|
İsmail Kaygusuz
Alevilikte Dâr – Dârın Pirleri
Pir Sultan Abdal'dan:
Hakkın kapısını ben açık buldum
İptida rehberim ben anda buldum
Aldım rehberimi ben dâra durdum
Mürşid eyvallah babam sana eyvallah
***
Mansur Hakkım dedi buldu dârını
Talib burda çeker ahret zarını
Cümle kazanç ile küllü varını
Hak bildiği yola vermeli imiş
***
Hey erenler benim yüzüm yerdedir
Yüzüm yerde ise özüm dârdadir
İkrar nerde ise iman ordadır
Bin kânım var bir mürüvvet erenler
***
İlettiler bizi Mansur dârına
İman ikrar getir derler pirine
Lanet olsun ikrarından dönene
Seher vakti Oniki İmam sen yeriş
A) Dâr
1) Giriş ve Dâr Söylemleri
Alevi-Bektaşi inanç ve yaşam biçiminde musahiblik kurumundan sonra en önemli toplumsal öge Dâr olayıdır. Toplumsal öge diyoruz. Çünkü Dâr
kullanılış biçimine göre işlev kazanır.
Alevilikte bilindiği gibi tapınç bireysellikten uzaklaştırılmıştır; yani inanan kişi, birey görünmez-mekândan münezzeh Tanrısıyla başbaşa,
mırıltılar ve belirli hareketler içinde zamanını geçirmez. Mırıldandığı sözlerin anlamlarını bile bilmeden, edilgen bir gösteriş içerisinde çevresinden ilişkisini kesen insan tipine yer yoktur Alevi
toplumunda.
Tapınmayı toplumsallaştırmış olduklarından yeniyetmesi, kadını, erkeği birarada; yıllık kusur ve günahlarından arınmış-durunmuş ve bir can
bir vücut olarak Tanrı'nın huzurundadırlar. Ama yanlarına aldıkları, yüreklerini dolduran insanlaşan, kendilerinden biri olan Tanrı'ya tapınırlar.
Yanlış anlaşılmasın putunu heykelini yaparak, yani cisimleştirip yanlarına almış değillerdir! Varlık ötesi kavramsallığı içindedir;
yokluğun sonsuzluğu ötesindedir Tanrı hep. Ancak Allah-Muhammed-Ali üçleminde birlenip nurlanmış ve erler-evliyalarda varlık alanına çıkıp (Epiphaneon) insanlaşmıştır.
İşte Tanrı görünüşlerinin gizleri burada saklıdır. İnsanda zuhur etmeksizin, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak saf bir belirsizlikten
ötede birşey olamaz. Eğer bir Tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, zihinsel vizyona insan görünüşlü, insana dönüşerek (theophanie anthropomorphosique) girip tamamlanır. (H. Corbin: Temps cylique et gnose İsmailien, s. l88)
Nesimi'den vereceğimiz iki beyitle açıklığa kavuşturmayı deneyelim:
Bu belayı dilarayı temaşa eyle ey dil
Acep suret acep heyet budur Tur-u kelamullah
Yani: Ey gönül gel de seyreyle bu belaya duçar olanı! Hem suret hem de Tur'daki Allah kelamının heyeti budur. Yüzün,
ezelden ebede daim olan Tanrı'nın görünümüdür dersem vaciptir; ulu Allah'ın kendisisin!
Kur'an'da, Tanrı Adem'i yaratırken, kendi özünden kattığı-ruhundan üflediği ve tüm göksel varlıkların onun önünde secde edip tapınmalarını
buyurduğu yazılı değil mi? Dört büyük meleğin itaatına karşılık, Azazil (Şeytan'ın melekken çağrıldığı ad) kendini üstün tutarak bu göksel Adem'e (Theos-anthropos) secde etmemesiyle başlayan göksel dramda Şeytan yenik düşüyor. Böylece bilinemez-anlaşılamaz Tanrı (Theos agnostos), Tanrısal yüceliğine Dieu supreme (anotatos theos) olarak ve ilk yönetici (proarkhe) yaratıcı olarak Adem'le bütünleşiyor. Ve al Tavhid oluşuyor; İlk Us (pro logos, premiere intelligence, akl awwal) yüce adı (ism-i azam) ile Allah yaratılışı tamamlanıyor.
Muhammed'in mirac yükselişinde; Musa'nın Tur-i Sina'da ateş parıltıları içinde, sesini duyabildiği Tanrı'yı "genç, tüysüz ve güzel bir delikanlı'' olarak gördüğü söylenmiyor mu? En kestirme deyişle bütün bunlar Alevi-Bektaşi inanç ve felsefesinde "insanlaşan, insanda tecelli eden Tanrı'' kavramına ışık tutmakta ve düşünsel köken olusturmaktadır. Öyleyse insana secde etmek, yüce buyruk olduğuna göre "İnançsızsınız, şeytandan farkınız yok!'' diye kendi dışındakileri suçlasalar da haklılıkları yok değil.
Nitekim Yunus Emre şöyle demektedir:
Evvel benem ahir benem canlara can olan benem
Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benem
Dost ile birliğe biten buyruğu ne ise tutan
Mülk yaratıp dünya düzen ol bahçevan heman benem
Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan
Ağ üstünde kara düzen ol yazılan Kur'an benem
Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
Kâfir dürür inanmayan evvel ahir heman benem
Tanrı'nın kendisi olduğunu, insanda varlık alanına çıktığını söyleyerek, inanmayanı kâfirlikle suçluyor açıkça. Şimdilik Mirati ve
Türabi Sani'den birer beyit Mihrabi'den bir nefes sunarak kendi söylemleriyle kapatalım:
Secde eyle âdeme, İblis gibi ar eyleme
Emr-ü nehyini bil Hakkın, mekânın inkâr eyleme
Allah deyip bağırma
Uzak sanıp çağırma
Hakk'ı dilden ayırma
Şeytan güler bu hale
Evvel ü ahir odur
Zahir ü batın odur
Hazır ü nazır odur
?????... ...
Men aref den al sebak
Ariflere doğru bak
Senden sana yakın Hak
Eriş o layezale
Hayali bir yerdesin
Sen arada perdesin
Hak sende sen nerdesin?
Nedir suale cevap?
Arşı rahmandır yüzün
Anı şerheder yüzün
Arif bilmez m'iç yüzün
Açma sırrı nadana
Kuranidir sözümüz
Rahmanidir yüzümüz
Hakkı görür gözümüz
Aldanmayız hayale
"El insan ü vel Kuran''
Hadisdirür bu tüman
Sözün bilmezse insan
Nice ersin kemale
***
Baba deyip Adem'e
Secdegâh ol aleme
Hateme gir hateme
Döndür yüzün cemale
Dâr Sözcüğünün Açıklanması
Sazı ve sözüyle, müziği ve dansı (semahı) ile birlik ve birliktelik içinde yeyip içerek, muhabbet ederek günahtan kusurdan soyunma ve
topluma karşı görevlerini yerine getirme; iyi insan, yararlı-olgun insan olma amacına yönelik Alevi-Bektaşi toplu tapınma törenlerinin hemen her aşamasında Dâr vardır. Kullanıldığı erkânın amacına uygun
olarak işlevini sürdürür.
