Bütün yozlara ve yobazlara rağmen Alevi kalmaya devam edeceğiz. Remzi KAPTAN

Alevi Konseyi  Alevi Council Alevitische Rat

Sayın ziyaretçi, bu sayfayla amacımız; Alevilik-Aleviler üzerine bilgiler sunmak ve Alevi Konseyi’nin görüşlerini aktarmaktır. Sorularınızı, önerilerinizi alevikonseyi@yahoo.com adli email adresine yazabilirsiniz. Çalışmalarımıza katkı sunan başta rehberimiz Remzi KAPTAN olmak üzere herkese teşekkür ediyoruz.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ana Sayfa

Aleviler/ Alevilik

Ehlibeyt/ 12 imam

Hz. Ali

Alevi Önderleri

Alevilik Bilinci

Hacı Bektaş/ Bektaşilik

Pir Sultan Abdal

Tarih/Olaylar

Kadın/Gençlik

Hasan Sabbah

Genel

www.alevitentum.de www.turnakitap.com www.pirtv.com www.turnadergisi.de

alevikonseyi@ hotmail.com

Ana Sayfa

---------------------------------------------------------------

İsmail Kaygusuz

Alevilikte Dâr – Dârın Pirleri

Pir Sultan Abdal'dan:

Hakkın kapısını ben açık buldum

İptida rehberim ben anda buldum

Aldım rehberimi ben dâra durdum

Mürşid eyvallah babam sana eyvallah

***

Mansur Hakkım dedi buldu dârını

Talib burda çeker ahret zarını

Cümle kazanç ile küllü varını

Hak bildiği yola vermeli imiş

***

Hey erenler benim yüzüm yerdedir

Yüzüm yerde ise özüm dârdadir

İkrar nerde ise iman ordadır

Bin kânım var bir mürüvvet erenler

***

İlettiler bizi Mansur dârına

İman ikrar getir derler pirine

Lanet olsun ikrarından dönene

Seher vakti Oniki İmam sen yeriş

A) Dâr

1) Giriş ve Dâr Söylemleri

Alevi-Bektaşi inanç ve yaşam biçiminde musahiblik kurumundan sonra en önemli toplumsal öge Dâr olayıdır. Toplumsal öge diyoruz. Çünkü Dâr kullanılış biçimine göre işlev kazanır.

Alevilikte bilindiği gibi tapınç bireysellikten uzaklaştırılmıştır; yani inanan kişi, birey görünmez-mekândan münezzeh Tanrısıyla başbaşa, mırıltılar ve belirli hareketler içinde zamanını geçirmez. Mırıldandığı sözlerin anlamlarını bile bilmeden, edilgen bir gösteriş içerisinde çevresinden ilişkisini kesen insan tipine yer yoktur Alevi toplumunda.

Tapınmayı toplumsallaştırmış olduklarından yeniyetmesi, kadını, erkeği birarada; yıllık kusur ve günahlarından arınmış-durunmuş ve bir can bir vücut olarak Tanrı'nın huzurundadırlar. Ama yanlarına aldıkları, yüreklerini dolduran insanlaşan, kendilerinden biri olan Tanrı'ya tapınırlar.

Yanlış anlaşılmasın putunu heykelini yaparak, yani cisimleştirip yanlarına almış değillerdir! Varlık ötesi kavramsallığı içindedir; yokluğun sonsuzluğu ötesindedir Tanrı hep. Ancak Allah-Muhammed-Ali üçleminde birlenip nurlanmış ve erler-evliyalarda varlık alanına çıkıp (Epiphaneon) insanlaşmıştır.

İşte Tanrı görünüşlerinin gizleri burada saklıdır. İnsanda zuhur etmeksizin, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak saf bir belirsizlikten ötede birşey olamaz. Eğer bir Tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, zihinsel vizyona insan görünüşlü, insana dönüşerek (theophanie anthropomorphosique) girip tamamlanır. (H. Corbin: Temps cylique et gnose İsmailien, s. l88)

Nesimi'den vereceğimiz iki beyitle açıklığa kavuşturmayı deneyelim:

Bu belayı dilarayı temaşa eyle ey dil

Acep suret acep heyet budur Tur-u kelamullah

  • Acayip mazhar-ı Haktır Huvellah-ül ebed daim
  • Eğer Hak'tır desem vacip budur celle celalullah
  • Yani: Ey gönül gel de seyreyle bu belaya duçar olanı! Hem suret hem de Tur'daki Allah kelamının heyeti budur. Yüzün, ezelden ebede daim olan Tanrı'nın görünümüdür dersem vaciptir; ulu Allah'ın kendisisin!
  • Kur'an'da, Tanrı Adem'i yaratırken, kendi özünden kattığı-ruhundan üflediği ve tüm göksel varlıkların onun önünde secde edip tapınmalarını buyurduğu yazılı değil mi? Dört büyük meleğin itaatına karşılık, Azazil (Şeytan'ın melekken çağrıldığı ad) kendini üstün tutarak bu göksel Adem'e (Theos-anthropos) secde etmemesiyle başlayan göksel dramda Şeytan yenik düşüyor. Böylece bilinemez-anlaşılamaz Tanrı (Theos agnostos), Tanrısal yüceliğine Dieu supreme (anotatos theos) olarak ve ilk yönetici (proarkhe) yaratıcı olarak Adem'le bütünleşiyor. Ve al Tavhid oluşuyor; İlk Us (pro logos, premiere intelligence, akl awwal) yüce adı (ism-i azam) ile Allah yaratılışı tamamlanıyor.

    Muhammed'in mirac yükselişinde; Musa'nın Tur-i Sina'da ateş parıltıları içinde, sesini duyabildiği Tanrı'yı "genç, tüysüz ve güzel bir delikanlı'' olarak gördüğü söylenmiyor mu? En kestirme deyişle bütün bunlar Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesinde "insanlaşan, insanda tecelli eden Tanrı'' kavramına ışık tutmakta ve düşünsel köken olusturmaktadır. Öyleyse insana secde etmek, yüce buyruk olduğuna göre "İnançsızsınız, şeytandan farkınız yok!'' diye kendi dışındakileri suçlasalar da haklılıkları yok değil.

    Nitekim Yunus Emre şöyle demektedir:

    Evvel benem ahir benem canlara can olan benem

    Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benem

    Dost ile birliğe biten buyruğu ne ise tutan

    Mülk yaratıp dünya düzen ol bahçevan heman benem

    • Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan
    • Ağ üstünde kara düzen ol yazılan Kur'an benem
    • Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
    • Kâfir dürür inanmayan evvel ahir heman benem
  • Tanrı'nın kendisi olduğunu, insanda varlık alanına çıktığını söyleyerek, inanmayanı kâfirlikle suçluyor açıkça. Şimdilik Mirati ve Türabi Sani'den birer beyit Mihrabi'den bir nefes sunarak kendi söylemleriyle kapatalım:
  • Secde eyle âdeme, İblis gibi ar eyleme

    Emr-ü nehyini bil Hakkın, mekânın inkâr eyleme

    • Sâb-ı emretde göründü Ahmed'e Rahman-ı Hak
    • Suret-i Rahmandır Adem, secde kıl ferman-ı Hak
  • Allah deyip bağırma
  • Uzak sanıp çağırma

    Hakk'ı dilden ayırma

    Şeytan güler bu hale

    • Evvel ü ahir odur
    • Zahir ü batın odur
    • Hazır ü nazır odur
    • ?????... ...
  • Men aref den al sebak
  • Ariflere doğru bak

