzun adıyla Abu Abdullah al Huseyin ibn Mansur al Hallac Zerdüşt dinine bağlı bir İranlının torunudur. Fars eyaleti (İran'ın güneydoğusu)nde Beyza (Beiza) kasabası yakınlarında, 857 yılında Tur'da doğmuştur.

Beyza tamamıyla arablaşmış ve Basra'dan Horasan'a giden askeri yol üzerinde bir konaklama yeriydi. Yemen asıllı Hariciler bu kente yerleştirilmişlerdi. Hüseyin ibn Mansur'un babası büyük olasıyla hallaclık mesleğindendi. Tustar'dan Wasit'e (Dicle üzerinde bir Arab koloni kenti) uzanan tekstil bölgesinde çalışırdı. Wasit nüfusunun çoğunluğunu Hanbeli mezhebine mensup Sünniler oluşturuyordu. İsmaili ve Zeydiler kırsal bölgelerde Aramilerle komşu olarak yaşamaktaydılar. Hallacı Mansur 12 yaşlarında Kur'an'ı ezberleyip hafız olmuştu; Pers dilini unutmuş bulunuyordu.

Hallac çok genç yaşta tanınmış mutasavvıf Sahl al Tustari'den eğitim gördü. Onun Basra'ya sürgünü sırasında da kendisine eşlik etmiştir. 876 yılında Bağdad'a giderek dönemin en tanınmış tasavvuf ustadı Amr ibn-i Othman al- Makki'nin öğrencisi oldu. Onun yanında onsekiz ay kaldı.

Massignon'a göre; Hallac yirmi yaşlarındayken ilk tasavvuf öğretmeni Tustarlı Sahl'ı terkederek, Muhallabazdi'lerle bağları olan haricilerin bulunduğu Basra'ya geldi, Amr Makki'nin elinden sofilik hırkası giymek için. Bu sırada Medine'de "İnananlar kardeşliği'' adı altında, aile ve kabile yerine geçecek görünümde bir ilkel İslam topluluğu kurulmuştu.

Bunlara göre sofu olmak, malın ortak kullanıldığı yoldaşlık- yolarkadaşlığı anlayışındaki yaşam birlikteliğini yeniden bulmaktır. Bu ortak yaşam Tanrı'ya ulaşmak için birlikte tapınmayı da gündeme getirmiştir. Muhammed'i ve hatta diğer peygamberleri taklidetme yoluyla uygulanıyordu. Kısacası İslam peygamberinin zamanındaki ilk İslam topluluğunun mutlu yaşam birlikteliğinin yeniden canlandırılmasıydı amaçları.

Bu, ilk düzen değişikliği (yeni bir inanç anlayışı olan bir dinin topluma kabul ettirilmesi) mücadelesi döneminin toplumsal anlayışı; ortak yaşam ve üretilenlerin ve malların ortak tüketimi, eşit üleşim karakterli ilkel sosyalizmini getirmektir.

Louis Massignon'un bu anlamları içeren saptaması çok önemlidir. Çünkü Alevi toplumsal anlayışının yansıdığı toplumsallaşmış tapınç biçimlenmeleri (musahiblik, Dâr, başokutma-görgü sorgu vb.)nin özünde bu özlem açıkça sezilebilir. Muhammed'in Medine'deki son yönetim yılları; Müslümanları birbirleriyle "Kardeş'' yapıp, sınıfsız ve baskısız, ganimetlerin üleştirildiği bir inanç topluluğu oluşturmayı deneme dönemidir.

Tanrı'yla yüzyüze gelip konuşma olan Miraç olayından sonra Ali çevresindeki Kırklar meclisine Muhammed'in de girip tam birlikteliğin oluştuğu; "Bir üzüm tanesinin'' bile bölüşüldüğü mutlu ve kutlu dönemdir. Ancak Muhammed'in peygamber kişiliğinin başardığı bu birliktelik ve insancıl düzen ölümüyle çözülmüş, bu düzeni isteyenlerin aleyhine gelişen, kanlı iktidar kavgaları sürüp gitmiştir baskı ve zulmüyle birlikte.

Hallac'ın sözünü ettiğimiz amaç ve inanç duyguları içinde yirmi yaşlarında bir gençken sofi giysisine büründüğü sırada, Amr Makki'nin müridlerinden Abu Yakub Akta'nın kızı Umm al Hüseyin ile evlendi. Yaşamının sonuna değin bağlı kaldığı bu kadından dört çocuğu oldu. Amr Makki'nin kıskançlığını çeken bu evlilikle Hallacı Mansur, Karnabai olan Müjashi kabilesinin oturduğu Tamim mahallesine yerleşti. Karısını ve çocuklarını, geçimleri için sık sık emanet ettiği kayını bir Karnabai idi. Bu insanlar mevali (Arab olmayan yabancı, müşteri, köle...) idiler ve siyaset olarak Zaydi zencilerin başkaldırısına destek veriyor hem de Mukhammisa ihtilalcı şiilerinin etkisindeydiler. Hallacın bu kabileye girişinin, onun devrimci direniş eylemlerinden tanınmışlığıyla (Diri'deki ilk tutuklanması bu nedenlere dayanır) ilişkili olduğu ve şii isyancılardan yana olduğunu gösteriyor.

Hallac 877 yılında Cuneyd'i tanıdı. Onun yanında mistik yaşamın tüm alıştırmalarından geçti. Cuneyd ona kendi eliyle sofi hırkasını giydirmiştir. Yirmi yıla yakın Bağdad'da sofizm eğitimi gören Hallac 896 ya doğru ilk haccından döndüğünde, Cuneyd ve bağdadlı sofilerin çoğuyla ilişkisini kesti.

Sonra Tostar'a çekildi ve dört yıl kaldı orada. Bu yıllar içinde gelenekçi sofiler ve Sünni fıkıhçı ve din bilginleriyle arasının tamamıyla bozulduğu ve artık ortak noktalara kalmadığı anlaşılmaktadır. Hallac sırtından sofilik simgesi hırkayı atıp, halkın arasına karışmış ve görüş ve inançlarını açık hava vaizleriyle anlatmaya başlamıştır.

Bu sıralarda ünlü pytagorasçı iranlı filozof ve hekim Muhammed ibn-i Zekariya Razi (864 de Ray kentinde doğmuş ve 935 de öldüğü kabul edilen bu filozofun ortaçağda hekimliğe ilişkin yapıtları latinceye çevrilmiş; Tıp ve alchimi, yani eskilerin ilm-i simya dedikleri konular hakkındaki yapıtları bu yolla günümüze gelmiştir. Felsefi yapıtlarına gelince; onları Paul Kraus'un uzun ve zahmetli çalısması sayesinde yeniden oluşturduğu İsmaili kitapları sayesinde tanıyoruz.) ve Henry Corbin'e göre sosyal reformcu Abu Said Cenabi ile çok iyi ilişkiler kurduğu söylenmektedir. Ayrıca prens Hasan Ali al Tawdi gibi bazı yönetici dosları da vardır. Hallac Abbasi hükümetinin Khuzistan ve Horasan (kuzeydoğu İran) ile yapmış olduğu anlaşmaları hiçe sayarak oralara uzanıp, insanları içsel yaşama sevkeden, teşvik eden vaizlerini sürdürdü.