Örneğin kardaşlık tutmada musahib adayları Dârda durup "Yola girme andı (İkrar verme)'' içerler. Başokutma (Boyverme) sırasında talipler yaptıklarını-ettiklerini, kötümcül yanlarını ortaya döktükleri; ağlattıkları varsa güldürdükleri, döktükleri varsa
doldurdukları yerdir Dâr. Alevi toplumunun hukuksal sorunları; şikâyet, sorgulama, yargılama ve cezalandırma-aklama Dâr olayı içindedir.
Türkçede çoğunluk Alevi literatüründe kullanılan Dâr sözcüğü, hem Farsça hem de Arapçada bulunmakta ve farklı anlamlar taşımaktadır. Arapçada "yer, yurt, ev alem'' anlamlarına gelirken, İran dilinde "Dârağacı'' demektir. Osmanlıcada her iki dildeki anlamları da kullanılmıştır.
Örneğin; Nabi "Dâr-i gurbette bulunsa âşinalardan biri (Yaban yerde bir dost bulunsa)'' diye
yazarken, Şeyh Galib "Çıkmak ser-i dâra hem çü Mansur (Mansur gibi Dârağacının başına çıkmak)'' biçiminde dizelerinde kullanmışlardır. Yine örneğin "dâr-us Saâdet, dâr-ül mülk, dâr-ül fünun
vb.'' biçiminde tamlamalar üretilerek, kurul ve kurum adları oluşturduğu gibi; Farsça "tutan, sahip, malik'' anlamında suffix (sonek) "-dâr'', Osmanlıcada da kullanılarak "âlemdâr, bayrakdar, hazinedar, mühürdar, silahdar vb.'' biçiminde çok sayıda ünvan ve meslek adları türetilmiştir.
Alevi-Bektaşi inanç ve tapınma düzeninde dâr sözcüğü bir yerde "Dârağacı, yer, meydan-alan'' anlamlarını simgesel olarak taşımakla birlikte, toplumsal boyutlar içinde kavramsallaşmıştır. Dâr sözcüğünün en Dâr anlamını Cem
törenlerindeki bazı söylem biçimlerinde buluruz. Aşağıda göreceğimiz gibi Dâr sözcüğü, birlikte kullanılan fiile göre anlam nüanslarıyla işlev değiştirmektedir. Bu ifade biçimleri, yani söylemleri
açıklığa kavuşturduktan sonra Görgü cemlerindeki geniş uygulamalarına geçmek istiyoruz.
Dâra Durma - Peymançeye Geçme
Görgü cemlerinde uygulanan önemli erkânlar gereği, yani musahib tutma ve başokutma ve diğer dârlarda pir huzurunda meydana çıkıp durmaktır.
Kent Bektaşilerinde peymançeye durmak adı verilmektedir. Kırsal kesim Alevilerinde daha çok Türkçe olarak ayak mühürlemek ya da ayakları mühürlü olmak adı verilir. Aşağıda tarihçesinden söz ederken
açıklayacağımız gibi Dâr, bu sözcüğün aslı olan Farsça paymaçan duruşuyla Alevi törenlerine girmiştir.
Yalınayak, başaçık ve Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesi olan üç düğümlü belbağı (kemerbest) bağlanarak dâra durulur. Sağ ayağın baş
parmağını solunki üzerine koymadır, ayak mühürlemek. Ayrıca sağ kollar, sağ kol solun üzerine getirilerek çaprazlama göğüs üzerine konulur. Parmaklar kapalı olarak omuz başlarına dokunur. Ya da sol kol
yana salınırken, sağ kol dirsekten bükülerek el kalbin üzerine gelecek biçimde göğse bastırılır.
Çoğu kez dârda duran talibin başı sağ veya sol omuza düşükdür. Bu duruş Dârağacına çekilmiş insanın (hiç kuşkusuz Hallacı Mansur'un)
görünüşünü simgeliyor olmalıdır. Kısacası ikrar verip, yani musahib olup yola giren canlar, bu ilk törenden başlayarak başokutma, görülüp sorulma ve diğer durumlarda dâra durmak zorundadır. Çünkü dâr
Muhammed-Ali'nin ve dâr meydanı erler-erenler ve veliler meydanıdır. Bu inançla hareket edilir.
Dâra Çekme - Dâra Çekilme
Etken ve edilgen fiil kullanılarak anlamlandırılmış bu söylemde Dede (mürşit, pir)nin talibine bir yaptırımı söz konusudur. Dâra dikme,
dâra dikilme biçiminde de ifade edilir. Örneğin
"Dede kusurlu talibi dâra çekip sitem etti. İki
sofu Dede tarafından dâra çekilip, Cemdeki canlardan ahvali soruldu, hakkı olan hakkını istesin denildi.''
şeklinde sözler edilir, konuşulur.
Dâra çekmek söylemi içinde sayılabilecek, talibin kendi özüne yönelik dâr meydanına çıkma olgusu vardır. Buna "özünü dâra çekme'' denir. Kusurlu olduğundan kuşkulanılan bir talip Dede tarafından dâra çekilmesine ya da zarar görmüş canın, şikâyet etmek üzere dâr meydanına çıkmasına fırsat vermeden, kendiliğinden dâra durabilir. Yani kendi özünü dâra çeker. Talip dedikodu ve kuşkulardan yakınır. Kendisine yönelik suçlamaları reddeder. Bunu yaptıklarını öğrendikleri kişileri pir huzurunda dâra çağırarak "o sofulardan razı olmadığını, gerçeği söyleyinceğe değin ya da ıspat edinceye değin dârda bekleyeceğini ve başkesip yemin etmelerini'' ister.
Dâr meydanı er meydanı olduğu kadar, bu anlamda ar meydanıdır; yalan dolan olmaz, kutsaldır. Sadece Dedenin değil toplumun huzurudur.
İçinde yaşamakta olduğu toplumun insanlarıyla yüzyüze, karşıkarşıyadır. Kendini dedikodu ve suçlardan arındırır talip bu dârda. Elbetteki olayla ilgili bildiği gerçeği de açıklamak
zorundadır burada.
Dedeye ya da cemdeki canlara lokma vermek ve adak sunup dua almak için özünü dâra çekenler olduğu gibi, yaptığı bir hata için, örneğin
komşusunun tarla sınırına tecavüz etmiş, bağına-bahçesine zarar vermiş bir talip özünü dâra çekip yaptıklarını sayar döker; yaptığı-verdiği zararları ödeyeceğini söyler, o candan razılık ister. Dede
burada aracıdır. Öbür talibi de dâr meydanına çağırarak, onları barıştırıp uzlaştırır.