    Senden sana yakın Hak

    Eriş o layezale

    • Hayali bir yerdesin
    • Sen arada perdesin
    • Hak sende sen nerdesin?
    • Nedir suale cevap?
  • Arşı rahmandır yüzün
  • Anı şerheder yüzün

    Arif bilmez m'iç yüzün

    Açma sırrı nadana

    • Kuranidir sözümüz
    • Rahmanidir yüzümüz
    • Hakkı görür gözümüz
    • Aldanmayız hayale
  • "El insan ü vel Kuran''
  • Hadisdirür bu tüman

    Sözün bilmezse insan

    Nice ersin kemale

    ***

    Baba deyip Adem'e

    Secdegâh ol aleme

    Hateme gir hateme

    Döndür yüzün cemale

    Dâr Sözcüğünün Açıklanması

    Sazı ve sözüyle, müziği ve dansı (semahı) ile birlik ve birliktelik içinde yeyip içerek, muhabbet ederek günahtan kusurdan soyunma ve topluma karşı görevlerini yerine getirme; iyi insan, yararlı-olgun insan olma amacına yönelik Alevi-Bektaşi toplu tapınma törenlerinin hemen her aşamasında Dâr vardır. Kullanıldığı erkânın amacına uygun olarak işlevini sürdürür.

    Örneğin kardaşlık tutmada musahib adayları Dârda durup "Yola girme andı (İkrar verme)'' içerler. Başokutma (Boyverme) sırasında talipler yaptıklarını-ettiklerini, kötümcül yanlarını ortaya döktükleri; ağlattıkları varsa güldürdükleri, döktükleri varsa doldurdukları yerdir Dâr. Alevi toplumunun hukuksal sorunları; şikâyet, sorgulama, yargılama ve cezalandırma-aklama Dâr olayı içindedir.

    Türkçede çoğunluk Alevi literatüründe kullanılan Dâr sözcüğü, hem Farsça hem de Arapçada bulunmakta ve farklı anlamlar taşımaktadır. Arapçada "yer, yurt, ev alem'' anlamlarına gelirken, İran dilinde "Dârağacı'' demektir. Osmanlıcada her iki dildeki anlamları da kullanılmıştır.

    Örneğin; Nabi "Dâr-i gurbette bulunsa âşinalardan biri (Yaban yerde bir dost bulunsa)'' diye yazarken, Şeyh Galib "Çıkmak ser-i dâra hem çü Mansur (Mansur gibi Dârağacının başına çıkmak)'' biçiminde dizelerinde kullanmışlardır. Yine örneğin "dâr-us Saâdet, dâr-ül mülk, dâr-ül fünun vb.'' biçiminde tamlamalar üretilerek, kurul ve kurum adları oluşturduğu gibi; Farsça "tutan, sahip, malik'' anlamında suffix (sonek) "-dâr'', Osmanlıcada da kullanılarak "âlemdâr, bayrakdar, hazinedar, mühürdar, silahdar vb.'' biçiminde çok sayıda ünvan ve meslek adları türetilmiştir.

    Alevi-Bektaşi inanç ve tapınma düzeninde dâr sözcüğü bir yerde "Dârağacı, yer, meydan-alan'' anlamlarını simgesel olarak taşımakla birlikte, toplumsal boyutlar içinde kavramsallaşmıştır. Dâr sözcüğünün en Dâr anlamını Cem törenlerindeki bazı söylem biçimlerinde buluruz. Aşağıda göreceğimiz gibi Dâr sözcüğü, birlikte kullanılan fiile göre anlam nüanslarıyla işlev değiştirmektedir. Bu ifade biçimleri, yani söylemleri açıklığa kavuşturduktan sonra Görgü cemlerindeki geniş uygulamalarına geçmek istiyoruz.

    Dâra Durma - Peymançeye Geçme

    Görgü cemlerinde uygulanan önemli erkânlar gereği, yani musahib tutma ve başokutma ve diğer dârlarda pir huzurunda meydana çıkıp durmaktır. Kent Bektaşilerinde peymançeye durmak adı verilmektedir. Kırsal kesim Alevilerinde daha çok Türkçe olarak ayak mühürlemek ya da ayakları mühürlü olmak adı verilir. Aşağıda tarihçesinden söz ederken açıklayacağımız gibi Dâr, bu sözcüğün aslı olan Farsça paymaçan duruşuyla Alevi törenlerine girmiştir.

    Yalınayak, başaçık ve Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesi olan üç düğümlü belbağı (kemerbest) bağlanarak dâra durulur. Sağ ayağın baş parmağını solunki üzerine koymadır, ayak mühürlemek. Ayrıca sağ kollar, sağ kol solun üzerine getirilerek çaprazlama göğüs üzerine konulur. Parmaklar kapalı olarak omuz başlarına dokunur. Ya da sol kol yana salınırken, sağ kol dirsekten bükülerek el kalbin üzerine gelecek biçimde göğse bastırılır.

    Çoğu kez dârda duran talibin başı sağ veya sol omuza düşükdür. Bu duruş Dârağacına çekilmiş insanın (hiç kuşkusuz Hallacı Mansur'un) görünüşünü simgeliyor olmalıdır. Kısacası ikrar verip, yani musahib olup yola giren canlar, bu ilk törenden başlayarak başokutma, görülüp sorulma ve diğer durumlarda dâra durmak zorundadır. Çünkü dâr Muhammed-Ali'nin ve dâr meydanı erler-erenler ve veliler meydanıdır. Bu inançla hareket edilir.

    Dâra Çekme - Dâra Çekilme

    Etken ve edilgen fiil kullanılarak anlamlandırılmış bu söylemde Dede (mürşit, pir)nin talibine bir yaptırımı söz konusudur. Dâra dikme, dâra dikilme biçiminde de ifade edilir. Örneğin

    "Dede kusurlu talibi dâra çekip sitem etti. İki sofu Dede tarafından dâra çekilip, Cemdeki canlardan ahvali soruldu, hakkı olan hakkını istesin denildi.''

    şeklinde sözler edilir, konuşulur.

    Dâra çekmek söylemi içinde sayılabilecek, talibin kendi özüne yönelik dâr meydanına çıkma olgusu vardır. Buna "özünü dâra çekme'' denir. Kusurlu olduğundan kuşkulanılan bir talip Dede tarafından dâra çekilmesine ya da zarar görmüş canın, şikâyet etmek üzere dâr meydanına çıkmasına fırsat vermeden, kendiliğinden dâra durabilir. Yani kendi özünü dâra çeker. Talip dedikodu ve kuşkulardan yakınır. Kendisine yönelik suçlamaları reddeder. Bunu yaptıklarını öğrendikleri kişileri pir huzurunda dâra çağırarak "o sofulardan razı olmadığını, gerçeği söyleyinceğe değin ya da ıspat edinceye değin dârda bekleyeceğini ve başkesip yemin etmelerini'' ister.

    Dâr meydanı er meydanı olduğu kadar, bu anlamda ar meydanıdır; yalan dolan olmaz, kutsaldır. Sadece Dedenin değil toplumun huzurudur. İçinde yaşamakta olduğu toplumun insanlarıyla yüzyüze, karşıkarşıyadır. Kendini dedikodu ve suçlardan arındırır talip bu dârda. Elbetteki olayla ilgili bildiği gerçeği de açıklamak zorundadır burada.