Beşinci yıl Horasan'a yerleşip halkla din ve felsefe sorunlarını tartışması sırasında, oğlunun anlattığına göre, Hallac el esrar unvanını almıştır. Kalbin derinliklerindeki gizleri pamuk gibi atan Hallac demektir; o insan kalbinde ve ruhundaki gizli şeyleri ortaya çıkarmasını çok iyi biliyordu. Bilinçaltı derinliklerine bir evrensel mistik yöntem olan 'İçgözlem'i uyguluyordu. Araştırıyor ve herkese ruhunun derinliklerinde Tanrı'yı buldurmak istiyordu:

Tanrı bir kalbi kabul ederse, onu kendisine ait olmayandan boşaltır

O bir hizmetçiyi sevdiği zaman, başkalarını ona eziyet yapmaya özendirir koşup kollarına atılması için." (Akhbar al Hallac)"

Hallac tam beş yıl boyunca Doğu İran bölgesindeki Arab koloni kentlerinde vaizler verdi. Ve sınır boylarındaki cihad gönüllülerinin koruduğu kalelerde barındı. Sonra Akhwaza geri geldi. Devletin, daha doğrusu başvezir Hamd Kunnai'nin koruması altındaki Tustar'da Bağdad için kaftanlık kumaş (ka'ba) dokuyan devlet dokuma tezgahı Dâr al- tiraz'ı taşımakta olan bir grup Akhwazlı ileri gelenlerle birlikte yerleşti buraya. Artık yalnız değildir Bağdad halifelik sarayının gereksinim duyduğu insanlar çevresini sarmıştır.

İkinci haccını kendisini izleyen 400 yandaşıyla, müridiyle birlikte gerçekleştirdi. Ancak eski sofi arkadaşları onu şimdi şarlatanlıkla, büyücülük ve cinlerle arkadaşlık yapmakla suçlamaya başlamışlardı.

Hallac ikinci yolculuğuna; çok daha uzaklara Muhammed dininin yayılmış olduğu ülkelerin ötesine, Hindistan dinsizleri, Türkistan budist ve Mani dinindekilerinin arasına gitmek üzere başladı. Deniz yoluyla seyahat ediyordu. İndus'dan yukarılara Mutan'dan Kaşmir'e çıktı. Hallac Hindistan'a giden bir gemiye binmişti. Düşmanları bu yolculuğunu orada sihir, büyü öğrenmek ve özellikle havaya fırlatılan bir sicime tırmanma numarasını öğrenmek için yaptığını söylemekten çekinmemişlerdir. O ise ailesine puta tapanları Tanrı'ya inanmaya çağırmak üzere yolculuğa çıktığını söylemiştir.

Gujerat'tan Sind'e gitmiş. Oradan da bilindiği kadarıyla, 826 dan beri İslam imparatorluğunun bir bölümü durumuna gelmiş bulunan İndus vadisini dolaşmıştır. Orada ektiği tohumlar, daha sonraki çağlarda bu eyaletin tasavvuf şiirinde, bereketli topraklar bulmuştur. Hallac Sind'den Hindistan'ın kuzey sınırlarına, oradan Horasan ve Türkistan'a uzanmış ve sonunda Turfan (Ma-Sin)a varmıştır.

Bu yolculukları Tustar tezgahlarında dokunmuş sırmalı kadife ve ipekli kumaşları buralara kadar taşıyıp, Bağdad'a Çin kağıdı (ça-çeçu) getiren Akhwaz kervanlarıyla yapmıştır. Hallacı Mansur'un sözlerini konuşmalarını müridleri, Manicheizm elyazısı üslubunda bu değerli kağıtlara yazmışlar ve kopyalarını çoğaltmışlardır. Schimmel'e göre bu dış ilişki ve özellikleri, Bağdad hükümeti gözünde kuşku uyandırmıştır.

Büyük kuşkulanmalara yol açan diğer bir durum daha vardı: Yalnız Bahreyn'i değil, aynı zamanda Hallac'ın uğramış olduğu Kuzey Sind ve Mutan'ı yöneten Karmatilerle ilişkisi olduğu iddia eğiliyordu. Kendisini tuhaf adlarla çağıran Uzak Doğu ülkelerinden mektuplar aldığı da doğrudur.

Hallac ile ilgili menkıbelerin derlenmesi olan Akhbar al Hallac, onun bu yolculuk dönemleri ve sonrası Bağdad'daki yaşamı hakkında çok canlı tablolar çizer. Hindistan, Türkistan ve Çin hudutlarında herkesten sevgi ve saygı kazanmasına bilmiş olan Hallac'a "Şefaatçı, şefaat eden'' adını takmışlar. Ve onun aydınlatıcı ve iç dünyalarını etkileyen konuşmaları sayesinde pek çok insan İslam dinine girmiştir.

908 yılında Hallac üçüncü kez Mekke'ye gitmiş ve iki yıl orada kalmıştır. Sonra Bağdad'a dönerek buraya yerleşip, açık hava vaizlerini sürdürmüştür. Konuşmalarında ağır ruhsal ve metafizik temalar seçer bunları kendi öğretisine göre yorumlayarak sergilerdi.

Yalnız sufiler için değil tüm yaratıklar için Tanrı'yla birleşmeyi anlatır ve bu birliğin ancak büyük sevgiyle- aşkla gerçekleşebileceğini vurgulardı. Bir insanı Tanrı'nın ulu katına taşıyacak olan değişim, büyük ve Tanrısal bir eylem gerektirir. Bu yüce düşünceler elbetteki Hallac'ın çevresinde değişik muhalifler oluşturmakta geciktirmedi.

Birincil olarak şeriatçı din adamları ve fıkıhçıların muhalefeti, ikincisisi politikacıların ve üçüncüsü bazı mutasavvıfların düşmanlığı. Şeriatçı din bilginleri 'Vahdet' tasavvuf öğretinisine, Tanrı'yla insanı birleştirdiğinden, bir çeşit pantheizm sonucuna vararak Hallac'ın durumuna yaklaşıyorlardı.

İnce tasavvuf sevgisi sorunlarından başka siyasal ve sosyal konular söz konusuydu ve en önemlisi de bu olsa gerektir. Hallac daha iyi yönetim ve daha adil vergilendirme taraftarı olan Abbası sarayı maliyesiyle görevli vezir Nasr al Kasuri'nin dostuydu. Halifenin gücünün hemen hemen tükendiği, güçlü dahi olsa sık sık değişen vezirlerin bulunduğu bir dönemde tehlikeli düşüncelerdi bunlar.

Vezir İbn al Furat'ı destekleyen Şii toplulukları da, vezir Ali bin İsa'nın çevresindeki Sünni toplulukları da Hallacı Mansur'u tehlikeli buluyorlardı. Manevi yönde canlanmanın, yani serbest düşüncenin halk üzerindeki etkisinin toplumsal örgüt ve hatta siyasal yapı bağlamında yankıları olabileceği, açıkçası siyasal yapıyı sarsıp değiştirebileceği korkusu sarmıştı hepsini de.