Bu tür özünü dâra çekmelerde, kusurlarını ortaya dökerek,
"malımla canımla Muhammed-Ali dârındayım. Erler evliyalar meydanındayım; haklı hakkını istesin canımla malımı ortaya koymuşum!''
diyen talipler çok saygı görür. Çok kez zarar gören onu bağışlar ve cemi-cemaatı razı etmesini ister. Böylece
dârdaki talip ödemeyi kurban keserek, lokma dağıttırarak Cemin canlarına yapar.
Bir diğer özünü dâra çekme türü de görevini yerine getirmiş, verilen hizmeti yerine getirmiş talibin pir huzuruna çıkıp karşılığını
istemesi, yani duasını alması Dededen nefes etmesini bekleme durumudur. Demek ki dua almak, nefes edilmek hakkını kazanmış olmak gerektir bu ödül dârı için.
Görgü Cemlerinde (Ayn-i Cem) Dâr
Görgü cemlerinin, yani Alevi toplu tapıncının en önemli ögelerinden birinin dâr olayı olduğunu başlarda söylemiştik ama yineliyoruz. Bu çok
önemli öğenin cemlerdeki kullanılışına göre göreve başlama, musahib tutma dârı, boyverme-başokutma dârı, dava görme ve düşkünlük (şikâyet-sorgulama, tanık dinleme, yargılama, aklama-düşküne çıkarma ve
topluma kazandırma aşamalarını da içeren) dârları, muhabbet dârları ve yaşam sonu dârı ya da dârdan indirme olmak üzere altı türlü Dâr saptayabiliyoruz.
Aslında cemlerde bu dârlar içiçe girmiş durumdadır, yani çok kalın çizgilerle birbirlerinden ayrılmazlar. Bir talip musahiblik dârına bir
ya da iki kez dururken; rehberlik görevini yürüten sofu, yüzlerce kez Muhammed-Ali yoluna hazırlayıp soktuğu musahib çiftlerle birlikte bu dâra durur. Musahib olduktan sonra ise yılda en az bir kez
başokutma dârına durarak yıllık kusur ve günahlarından aklanıp paklanırlar. Görgü yapılmasa bile eğer Dede köye gelmişse muhabbet dârlarına sık sık dururlar ya da çekilirler talip olanlar.
Düşkünlük dârları ne taliplerin ve ne de Dedenin arzu ettiği bir uygulamadır. Yaşam sonu dârı ise ölen bir talibin yakınları tarafından
onun yerine özünü dâra çekip aklanmasını talep etmektir. Böylece bu son dârla dâr meydanından inmiş olur talip. Demek ki Muhammed-Ali yoluna girmiş bir Alevi-Bektaşi ömrünün sonuna
dek dâra durur, dâra çekilir ve özün dâra çeker. Kendi kendisiyle ve toplumuyla hesaplaşır ve özeleştiri içinde yaşar. Amacı toplumuna yararlı olmak, insan-ı kâmilliğe yükselmektir.
Nefeslerde Genel Dâr Kavramı
Ayrıca pirlerinin adıyla anılan, yani Fatıma, Hallac-ı Mansur, Fazlı ve Nesimi dârlarının herhangi bir farklılığı yoktur temelde. Duruş biçiminde bu adları simgeleştirerek, bu yüce insanlara olan saygılarını ve yollarından yürümekte olduklarını belirtmişlerdir.
Genel isimlendirmede ise çoğunlukla Dâr-ı Mansur ya da Hallacı Mansur dârı diye anılır. Alevi-Bektaşi ozanları da büyük çoğunlukla bu adla
anarlar, dâr Hallacı Mansur'la eşleştirilmiştir. Aşağıdaki nefeslerde ve demelerde görüleceği gibi Muhammed Ali'nin yolu, töreleri, incelikleri ve erkânlarla birlikte Dâr da işlenmiştir. Ayrıca Türk halk
tasavvufu düşüncesinde Hallacı Mansur'un nasıl önemli bir yer kapladığı da ortaya çıkmaktadır.
Ezeli kurdular erkânı yolu,
Bu yolun sahibi Muhammed Ali
Pirimi sorarsan Bektaşi Veli,
Ali Veli gibi er bulunur mu
Oturmuş mürşitler dolu içerler,
Dillerinden dürrü gevher saçarlar
Günahlının günahından geçerler
Kusursuz günahsız er bulunur mu?
Mürşitler oturmuş yerli yerine
Kimse eremedi Ali sırrına
Hep dikildik erenlerin dârına
Mansur'un çektiği dâr bulunur mu?
Üçler beşler o kapıyı açtılar
Muhabbetle misk ü amber saçtılar
Haklıyı haksızı orda seçtiler
Suçlu olanlara yer bulunur mu?
Onulur mu düşkünlerin yarası?
Bulunur mu kalb evinin çaresi?
Bin Lokman'a varsa yoktur çaresi
Medet mürvet diyen can bulunur mu?
Sakine hanım der varabilirsen
Can gözün açıp da görebilirsen
Bu sözün fahrine erebilirsen
Bundan büyük sana ün bulunur mu?
Akşamlar oldu gülbenk çekildi
Çerağlar uyandı niyaza geldim
Erenler erkânı meydan açıldı
Ayn-i cem kuruldu ihsana geldim
Hakikat abdestin birden aldılar
Mürşidin emrine beli dediler
Dâr-ı Mansur olup şunda durdular
Talib-i hak olup meydana geldim
Ol demde halinden sordular canın
Varmıdır kusuru dediler anın
Ayn-i cem gösterdi yere niyazın
Üryan büryan olup didara geldim
Edep erkân tamam oldu sürüldü
Pervaneler geldi kısmet verildi
Hatmoldu hizmetler destur verildi
Şükrüya men de sultana geldim
Ve Fikriya Bacı ağdalı Bektaşi diliyle de olsa yaratılışının özü dört maddenin içinde Tanrı'nın parlaklığını keşfetmiş, ona doğru koşuyor.
Bu yolda Mansur gibi dâra çekilmeyi göze alıyor:
Babı tevekkülde mutad-i kadim
Olmuşuz bekleriz daim pür kusur
Geçen serencamın vasfına mukim
Olmuşuz kuyunda şule-i şuur
Çar anasır içre bulduk o zatı
Pertevi keşfetti bu müşkülatı
Kaplamıştır nuru bu kâinatı
Şahittir ol base İncil ü Zebur
Dört kitabın oldu eftali Kuran
Pertevi nur ile zeyn oldu cihan
Nice ehli kâmil bu yolda ser can
Feda kılıp dâre çekildi Mansur
Pir Sultan Oniki İmama yalvarıp, onlardan yardım dilerken, yolun Mansur dârından geçtiğini itiraf ediyor:
Gece gündüz yalvarırım pirime
Seher vakti Oniki İmam sen yetiş
Kanım kaynar imamların yoluna
Seher vakti Oniki İmam sen yetiş
İlettiler bizi Mansur dârına
İman ikrar getir derler pirine
Lanet olsun ikrarından dönene
Seher vakti Oniki İmam sen yetiş
Bülbül figan eder bağ-ı gülşende
Mansur'un kimsesi yoktur meydanda
Çark kurulmuş dolap daim dönende
Mansur olan gelir dâra çevrilir
Burada Pir Sultan, dâr çeken talibin Mansur yüceliğine erişeceğini vurguluyor. Sonra açık bulduğu hak kapısından içeri giriyor ve bakalım
ne görüyor, ne görmek istiyor:
Hakkın kapısını ben açık buldum
İptida rehberim ben anda gördüm
Aldım rehberimi ben dâra durdum
Mürşid eyvallah babam sana eyvallah
Uymayıgör ol İblis'in sözüne
Sonra mil çekerler iki gözüne
Elin ile bir sitem sür özüne
Özüne bir sitem sürmeli imiş
Mansur Hakkım dedi buldu dârını
Talip burda çeker ahret zarını
Cümle kazanç ile külli varını
Hak bildiği yola vermeli imiş
Karşısında cennet kapısı açılmadan önce, Pir Sultan'ın demelerinden birkaç dörtlük daha sunalım; cennet yoluda mı acaba özünü dâra
çekmekten geçiyor?