    Dedeye ya da cemdeki canlara lokma vermek ve adak sunup dua almak için özünü dâra çekenler olduğu gibi, yaptığı bir hata için, örneğin komşusunun tarla sınırına tecavüz etmiş, bağına-bahçesine zarar vermiş bir talip özünü dâra çekip yaptıklarını sayar döker; yaptığı-verdiği zararları ödeyeceğini söyler, o candan razılık ister. Dede burada aracıdır. Öbür talibi de dâr meydanına çağırarak, onları barıştırıp uzlaştırır.

    Bu tür özünü dâra çekmelerde, kusurlarını ortaya dökerek,

    "malımla canımla Muhammed-Ali dârındayım. Erler evliyalar meydanındayım; haklı hakkını istesin canımla malımı ortaya koymuşum!''

    diyen talipler çok saygı görür. Çok kez zarar gören onu bağışlar ve cemi-cemaatı razı etmesini ister. Böylece dârdaki talip ödemeyi kurban keserek, lokma dağıttırarak Cemin canlarına yapar.

    Bir diğer özünü dâra çekme türü de görevini yerine getirmiş, verilen hizmeti yerine getirmiş talibin pir huzuruna çıkıp karşılığını istemesi, yani duasını alması Dededen nefes etmesini bekleme durumudur. Demek ki dua almak, nefes edilmek hakkını kazanmış olmak gerektir bu ödül dârı için.  

    Görgü Cemlerinde (Ayn-i Cem) Dâr

    Görgü cemlerinin, yani Alevi toplu tapıncının en önemli ögelerinden birinin dâr olayı olduğunu başlarda söylemiştik ama yineliyoruz. Bu çok önemli öğenin cemlerdeki kullanılışına göre göreve başlama, musahib tutma dârı, boyverme-başokutma dârı, dava görme ve düşkünlük (şikâyet-sorgulama, tanık dinleme, yargılama, aklama-düşküne çıkarma ve topluma kazandırma aşamalarını da içeren) dârları, muhabbet dârları ve yaşam sonu dârı ya da dârdan indirme olmak üzere altı türlü Dâr saptayabiliyoruz.

    Aslında cemlerde bu dârlar içiçe girmiş durumdadır, yani çok kalın çizgilerle birbirlerinden ayrılmazlar. Bir talip musahiblik dârına bir ya da iki kez dururken; rehberlik görevini yürüten sofu, yüzlerce kez Muhammed-Ali yoluna hazırlayıp soktuğu musahib çiftlerle birlikte bu dâra durur. Musahib olduktan sonra ise yılda en az bir kez başokutma dârına durarak yıllık kusur ve günahlarından aklanıp paklanırlar. Görgü yapılmasa bile eğer Dede köye gelmişse muhabbet dârlarına sık sık dururlar ya da çekilirler talip olanlar.

    Düşkünlük dârları ne taliplerin ve ne de Dedenin arzu ettiği bir uygulamadır. Yaşam sonu dârı ise ölen bir talibin yakınları tarafından onun yerine özünü dâra çekip aklanmasını talep etmektir. Böylece bu son dârla dâr meydanından inmiş olur talip. Demek ki Muhammed-Ali yoluna girmiş bir Alevi-Bektaşi ömrünün sonuna dek dâra durur, dâra çekilir ve özün dâra çeker. Kendi kendisiyle ve toplumuyla hesaplaşır ve özeleştiri içinde yaşar. Amacı toplumuna yararlı olmak, insan-ı kâmilliğe yükselmektir.

    Nefeslerde Genel Dâr Kavramı

    Ayrıca pirlerinin adıyla anılan, yani Fatıma, Hallac-ı Mansur, Fazlı ve Nesimi dârlarının herhangi bir farklılığı yoktur temelde. Duruş biçiminde bu adları simgeleştirerek, bu yüce insanlara olan saygılarını ve yollarından yürümekte olduklarını belirtmişlerdir.

    Genel isimlendirmede ise çoğunlukla Dâr-ı Mansur ya da Hallacı Mansur dârı diye anılır. Alevi-Bektaşi ozanları da büyük çoğunlukla bu adla anarlar, dâr Hallacı Mansur'la eşleştirilmiştir. Aşağıdaki nefeslerde ve demelerde görüleceği gibi Muhammed Ali'nin yolu, töreleri, incelikleri ve erkânlarla birlikte Dâr da işlenmiştir. Ayrıca Türk halk tasavvufu düşüncesinde Hallacı Mansur'un nasıl önemli bir yer kapladığı da ortaya çıkmaktadır.

    Ezeli kurdular erkânı yolu,

    Bu yolun sahibi Muhammed Ali

    Pirimi sorarsan Bektaşi Veli,

    Ali Veli gibi er bulunur mu

    • Oturmuş mürşitler dolu içerler,
    • Dillerinden dürrü gevher saçarlar
    • Günahlının günahından geçerler
    • Kusursuz günahsız er bulunur mu?

    Mürşitler oturmuş yerli yerine

    Kimse eremedi Ali sırrına

    Hep dikildik erenlerin dârına

    Mansur'un çektiği dâr bulunur mu?

    • Üçler beşler o kapıyı açtılar
    • Muhabbetle misk ü amber saçtılar
    • Haklıyı haksızı orda seçtiler
    • Suçlu olanlara yer bulunur mu?

    Onulur mu düşkünlerin yarası?

    Bulunur mu kalb evinin çaresi?

    Bin Lokman'a varsa yoktur çaresi

    Medet mürvet diyen can bulunur mu?

    • Sakine hanım der varabilirsen
    • Can gözün açıp da görebilirsen
    • Bu sözün fahrine erebilirsen
    • Bundan büyük sana ün bulunur mu?

    Akşamlar oldu gülbenk çekildi

    Çerağlar uyandı niyaza geldim

    Erenler erkânı meydan açıldı

    Ayn-i cem kuruldu ihsana geldim

    • Hakikat abdestin birden aldılar
    • Mürşidin emrine beli dediler
    • Dâr-ı Mansur olup şunda durdular
    • Talib-i hak olup meydana geldim

    Ol demde halinden sordular canın

    Varmıdır kusuru dediler anın

    Ayn-i cem gösterdi yere niyazın

    Üryan büryan olup didara geldim

    • Edep erkân tamam oldu sürüldü
    • Pervaneler geldi kısmet verildi
    • Hatmoldu hizmetler destur verildi
    • Şükrüya men de sultana geldim

    Ve Fikriya Bacı ağdalı Bektaşi diliyle de olsa yaratılışının özü dört maddenin içinde Tanrı'nın parlaklığını keşfetmiş, ona doğru koşuyor. Bu yolda Mansur gibi dâra çekilmeyi göze alıyor:

    Babı tevekkülde mutad-i kadim

    Olmuşuz bekleriz daim pür kusur

    Geçen serencamın vasfına mukim

    Olmuşuz kuyunda şule-i şuur

    • Çar anasır içre bulduk o zatı
    • Pertevi keşfetti bu müşkülatı
    • Kaplamıştır nuru bu kâinatı
    • Şahittir ol base İncil ü Zebur

    Dört kitabın oldu eftali Kuran

    Pertevi nur ile zeyn oldu cihan

    Nice ehli kâmil bu yolda ser can

    Feda kılıp dâre çekildi Mansur

    Pir Sultan Oniki İmama yalvarıp, onlardan yardım dilerken, yolun Mansur dârından geçtiğini itiraf ediyor:

    Gece gündüz yalvarırım pirime

    Seher vakti Oniki İmam sen yetiş

    Kanım kaynar imamların yoluna

    Seher vakti Oniki İmam sen yetiş

    • İlettiler bizi Mansur dârına
    • İman ikrar getir derler pirine
    • Lanet olsun ikrarından dönene
    • Seher vakti Oniki İmam sen yetiş

    Bülbül figan eder bağ-ı gülşende

    Mansur'un kimsesi yoktur meydanda

    • Hak yarattı Muhammed'i nurundan
    • İnsan olan gelir nura çevrilir

    Çark kurulmuş dolap daim dönende

    Mansur olan gelir dâra çevrilir

    Burada Pir Sultan, dâr çeken talibin Mansur yüceliğine erişeceğini vurguluyor. Sonra açık bulduğu hak kapısından içeri giriyor ve bakalım ne görüyor, ne görmek istiyor:

    Hakkın kapısını ben açık buldum

    İptida rehberim ben anda gördüm

    Aldım rehberimi ben dâra durdum

    Mürşid eyvallah babam sana eyvallah

    • Uymayıgör ol İblis'in sözüne
    • Sonra mil çekerler iki gözüne
    • Elin ile bir sitem sür özüne
    • Özüne bir sitem sürmeli imiş

    Mansur Hakkım dedi buldu dârını

    Talip burda çeker ahret zarını

    Cümle kazanç ile külli varını

    Hak bildiği yola vermeli imiş

    Karşısında cennet kapısı açılmadan önce, Pir Sultan'ın demelerinden birkaç dörtlük daha sunalım; cennet yoluda mı acaba özünü dâra çekmekten geçiyor?

    Hey erenler benim gözüm yerdedir

    Yüzüm yerde ise özüm dârdadır

    İkrar neredeyse iman ordadır

     

    Bin kanım var bir mürüvvet erenler

    Âşık olan âşık dârdan ayrılmaz

    Taki Naki seven âşık yorulmaz

    Talip bunalmazsa ere çağırmaz

    Ulaş yetiş pirim İmam Hüseyin

     

    Kırmızı gül bitişiktir har ile

    Mansur dârda bağlı bir ikrar ile

    Musahib olmayın kallaş yar ile

    Altın adınızı pula getirir

    ...

    Enelhak dedik de çekildik dâra

    Adab erkân bize doğru yol oldu

    Geldi zebaniler sual sormaya

    Yardımcımız Şah-ı Merdan Al'oldu

    • Kıldan köprü kurmuş geç deyu
    • Pirimden bir dolu gelmiş iç deyu
    • Arkamdan bir elin urdu uç deyu
    • Yurdumun üstüne tozlu yol oldu

    Bir kapı açıldı içeri girdim

    Hak didar kurmuşlar ben anda gördüm

    Bir ayak üstüne bin saat durdum

    Eridi iliğim kemik haloldu

    • Dâra durmuş meleklerin hepisi
    • Hakka secde eder kulun hepisi
    • Karşımda açıldı cennet kapısı
    • Hakkın emri ile bize gel oldu

    Pir Sultan'ım eydür şahların şahı

    Yüzüne nur doğmuş Ali'nin mahı

    Ben pirimi gördüm dönmem bir dahi

    Durağımız ab-ı kevser göl oldu

    Şah Hatayi ise çok çok yükseklerde uçarken, dâra gökler de duruyor. O bir şah ama kendini Mansur hissedip, dâra gereksinim duyduğunu haykırıyor:

    Enelhak çağırıp Mansur dâre

    Yine razıni pinhan eyleyen şah

    ...

    Çün tecella nurunu görmek temenna eylerem

    Şimdi Mansur'em meni bir dâre göndermek gerek

    • Aşk içinde inleyen sermest ü hayrenem veli
    • Gör neçe Mansur teki men dâre muhtaç olmuşam

    Şah İsmail nefeslerinde şahlığını sürdürüyor. Ancak kendisine şah diye seslenirken Tanrı'ya da Ali'ye de şah diyor. Şahları birbirine karıştırıp insana-kendisine eşleştirince, "çağırın gelsin Ali'yi'' diye buyuruyor. Sonra kusur isledigini anlıyor. Özlemini çektiği Ali için, "Ali gelir m'ola bize?'' diye figana başlıyor:

    Şu karşıki yüce dağlar indi şaha secdeyledi

    Mülkiyesi ulu hanlar indi şaha secdeyledi

    • Benim istediğim kendi erenler ikrara kandı
    • Muhammed miraçdan indi İndi şaha secdeyledi

    Benim istediğim Mansur canım kurban Hakka yesir

    Şirin serden Hasan Mansur indi şaha secdeyledi

    • Ali'dir Tanrı'nın dostu hü dedi zülfikâr kesti
    • Salman'ın hırkası postu indi şaha secdeyledi

    Çağırın gelsin Ali'yi erenler içti doluyu

    Hacı Bektaşı Veliyi indi şaha secdeyledi

    • Müştakım yolun gözlerim Ali gelir m'ola bize
    • Ağlar ağlar da dönerim Ali gelir m'ola bize

    Eyub gibi kulu ile Hakka giden yolu ile

    Hacı Bektaş Veli ile Ali gelir m'ola bize

    • Salman mührü basan ile Mansur kendin asan ile
    • İmam Hüseyin Hasan ile Ali gelir m'ola bize

    Şah Hatayim bir din eri vardır gerçekler hüneri

    Sağ elinde zülfikârı Ali gelir m'ola bize

    Ve Ali gelir ama Şah Hatayi'ye neler eder neler! Tutup dâra çeker onu, sorgudan sualden geçirir. Ali candır, canandır; sevgilidir ve herşeydir Hatayi için:

    Gel Ali'm yola gidelim Ali'm kendi yolu ile

    Açlar doyar susuz kanar leblerinin balı ile

    • Ali'm bana neler etti aldı elim dâra çekti
    • Üstüme yürüyüş etti elindeki dolu ile

    İçilmez dolu içilmez sevgili dosttan geçilmez

    İkisi birdir geçilmez has bahçenin gülü ile

    • Aşk urur devran döner kuş budağa birdem konar
    • Doldurmuş dolusun sunar Ali'm kendi eli ile

    Erenler lokması nurdur lokmaya elini sundur

    Şah Hatayi'im doğru yoldur Ali'm kendi yolu ile

    Ama Şah İsmail Hatayi en güzel erkân ve Dâr tanımlamalarını Muhammed-Ali üstüne yazdığı şu nefeste yapıyor. Şah Hatayi bu nefesinde Dârın efsanevi kökenine ışık tutarak, onu Miraç gecesindeki Kırklar cemine bağlamaktadır:

    Ben Ali'yi gördüm arşta durunca

    Yerin göğün binasını kurunca

    Ali'nin sırrına kimse ermedi

    Cebraile bir kez sual sorunca

    ...

    Ortaya aldılar imam Cafer'i

    Elele tuttular çekti katarı

    Şükreyledi iki cihan serveri

    Hutbe okunup da İkrar verince

    • Muhammed miraçda burağa bindi
    • O nasıl buraktır ünü bilindi
    • Ay ile güneş de secdeye indi
    • Ali'yle Muhammed dâra durunca

    Hakikat kapısın ol server açtı

    Ali'yle Muhammed erkâna düştü

    Bu hikmeti gören kendinden geçti

    Yer gök titredi Tarık gelince

    • Cebrail erkâanı eline aldı
    • Destur ey Şah dedi beline çaldı
    • Selman da ol demde pür serdan oldu
    • Doldurup kadehi ele alınca
  • ...
  • Kâfirler elini batırdı kana

    Ali'yi sevenler gelsinler ceme

    Bu nefes söylendi onyedi hane

    Ali'yle Muhammed dâra durunca

    Balım Sultan;

    Istıvayi özler gözüm Anal Hakkı söyler sözüm

    Sab'l matanidir yüzüm Miracımız dârdır bizim

    derken dâr meydanını Tanrı katı olarak görüyor. Yedi kat göklere çıkarak Tanrı cemalını aramaya ne gerek var? Tanrı yüz hatlarını oluşturan Kur'an'la insanla bütünleşmiştir.