Diğer muhalefet önderlerinin Müslüman topluma yeniden hayat verme gücü ve niteliği olmaksızın tam bir atalet ve uyku içinde oldukları toplumda, Müslümanların kalblerini ihtida (doğru yola sokma) ettirmek ve onları körü körüne boyun eğmekle yetinmeyip, kişisel güçlenmenin ve kutsallaşmanın gizemlerini öğretmek düşüncesi çok tehlikeli görülüyordü, diye yorumlamaktadır Anne-Marie Schimmel.

Diğer mutasavvıflara gelince; onlar Hallac'ın durumuna ilişkin önlemler üzerinde duruyorlardı. Onun Tanrısal sırları halka ifşa etmek tedbirsizliği işlediğini düşünüyorlardı. Onlara göre sıradan insanlar bu gizleri ne alıp benimsemeye ve ne de anlamaya hazır değillerdir. Şiilerin, genelde batınilerin de yargısı böyleydi; Hallac "İlm-i simya disiplini (Gizli çalışıp keşfetme giz olarak saklama düzeni)''ni açıkça kırma hatasını işlemiştir.

Sonuç olarak fıkıhçı ve politikacılar Hallacı Mansur'a karşı bir Fetva elde etmekte hepsiyle işbirliği yaptılar. Bağdad'ın en büyük kadısı Muhammed ibn Davut Isfahani'den Hallac'ın öğretisinin yanlış olduğu ve İslam dogmalarını tehlikeye düşürdüğü ve bu nedenle ölümle cezalandırılmasının şerren gerekli, yasal olduğunu ilan eden Fetvayı aldılar.

Daha önce Abbasi güvenlik güçleri tarafından iki kez tutuklanan Hallac 915 de üçüncü kez ve bir daha çıkmamak üzere hapse atıldı. Vezir İbn İsa'nın huzurunda hakkında verilen Fetva ve hüküm okundu. Dindar ve liberal görüşlü olan vezir ölüm kararına karşı çıktı. Böylece uygulama ertelendi. Hallacı Mansur tam sekiz yıl yedi ay hapis yattı.

Ancak bu kere Hallac ve yandaşlarının azgın düşmanı yeni vezir Hamid'in iktidara gelmesiyle olaylar gelişip hızlandı. Onun istekleri doğrultusunda kadı Abu Omar ibn-i Yusuf'dan alınan yeni ölüm fetvası ilan edildi. Bu kez fetva yerine getirilerek Hallacı Mansur 27 Mart 922 de öldürüldü.

Henry Corbin'nin özetlediği Hallac'a ilişkin bilgileri geçtikten sonra L. Massignon'dan bazı ayrıntılar verelim:

"Fıkıhcı Sünni-Zahiri Muhammed ibn Davut bir ozandı. Bağdad'ın en büyük kadısı olarak ilk fetvayı o vermişti. Saf aşkı işlediği şiirlerinde, arzuyu sonsuzlaştırmak için tüm bedensel zevklerin doyurulmasının yasaklanmasını anlatıyordu. Bu nedenle Hallac'ın Allah'da tükenen büyük aşkın ortaya çıkardığı mistik Tanrısal birlik (Vahdet) iddiasına hoşgörüyle bakabilirdi. Oysa Bağdad büyük şer'i mahkeme başkanı olarak onu ölüme mahküm etti. Buna karşılık onun bu kararına şafii fıkıhçı ve bir çeşit tasavvufi esinlenmeyi destekleyen İbn Surayj karşı savunmada üstün gelerek Hallac'ı idamdan kurtarıp, hapise atılmasını sağladı.'

"Hallacı Mansur'un suçlamalarında hep onun inanç ve öğretisi önplanda görülmektedir. Oysa bu manevi yönlenmenin yerel politika üzerindeki izdüşümü önemlidir. Hallacı Mansur'un Hy. İbn Hamdan, Nasr ve İbn İsa'ya adamak zorunluğu duyduğu vezirlerin görevleri ve politika üzerinde risaleleri vardı.'

"Bunları kullandığı tahmin ediliyor. Böylece dostu düşmanı birbirine karıştırdığını ve tehlikeli bir biçimde siyasetin içine girdiğini hisseden Hallac, özgürlüğünü korumak için bir süre doğduğu ülkede saklanmak zorunluğunda kaldı. İşte bu sırada iktidar değişimi olmuş ve çocuk Halife Muktadir i veziri, iyi bir maliyeci olan İbn al-Furat etkisi altına almıştır. Hallac ve yandaşları yeniden takıbe başlandı. Hallac Karnabai lerle birlikte Akhwaz bölgesinde, Hambeliler kenti Susa gitti. Abbasi polisi üç yıllık bir aramadan sonra, bir ihbar üzerine yakalanıp Bağdad'a getirildi. Mahkemesi görülmeye başladı ve 9 yıl sürdü.'

"Şimdi de olayların dış gelişmelerine göz atalım: Yukarıda anlatıldığı gibi şafii kadı İbn Surayj'ın karşı fetvası üzerine vezir İbn İsa ikna olmuş ve ölüm hükmü kaldırılmıştır. Müridlerinin hepsi de salınıverdi. Ancak Hallac'ın düşmanları çok istedikleri için onun üç gün tomruğa bağlanıp teşhirde kalmasını sağladılar. Bağdad güvenlik müdürü hem yönetime hem de Hallac'ın düşmanlarına yaranmak işgüzarlığı ile göğsüne 'Karmati casusu' yaftası astırdı.''

"Hallac'ın 915 de başlayan hapislik yılları boyunca hapishanede tutuklulara vaiz vermesine izin verildi. Bu arada Halife'nin huzuruna çıkarak, onun bir humma krizini iyileştirdi. Prens Radi'nin Umman papağanını cana getirdi tedavi ederek. Kıskanç Muttazililer mahkemeyi muhasara altına alıp, bu şarlatanlığını (!) kınadılar. 917 de ikinci vezirlik döneminde İbn al Furat, halifenin annesinin korkusundan yeniden Hallac'ı mahkeme önüne çıkarmaktan çekindi. Böylece Hallac hapishanede son yapıtlarını bitirme fırsatı bulmuş oldu. Bunlardan Ta sin al-Azal'ı İbn Ata kurtardı. Bu yapıt Hallac'ın son düşünce durumunu göstermesi bakımından önemlidir.''

Hallac bu kitabında Şii Salmaghani'nin İblis'in işlevi üzerindeki ikilik kökenine dayanan tezini reddetmektedir. Bunu Muhammed ile İblisi karşılaştırarak yapmaktaydı. Mahkemede Hallac'a karşı bu yüzden tavır alıp, onu suçlayan Salmaghani'nin kendisi de aşırı düşünce ve inançlarından dolayı 924 yılında öldürülmüştür.

Bağdad zamanın en büyük başkentlerinden biriydi. Abbasi mahkemesinde debdebeli bir görünüm bir dekor içinde 921 den 922 ye kadar bir yıl boyunca Tanrısal aşkın davası görüldü; Tanrısal sevgi yargılandı. Ama gerçek bu muydu? Yani Hallac "Ben Hakkım, Tanrı gerçeğinin kendisiyim! diye haykırmaktan, Onun uğruna beni öldürünüz dostlarım! Benim ölümüm yaşamam demektir!'' dediğinden mi yargılanmış ve onca yıl hapis yattıktan sonra feci bir şekilde öldürülmüştür?