Hey erenler benim gözüm yerdedir
Yüzüm yerde ise özüm dârdadır
İkrar neredeyse iman ordadır
Bin kanım var bir mürüvvet erenler
Âşık olan âşık dârdan ayrılmaz
Taki Naki seven âşık yorulmaz
Talip bunalmazsa ere çağırmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Hüseyin
Kırmızı gül bitişiktir har ile
Mansur dârda bağlı bir ikrar ile
Musahib olmayın kallaş yar ile
Altın adınızı pula getirir
...
Enelhak dedik de çekildik dâra
Adab erkân bize doğru yol oldu
Geldi zebaniler sual sormaya
Yardımcımız Şah-ı Merdan Al'oldu
Kıldan köprü kurmuş geç deyu
Pirimden bir dolu gelmiş iç deyu
Arkamdan bir elin urdu uç deyu
Yurdumun üstüne tozlu yol oldu
Bir kapı açıldı içeri girdim
Hak didar kurmuşlar ben anda gördüm
Bir ayak üstüne bin saat durdum
Eridi iliğim kemik haloldu
Dâra durmuş meleklerin hepisi
Hakka secde eder kulun hepisi
Karşımda açıldı cennet kapısı
Hakkın emri ile bize gel oldu
Pir Sultan'ım eydür şahların şahı
Yüzüne nur doğmuş Ali'nin mahı
Ben pirimi gördüm dönmem bir dahi
Durağımız ab-ı kevser göl oldu
Şah Hatayi ise çok çok yükseklerde uçarken, dâra gökler de duruyor. O bir şah ama kendini Mansur hissedip, dâra gereksinim duyduğunu
haykırıyor:
Enelhak çağırıp Mansur dâre
Yine razıni pinhan eyleyen şah
...
Çün tecella nurunu görmek temenna eylerem
Şimdi Mansur'em meni bir dâre göndermek gerek
Şah İsmail nefeslerinde şahlığını sürdürüyor. Ancak kendisine şah diye seslenirken Tanrı'ya da Ali'ye de şah diyor. Şahları birbirine karıştırıp insana-kendisine eşleştirince, "çağırın gelsin Ali'yi'' diye buyuruyor. Sonra kusur isledigini anlıyor. Özlemini çektiği Ali için, "Ali gelir m'ola bize?'' diye figana başlıyor:
Şu karşıki yüce dağlar indi şaha secdeyledi
Mülkiyesi ulu hanlar indi şaha secdeyledi
Benim istediğim Mansur canım kurban Hakka yesir
Şirin serden Hasan Mansur indi şaha secdeyledi
Çağırın gelsin Ali'yi erenler içti doluyu
Hacı Bektaşı Veliyi indi şaha secdeyledi
Eyub gibi kulu ile Hakka giden yolu ile
Hacı Bektaş Veli ile Ali gelir m'ola bize
Şah Hatayim bir din eri vardır gerçekler hüneri
Sağ elinde zülfikârı Ali gelir m'ola bize
Ve Ali gelir ama Şah Hatayi'ye neler eder neler! Tutup dâra çeker onu, sorgudan sualden geçirir. Ali candır, canandır; sevgilidir ve herşeydir Hatayi için:
Gel Ali'm yola gidelim Ali'm kendi yolu ile
Açlar doyar susuz kanar leblerinin balı ile
İçilmez dolu içilmez sevgili dosttan geçilmez
İkisi birdir geçilmez has bahçenin gülü ile
Erenler lokması nurdur lokmaya elini sundur
Şah Hatayi'im doğru yoldur Ali'm kendi yolu ile
Ama Şah İsmail Hatayi en güzel erkân ve Dâr tanımlamalarını Muhammed-Ali üstüne yazdığı şu nefeste yapıyor. Şah Hatayi bu nefesinde Dârın
efsanevi kökenine ışık tutarak, onu Miraç gecesindeki Kırklar cemine bağlamaktadır:
Ben Ali'yi gördüm arşta durunca
Yerin göğün binasını kurunca
Ali'nin sırrına kimse ermedi
Cebraile bir kez sual sorunca
...
Ortaya aldılar imam Cafer'i
Elele tuttular çekti katarı
Şükreyledi iki cihan serveri
Hutbe okunup da İkrar verince
Muhammed miraçda burağa bindi
O nasıl buraktır ünü bilindi
Ay ile güneş de secdeye indi
Ali'yle Muhammed dâra durunca
Hakikat kapısın ol server açtı
Ali'yle Muhammed erkâna düştü
Bu hikmeti gören kendinden geçti
Yer gök titredi Tarık gelince
Cebrail erkâanı eline aldı
Destur ey Şah dedi beline çaldı
Selman da ol demde pür serdan oldu
Doldurup kadehi ele alınca
...
Kâfirler elini batırdı kana
Ali'yi sevenler gelsinler ceme
Bu nefes söylendi onyedi hane
Ali'yle Muhammed dâra durunca
Balım Sultan;
Istıvayi özler gözüm Anal Hakkı söyler sözüm
Sab'l matanidir yüzüm Miracımız dârdır bizim
derken dâr meydanını Tanrı katı olarak görüyor. Yedi kat göklere çıkarak Tanrı cemalını aramaya ne gerek var? Tanrı yüz hatlarını oluşturan
Kur'an'la insanla bütünleşmiştir.
Yunus'umuza gelince; o Mansur'la dâra durduğunu ama boğulmadığını ve Tanrı'yla bütünleşip ölümsüzleştiğini ima etmekten çekinmiyor:
Mansur idim ben ezelden
Anın için geldim bunda
Yak külümü savur göğe
Ben enelhak oldum ahi
Ne oda yanam dağılam
Ne dâra çıkam boğulam
İşim bitince yürüyem
Teferrüce geldim ahi
Yunus Tanrılığında öylesine iddialı ki herşeyi yapanın kendisi olduğunu; Muhammed'in kendisine miraç kıldığını söylüyor Musa ile binbir
kelâm ederken, İsa'yı göğe çeken, İbrahim'e içine atıldığı ateş bağ ve bostan eden kendisi olduğu gibi, İbrahim Edhem'e tacını tahtını bıraktırıp Hak yolunda koşturtan da odur. Mansur'la dâra asılan da
asan da kendisidir:
Abdürrezzak ol derviş yoldaş edindi beni
Hallacı Mansur ile dâra asılan benim
...