    Yunus'umuza gelince; o Mansur'la dâra durduğunu ama boğulmadığını ve Tanrı'yla bütünleşip ölümsüzleştiğini ima etmekten çekinmiyor:

    Mansur idim ben ezelden

    Anın için geldim bunda

    Yak külümü savur göğe

    Ben enelhak oldum ahi

    • Ne oda yanam dağılam
    • Ne dâra çıkam boğulam
    • İşim bitince yürüyem
    • Teferrüce geldim ahi

    Yunus Tanrılığında öylesine iddialı ki herşeyi yapanın kendisi olduğunu; Muhammed'in kendisine miraç kıldığını söylüyor Musa ile binbir kelâm ederken, İsa'yı göğe çeken, İbrahim'e içine atıldığı ateş bağ ve bostan eden kendisi olduğu gibi, İbrahim Edhem'e tacını tahtını bıraktırıp Hak yolunda koşturtan da odur. Mansur'la dâra asılan da asan da kendisidir:

    Abdürrezzak ol derviş yoldaş edindi beni

    Hallacı Mansur ile dâra asılan benim

    ...

    Nemrud od un İbrahim'e ben bağ u bostan eyledim

    Küfür yüzünden doğuben gene od u yakan benim

    Ol Hallacı Mansur ile söyler idim enelhak

    Benim gen'onun boynuna dâr urganın takan benim

    Zaman sonsuzluğunun ötelerine geçen ve zevale ermeyendir insan. Evrenin yöneticisi süphan odur, Yunus'tur:

    Evvel kadim önden sona zevali yok sultan benim

    Yedi iklime hükmedip diri tutan süphan benim

    ...

    Mansur aydur enelhak der suretin oda yak

    Deynüz dâra gelsünler ben dârı kura geldim

    Görüldüğü gibi Dârağacı ve Hallacı Mansur, dâra durup suçlardan ve günahlardan arınıp insan-ı kâmil Tanrısal bütünlüğe ermeğe simge olmuştur. İnsan büyüyüp büyüyüp başı göğe değerek Tanrılaşmaya yönelir dârda, dâr meydanında.

    Oniki Hizmet Sahibi Toplu Dârı

    Görgü ceminin başlangıcında, cemin iyi bir biçimde yönetilmesi düzeni intizamı için yapılan geleneksel işbölümünü üstlenen 12 hizmet sahibi bu dârdan geçerek görevlerine başlar. Pir ya da mürşid Şah Hatayi'nin aşağıdaki nefesini söyleyerek onları Dâr Meydanına çağırır:

    Haktan bize nida geldi

    PİRim sana beyan olsun

    • Şahtan bize nida geldi
    • Pirim sana haber olsun
  • Şahtan bize nida geldi
  • REHBER sana haber olsun

    • Şahtan bize nida geldi
    • PEYİK sana haber olsun
  • Yola giren hacıdır
  • Güruhları nacidir

    • Cemin kilidi kapıcıdır
    • KAPICIya haber olsun
  • Hak kuluna eyler nazar
  • Dört nesneden adem düzer

    • Kallaş gelmiş cemi bozar
    • GÖZCÜ sana haber olsun
  • Gelin girelim irfana
  • Mümin ü müslim üryana

    • Tekbir verelim kurbana
    • KURBANCIya haber olsun
  • Mümin müslim yakın ister
  • Münkirlerder sakın ister

    • Delil yanmaz yağın ister
    • ÇERA¦CIya haber olsun
  • Müminler girdi meydana
  • Münkir sürüldü zindana

    • Hizmet verildi Salman'a
    • SÜPÜRGECİye haber olsun
  • Mümin müslim bir oturur
  • Kurbana çomça batırır

    • Cemaata lokma yetirir
    • NAKİPCİye haber olsun
  • Yola giren haslar hası
  • Silinsin kalblerin pası

    • Doldur ver bir engür tası
    • SAKA sana haber olsun
  • Zakirin zikri saziken
  • Kara okur beyaz iken

    • Mümin müslim niyaz iken
    • TEZAKARa haber olsun
  • Şah Hatayi'm varı geldi
  • Haktan güle zarı geldi

    • Pirden bize destur oldu
    • İZNİKÇİye haber olsun
  • Eğer cemi mürşid yönetiyorsa Pir de dâra durur. Nefes bittiğinde 12 hizmet sahibi tek sıra halinde, Dedenin karşısında Mansur dârındadırlar. Başlar açık, beller kemerbestli ve ayaklar mühürlüdür.
  • Hepsi görevlerini bilmekteyseler de Dede tek tek açıklama yapar. Sorumluluklarını teker teker anımsatır. Ancak daha önce hizmet yapmaya özürlü olanlar durumu açıklayıp, yerlerine vekillerini koymuşlardır. Bu özürler fiziksel rahatsızlıklar olduğu gibi, görgüye katılamıyacak denli kabahatlılık durumları da olabilir.

    Örneğin, bir hizmet sahibinin taliplerden biriyle anlaşmazlığı vardır; bu anlaşmazlık ortadan kalkmadığı, yani karşılıklı barışılıp razılık alınmadığı sürece ceme giremeyeceği için hizmet göremez!

    Gerçi bu ilk toplu dârdan önce arıştırılıp soruşturulmuş ve gönül yıkanlar razılıklarını almışlardır. Buna rağmen Dede görev açıklaması yapıp, sorumluluklarını anlattıktan sonra cemdeki canlara sorar:

    "Canlar! Oniki hizmet sahibi dâr çekiyor; biz hizmetlerimizi hakkıyla yapmaya hazır ve nazırız diyorlar! Hizmete özürümüz yok, hizmette kusur da yapmayacagız demektedirler! Kimseden ağrınan incinen var mı? Razı mısınız hepsinden? Hizmetlerine başlasınlar mı?''

    Hep birden: "Allah eyvallah! Şaha kadar razıyız hepsinden!'' dediklerinde, Dede:

    "Hepsini hizmete layık gördünüz, dârlarına ortak oldunuz edep erkân gelerek. Hizmet yapmalarına da yardımcı olacak ve zorluk çıkarmayacaksınız.''

    dedikten sonra, dârdakileri Fazlı dârına ya da çengel dârına geçirtip, yani eğilmelerini söyleyip şu duayı okur:

    "Allah allah allah! Gördüğünüz ve göreceğiniz hizmetten hayır hasenat bulasınız! Ali mürşid, rehber Muhammed, pir Hacı Bektaş Veli, süpürgeci Salman, gözcü Karaca Ahmet Sultan ve bütün hizmet pirleri evliya-enbiya hizmetlerinizi kabul yüzünüzü ak eyleye! Hizmetlerde kuvvet ve kolaylık vere! Onikimam yardımciniz ola! Hüü gerçeğin demine!''

    Bu dua üzerine hizmet sahipleri Dedenin eteğine niyaz ettikten sonra, birbirleriyle de göıüşerek görevlerinin başına giderler.