Elbetteki hayır! 919-20 yıllarının büyük ekonomik ve mali krizini unutturmak ve vezirler arasındaki rekabetin doğurduğu sosyal karışıklığın yönünü değiştirmek için, hapiste yattığı sürece ünü Bağdad'ın surlarını aşıp dünyanın dört bucağına yayılmış olan Hallac kurban edilmiştir. L. Massignon'un o yılların ekonomik ve mali bunalımına ilişkin görüşlerini özetleyerek konuyu biraz açarsak bu daha iyi anlaşılacaktır:

919 yılında utanmaz derecede hırslı bir maliyeci olan vezir Hamid bir Sünni koalisyonu oluşturmuştu. Bu koalisyonda Hamid'le serbest ticaret yandaşı ve az çok erdemli sayılabilecek vezir İbn-i İsa arasında koltuk kavgası başladı.

Başlangıçta yengin görününen İbn-i İsa imparatorluğun bütçesini sıkı bir denetim ve vergilemeyle denkleştirdiği için üstün getirtilmişti. Ancak Hamid karşı saldırıya geçerek Halifeyi, buğday tekeli depoları üzerinde çirkin bir spekülasyon ve fiat artışı önerisiyle baştan çıkarıp kendine çekti.

İbn-i İsa, bu açlık paktına (yani Halkı aç bırakma uzlaşması) karşı imparatorluk halklarını kışkırtarak çok sert bir karşılık verdi. Nasr da hanbelileri, tepki göstermesi için serbest bıraktı. Elsanatları ve küçük esnaf birlikleri Basra'da, Mekke ve daha sonra Musul'da olduğu gibi Bağdad'da da halktan katılanlarla depolara ve antrepolara saldırdılar. Hapishanelerin kapılarını açıp boşalttılar. Hallac kendisini kaçırmak isteyenleri reddetmiş tir. Çünkü yandaşı olduğunu sandığı vezirlere güveniyordu!

Bu sırada Hamid çok zor durumda kalmış olduğundan bir önlem olarak Wasit'e çekildi. Birkaç hafta sonra ordu başkomutanı Munis'in dönüşünden yararlanarak Bağdad'a geri geldi. Munis Mısır'daki batı Fatımi saldırılarından imparatorluğu, onları sindirerek kurtarmış ama İran'ın Ray bölgesindeki feodal beylerin topraklarını ellerine geçirip, aralarında paylaşmış olan Doğu Fatımiler, yani Daylamilere karşı savunma hazırlıklarını tamamlama evresindeydi. Olaylar, Nasr ve İbn-i İsa tarafından daima desteklenmiş olan Munis'in eski yardımcısı vali Akh Suluk'un çekilmesi yüzünden meydana gelmişti.

Hamid, başkomutan Munis'e Akh Suluk'un ortadan kaldırılması gerektiğini salık verdi. Komutanı kandırmak için verdiği örnek doğrudan Hallac'ı da ilgilendiriyordu. Hallac yandaşı olan bir Samani veziri Balami ile bir Samani emirinin kenndisi gibi bağları kopardığını anımsatmıştır. Böyle bir politik değişim vergi reformu ya da mali yasaların uygulanımını dondurmayı gerektirir; böylece Halifenin Nasr ve İbn-i İsa'ya duyduğu güveni kaybettirmeyi başarmış olurdu.

Her iki veziri yıpratmak ve hedeflerine ulaşmak için Hamid, onların korumalığındaki Hallac'ı yeniden yargılatmaya karar verdi. Rakiplerini devirmek için Hamid Hallac'a yeni suçlar yükleyerek, yargılamaya çıkarırken öbür vezirleri de bu suçlara ortak etmiş oluyordu. Halkın açlık ve büyük sıkıntılarını Hallac başta olmak üzere vali Akh Suluk ve onu tutan vezirlere yüklemiş olacaktı.

Vezir Hamid düşündüklerinin üçte birini başardı. Bu sırada Kur'an okuyucuları birliği başkanı A. B. İbn Mücahid (sofi İbn-i Selim ve Shibli'nin arkadaşı ve Hallac'a karşıydı) Velilerin Tanrısallaştırılması öğretisinin, çoktanrıcılık olarak değerlendirdiğini görüyoruz. İlk aşamada Hallac'ı korumaması için İbn-i İsa'ya yönetimden el çektirildi. Böylece dava ile ilşkisi koparıldı. İbn İsa ve Nasr yenildiklerini anlayınca Hamid'in tarafına geçmekten geri kalmadılar.

İşin farkına varmamış olan halk, arkadaşı İbn-i Ata'nın ajitasyonuyla, Hallac'ı kurtarmak için gösteri yürüyüşüne geçtiler. Tedbirsizce Hamid'e karşı ayaklanmışlardı. Bağdad caddelerinde toplu halde duayla başlayan yürüyüş, Hamid'in mali politikasına karşı saldırı mitingine dönüştü. İbn-i İsa ve arkadaşı tarihçi Tabari başkaldırıya katılmayı reddedince, Hanbeliler evini kuşatarak Tabari'yi rehin aldılar.

Hamid'in ilk işi Maliki mezhebinden kadı Abu Omar Hammadi ile işbirliği yapmak oldu. Ve Hallac'ı ölüme götüren senaryoyu hazırladılar. Hallacı Mansur'un Shakir'e yazdığı mektubunda geçen "Yıkın Kabeyi, melekler arasında yaşarken dualar ederek yeniden kurmak için!'' cümlesini Karmatilerin Kabe'yi yıkma girişimleriyle eşleştirip, vaktiyle Bagdad güvenlik müdürünün işgüzarlık olarak göğsüne astırdığı yaftada yazılı olan "Karmati casusu'' suçlamasını gerçeğe dönüştürdüler.

Hanefi kadı İbn Behlul bu karara katılmadıysa da yardımcısının katılmasını önlemedi. Duruşma esnasında vezir Hamid'in baskısı ile Abul Omar "Kanının akıtılması helaldır!'' fetvasını verdi. Duruşmaya hiçbir Şafii katılmadı. "Tanıklar mesleği birliği'' adındaki tanık bulma örgütünden A. A. İbn-i Mukram 84 imzacı ayarladı. Her türlü hileye başvurarak bu mahkeme heyetini oluşturan İbn-i Mukram, kısa bir süre sonra Kahire mahkemesi kararlarına katılan yüksek kazançlı jüri üyeliğine (Judicatura in partibus) atandı.

Kararı izleyen ikinci gün Nasr ile ana Kraliçe Halifenin katına çıkıp, ondan uygulamanın geri alınmasını talep ettiler. Hamid o zaman, Muktadır'ın ellerinde, Hallac'dan kaynaklanan sosyal bir ihtilal sopası tuttuğu, yani Hallac'ın toplumsal bir devrim simgesi olduğu biçiminde tepki göstererek Hallac'ı koruyanlara karşı çıktı. Daha sonra başkomutan Munis'i dinleyen Halife ertesi gün Hallac'ın ve Ray valisi Akh Suluk'un azli ve ölüm fermanları ve Emir Yusuf İbn-i Ab'il in yerine atanma buyruğunu birlikte imzalayıp onayladı.