Nemrud od un İbrahim'e ben bağ u bostan eyledim
Küfür yüzünden doğuben gene od u yakan benim
Ol Hallacı Mansur ile söyler idim enelhak
Benim gen'onun boynuna dâr urganın takan benim
Zaman sonsuzluğunun ötelerine geçen ve zevale ermeyendir insan. Evrenin yöneticisi süphan odur, Yunus'tur:
Evvel kadim önden sona zevali yok sultan benim
Yedi iklime hükmedip diri tutan süphan benim
...
Mansur aydur enelhak der suretin oda yak
Deynüz dâra gelsünler ben dârı kura geldim
Görüldüğü gibi Dârağacı ve Hallacı Mansur, dâra durup suçlardan ve günahlardan arınıp insan-ı kâmil Tanrısal bütünlüğe ermeğe simge
olmuştur. İnsan büyüyüp büyüyüp başı göğe değerek Tanrılaşmaya yönelir dârda, dâr meydanında.
Oniki Hizmet Sahibi Toplu Dârı
Görgü ceminin başlangıcında, cemin iyi bir biçimde yönetilmesi düzeni intizamı için yapılan geleneksel işbölümünü üstlenen 12 hizmet sahibi
bu dârdan geçerek görevlerine başlar. Pir ya da mürşid Şah Hatayi'nin aşağıdaki nefesini söyleyerek onları Dâr Meydanına çağırır:
Haktan bize nida geldi
PİRim sana beyan olsun
Şahtan bize nida geldi
Pirim sana haber olsun
Şahtan bize nida geldi
REHBER sana haber olsun
Şahtan bize nida geldi
PEYİK sana haber olsun
Yola giren hacıdır
Güruhları nacidir
Cemin kilidi kapıcıdır
KAPICIya haber olsun
Hak kuluna eyler nazar
Dört nesneden adem düzer
Kallaş gelmiş cemi bozar
GÖZCÜ sana haber olsun
Gelin girelim irfana
Mümin ü müslim üryana
Tekbir verelim kurbana
KURBANCIya haber olsun
Mümin müslim yakın ister
Münkirlerder sakın ister
Delil yanmaz yağın ister
ÇERA¦CIya haber olsun
Müminler girdi meydana
Münkir sürüldü zindana
Hizmet verildi Salman'a
SÜPÜRGECİye haber olsun
Mümin müslim bir oturur
Kurbana çomça batırır
Cemaata lokma yetirir
NAKİPCİye haber olsun
Yola giren haslar hası
Silinsin kalblerin pası
Zakirin zikri saziken
Kara okur beyaz iken
Mümin müslim niyaz iken
TEZAKARa haber olsun
Şah Hatayi'm varı geldi
Haktan güle zarı geldi
Pirden bize destur oldu
İZNİKÇİye haber olsun
Eğer cemi mürşid yönetiyorsa Pir de dâra durur. Nefes bittiğinde 12 hizmet sahibi tek sıra halinde, Dedenin karşısında Mansur
dârındadırlar. Başlar açık, beller kemerbestli ve ayaklar mühürlüdür.
Hepsi görevlerini bilmekteyseler de Dede tek tek açıklama yapar. Sorumluluklarını teker teker anımsatır. Ancak daha önce hizmet yapmaya
özürlü olanlar durumu açıklayıp, yerlerine vekillerini koymuşlardır. Bu özürler fiziksel rahatsızlıklar olduğu gibi, görgüye katılamıyacak denli kabahatlılık durumları da olabilir.
Örneğin, bir hizmet sahibinin taliplerden biriyle anlaşmazlığı vardır; bu anlaşmazlık ortadan kalkmadığı, yani karşılıklı barışılıp razılık
alınmadığı sürece ceme giremeyeceği için hizmet göremez!
Gerçi bu ilk toplu dârdan önce arıştırılıp soruşturulmuş ve gönül yıkanlar razılıklarını almışlardır. Buna rağmen Dede görev açıklaması
yapıp, sorumluluklarını anlattıktan sonra cemdeki canlara sorar:
"Canlar! Oniki hizmet sahibi dâr çekiyor; biz hizmetlerimizi hakkıyla yapmaya hazır ve nazırız diyorlar! Hizmete özürümüz yok,
hizmette kusur da yapmayacagız demektedirler! Kimseden ağrınan incinen var mı? Razı mısınız hepsinden? Hizmetlerine başlasınlar mı?''
Hep birden: "Allah eyvallah! Şaha kadar razıyız hepsinden!'' dediklerinde, Dede:
"Hepsini hizmete layık gördünüz, dârlarına ortak oldunuz edep erkân gelerek. Hizmet yapmalarına da yardımcı olacak ve zorluk
çıkarmayacaksınız.''
dedikten sonra, dârdakileri Fazlı dârına ya da çengel dârına geçirtip, yani eğilmelerini söyleyip şu duayı okur:
"Allah allah allah! Gördüğünüz ve göreceğiniz hizmetten hayır hasenat bulasınız! Ali mürşid, rehber Muhammed, pir Hacı Bektaş Veli,
süpürgeci Salman, gözcü Karaca Ahmet Sultan ve bütün hizmet pirleri evliya-enbiya hizmetlerinizi kabul yüzünüzü ak eyleye! Hizmetlerde kuvvet
ve kolaylık vere! Onikimam yardımciniz ola! Hüü gerçeğin demine!''
Bu dua üzerine hizmet sahipleri Dedenin eteğine niyaz ettikten sonra, birbirleriyle de göıüşerek görevlerinin başına giderler.
Bu ilk günden sonraki Görgü gecelerinde, her hizmet sahibi canlar toplanmadan birer ikişer gelip dualarını alarak, görevlerini düzenli
sürdürürler.
Musahib Tutma Dârı
Musahib tutmanın tüm aşamalarını, musahiblik kurumu üzerinde yaptığımız küçük çalışmada genişçe incelediğimizden, burada fazla ayrıntıya
girmeyeceğiz. Ancak önce Dâr duruşuna, Dâr meydanına çıkışa, göreve inançları ve düşünceleri uğruna canlarını vermiş, egemenlerin katlettiği bazı yüce adların simgelediği Dâr çeşidine değinmek gerekiyor.
Çalışmamızın ikinci bölümünü bu büyük ve devrim yaratmış insanları inceleyerek, tarihsel maddeci yorumlar üzerine oturtma denemesine ayırdık.