    Bu ilk günden sonraki Görgü gecelerinde, her hizmet sahibi canlar toplanmadan birer ikişer gelip dualarını alarak, görevlerini düzenli sürdürürler.

    Musahib Tutma Dârı

    Musahib tutmanın tüm aşamalarını, musahiblik kurumu üzerinde yaptığımız küçük çalışmada genişçe incelediğimizden, burada fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak önce Dâr duruşuna, Dâr meydanına çıkışa, göreve inançları ve düşünceleri uğruna canlarını vermiş, egemenlerin katlettiği bazı yüce adların simgelediği Dâr çeşidine değinmek gerekiyor. Çalışmamızın ikinci bölümünü bu büyük ve devrim yaratmış insanları inceleyerek, tarihsel maddeci yorumlar üzerine oturtma denemesine ayırdık.

    İmam Caferi Sadık buyruğunda dört biçimsel Dâr, belki daha doğrusu Dâra duruş aşamalarından sözedilmektedir:

    "Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evveli Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncüsü Dâr-ı Nesimi ve dördüncüsü Dâr-ı Fatma. Evvel Dâr-ı Mansur; Dâra asılır gibi doğru pir nazarına durup, elini sallandırıp berdar (Dârağacındaymış gibi) olmaktır. Dâr-ı Fazlı; aşk ola dedikte secdeye varmaktır. Çünkü Fazlı'yı yüzüstüne bıçağa bıraktılar. Bu secdeye yatma Fazlı gibi hançer ciğerimde demektir. Doğrulup oturduğunda Dâr-ı Nesimi olur; Nesimi gibi postumu yüzdürdüm demektir... Dâr-ı Fatma ise ayağını birbirinin üstüne koymaktır... Bir sofu sıdk ile (içten inanarak) Dâra dursa bu dört Dârın piri ol mümine şefaat eder...''

    Görülüyor ki Dâra durmak, geniş anlamıyla pir huzuruna varmak, meydana ve Cemi oluşturan tüm canların karşısına çıkmaktır. Ayaklar mühürlü, yani sağ ayak baş parmağı sol ayağınkinin üzerine konmuş durumda (Fatma Ana Dârı), ayakta eller yana salınmış ve baş omuzlardan birine doğru eğilmiş (ber-Dâr, Dârağacında asılı gibi, Hallacı Mansur Dârı) beklemek. Eğilip dua alarak Pir eteğine niyaza varmak Fazlı Dârı; oturup diz kurarak edep erkâna gelmek ise Nesimi Dârı olarak adlandırıyor. Bir bakıma biçim olarak Dâra çıkmanın baştan sona değin geçen evrelerinin adlarıdır bunlar. Burada önemli olan Alevi-Bektaşilerde Fatıma, Hallacı Mansur, Fazlı (Fazlullah) ve Nesimi'ye verilen değer ve duyulan saygıdır, onların önder kabul edilmesidir.

    Musahiblik Dârında bu biçimsel evrelerin hepsi de uygulanmakta ve sık sık özellikle Mansur'un, Fazlı ve Nesimi'nin adları geçmektedir. Musahiblik Dârına Muhammed-Ali yoluna ilk kez giren, ikrar verecek canlara yol gösteren hizmet sahibi rehberle birlikte durulur. Rehber, kardaşlık olacak canlar bekarsa iki sofunun, evlilerse bacılarla birlikte dört canın önünde bulunur. Boyunlarına geçirilmiş tığı bend ya da düğümlenmiş mendilden tutup çekmektedir. Rehber musahib çiftleri, Muhammed-Ali yoluna girebilmeleri için her bakımdan gerektiği gibi hazırlamıştır. Genellikle "ölmeden önce ölmek''i simgeleyen, akbezlere sarılıdır kefene dolanmışcasına. Ayakları yalınayak, başları açıktır. Bellerinde kemerbest (belbağı) vardır. Rehber canları eşiğe niyaz ettirir. İçeri girip, Dedenin huzurunda "Hü!'' deyip dururlar (Mansur Dârı). İmam Caferi Sadık buyruğuna göre:

    "Burada Pir diye ki; Niçin geldiniz? Rehber diye ki; Bugün Mansur gibi Dârı, NESİMİ gibi bıçağı, Fazlı gibi hançeri ihtiyar edip (kabullenip) tabakatı evliyaya ikrar verip, can verip canan almaya geldik! Pir diye ki; Ey talipler bu bir uzak yoldur, gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme dönme! Gelenin canı, dönenin malı! Bu yol demirden yay oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz! .. Sonra onlar geri gideler eşiğe varıp gene geleler. Pir üç kez bu minval üzere söyleye...''

    Yola girerken pirin musahib olanlara söylediği "Gelenin canı, dönenin malı'' yaptırımı simgeselliği vurgulanarak bazı yorumlar getirilebilse dahi, bunun tersi biçiminde belgilenmesi Aleviliğin temel felsefesine çok daha uygun. Kaldı ki birçok kitaplarda "Gelenin malı, dönenin canı'' biçiminde geçmekte ve çoğu Dedeler böyle uygulamaktalar.

    Yola girerken malını-mülkünü, kendine ait olan herşeyini meydana koyup, ortaklığa sunmak değil midir musahiblik? Yoldan döndüğü takdirde, R. Yürükoğlu'nun deyişiyle, "Dükkanı kapatıp, anahtarı teslim ederek çekip gidilecek (mi?)'' yermiş ortamı seziliyor birinci belgide.

    Öyleyse yaşam biçimine dönüştürülmüş kutsal Muhammed-Ali yolundan dönen için, "Can pazarı'' yaptırımı konulmuş olması daha usa yatkın görünüyor. Yaptırımın zalimane eylemsel uygulamasına da gerek yok. Muhammed-Ali, erler evliyalar "canına karim'' olacak inancı ve onlardan gelecek "görünmez kaza-belalarla'' yok olacağı telkinin yarattığı ruhsal gerilimdir bu yaptırım!

    Belki de kasıtlı sokulmuştur "Gelenen canı...'' belgisi. Eğer gerçekten öyle olsaydı, malını dedeye dergâha bırakan döner ve yüzyıllar boyunca yapılan baskı ve zulümle Aleviliğin imi bile kalmazdı. Yine Yürükoğlu'nun söylemiyle; "Zamanın koşullarının gerektirdiği budur; dün de bugün de Gelenin malı ve Dönenin canı belgisi, doğru olanıdır.''

    Kapıdan her içeri girişte, Dâr meydanına gelinceye dek dört kapının erenlerine simgesel olarak selam verir rehber. Üçüncü kez Dâra çıktığında; "Pir huzuruna bir (iki) çift koç kuzulu kurban getirdim. Al kabul et Allah eyvallah!'' diyen rehber tığıbentten çeker ve hep birlikte Dedenin önünde yere kapanırlar.

