Bütün yozlara ve yobazlara rağmen Alevi kalmaya devam edeceğiz. Remzi KAPTAN

Alevi Konseyi  Alevi Council Alevitische Rat

Sayın ziyaretçi, bu sayfayla amacımız; Alevilik-Aleviler üzerine bilgiler sunmak ve Alevi Konseyi’nin görüşlerini aktarmaktır. Sorularınızı, önerilerinizi alevikonseyi@yahoo.com adli email adresine yazabilirsiniz. Çalışmalarımıza katkı sunan başta rehberimiz Remzi KAPTAN olmak üzere herkese teşekkür ediyoruz.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ana Sayfa

Aleviler/ Alevilik

Ehlibeyt/ 12 imam

Hz. Ali

Alevi Önderleri

Alevilik Bilinci

Hacı Bektaş/ Bektaşilik

Pir Sultan Abdal

Tarih/Olaylar

Kadın/Gençlik

Hasan Sabbah

Genel

www.alevitentum.de www.turnakitap.com www.pirtv.com www.turnadergisi.de

alevikonseyi@ hotmail.com

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

GİRİŞ

Şüphesiz yaşanmış olanları, yaşananları ve yaşanacak olanları anlatabilmek zor. Bu, bütün toplumlar için öyledir, ancak Alevi toplumu için çok daha zordur. Sonuç-neden ilişkisini irdelemek gerekiyor. Bunun içindir ki, çoğu kez soyutla somut iç içe geçmiş durumdadır. Her ne kadar genelde parça parça aktarım olarak görülse de aslında özde bir bütünsellik mevcut. Parçalar bütünün tamamlayıcısı niteliğindedir.

Temel olarak anlatılanların yetersiz olduğu düşünüle bilinir. Anlatılmak istenenlerin çok boyutluluğu ve kavrayışlardaki önyargıların çokluğu somutla-soyut, güncelle-tarih imge ile yalınlığın bir arada değerlendirilmesini getirmiştir.

Bir çok noktada haklı eleştiriler olabilir. Fakat bilinmelidir ki, bu tür bir çalışma, Alevi toplumu için bir ilktir. Şüphesiz bizler bazı yeteneksizler gibi bir takım gerekçelerin ardına saklanacak değiliz. Burada yapılacak eleştirilerin ya da imgelere, soyutlamalara, tarihlere doğru şekilde verilemeyecek anlamlar söz konusu olduğunda bu hususların dikkate alınması gerekmektedir.

Her halükarda anlatmak istediğimizi çeşitli yollarla anlatmaya çalıştık. Duygu ve düşüncelerimizin samimiyetinden şüphe duyulmaması gerekmektedir. Anlatmak istediklerimizi tam manasıyla anlatamadık. Ama bir ön hazırlık olarak bunun başarıldığı kanaatindeyiz.

Yanlış bir takım anlaşılmaların önüne geçmek için bazı noktaların altını önemle çizmeliyiz.

 

    1. Hiç bir şekilde anlatımlarımız tek tek parçalar halinde ele alınmamalıdır. Parçalar, bütün göz önüne getirilerek ele alınmalıdır.

    2. Anlatımlarımız bu çalışma ile sınırlı değildir. Bu çalışma bir ilktir. Devamı, çeşitli boyutlarda daha da zenginleşmiş olarak gelecektir.

    3. Anlatımlarımızdaki duygu ve düşüncelerin samimiyeti kuşku götürmez. Her ne kadar bazı deyimler, imgeler farklı algılansa da, burada samimiyet çok çok önemlidir. İsteyen, anlatımlarımızı kendi özgülünde yeni yorumlar katarakta zenginleştirip, algılayabilir.

    4. Anlatımlarımız her ne kadar birey duygu ve düşüncesi yönünde bir intiba uyandırsa da, burada bir toplumsal mesaj vardır. Bu bireyin şahsında toplum ya da bireyin şahsında somutlaşan toplum olarak görülmelidir.