İmam Caferi Sadık buyruğunda dört biçimsel Dâr, belki daha doğrusu Dâra duruş aşamalarından sözedilmektedir:
"Ve dahi sorsalar ki Dâr kaçtır? Cevap verkim dörttür: Evveli Dâr-ı Mansur, ikinci Dâr-ı Fazlı, üçüncüsü Dâr-ı Nesimi ve dördüncüsü
Dâr-ı Fatma. Evvel Dâr-ı Mansur; Dâra asılır gibi doğru pir nazarına durup, elini sallandırıp berdar (Dârağacındaymış gibi) olmaktır. Dâr-ı
Fazlı; aşk ola dedikte secdeye varmaktır. Çünkü Fazlı'yı yüzüstüne bıçağa bıraktılar. Bu secdeye yatma Fazlı gibi hançer ciğerimde demektir. Doğrulup oturduğunda Dâr-ı Nesimi olur; Nesimi gibi postumu
yüzdürdüm demektir... Dâr-ı Fatma ise ayağını birbirinin üstüne koymaktır... Bir sofu sıdk ile (içten inanarak) Dâra dursa bu dört Dârın piri ol mümine şefaat eder...''
Görülüyor ki Dâra durmak, geniş anlamıyla pir huzuruna varmak, meydana ve Cemi oluşturan tüm canların karşısına
çıkmaktır. Ayaklar mühürlü, yani sağ ayak baş parmağı sol ayağınkinin üzerine konmuş durumda (Fatma Ana Dârı), ayakta eller yana salınmış ve baş omuzlardan birine doğru eğilmiş (ber-Dâr, Dârağacında
asılı gibi, Hallacı Mansur Dârı) beklemek. Eğilip dua alarak Pir eteğine niyaza varmak Fazlı Dârı; oturup diz kurarak edep erkâna gelmek ise Nesimi Dârı olarak adlandırıyor. Bir bakıma biçim olarak Dâra
çıkmanın baştan sona değin geçen evrelerinin adlarıdır bunlar. Burada önemli olan Alevi-Bektaşilerde Fatıma, Hallacı Mansur, Fazlı (Fazlullah) ve Nesimi'ye verilen değer ve duyulan saygıdır, onların
önder kabul edilmesidir.
Musahiblik Dârında bu biçimsel evrelerin hepsi de uygulanmakta ve sık sık özellikle Mansur'un, Fazlı ve Nesimi'nin adları geçmektedir.
Musahiblik Dârına Muhammed-Ali yoluna ilk kez giren, ikrar verecek canlara yol gösteren hizmet sahibi rehberle birlikte durulur. Rehber, kardaşlık olacak canlar bekarsa iki sofunun, evlilerse bacılarla
birlikte dört canın önünde bulunur. Boyunlarına geçirilmiş tığı bend ya da düğümlenmiş mendilden tutup çekmektedir. Rehber musahib çiftleri, Muhammed-Ali yoluna girebilmeleri için her bakımdan gerektiği
gibi hazırlamıştır. Genellikle "ölmeden önce ölmek''i simgeleyen, akbezlere sarılıdır kefene dolanmışcasına.
Ayakları yalınayak, başları açıktır. Bellerinde kemerbest (belbağı) vardır. Rehber canları eşiğe niyaz ettirir. İçeri girip, Dedenin huzurunda "Hü!'' deyip dururlar (Mansur Dârı). İmam Caferi Sadık buyruğuna göre:
"Burada Pir diye ki; Niçin geldiniz? Rehber diye
ki; Bugün Mansur gibi Dârı, NESİMİ gibi bıçağı, Fazlı gibi hançeri ihtiyar edip (kabullenip) tabakatı evliyaya ikrar verip, can verip canan almaya geldik! Pir diye ki; Ey talipler bu bir uzak yoldur, gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme dönme! Gelenin canı, dönenin malı! Bu yol demirden yay oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz! .. Sonra onlar geri gideler eşiğe varıp gene
geleler. Pir üç kez bu minval üzere söyleye...''
Yola girerken pirin musahib olanlara söylediği "Gelenin canı, dönenin malı'' yaptırımı simgeselliği vurgulanarak bazı yorumlar getirilebilse dahi, bunun tersi biçiminde belgilenmesi Aleviliğin temel felsefesine çok daha uygun. Kaldı ki birçok kitaplarda "Gelenin malı, dönenin canı'' biçiminde geçmekte ve çoğu Dedeler böyle uygulamaktalar.
Yola girerken malını-mülkünü, kendine ait olan herşeyini meydana koyup, ortaklığa sunmak değil midir musahiblik? Yoldan döndüğü takdirde,
R. Yürükoğlu'nun deyişiyle, "Dükkanı kapatıp, anahtarı teslim ederek çekip gidilecek (mi?)'' yermiş ortamı
seziliyor birinci belgide.
Öyleyse yaşam biçimine dönüştürülmüş kutsal Muhammed-Ali yolundan dönen için, "Can pazarı'' yaptırımı konulmuş olması daha usa yatkın görünüyor. Yaptırımın zalimane eylemsel uygulamasına da gerek yok. Muhammed-Ali, erler evliyalar "canına karim'' olacak inancı ve onlardan gelecek "görünmez kaza-belalarla'' yok olacağı telkinin yarattığı ruhsal gerilimdir bu yaptırım!
Belki de kasıtlı sokulmuştur "Gelenen canı...'' belgisi. Eğer gerçekten öyle olsaydı, malını dedeye dergâha bırakan döner ve yüzyıllar boyunca yapılan baskı ve zulümle Aleviliğin imi
bile kalmazdı. Yine Yürükoğlu'nun söylemiyle; "Zamanın koşullarının gerektirdiği budur; dün de bugün de Gelenin malı ve Dönenin canı belgisi, doğru olanıdır.''
Kapıdan her içeri girişte, Dâr meydanına gelinceye dek dört kapının erenlerine simgesel olarak selam verir rehber. Üçüncü kez Dâra
çıktığında; "Pir huzuruna bir (iki) çift koç kuzulu kurban getirdim. Al kabul et Allah eyvallah!'' diyen rehber
tığıbentten çeker ve hep birlikte Dedenin önünde yere kapanırlar.
Bu durumda da ayaklar mühürlü, yani Fatma Dârı vaziyeti bozulmadan Fazlı Dârına durmuşlardır. Dede eliyle ya da asasıyla rehberin omuzuna,
Allah-Muhammed-Ali! diyerek üç kez dokunur ve "Hizmetlerin kabul yüzün ak olsun! Pir divanına yazılsın! Oniki
imam katarından didarından ayırmasın, hüü erenler!'' diye duasını okur ve rehber kalkarak tığıbendi Dedeye verir. Dede Fazlı Dârındaki musahib canların üzerlerindeki kefeni simgeleyen akbezi kaldırır ve
şu duayı okur:
"Allah Allah! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz Dârdan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz! Cenabı Hak, Hünkâr Hacı Bektaş Veli
Sultan Allaha kul, Muhammed'e ümmet ve Ali'ye talip eyleye! Bu yoldan, bu DârDâr ve didardan ayırmaya! Ceddi cemalımız yaramaza, uğursuza ve
pirsize duş getirmeye! Şeytanın şerrinden, gafil gadadan-görünmez beladan koruya! Cenabı Allah hayırlı devlet, hayırlı evlat hayırlı rahmet ve bereketn ihsan eyleye! Dârınız niyazınız kabul ola, gerçeğee
hüüü!''