    Bu durumda da ayaklar mühürlü, yani Fatma Dârı vaziyeti bozulmadan Fazlı Dârına durmuşlardır. Dede eliyle ya da asasıyla rehberin omuzuna, Allah-Muhammed-Ali! diyerek üç kez dokunur ve "Hizmetlerin kabul yüzün ak olsun! Pir divanına yazılsın! Oniki imam katarından didarından ayırmasın, hüü erenler!'' diye duasını okur ve rehber kalkarak tığıbendi Dedeye verir. Dede Fazlı Dârındaki musahib canların üzerlerindeki kefeni simgeleyen akbezi kaldırır ve şu duayı okur:

    "Allah Allah! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz Dârdan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz! Cenabı Hak, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Sultan Allaha kul, Muhammed'e ümmet ve Ali'ye talip eyleye! Bu yoldan, bu DârDâr ve didardan ayırmaya! Ceddi cemalımız yaramaza, uğursuza ve pirsize duş getirmeye! Şeytanın şerrinden, gafil gadadan-görünmez beladan koruya! Cenabı Allah hayırlı devlet, hayırlı evlat hayırlı rahmet ve bereketn ihsan eyleye! Dârınız niyazınız kabul ola, gerçeğee hüüü!''

    Dede tövbe telkinini yaptırıp, bellerini sıvadıktan sonra doğrultur secdedeki canları, edeb-erkân otururlar. Dede cemdeki canlara dönerek

    "Erenler Cemine dört (iki) yeni can girdi. Bunlar artık yol kardeşlerinizdir. Onikimamların huzurunda onları candan saklayıp koruyunuz! Hüü gerçeğe, Allaheyvallah!''

    dedikten sonra musahib canları yeniden rehbere teslim eder. Rehber onları meydan halkasına ve yanına oturtur.

    Yola girmiş, ikrar vermiş bu canlar edeb-erkân durumunda, yani Nesimi Dârındadırlar şimdi. Artık zakirlerin musahiblik üzerine söyledikleri nefes ve düvazlar dinlenir. Arkasından yeni yola girmiş canların tarık altından geçmelerinden sonra doluları içilecekve kestikleri kurban lokmaları yenilecektir.

    Hizmet Görme (Boyverme - Başokutma) Dârı

    Hatayi'nin bir kaç deyişinden alıntılarla konuya girelim:

    Er eteğine yüz sürmek dilersen

    Aslına zatına ermek dilersen

    Hakkın cemalini görmek dilersen

    Nur ile nur olup sır ile görüş

    • Sen nefsini öldür olagör yeksan
    • Varlık gömleğini eylegil üryan
    • Yedi iklim dört köşede lamekân
    • Erenlerin sırrı nur ile görüş

    Âşıklar sadıklar olagelmiştir

    Ağlayanlar bugün gülegelmiştir

    El ele el Hakka bulagelmiştir

    Tanrı kendi özün Pir ile görüş 

    • Hatayi biçare kuldur şahına
    • Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına
    • Deli gönül hak ol düş dergâhına
    • Er olayım dersen er ile görüş
  • ....
  • Eğer tarikattan haber sorarsan

    Murtaza Ali'dir pirimiz bizim

    Göregeldiğimiz süre gideriz

    Kırklardan ayrılmış sürümüz bizim

    • Biz kamiliz kamile kem bakmayız
    • Rıza kapısından taşra çıkmayız
    • Cennet cehennem korkusun çekmeyiz
    • Burda sorulmuştur sorumuz bizim

    Şükür olsun gerçeklere baş koştuk

    Çiy yerimiz yoktur kürrede piştik

    Yol kadim farzdır sünnetten geçtik

    O can gediğidir yerimiz bizim

    • Kazancımız meydana götürürüz
    • Eksiğimiz varısa bitirirüz
    • Aşna meşrep evinde otururuz
    • Bine sayılmıştır ölümüz bizim

    Derviş Hatayi der gerçek erenler

    Anda pişman olur bunda yerenler

    Bin kana bir mürvet dedik erenler

    Gerçek erenlere Dârımız bizim

    ...

    Murtaza Ali'yi candan seversen

    Aç can gözünü gafletten uyandır

    Musahibsiz ile durup oturma

    Bir içim su verse külli ziyandır

    • Rehberin önünde Pire uyuldu
    • Yalan gerçek şu meydanda duyuldu
    • Varlığından geçen üstad sayıldı
    • Hak bilir ötesin şaha ayandır

    Gittiğ'yolun edebini sakınan

    Yalan gerçek şu meydanda dokunan

    Cemiyette teberradır okunan

    Ali sırrı cümle nasa ayandır

    • Can gözü örtüktür Hakkı göremez
    • Üstadın yoluna doğru varamaz
    • Cemiyette sualini veremez
    • Hali yoktur dört kapuda yabandur

    Taliplerine onca öğüt yol ve erkân bilgisinden sonra kendisini aydınlatacak mürşidine yalvar yakar koşuyor Hatayi. Düşlerine girmesi için yalvarıyor Hacı Bektaş'a:

    Gece gündüz hayaline yanarım

    Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş

    Günahkarım günahımdan bizarım

    Özüm Dâra çektim sor Hacı Bektaş

    • Yandı bu garip kul nedir çaresi
    • Yine tazelendi yürek yarası
    • Onulmaz dertlere derman olası
    • Bu senin bendinden sar Hacı Bektaş

    Derdimin dermanı yaramın ucu

    Dört güruh mevcuttur güruh-u Naci

    Belinde kemeri başında tacı

    Yüzünde balkıyor nur Hacı Bektaş

    •  
    • Sadıkların sıdkı âşıkın renci
    • Pirlerin pirisin gençlerin genci
    • Hem derya hem sedef hem dür hem inci
    • Hem umman hem ırmak göl Hacı Bektaş
  • ...
  • Arının yaptığı bala benzersin

    Şu gurbet ellerde gönlün eğlersin

    Bende edip ikrarına bağlarsın

    Sailin sattığı kul Hacı Bektaş

    • Derdimend Hatayi eyler niyazı
    • Ulu pir katardan ayırma bizi
    • Bu mahşer günüdür isteriz sizi
    • Muhammed önünde car Hacı Bektaş

    Yukarıda Şah Hatayi'nin nefeslerinde görüldüğü gibi talip; bir er eteğine yüz sürerek, nefsini öldürerek ve "el ele el Hakka'' ilkesine uyarak cemale ulaşır. Bu aynı zamanda kendi kişiliğine ulaşma ve kendini tanımadır. Er olmak, kamil (olgun) olmak için özün Dâra çekip Pir ile görüşmek gerek. Bunu da rehberini önüne alarak, ona uyarak yapacaksın. Ama ne varki musahibsiz hiç olmaz, tek başına yola gidilmez. Gidilen yolun edebi erkânı, yani kuralları vardır. Öyle bir Dâr meydanına duracaksın ki yalan ve gerçekler burada ortaya çıkacak. Cem-cemaat karşısında varlıktan benlikten geçip hak ile yeksan (toprakla dümdüz) olacaksın! Kendine ve toplumuna hesabını vermezsen can gözün açılmaz, doğru yolda değilsin, hakkı göremezsin. Dört kapının da yabanı olursun.

    İlk iki deyişinde bunları söyleyen Hatayi, bir iç hesaplaşma içinde düşünde de olsa, "Günahkarım, günahımdan bizarım'' diyerek pir Hacı Bektaş'ın huzurunda özünü Dâra çekip, görülüp sorulmak istiyor. Büyük Alevi ozanı Şah Hatayi'nin bu nefeslerinde, görgü cemi tapınma törenlerinin en önemlilerinden olan boyverme-başokutma, yani görgü-sorgunun gerekirliliği özanlatımını görmekteyiz.