    5. Güncelle tarihin ilişkisine dikkat çekiliyor. Güncelliğin tarihte gizli olduğuna (ya da tersi) göndermeler önemlidir. Buna bağlı olarak neden sonuç ilişkisi üzerinde duruluyor. Bir yandan sonuçlar anlatılırken, diğer taraftan nedenler sorgulanmaktadır. Burada tarih, imge, toplumsal hafıza devreye giriyor. Her şey karmaşık görülse de basitleşiyor. Tersi için aynı durum söz konusudur. Kısacası anlamak isteyenler gereken sonuçları çıkartacaklardır.

 

GERÇEĞE HÜ

 

-1-

 

Bu bir trajedidir.

Bunca kıyım,

yok etme

asimilasyon

kendi değerlerine yabancılaşma

yozlaşma

kişiliksizleşme

kimliksizleşme...

Bu bir trajedidir.

İnsanların bildiği

ama bilmek istemediği

duyduğu ama duymazlıktan geldiği

gördüğü ama görmemiş gibi davrandığı

bir dram.

Bütün bunlar tarihten günümüze sürüp gelmekte.

Bazen şiddetli bir kıyım, bazen sindirmek,

bazen şeker sopa ikilemi...

Her halükarda devam eden bir trajedi.

Tarihten gelen baskıların sonucu olsa gerek

günümüzde de en dramatiği yaşanılıyor.

Sanki tarih boyunca oluşmuş haksızlıkların toplamı

günümüzde adeta birikmiş haliyle yaşanılıyor/yaşatılıyor.
En çok da gençlik...

Gençlik yaşanılan tüm talihsizliğin ceremesinde

cenderesinde. Ne yana baksa

alçaklık

soysuzluk

kimliksizlik...

Çaresizlik girdabında kıvranıp duruyor.

Battıkça batıyor.

Bataklıkta debelenip duruyor.

Ne can veriyor

ne kurtuluyor.

Sürünüyor....

***

 

 

-2-

 

Hz.Ali, Hz.Fatma, İmam Hasan ve Hüseyin, Hz.Peygambere karşı son görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Bu esnada başka birileri tıka basa doldurdukları bir alanda iktidarlarını sağlama almaya çalışıyor, Müslümanları nasıl ikna edeceklerini tartışıyorlardı.

 

Bu bir başlangıç değildi. Öncesi de vardı. Ama çekiniyorlardı. Şimdi babasız kalmıştı Ehlibeyt. Fatma Ana yastaydı.

 

En çok o üzülüyordu. Biliyordu neler olacağını.

İyi tanıyordu bu eski putperest bezirganları.

Neler mi biliyordu Fatma Zehra?

Evlatlarının başına geleceklerin dünyada kimsenin

başına gelmeyeceğini.

Haklı çıktın Fatma Ana. Sadece evlatlarının değil,

Ehlibeyte bağlı olanların başına neler gelmedi ki...

Hâlâ ceremesindeyiz. Dünya döndükçe de Ehlibeyti savunacağız.

Bedeller ne olursa olsun.

***

 

-3-

Sabahın altısıydı.

Soğuktu

ve yağmur yağıyordu.

Herkesler işe giderken,

o işi yeni bırakıyordu.

İstasyonda

uykulu gözler

yorgun yüzler vardı.

Masum

garip

kimsesiz

kimliksiz

öylece yapayalnız duruyordu kalabalığın ortasında.

Kalabalık dekor görevi görüyordu.

Mutsuz

huzursuz

umutsuz

kimliksiz

öylece bir başına yapayalnız.

Gözleri dolu oluyor

bilmiyor niye.

Somut bir neden yoktu

gözlerin dolu olması için.

Ama işte...

Tarihin talihsizliğini

yaşıyordu,

yaşadığını dahi bilmeden.

Aleviydi.

Tarih boyunca geçmemiş acıları vardı. Kalabalıkların ortasında

yalnızdı.