26 Mart 922 günü Hallac önce kırbaçlanmış. Sonra elleri ve ayakları kesilmiş ve daha sonra Dârağacına çekilmiştir. Ertesi gün kafası kesilmiş, vücudu yakılıp külleri Dicle ırmağına savrulmuştur. (Halk arasında buradan su içenlerin kutsandığı, hatta bakire kızların bile içtiğinde gebe kaldığı, çocuksuz kadınların çocuk sahibi olduğu inançları yaygındır Dicle boyunda. Ayrıca Yezidi inançlı Kürdler arasında, büyük bir dava şehidi, azizi olarak saygı görür Hallacı Mansur. Genç bakirelere Hallac'ın kızkardeşi derler.)

"Tüm hayatının kendisine hazırladığı ölüm bu olmuştur. Allaha kavuşabilsin diye kaç kez kendini öldürsünler diye Bağdatlıları kışkırtmıştır. Böylece onlar da basit ve içten inançlarının ecirlerini görmüş oluyorlardı. Onun, Öldürün beni sadık dostlarım; hayatım öldürülmemdedir! demesi (Konunun başındaki şiirin ilk dizesi), düşüncelerinin temeli olarak mutasavvıflarca çağlar boyu söylenip durmuştur.''

diyen A. M. Schimmel basit düzeyde almışsa da burada, Hallac'ın teolojisi ve inançlarına değinirken, daha olumlu görünmekte ve açıklık getirmektedir:

Hallac'ın teolojisi (dinbilimi)nin bir bölümü, çağının tasavvufi din anlayışı konusunda ileri gelen yetkililerden biri olan Sulemi (ölm. l021)'nin Tefsirine aktarmış olduğu Hallac'ın Kur'an yorumundan kalma parçalardan rahat anlaşılabilir.

Ayrıca 12. yüzyılın sonlarında Ruzbihan Bakhlı tarafından toplanan Rivayat (Söylentiler) Hallac'ın zihninin nasıl işlediğine ışık tutar. Bunlar hemen hemen hadis olarak bilinen ve sözcüğü sözcüğüne benzeyen anlatımlardır. Ama bunlar Hadis toplayıcıların yaptığı gibi 'Nakil' yoluyla değil kozmik güçlere, yıldızlara, güneşe, meleklere ve ruhlara uzanmakta, onlardan esinlenmektedir. Hallac bunların gerçekliğini kozmik yollarla kanıtlamaktadır.

Dinsel gerçekçiliğin bu kişisel kalıcılığı ve bilincine varılması, İslamdaki manevi yaşama yapılan özgün katkılardan biridir. Bu Hallac'ı iskat al faraid öğretisine götürmüştür; kimi dinsel görevler daha yararlı olan başka eylemlere yerini verebilir öğretisidir bu. Örneğin Hallac halka, hacca gideceklerine öksüz ve yetimleri çağırıp, onları giydirip yedirmeleri ve bayram günlerinde bu gibi insanları mutlu kılmaları için öğütler veriyordu. Bu düşünceler elbetteki şeriatçılar tarafından kabul edilecek türden değildi...

Bırakalım şimdi 10. yüzyıl şeriatçılarını A. M. Schimmel'in sözünü ettiği. Yine kendi kitabında "Yorulmaz Türk bilgini'' diye nitelediği A. Gölpınarlı gibi bağnaz şeriatçılar tam bin yıl sonra Hallac'ın üzerine öfkelerini kusmaktan geri kalmıyorlar. Hallac'ı tarihde eşine az rastlanır bir vahşetle katletmiş olanlarla onur paylaşıyor Gölpınarlı; "Oniki İmam" adlı kitabının sonlarında geçtiği Hallac'a ilişkin paragraflarda öldürülmesini ayrıntılarken büyük zevk alıyordu anlaşılan:

"Mansur sonraları daha ileri gitmiş, Tanrılık davasına girişmişti (20. yüzyılın İslam bilgini nasıl da bir cahil cami imamı ağzıyla konuşuyor! ). Sözlerinde, şiirleri ve yazılarında şeriata aykırı şeyler görüldüğünden öldürülmesine hükmedilmiş; verilen bu hükmü 84 bilgin (Nasıl da gerçeği çarptırıyor; bilgin değil tümü tanıklar birliği örgütünden parayla tutulmuş, herşey yapmaya hazır iş bekleyen insanlar. Günümüzün deyimiyle yalancı tanıklar!) imzalamıştır. 309 yılı 24 Zilkade (26 Mart 922) ayında Bağdad'da halkın gözleri önünde kendisine 1000 sopa vurulmuştur.

"Sonra elleri ayakları kesilip, Dârağacına asılarak öldürülmüştür. Asılmasından sonra başı kesilerek Bağdad köprüsü üzerinde teşhir edilmiş. Daha sonra da yakılarak külü Dicle'ye savrulmuştur...''

Hallacı Mansur'un iskat al faraid öğretisine ilişkin düşüncelerini Alevilerin yaşama uyguladıkları bir gerçektir. Hacca gitmektense, yakınında ve çevresindekilerine yardım ederek onların gönlünü yapmayı tercih ederler. "Bir gönül yapmak, bin kez hacca gitmekten hayırlıdır!'' ilkesine, şeriatçıların hoşgörülü davranma insanseverliği göstermeleri olası mıdır?

Anne-Marie Schimmel,

"Hallac'a göre Allahın niteliğinde insanın niteliği bulunduğunu unutmamalıyız; onun insan niteliği Adem'in yaratılışına yansımış ve Adem huva huva (Adem ta kendisi!) olmuştur. Bu kuram birçok eleştiriciyi Hulul ilkesinin, yani Tanrısal ve insansal yaratılışın İsa'da birleşmesi Hıristiyanlık inancının Hallac'ı etkilemiş olacağı varsayımına götürmüştür. Tanrısal nitelik Lahut ve insansal nitelik Nasut deyimlerini kullanmasının bunu desteklediği ileri sürülmüştür. Gerçekte ise kuramları karmâşıktır...''

demektedir.

Acaba o denli karmâşık mıdır? "Anal-Hak!'' diye çığlık atarken Hallac, Tanrı-insan gerçeğini yakalamıştır:

Tanrı gerçeği bir keşif kolu öncüsü gibi, kesin bir olayın muştulayıcısı olan tehlike çığlığı atmasını bilir!

Tanrı gerçeğinin artık örtüsü kaldırılmıştır

Ama bu gerçeği arayanın yazgısı çiledir

dayanılmaz acı çekerek yaşamaktır "(Mukattaa 17)"

Ve Hallac'ın dayanılmaz acıları tarihte eşi az yaşan mış bir sonla noktalandı. Onun bu sonunu betimlerken Emile Dermenghem Hallac'ı, gerçek Müslüman velisi olarak canlandırıp, duygusal ama gerçekçi satırlarda şöyle yansıtıyor:

"Veli ol kişidir ki halkın günahlarını ve acısını üstlenir. Hak edilmeyen ölüm onun için kendini gerçekleştirme arenalarından biridir. Veli, halkın imdadına yetişen avuntusudur; dünya için canlı bir suçlamadır. Varlığı zorbalara hakarettir. Ölümü bile onu katledenleri titretir; veliliğe yükseltilmesi inanç, sevgi ve umudun zaferidir!''