    Abdülbaki Gölpınarlı başokutmayı Bektaşi ve Alevilerde ayrı ayrı olmak üzere şöyle tanımlıyor:

    "Bektaşiler her yıl, muharrem ayı, yani hicri yılın ilk ayı matem çıktıktan sonra ve sefer ayı geçtikten sonra cuma gecesi mürşidin ve ihvan (yol erleri, canlar) huzurunda onlardan razılık dilerler. Meydanın ortasında Dâr denen yere gelerek başındaki tacı ya da arakiyesini (külah, takke!) sağ elinde tutar ve niyaz durumunda şu tercümanı okur:

    "Allah Allah Muhammed Ali divanında, erenler meydanında pir huzurunda elim erde, yüzüm yerde özüm Dârda; erenlerin Dâr-ı Mansur'unda canım kurban tenim tercüman; bu fakiyrin elinden-dilinden ağrınmış incinmiş can karındaş varsa dile gelsin bile gelsin! Hakkını hakkından dilesin! Haktan gelen hakkıma razıyım Allah eyvallah!'

    "Baba salavat verip, ihvandan razılık diler; onlar da oturdukları yerde niyaz eder, yani yeri öperler. Bu razı olduklarını bildirmektir. Bunun üzerine o can babaya niyaz ederek tacını verir, tekbirlemesi için. Böylece o can ikrarını yinelemiş olur. Bu törene başokutmak adı verilir''

    Bedri Noyan Dedebaba da aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Ancak başokutma Dârına çıkan canların okudukları tercümanı Kur'anı Kerim'den ayetlerle süslemiş. Tanımlaması ise şöyle:

    "Bu tören kendini temize çıkarma, kardeşlerinden helallık dileme ve bunu almadır. Bir yıl yapılmazsa ikinci yıl mutlaka yapılmalıdır. Daha fazla zaman geçirenlerin ayrıca bir kurban kesmeleri gerekir. Beş yıl geçirenlerin, yani beş yıldan fazla zaman başokutmayanların, hizmet görmeyenlerin yeniden ikrar töreninden geçip nasip almaları gerekmektedir.''

    A. Gölpınarlı yine "Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri" adlı yapıtındaki "Görgü-sorgu, görülmek sorulmak'' maddesinde şöyle yazmaktadır:

    "Alevilerde kış mevsimi gelip, herkes bağının bahçesinin tarlasının işlerinden kurtulunca Dedeler, taliblerinin bulunduğu köylere giderler. Cuma geceleri bir evde toplanırlar. Musahib kavline girmiş (yani ikrar verip kardaşlık olmuş) olanlar bir yıl içinde yaptıkları suçları, toplantı yerinin ortasına Dâra gelerek söylerler. Dârda durandan incinmiş varsa, o da yanına gelerek şikâyetini söyler. Böylece herkes yaptığı suçun cezasını çeker, birbirleriyle haklaşırlar. Buna 'Görülmek' denir. Dede bunları görmüş olur. Bu törene 'Görgü-sorgu' adı verilir.''

    Yukarıda Pir Sultan'ın Dâra ilişkin nefeslerinden birinde geçen şu dörtlüğe yeniden bir göz atarsak, görgü-sorgu, yani başokutma Dârının toplumsal işlevini kavramak kolaylaşır:

    Mansur Hakkım dedi buldu Dârını

    Talip burda çeker ahret zarını

    Cümle kazanç ile küll-i varını

    Bütün hak yoluna dökmeli imiş

    Mansur "Ben Hakkın kendisiyim'' derken (toplumsel ve ekonomik) insan gerçeğini dile getirdiğinden kendini Dârda bulmuştur. Talip kendine ilişkin gerçekleri saklamadan, Dârda can pahasına herşeyi ortaya dökmelidir; benlikten uzaklaşıp tüm malvarlığını bu yolda verebilmelidir. Öte dünyada değil, yaptıkları varsa burada çekmelidir.

    Boyverme-başokutma Dârının Aleviler arasında, görgü cemi kapsamı içerisinde nasıl uygulandığını göstermek için "Son Görgü Cemi" adlı romanımızdan ilgili bazı alıntılar geçelim. Bu paragraflarda anlatılanlarla Dârdaki ve Dârı izleyen canların psikolojik durumu gözlerimizin önünde canlanacağı gibi; Alevi toplu tapıncındaki bu önemli ögenin, yani Dâr olayının kavram olarak kafalarımızda daha iyi algılanmasına yardımcı olacaktır:

    "İstanbullu Mikail'le yolkardeşi İlik Mehmet er meydanında Dârdaydılar. Mikail evli olmadığından, sadece İlik Mehmet'in karısı yanlarındaydı. Dârdaki bacı boşörtüsünü omuzlarına indirmiş başı açık durumdaydı; ayak ayak üstüne koymuş kıpırtısız bekliyorlardı. Pir huzurunda Mansur Dârı başlamıştı.

    Gözcü babanın; 'Sofular bacılar! Edeb erkâna geliniz, iki sofu Dârda!' uyarmasıyla sazlar susmuş ve herkes dizleri üzerine oturarak kendini toparlamıştı. Hiçkimseden ses çıkmıyordu. Dârdakiler Mansur gibi asılmaya Nesimi gibi yüzülmeye hazırdılar. Onlara saygı göstermek, Dârdakilerin yorgunluk ve çektikleri eziyetlerin, diz kırmış, kıpırdamadan oturanların da çekmesi 'birimiz hepimiz hepimiz birimiz!' ilkesine dayanıyordu...

    "Bellerinde üç düğümle tutturulmuş üç peşkirden kemerbest bağlıydı. Bu üç düğüm Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesiydi. Beline kemerbes bağlamış her Alevi "beline'' sadık olmak zorundadır. Vaktiyle ikrar verip musahibolmuş bu canlar bir can olmuşlardır. Yalan dolan olmaz bu meydanda. Öyle iyilikler-hayırlar değil ama hatalar, kötülükler ve yanlış davranışlar, kırgınlıklar açığa vurulur, yani ortaya dökülür. Açıkçası Dâr meydanındaki sofular, günah ve kusur sayılacak davranışlarını, içini rahatsız eden kötü düşüncelerini dışarıya vurup rahatlar ve iç huzuruna kavuşur.

    Bu Hıristiyanlıkta kilisedeki bir rahibe, kafes ardındaki bir hücrede en gizli bir biçimde günahlarını itiraf edip, Tanrı'yla kendisi arasına rahibi koyarak bağışlanmayı dilemek gibi birşey değildir. Pir huzurunda doğrudan oradaki canlara sofulara, bacılara, yani kısacası topluma açık itiraftır. Dedenin başkanlığında bir açık toplum mahkemesidir. Ceza önerileri sofulardan, canlardan gelir; taraflar dinlendikten sonra sesli oybirliğiyle yargıya varılır. Zarar görmüş canların zararları ödenir ya da zarar gören bağışlar, cemaatı razı etmesini diler. Bu demektir ki zararın tutarı karşılığında toplum yararına bir katkıda bulunur.

    Dâr meydanında işlenmiş günahlar ve kusurlardan yargılamalar, kesinlikle mahkemei kübraya (!) bırakılmaz. Sorumlu olduğu toplumuna öder ve ondan bağışlanmasını diler. Boyverme bir arınma-durulma töreni dir, bir içhuzuruna kavuşma törenidir. Meydanda özü Dârda olanlar bilirlerki, cemdeki canlar kendilerini bağışlarsa Tanrı da bağışlar... Dede vekili Mılla İsmail, görgü ceminin kurallarını en iyi bilen ve uygulayan kişiydi. Dedenin eteği ne sakalını sürüp niyaz etti ve hizmete başladı:

    "Hüü erenler! Allah Muhammed Al