Çaresiz

kimsesiz

mutsuz

öylece duruyordu

gözleri dolu.

Göz yaşlarını yağmur gizledi.

Bütün gece çalışmıştı.

Neye?

Niye?

Kime çalıştığını düşünmeden. Herkesler çalışıyordu. O da

çalışmalıydı.

Zaman aşımına uğramayan acıları vardı. Ama o

acılarının bile farkında değildi.

Gözleri dolu doluydu.

Kimliksiz

mahzun

biçare

öylesine kalabalıklar içinde duruyordu.

***

 

 

 

-4-

O, Hz. Peygamberin biricik kızıydı.

Şahı Merdan Ali’nin sevgili eşiydi.

İmam Hasan, İmam Hüseyin’in anasıydı.

Anaların anası Fatma anaydı.

Ama böylesine güzel bir insana kıydı firavunlar.

Izdırap

acı verdiler.

Neyi varsa aldılar elinden,

oysa o kutsaldı.

Hz. Peygamberden geriye kalmış kutsal bir emanet.

Emanete hıyanet etti yobazlar,

Ehlibeyte ihanet ettiler.

Hakkı inkâr,

halka zulüm ettiler.

Bitmedi kalplerindeki düşmanlık.

Anaların anasını incittiler.

Yok saydılar.

Zulüm verdiler.

Saygısızlığı reva gördüler.

Oysa o Hz. Peygamberden emanetti.

Emanete ihanet ettiler.

***

 

-5-

Vakit gece yarısına doğruydu.

Gece aydınlıktı.

Ay ihtişamlı,

yıldızlar muhteşemdi.

Beyninde ve yüreğinde çelişkilerle yürüyordu.

Köylüydü.

Anası

babası

dedesi...

Tüm soyu gibi

hakir görülüyordu,

fakirdi.

Bin bir çelişkili düşünce ve duygu ile aydınlık gecede

yürüyordu.

Köyü dışına çıkıp, dağa doğru yürümeye başladı.

Hani derler ya: "avucunun içi kadar iyi bilmek" işte öyle

iyi biliyordu bu dağı. 25 yıldır buradaydı. Tek tek ağaçları

bile biliyordu.

Çıktı dağa.

Aşağıda ekili tarlalar duruyordu.

Tüm ovaya hakim bir kayaya çıkıp oturdu.

Ay ne kadar da şatafatlıydı.

Ne kadar yakın -uzatsa elini yakalayacak gibi-,

ne kadar uzak -hiç ulaşamayacak kadar-.

Yıldızlar ne kadar çok böyle

parladıkça parlıyorlar.

Nedir bütün bunlar?

Kimsin?

Nesin?

Necisin?

Nereden gelip,

nereye gidiyorsun?

Kendinden

yaşantından

köyden

kısacası her şeyden bıkmışsın.

Nedir bütün bunlar?

Neden kendinden utanıyorsun?

İtiraf!

Evet, utanıyorum.

Doğduğun yerde ölmek zorunda değilsin.

Ataların öyle yaşamış olabilir.

Hor görülüyorsun,

tutunamıyorsun,

topraksız bir köylüsün.

Topraksız köylü olmaz ki.

Şehirliler neden seni sevecek ki.

Hem seni sevseler dahi ne olacak,

çok şey mi olur?

Seni sevmeleri (sevmeden ne anlıyorsun!?) için bir gerekçe

göster.

Bilgin

kültürün

elbisen

tipin... yani hiç bir şeyin yok ki.

Kara kaş

kara göz

bunlar herkeste var.

Kendi değerlerine sahip çıkman lazım,

kendi benliğine

tarihine

talihsizliğine

kıraç topraklarına

inancına sahip çıkmalısın.

Bunlardır senin yaşam kaynağın,

dayanağın.

Bunlarsız sen bir hiçsin.

Hiç bir yerde

hiç bir zaman

tutunamazsın.

Şehirlileri taklit etme!

Kendin ol!

Neysen öyle kal!