 Alevi-Bektaşilikte de o bir büyük velidir, evliyadır; hem sevgi hem de başkaldırının kaynağıdır. Dârı Mansur ile Hallac geleneği tapınma törenlerinde en önemli bir simge olarak sürmektedir.

k kurumu üzerinde yaptığımız küçük çalışmada genişçe incelediğimizden, burada fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak önce Dâr duruşuna, Dâr meydanına çıkışa, göreve inançları ve düşünceleri uğruna canlarını vermiş, egemenlerin katlettiği bazı yüce adların simgelediği Dâr çeşidine değinmek gerekiyor. Çalışmamızın ikinci bölümünü bu büyük ve devrim yaratmış insanları inceleyerek, tarihsel maddeci yorumlar üzerine oturtma denemesine ayırdık.

İmam Caferi Sadık buyruğunda dört biçimsel Dâr, belki daha doğrusu Dâra duruş aşamalarından sözedilmektedir:

"Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evveli Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncüsü Dâr-ı Nesimi ve dördüncüsü Dâr-ı Fatma. Evvel Dâr-ı Mansur; Dâra asılır gibi doğru pir nazarına durup, elini sallandırıp berdar (Dârağacındaymış gibi) olmaktır. Dâr-ı Fazlı; aşk ola dedikte secdeye varmaktır. Çünkü Fazlı'yı yüzüstüne bıçağa bıraktılar. Bu secdeye yatma Fazlı gibi hançer ciğerimde demektir. Doğrulup oturduğunda Dâr-ı Nesimi olur; Nesimi gibi postumu yüzdürdüm demektir... Dâr-ı Fatma ise ayağını birbirinin üstüne koymaktır... Bir sofu sıdk ile (içten inanarak) Dâra dursa bu dört Dârın piri ol mümine şefaat eder...''

Görülüyor ki Dâra durmak, geniş anlamıyla pir huzuruna varmak, meydana ve Cemi oluşturan tüm canların karşısına çıkmaktır. Ayaklar mühürlü, yani sağ ayak baş parmağı sol ayağınkinin üzerine konmuş durumda (Fatma Ana Dârı), ayakta eller yana salınmış ve baş omuzlardan birine doğru eğilmiş (ber-Dâr, Dârağacında asılı gibi, Hallacı Mansur Dârı) beklemek. Eğilip dua alarak Pir eteğine niyaza varmak Fazlı Dârı; oturup diz kurarak edep erkâna gelmek ise Nesimi Dârı olarak adlandırıyor. Bir bakıma biçim olarak Dâra çıkmanın baştan sona değin geçen evrelerinin adlarıdır bunlar. Burada önemli olan Alevi-Bektaşilerde Fatıma, Hallacı Mansur, Fazlı (Fazlullah) ve Nesimi'ye verilen değer ve duyulan saygıdır, onların önder kabul edilmesidir.

Musahiblik Dârında bu biçimsel evrelerin hepsi de uygulanmakta ve sık sık özellikle Mansur'un, Fazlı ve Nesimi'nin adları geçmektedir. Musahiblik Dârına Muhammed-Ali yoluna ilk kez giren, ikrar verecek canlara yol gösteren hizmet sahibi rehberle birlikte durulur. Rehber, kardaşlık olacak canlar bekarsa iki sofunun, evlilerse bacılarla birlikte dört canın önünde bulunur. Boyunlarına geçirilmiş tığı bend ya da düğümlenmiş mendilden tutup çekmektedir. Rehber musahib çiftleri, Muhammed-Ali yoluna girebilmeleri için her bakımdan gerektiği gibi hazırlamıştır. Genellikle "ölmeden önce ölmek''i simgeleyen, akbezlere sarılıdır kefene dolanmışcasına. Ayakları yalınayak, başları açıktır. Bellerinde kemerbest (belbağı) vardır. Rehber canları eşiğe niyaz ettirir. İçeri girip, Dedenin huzurunda "Hü!'' deyip dururlar (Mansur Dârı). İmam Caferi Sadık buyruğuna göre:

"Burada Pir diye ki; Niçin geldiniz? Rehber diye ki; Bugün Mansur gibi Dârı, NESİMİ gibi bıçağı, Fazlı gibi hançeri ihtiyar edip (kabullenip) tabakatı evliyaya ikrar verip, can verip canan almaya geldik! Pir diye ki; Ey talipler bu bir uzak yoldur, gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme dönme! Gelenin canı, dönenin malı! Bu yol demirden yay oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz! .. Sonra onlar geri gideler eşiğe varıp gene geleler. Pir üç kez bu minval üzere söyleye...''

Yola girerken pirin musahib olanlara söylediği "Gelenin canı, dönenin malı'' yaptırımı simgeselliği vurgulanarak bazı yorumlar getirilebilse dahi, bunun tersi biçiminde belgilenmesi Aleviliğin temel felsefesine çok daha uygun. Kaldı ki birçok kitaplarda "Gelenin malı, dönenin canı'' biçiminde geçmekte ve çoğu Dedeler böyle uygulamaktalar.

Yola girerken malını-mülkünü, kendine ait olan herşeyini meydana koyup, ortaklığa sunmak değil midir musahiblik? Yoldan döndüğü takdirde, R. Yürükoğlu'nun deyişiyle, "Dükkanı kapatıp, anahtarı teslim ederek çekip gidilecek (mi?)'' yermiş ortamı seziliyor birinci belgide.

Öyleyse yaşam biçimine dönüştürülmüş kutsal Muhammed-Ali yolundan dönen için, "Can pazarı'' yaptırımı konulmuş olması daha usa yatkın görünüyor. Yaptırımın zalimane eylemsel uygulamasına da gerek yok. Muhammed-Ali, erler evliyalar "canına karim'' olacak inancı ve onlardan gelecek "görünmez kaza-belalarla'' yok olacağı telkinin yarattığı ruhsal gerilimdir bu yaptırım!

Belki de kasıtlı sokulmuştur "Gelenen canı...'' belgisi. Eğer gerçekten öyle olsaydı, malını dedeye dergâha bırakan döner ve yüzyıllar boyunca yapılan baskı ve zulümle Aleviliğin imi bile kalmazdı. Yine Yürükoğlu'nun söylemiyle; "Zamanın koşullarının gerektirdiği budur; dün de bugün de Gelenin malı ve Dönenin canı belgisi, doğru olanıdır.''

Kapıdan her içeri girişte, Dâr meydanına gelinceye dek dört kapının erenlerine simgesel olarak selam verir rehber. Üçüncü kez Dâra çıktığında; "Pir huzuruna bir (iki) çift koç kuzulu kurban getirdim. Al kabul et Allah eyvallah!'' diyen rehber tığıbentten çeker ve hep birlikte Dedenin önünde yere kapanırlar.