Dede tövbe telkinini yaptırıp, bellerini sıvadıktan sonra doğrultur secdedeki canları, edeb-erkân otururlar. Dede cemdeki canlara dönerek
"Erenler Cemine dört (iki) yeni can girdi. Bunlar
artık yol kardeşlerinizdir. Onikimamların huzurunda onları candan saklayıp koruyunuz! Hüü gerçeğe, Allaheyvallah!''
dedikten sonra musahib canları yeniden rehbere teslim eder. Rehber onları meydan halkasına ve yanına oturtur.
Yola girmiş, ikrar vermiş bu canlar edeb-erkân durumunda, yani Nesimi Dârındadırlar şimdi. Artık zakirlerin musahiblik üzerine söyledikleri
nefes ve düvazlar dinlenir. Arkasından yeni yola girmiş canların tarık altından geçmelerinden sonra doluları içilecekve kestikleri kurban lokmaları yenilecektir.
Hizmet Görme (Boyverme - Başokutma) Dârı
Hatayi'nin bir kaç deyişinden alıntılarla konuya girelim:
Er eteğine yüz sürmek dilersen
Aslına zatına ermek dilersen
Hakkın cemalini görmek dilersen
Nur ile nur olup sır ile görüş
Sen nefsini öldür olagör yeksan
Varlık gömleğini eylegil üryan
Yedi iklim dört köşede lamekân
Erenlerin sırrı nur ile görüş
Âşıklar sadıklar olagelmiştir
Ağlayanlar bugün gülegelmiştir
El ele el Hakka bulagelmiştir
Tanrı kendi özün Pir ile görüş
Hatayi biçare kuldur şahına
Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına
Deli gönül hak ol düş dergâhına
Er olayım dersen er ile görüş
....
Eğer tarikattan haber sorarsan
Murtaza Ali'dir pirimiz bizim
Göregeldiğimiz süre gideriz
Kırklardan ayrılmış sürümüz bizim
Biz kamiliz kamile kem bakmayız
Rıza kapısından taşra çıkmayız
Cennet cehennem korkusun çekmeyiz
Burda sorulmuştur sorumuz bizim
Şükür olsun gerçeklere baş koştuk
Çiy yerimiz yoktur kürrede piştik
Yol kadim farzdır sünnetten geçtik
O can gediğidir yerimiz bizim
Kazancımız meydana götürürüz
Eksiğimiz varısa bitirirüz
Aşna meşrep evinde otururuz
Bine sayılmıştır ölümüz bizim
Derviş Hatayi der gerçek erenler
Anda pişman olur bunda yerenler
Bin kana bir mürvet dedik erenler
Gerçek erenlere Dârımız bizim
...
Murtaza Ali'yi candan seversen
Aç can gözünü gafletten uyandır
Musahibsiz ile durup oturma
Bir içim su verse külli ziyandır
Rehberin önünde Pire uyuldu
Yalan gerçek şu meydanda duyuldu
Varlığından geçen üstad sayıldı
Hak bilir ötesin şaha ayandır
Gittiğ'yolun edebini sakınan
Yalan gerçek şu meydanda dokunan
Cemiyette teberradır okunan
Ali sırrı cümle nasa ayandır
Can gözü örtüktür Hakkı göremez
Üstadın yoluna doğru varamaz
Cemiyette sualini veremez
Hali yoktur dört kapuda yabandur
Taliplerine onca öğüt yol ve erkân bilgisinden sonra kendisini aydınlatacak mürşidine yalvar yakar koşuyor Hatayi. Düşlerine girmesi için
yalvarıyor Hacı Bektaş'a:
Gece gündüz hayaline yanarım
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş
Günahkarım günahımdan bizarım
Özüm Dâra çektim sor Hacı Bektaş
Yandı bu garip kul nedir çaresi
Yine tazelendi yürek yarası
Onulmaz dertlere derman olası
Bu senin bendinden sar Hacı Bektaş
Derdimin dermanı yaramın ucu
Dört güruh mevcuttur güruh-u Naci
Belinde kemeri başında tacı
Yüzünde balkıyor nur Hacı Bektaş
Sadıkların sıdkı âşıkın renci
Pirlerin pirisin gençlerin genci
Hem derya hem sedef hem dür hem inci
Hem umman hem ırmak göl Hacı Bektaş
...
Arının yaptığı bala benzersin
Şu gurbet ellerde gönlün eğlersin
Bende edip ikrarına bağlarsın
Sailin sattığı kul Hacı Bektaş
Derdimend Hatayi eyler niyazı
Ulu pir katardan ayırma bizi
Bu mahşer günüdür isteriz sizi
Muhammed önünde car Hacı Bektaş
Yukarıda Şah Hatayi'nin nefeslerinde görüldüğü gibi talip; bir er eteğine yüz sürerek, nefsini öldürerek ve "el ele el Hakka'' ilkesine uyarak cemale ulaşır. Bu aynı zamanda kendi kişiliğine ulaşma ve kendini tanımadır. Er olmak, kamil (olgun) olmak için özün Dâra çekip Pir ile görüşmek gerek. Bunu da rehberini önüne alarak, ona uyarak yapacaksın. Ama ne varki musahibsiz hiç olmaz, tek başına yola gidilmez. Gidilen yolun edebi erkânı, yani kuralları vardır. Öyle bir Dâr meydanına duracaksın ki yalan ve gerçekler burada ortaya çıkacak. Cem-cemaat karşısında varlıktan benlikten geçip hak ile yeksan
(toprakla dümdüz) olacaksın! Kendine ve toplumuna hesabını vermezsen can gözün açılmaz, doğru yolda değilsin, hakkı göremezsin. Dört kapının da yabanı olursun.
İlk iki deyişinde bunları söyleyen Hatayi, bir iç hesaplaşma içinde düşünde de olsa, "Günahkarım, günahımdan bizarım'' diyerek pir Hacı Bektaş'ın huzurunda özünü Dâra çekip, görülüp sorulmak istiyor. Büyük Alevi ozanı Şah Hatayi'nin bu
nefeslerinde, görgü cemi tapınma törenlerinin en önemlilerinden olan boyverme-başokutma, yani görgü-sorgunun gerekirliliği özanlatımını görmekteyiz.
Abdülbaki Gölpınarlı başokutmayı Bektaşi ve Alevilerde ayrı ayrı olmak üzere şöyle tanımlıyor:
"Bektaşiler her yıl, muharrem ayı, yani hicri yılın ilk ayı matem çıktıktan sonra ve sefer ayı geçtikten sonra cuma gecesi mürşidin
ve ihvan (yol erleri, canlar) huzurunda onlardan razılık dilerler. Meydanın ortasında Dâr denen yere gelerek başındaki tacı ya da arakiyesini (külah, takke!) sağ elinde tutar ve niyaz durumunda şu tercümanı okur:
"Allah Allah Muhammed Ali divanında, erenler meydanında pir huzurunda elim erde, yüzüm yerde özüm Dârda; erenlerin Dâr-ı
Mansur'unda canım kurban tenim tercüman; bu fakiyrin elinden-dilinden ağrınmış incinmiş can karındaş varsa dile gelsin bile gelsin! Hakkını hakkından dilesin! Haktan gelen hakkıma razıyım Allah
eyvallah!'