Değerlerine,

önderlerine,

Kerbela’ya sahip çık!

Bunlar oldu mu varsın.

Yoksa;

bütün şehir senin olsa da bir anlamı yok!

***

 

-6-

Karacaoğlan bir deyişinde şöyle sesleniyor korku bataklığında

saplanıp kalanlara:

"Harami var deyip

korku verirler

benim ipek yüklü

kervanım mı var."

Sahi neden korkuyoruz?

Kaybedecek neyimiz var?

Psikologlar diyor ki; çok üzüleceğiniz bir olay olacağını düşünüyorsanız

en kötü ihtimali düşünün.

Bizim için en kötü ihtimal nedir?

Çok çok bir can var.

Gerisi var mı?

Yok.

Candan başka kaybedecek neyimiz var?

Canı dahi en sonunda kara toprağın altına gömmüyor muyuz?

Öyleyse sorun ne?

Ölümden öte ne olabilir ki?

Çok çok ölürüz.

Korkak her gün ölüyor.

Her an

her şeyden

herkesten korkuyor.

Her gün öleceğimize,

bir defa ölürüz.

***

 

-7-

Ağlamayın diyordu Ali.

Daha sonraları

Pir Sultan’da diyecekti;

Ele güne karşı çıkıp ağlamayın.

Nasıl ağlamayalım,

nasıl yanmayalım Alim?

Pirim yaktılar,

katlettiler.

Nemiz varsa aldılar elimizden.

Kimliksiz kaldık.

Garip

yılgın

biçare

mahzun olduk pirim.

Medet

Ya Ali!

Şimdi ne yana baksak

puştluk

kahpelik

pezevenklik var.

Yozlaşma

çürüme

yabancılaşma

hiçleşme var.

Medet senden Ya Ali!

Sen ki; dara düşenin dostu

hainin, kahpenin korkulususun.

Medet senden Ya Ali!

Kırılmış dalımız

solmuş yaprağımız

sus olmuş diller

görmez olmuş gözler

duymazlıktan gelir kulaklar.

Medet senden Ya Ali!

Sen ki; putperest bezirganların

halk ve hak düşmanlarının

kötü kalplerin

kinin

kibrin

bencilliğin

aman vermez savaşçısısın

Medet senden Ya Ali!

Yeksin!

Teksin!

Cansın!

Canansın!

Şahsın...

Bütün düşmanlara inat

adın andımızdır

Ali

Ali

Ali

***

 

 

 

-8-

Eskimiş

yıpranmış

kirlenmiş ne varsa atmalı.

Yüreklerdeki korkular

beyindeki duvarlar

ne varsa geri bırakan...

Hiç üzülmeden

acımadan

ne yaptığının bilincinde olarak yapmalı.

Artık bir nokta koymalı.

Ne çekiyorsak beynimize

yüreğimize

hayallerimize

umutlarımıza vurulan zincirlerden çekmiyor muyuz?

Öyleyse...

Öyleyse beynimizdeki,

yüreğimizdeki zincirlerden kopmalıyız.

Başka çare var diyenler o çarelere vursunlar başlarını.

Vurulacak başım yok diyenleredir sözümüz.

***

 

 

-9-

Bilindiği kadarı ve bilinmediği halde kesin olan, şu zamana değin

dünya denilen yuvarlak "Şey"’de milyarlarca insanın yaşadığı

ve öldüğüdür.

İnsanlar doğmuşlardır.

Kahraman

köle

peygamber

eren

evliya

sıradan

öylesine...

Çeşit çeşit insan olmuştur.

Renk

dil

boy

kilo

cinsiyet...

Sayılamayacak kadar zengin çeşitler

insanlar dünyayı doldurup boşaltmışlar.

Yani;

yanisi... İnsanlar neden?

Niye?

Niçin?

Nerden?

Nereye...? Daha Ne ile başlayan sorular

sorunlarla uğraşmışlardır.

İşte bunlara cevap veren çok az kişi çıkmıştır.