Bu durumda da ayaklar mühürlü, yani Fatma Dârı vaziyeti bozulmadan Fazlı Dârına durmuşlardır. Dede eliyle ya da asasıyla rehberin omuzuna, Allah-Muhammed-Ali! diyerek üç kez dokunur ve "Hizmetlerin kabul yüzün ak olsun! Pir divanına yazılsın! Oniki imam katarından didarından ayırmasın, hüü erenler!'' diye duasını okur ve rehber kalkarak tığıbendi Dedeye verir. Dede Fazlı Dârındaki musahib canların üzerlerindeki kefeni simgeleyen akbezi kaldırır ve şu duayı okur:

"Allah Allah! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz Dârdan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz! Cenabı Hak, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Sultan Allaha kul, Muhammed'e ümmet ve Ali'ye talip eyleye! Bu yoldan, bu DârDâr ve didardan ayırmaya! Ceddi cemalımız yaramaza, uğursuza ve pirsize duş getirmeye! Şeytanın şerrinden, gafil gadadan-görünmez beladan koruya! Cenabı Allah hayırlı devlet, hayırlı evlat hayırlı rahmet ve bereketn ihsan eyleye! Dârınız niyazınız kabul ola, gerçeğee hüüü!''

Dede tövbe telkinini yaptırıp, bellerini sıvadıktan sonra doğrultur secdedeki canları, edeb-erkân otururlar. Dede cemdeki canlara dönerek

"Erenler Cemine dört (iki) yeni can girdi. Bunlar artık yol kardeşlerinizdir. Onikimamların huzurunda onları candan saklayıp koruyunuz! Hüü gerçeğe, Allaheyvallah!''

dedikten sonra musahib canları yeniden rehbere teslim eder. Rehber onları meydan halkasına ve yanına oturtur.

Yola girmiş, ikrar vermiş bu canlar edeb-erkân durumunda, yani Nesimi Dârındadırlar şimdi. Artık zakirlerin musahiblik üzerine söyledikleri nefes ve düvazlar dinlenir. Arkasından yeni yola girmiş canların tarık altından geçmelerinden sonra doluları içilecekve kestikleri kurban lokmaları yenilecektir.

Dâr-ı Fazlı, Fazlullah ve Hurufilik

"Sorsalar ki Dâr kaç çeşittir? Cevap verkim dörttür; Evveli Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı... Dâr-ı Fazlı aşk ola dedikte secdeye varmaktır. Zira Fazlı'yı yüzüstüne secde bıraktılar. Fazlı gibi hançer ciğerimde demektir... Nazarda durmakta dört erkân vardır; ... Üçüncüsü (talip) tarık altından geçtikde ve zülfikar çalınıp kalktıkda Fazlı olur.''

İmam Cafer Sadık Buyruğu

Anonim İmam Cafer Sadık Buyruğu'na göre Dâr çeşidinde ikinci sırada görünmektedir Fazlı Dârı. Araştırmamızın başlarında da verdiğimiz gibi biçim olarak Dâra çeşitlilik kazandırır. Türkçede Fazıl, Fazlı, Fazıla (fazilet, erdem sahibi) sözcükleri özel ad olarak kullanılmaktadır; Arapça fazl (üstünlük, yüksek ahlak, erdem) dan çekilmiştir. Bir Dâr çeşidine ad olan Fazlı, Hurufiliğin kurucusu Fazlullah'dır (Fadl al-lah). Görgü cemlerinde Fazlı adının Dâr dışında nefeslerde ve dualarda sık geçmesine rağmen, kim olduğu pek bilinmez. Hallacı Mansur için düşünüldüğü gibi Fazlı da "Erdir, evliyadır, insan-ı kâmil''dir!

Fazlullah'ı Hurufilik (harf gizemciliği) ile birlikte kısaca anlatmaya geçmeden önce Alevi-Bektaşi ozanlarının nefes lerinde nasıl yansıdıklarını örnekleriyle geçmek, Hurufiliğin bir tür ön açıklaması olacaktır. İlk örnek olarak bu akımın ikinci büyük temsilcisi olarak bilinen ve araştırmamızın son bölümünü oluşturacak olan Seyyid Nesimi'den, bu inancın özellikleri ve niteliğini belirleyen bir nefesini verelim. Ancak divan şiiri tarzında olduğundan, düzyazıya çevirerek açıklamak gerekecek.

Yüzün harfinden ey dilber açıldı cümle babullah

Okur anı müderrisler beyan-ı küntü kenzullah

Kaşınla kirpiğin zülfün beyanın eyleyen arif

Bilübtür ebcedin sırrı anın adıdır ehlullah

Yüzün elhamdülillahdır anın çündür yedi ayet

Yazılmış nakşile görkim, acep satri kelamullah

Tamamı mushafı gördüm okudum harf be harfi

Görünmez gözüme billah, gayri ez summe vechullah

Bu belayı dilarayı temaşa eyle gel ey dil

Acep suret acep heyet budur tur-u kelamullah

Acaip mazhar-ı Hakdır Huvellahül ebed daim

Eğer Hakdır desem vacip budur celle Celalullah

Ali ferzendisin Şaha ki sensin ba-i Bismillah

Ali sensin Veli sensin vasıyy ül Hak Nebi sensin

Veli gerçeklerin şahı ki sensin sırr-ı Fazlullah

Melaik Adem ü Havva anın nutku ile güyadır

Nesimi hastaya Hakdan demidir nefh-i ruhullah

Açıklaması: Ey güzel! Yüzünde okunan harflerle Tanrı kapısı açıldı ve bunu medrese hocaları, varoluşun gizli hazinesinin beyanı olarak okur dururlar. Arif kaşının, kirpiğinin ve zülfünün ne anlama geldiğini biliyorsa; harflerin sayısal değerlerinin gizemine ermiştir ve o artık Tanrı'nın adamı (ehlullah) dır. Yüzündeki yedi hat, Fatihanın yedi ayeti olarak yazılmış Tanrı sözlerinin satırlarıdır iyi gör ve anla! Kur'an'ın tamamını yüzünde görüp okudum harf be harf; görünmez gözüme Allahın yüzünden gayrısı. Ey gönül gel de seyreyle bu belaya duçar olanı! Hem sureti hem de Tur dağındaki Tanrı sözlerinin heyeti budur. (Yüzün) başlangıçtan sona sürekliliği olan Tanrı'nın şaşırtıcı açınımı (mazharı)dır, onun yüzü desem vacipdir; ulu Tanrı'nın kendisisin sen! Başlangıç ve sonuç ya da Mehdi hep sensin; Ali oğlusun ve Tanrı'ya kadar ulaştığına kanıt, onun adının (Bismillah) ilk harfi olmandır. Ali sensin, (Hacı Bektaş) Veli sensin, Peygamberin vasisi de sen! Gerçeklerin şahı söyleminde saklı Fazlullah'ın gizemi de sensin. Melekler, Adem ve Havva onun sözüyledir denir ya! Nesimi'nin isteğiyle Tanrı'dan üflenmiş kendi soluğudur.