"Baba salavat verip, ihvandan razılık diler; onlar da oturdukları yerde niyaz eder, yani yeri öperler. Bu razı olduklarını
bildirmektir. Bunun üzerine o can babaya niyaz ederek tacını verir, tekbirlemesi için. Böylece o can ikrarını yinelemiş olur. Bu törene başokutmak adı verilir''
Bedri Noyan Dedebaba da aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Ancak başokutma Dârına çıkan canların okudukları tercümanı Kur'anı Kerim'den
ayetlerle süslemiş. Tanımlaması ise şöyle:
"Bu tören kendini temize çıkarma, kardeşlerinden
helallık dileme ve bunu almadır. Bir yıl yapılmazsa ikinci yıl mutlaka yapılmalıdır. Daha fazla zaman geçirenlerin ayrıca bir kurban kesmeleri gerekir. Beş yıl geçirenlerin, yani beş yıldan fazla zaman
başokutmayanların, hizmet görmeyenlerin yeniden ikrar töreninden geçip nasip almaları gerekmektedir.''
A. Gölpınarlı yine "Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri" adlı yapıtındaki "Görgü-sorgu,
görülmek sorulmak'' maddesinde şöyle yazmaktadır:
"Alevilerde kış mevsimi gelip, herkes bağının bahçesinin tarlasının işlerinden kurtulunca Dedeler, taliblerinin bulunduğu köylere
giderler. Cuma geceleri bir evde toplanırlar. Musahib kavline girmiş (yani ikrar verip kardaşlık olmuş) olanlar bir yıl içinde yaptıkları suçları, toplantı yerinin ortasına Dâra gelerek söylerler. Dârda
durandan incinmiş varsa, o da yanına gelerek şikâyetini söyler. Böylece herkes yaptığı suçun cezasını çeker, birbirleriyle haklaşırlar. Buna 'Görülmek' denir. Dede bunları görmüş olur. Bu törene
'Görgü-sorgu' adı verilir.''
Yukarıda Pir Sultan'ın Dâra ilişkin nefeslerinden birinde geçen şu dörtlüğe yeniden bir göz atarsak, görgü-sorgu, yani başokutma Dârının
toplumsal işlevini kavramak kolaylaşır:
Mansur Hakkım dedi buldu Dârını
Talip burda çeker ahret zarını
Cümle kazanç ile küll-i varını
Bütün hak yoluna dökmeli imiş
Mansur "Ben Hakkın kendisiyim'' derken (toplumsel ve ekonomik) insan gerçeğini dile getirdiğinden kendini Dârda bulmuştur. Talip kendine ilişkin gerçekleri saklamadan, Dârda can pahasına herşeyi ortaya dökmelidir; benlikten uzaklaşıp tüm malvarlığını bu yolda verebilmelidir. Öte dünyada değil, yaptıkları varsa burada çekmelidir.
Boyverme-başokutma Dârının Aleviler arasında, görgü cemi kapsamı içerisinde nasıl uygulandığını göstermek için "Son Görgü Cemi" adlı romanımızdan ilgili bazı alıntılar geçelim. Bu paragraflarda anlatılanlarla Dârdaki ve Dârı izleyen canların psikolojik durumu gözlerimizin önünde canlanacağı gibi; Alevi toplu tapıncındaki bu önemli ögenin, yani Dâr olayının kavram olarak kafalarımızda daha iyi algılanmasına yardımcı olacaktır:
"İstanbullu Mikail'le yolkardeşi İlik Mehmet er meydanında Dârdaydılar. Mikail evli olmadığından, sadece İlik Mehmet'in karısı
yanlarındaydı. Dârdaki bacı boşörtüsünü omuzlarına indirmiş başı açık durumdaydı; ayak ayak üstüne koymuş kıpırtısız bekliyorlardı. Pir huzurunda Mansur Dârı başlamıştı.
Gözcü babanın; 'Sofular bacılar! Edeb erkâna geliniz, iki sofu Dârda!' uyarmasıyla sazlar susmuş ve herkes dizleri üzerine oturarak
kendini toparlamıştı. Hiçkimseden ses çıkmıyordu. Dârdakiler Mansur gibi asılmaya Nesimi gibi yüzülmeye hazırdılar. Onlara saygı göstermek, Dârdakilerin yorgunluk ve çektikleri eziyetlerin, diz kırmış,
kıpırdamadan oturanların da çekmesi 'birimiz hepimiz hepimiz birimiz!' ilkesine dayanıyordu...
"Bellerinde üç düğümle tutturulmuş üç peşkirden kemerbest bağlıydı. Bu üç düğüm Allah-Muhammed-Ali üçleminin simgesiydi. Beline
kemerbes bağlamış her Alevi "beline'' sadık olmak zorundadır. Vaktiyle ikrar verip musahibolmuş bu canlar bir can olmuşlardır. Yalan dolan
olmaz bu meydanda. Öyle iyilikler-hayırlar değil ama hatalar, kötülükler ve yanlış davranışlar, kırgınlıklar açığa vurulur, yani ortaya dökülür. Açıkçası Dâr meydanındaki sofular, günah ve kusur
sayılacak davranışlarını, içini rahatsız eden kötü düşüncelerini dışarıya vurup rahatlar ve iç huzuruna kavuşur.
Bu Hıristiyanlıkta kilisedeki bir rahibe, kafes ardındaki bir hücrede en gizli bir biçimde günahlarını itiraf edip, Tanrı'yla kendisi
arasına rahibi koyarak bağışlanmayı dilemek gibi birşey değildir. Pir huzurunda doğrudan oradaki canlara sofulara, bacılara, yani kısacası topluma açık itiraftır. Dedenin başkanlığında bir açık toplum
mahkemesidir. Ceza önerileri sofulardan, canlardan gelir; taraflar dinlendikten sonra sesli oybirliğiyle yargıya varılır. Zarar görmüş canların zararları ödenir ya da zarar gören bağışlar, cemaatı razı
etmesini diler. Bu demektir ki zararın tutarı karşılığında toplum yararına bir katkıda bulunur.
Dâr meydanında işlenmiş günahlar ve kusurlardan yargılamalar, kesinlikle mahkemei kübraya (!) bırakılmaz. Sorumlu olduğu toplumuna öder
ve ondan bağışlanmasını diler. Boyverme bir arınma-durulma töreni dir, bir içhuzuruna kavuşma törenidir. Meydanda özü Dârda olanlar bilirlerki,
cemdeki canlar kendilerini bağışlarsa Tanrı da bağışlar... Dede vekili Mılla İsmail, görgü ceminin kurallarını en iyi bilen ve uygulayan kişiydi. Dedenin eteği ne sakalını sürüp niyaz etti ve hizmete
başladı:
"Hüü erenler! Allah Muhammed Al |