İnsanları yöneten

Yönlendiren,

imparatorluklar

devletler kuranlar olmuştur. Vahşette sınır tanımayanlar

olmuştur, öylesine gelip yaşayanlar olmuştur...

Dedik ya;

çeşit çeşit...

***

 

 

 

-10-

İşte insanlara

sorulara

sorunlara gereken doğru yaklaşımı gösteren insanlar da olmuştur.

Onlardan birisi de Ali’dir.

Ali ve oğulları.

Can Ali

Yar Ali

Ya Ali

Tek Ali

Yek Ali

Hatta denilir ki; peygamberler dışında Ali’den üstünü yoktur.

Doğrudur.

Neden doğrudur?

Ali,

sorulara

sorunlara

yaşama

insana

dünyaya

evrene

kısacası ve özcesi, insanın ilgi alanına giren ne varsa...

Ali bunları doğru anlamda, hiç kimsenin, hiç bir insanın

bilemeyeceği

göremeyeceği

söyleyemeyeceği

çözemeyeceği durumda gerekeni yapandır.

Ali bunun için zaman ve mekân sorunu olmayan önderdir.

Bakan ama göremeyen,

dinleyen ama dinlediğinden bir şey anlamayan,

yaşayan ama yaşamadan yaşayanlar Ali’nin önderliğini

anlayamazlar.

kavrayamazlar.

Ali de böylelerine kılavuzlukta çekincelidir hep

ama

ama görmek

bilmek

kavramak

anlam verebilmek

çözmek

çözülmek

hissetmek

hissettirmek

yaşamak

evet yaşamak isteyenler için Ali hemen yakınlarındadır.

Asırlardır milyonlarca insan

"Medet ya Ali!" diyerek bunu yapıyorlar.

 

MEDET YA ALİ!

***

-11-

Bütün bunların bir anlamı olmalı değil mi?

Yaşanan bunca acı

gözyaşı

haksızlık

uykusuz geçen geceler ve ardı sıra gelen yorgun sabahlar.

Bunca çelişkinin bir anlamı olmalı. Boş yere oluşmuyor

ya bu çelişkiler.

İhtimaller

kuşkular

umutlar

kendine güvensizlikler...

Sanki hayatın bütün negatifliği bize düştü.

Neyi abartıyoruz ki?

Hatta anlatamıyoruz bile yaşadığımız karanlığı.

Acılarımızı anlatırken dahi alçakgönüllü, erdem sahibiyiz.

İnanın öyleyiz.

Anlatamıyoruz yaşadığımız acıları.

Korkutulmuşuz.

Suçu hep kendimizde görüyoruz. Dışarıdaki soğuk

havanın bile sorumlusu biziz.

İnanın öyleyiz.

Siz inanmaya durun, biz tarihsiz, talihsizler kendimizi

inandırdık bile. İnanmak zorundayız işte. Başka açıklama

getiremiyoruz.

Baskı

baskıcılar

baskılar

baskınlar yiye yiye bu hale geldik.

Hep biz suçluyuz.

Halimiz pür-mealimiz böyle.

Toplum olarak böyleyiz.

Dedik ya bir nedeni, anlamı olmalı diye.

Neyi haykırmaya çalışıyoruz ki?

Bir şeyler haykırmak istediğimiz kesin ama ne???

Sesimiz çıkmıyor.

Çıkartmak istiyoruz sesimizi ama çıkmıyor.

Çıksa ne olacak ki???

Karşıdakiler sağır, öyle yüzde 60-70 değil, yüzde 100 sağırlar.

Çırpınıyoruz.

Ama çırpınışlarımızın da bir anlamı yok. Hani şu tarihli talihlilerin 

bazen fazla kaçırdıklarından uyku esnasında kısa bir an için yaşadıkları

kıpırdamama hali var ya, işte öyle. Diyelim ki es kaza biraz da olsa çırpındık,

bu kez de karşıdakiler bu uzun uğraşların meyvası olan çırpınışları görmüyor.