Şimdi de Şah Hatayi'den dinleyelim Fazlullah'ı ve Hurufiliği:

Gel temaşa eylegil zahid cemalullaha bak

Perde-i pinDârı kaldır summe vechullaha bak

  •  
  • Kaşif-i levhi hakayik sırrı subhanellezi
  • Nur-i keremna ile ayine-i Allaha bak
  •  

Ra ü mim za ile idrak kıl mahiyetin

Mazhar-ı Kur'an-ı Hak esrar-ı Fazlullah'a bak

  •  
  • Sahib-i tabir-i mana alim-i ilm-i Ledün
  • Feyz-i piri manevi kesb eyle ruhullaha bak
  •  

Bist ü heşt ü si vü dü rür nokta-i bismillah

Saye-i ruh-ül Kudüs ayn-ı Kelamullaha bak

  •  
  • Fatih-i müftah-ı ebvab-ı tılsımat-ı Huda
  • Nazır-i mirat-ı Allah olan ehlullaha bak
  •  

Ey Hatayi alem-i zahir vücud-i mutlakı

Görmek istersen cemal-ı nur-u zatullaha bak

Şah Hatayi'nin bu şiiri de Osmanlıca ağırlıklı ve divan tarzında olduğundan aşağıda açıklamasını veriyoruz:

Gel seyreyle ey şeriat yobazı, Allahın cemalına bak! Yüzünü örten benlik perdesini kaldırırsan Tanrı'nın gerçek yüzüne bakmış olacaksın; gerçeklerin kayıtlı olduğu levhanın yaratıcısı ve bağışlayıcı makamın ışığıyla Tanrı'nın aynasına bak! Ra (R), Mim (M) ve Zad (Z) harfleriyle kendi durumunu anlayabilmen için; Tanrı'nın Kur'an'ının yeniden ortaya çıkışı olan Fazlullah'ın sırlarını öğren! O gizli bilimlerin bilgini; içanlamlarını yorumlayan ve açıklamalarını yapan ulu kişidir. Bu manevi üstadın üstünlüğünü kavrayarak öğren dersini; onda Tanrı'nın ruhunu göreceksin. Yirmisekiz ve otuziki harftir Allah adını açıklayan; Ruh-ül Kudüs'ün, yani Cebrail'in sayesinde inen Tanrı'nın sözlerinin yansıması olan Kur'an'a iyi bak göreceksin. Hudanın tılsımlarının gizli kapılarını açanların efendisi ve onun aynasına bakan Tanrı'nın adamını (Fazlullahı) iyi tanı! Ey Hatayi! Vücud-u Mutlak olan Tanrı'yı görmek istiyorsan, Tanrı zatının nuru olan kendi cemaline bak!

16. yüzyıl Bektaşi ozanı Yemini'den iki dörtlük:

 

Limeallahın makamı vech-i Fazlullah imiş

Limen-ül mülkün lisanı nutk-ı Fazlullah imiş

Kaf ü Nun'un natıkı hem kainatın halıki

Künt ü Kenzin âşık ü maşuku Fazlullah imiş

  •  
  • Suretin nakşında gördüm fazl-ı ismi azamı
  • Zülf ü kaş ü kirpiğindedir Süleyman hatemi
  • Limeallahın hayalidir yüzün vech-i ilah
  • Gösterir mirat-i mümin onsekiz bin alemi
  • Yemini bu dizelerde insanın yüzünde Tanrı'nın göründüğü ve adının yüz hatlarında okunduğunu ve ayrıca insanın onsekiz bin varlık evrenini yansıttığını söylüyor. Tüm bu gizemleri öğrenmiş olduğu Fazlullah'a peygamber derecesinde övgüler sunuyor.

19 ve 20. yüzyıl ozanlarından birkaç örnek daha örnek vererek, Hurufiliğin Alevi-Bektaşi şiir ve nefeslerinde nasıl hala yankılanmakta olduğunu görmeye çalışalım. Önce Sırrı ile Mihrabi'den:

Her ne okursan otuz ikidir

Her ne görürsen otuz ikidir

Vechin kitabı arşın tınabı

Haccın sevabı otuz ikidir

  •  
  • Derdin devası aşkın sefası
  • Hakkın rızası otuz ikidir
  • Çak eyle yüzün pak eyle özün
  • Ne görse gözün otuz ikidir
  •  

Belki her işin kirpikle kaşın

Lebinle dişin otuz ikidir

Söylemiş Kur'an bu söze gel kan

Vechinde ayan otuz ikidir

...

Sırrı virandır genc-i nihandır

Sanma yalandır otuz ikidir

...

Allah deyüp bağırma uzak sanıp çağırma

Hakkı dilden ayırma şeytan güler bu hale

Hayali bir yerdesin sen arada perdesin

Hak sende sen nerdesin nedir cevap suale

  •  
  • El insan ü vel Kur'an Hadistürür bu tüman
  • Sözün bilmezse insan nice ersin kemale
  • Altısıdır muteber şeş cihetten al haber
  • Mafsallardan kıl güzar derecat-hilale
  •  

Evvel ü ahir odur zahir ü batın odur

Hazır ü nazır odur kulak tut bu meale

Arş-ı rahmandır yüzün anı şerheder yüzün

Arif bilmezm'iç yüzün açma sırrı nadana

  •  
  • Kaşın kirpiğin hattın yedi hat olmuş niçin
  • Manada ebced için kaf ü lam düştü dala
  • Baba deyüp Ademe secdegah ol aleme
  • Hateme ir hateme döndür yüzün cemale
  •  

Men arefden al sebak arifane doğru bak

Senden sana yakın Hak eriş ol layezale

Kur'anidir sözümüz rahmanidir yüzümüz

Hakkı görür gözümüz aldanmayız hayale

  •  
  • Böyle yazmış yaradan zat evinden anadan
  • Yedi hat var babadan erişirsen visale
  • Mihrabi cümle ayat müteşabih muhkemat
  • İşte destimde berat sun ey saki piyale
  • M. Teyfi Oytan'ın kitabında, son zamanların Hurufi ozanı olarak sunduğu Kulalı Türabi Sani'nin divan tarzı bir şiirini geçip onu açıkladıktan sonra, konuya gerçek girişimizi yapacağız:

Şabb-i emredde göründü Ahmed'e rahman-ı Hak

Suret-i rahmandır Adem secde kıl ferman-ı Hak

  •  
  • Ahsen-i takvimi inkar eyleyen İblis olur
  • Bilmedi seb-ül mesani etmedi iz'an-ı Hak
  •  

Kevni cami sırr-ı Adem hem muhit-i küll-i şey

Hem kelamullah-ı natık kıl nazar iman-ı Hak

  •  
  • Kainat mirat-ı haktır gel bu sırra mahrem ol
  • Hakka mirat oldu Adem küllü yevmin şan-ı Hak
  •  

İsm-i adem ism-i Hak oldu sıfatullah yüzü

Zat-ı Haktır zat-ı Adem nahn ü akreb can-ı Hak

  •  
  • Kaş ü göz hem kirpik işte fatiha ümm-ül kitab
  • Bilmeyenler ademi oldu Şeytan-ı Hak
  •  

Mısr-ı cami mazhar-ı zat ü sıfat sırr-ı Hüda

Allem el esmay-ı natık nefhay-ı yezdanı Hak

  •  
  • Ademi manada Allah zatın ilan eyledi
  • El veled sırr-ı ebih'dir arif-i irfan-ı Hak
  •  

Nefsini arif olanlar Hakka arif oldular