Göremiyorlar.

(evet ‘lar’ çoğul eki)

çünkü bunlar

(yine ‘lar’)

çünkü bunlar körler.

Yani suç bizim.

Neden suçluyuz?

O da bilinmiyor.

Biliniyor da, bilinmiyor...

***

 

 

-12-

Bu soyutlukta nerden çıktı denilmesin.

Öyle işte.

Bizler daha somutu çözemedik ki, soyut olanı çözelim...

Daha eğriyi bulamadık ki, doğruyu yöneltelim.

Öylesine

Haybeden

Acılarda kıvranarak yaşıyoruz

Muyuz acaba

Yani yaşıyor muyuz acaba?

Kişiye göre değişiyor.

Hani senin doğruların

benim doğrularım meselesi vardır ya,

nerde genel doğrular?

Genel doğrular, ne kadar genel ve ne kadar doğrular?

tartışılır.

Tartışmadığımız bir şey kaldı mı?

Yok sanırım.

Ama hep kendi içimizde tartışmışız.

Dışarıya en ufak bir sızıntı olmamış.

Amma da maharetliymişiz bu konuda,

ne maharetli,

yani kendimizi mahkemesiz infaz etme

konusunda maharetliyiz.

İşte böyle

anlatamadık.

Kabiliyet yok

sistemli bir anlatım yok

edebi taraf yok

kurgu yok

yok da yok.

Ne diyelim, yani şimdi uykusuz bir gecenin ardında

ve yorgun bir sabahın başlangıcında.

Gece ve sabah

Geceler ve sabahlar

(çoğul ‘ler’ ‘lar’)

Yani hep aynı

her gece ve her sabah aynı.

Aynı değil diyenler parmak kaldırsın.

Bilmiyor ki, hangisi doğru

parmak ne kalkıyor ne iniyor.

Cetvel korkusu

ceza korkusu

işte böyle.

Daldan dala atladık. Maymunlukla bir alâkası yok,

düşünce anlamında daldan dala atladık. Düşünceden

düşünceye demek doğrusu. Atladığımız için de, sistemi

yakalayamadık. Sistemli bir şekilde düşüncelerimizi açıklamadan

yoksun olduğumuz için anlaşılmadık. Anlaşılmadığımız

için de yorgun bir sabahın başlangıcında mutsuz

huzursuz

kimliksiz

öylesine

garip

mahzun

Biçare orta yerde duruyoruz. Anlaşılsaydık durum

farklı olurdu ama olmadı. 1400 yıldır anlatamadık derdimizi

öyle

işte.

***

 

 

-13-

Geceydi.

Gecenin en gece olduğu an

yalnızdı

kimsesiz

mahzun

hüzünlü.

Aleviydi.

Gençti,

çaresiz bir sürgündü.

Neden sürüldüğünü çözemiyordu.

Dünyanın çok farklı bir coğrafyasında bir başına hayalsiz

ve mutsuz sürgündü.

Kıraç toprakların yanık tenli çocuğuydu.

Nereden nereye...

Ne zaman düşünse, gözleri buğulanırdı.

Kıraç toprakların yanık tenli çocuğu her şeyi özler hâle gelmişti.

Oysa onun iç dünyasını bilmeyenler

ona ne kadar da imreniyorlardı. Ama o, işte buğulu

gözlerle şafağı bekliyordu.

Herkes kendi acısını en derin hisseder. Başkalarının

acılarının geçeceğini söylemek kolay. Ya insanın kendi

acısı... Zaman ve mekân sorunu olmayan insanın kendi

acısı. Bireysel acı. Toplumsal acı yok ki. Bireylerin toplamı

toplum. Toplumun dağılımı birey. Tavuk ve yumurta meselesi.

Yani bireysel acılar toplumsal acılardır.

İşte bu da öyledir. Ama anlaşılmak istenmiyor.

Deniliyor ki; toplumu oluşturan bireylerin yaşadığı

acılar geneli kapsamıyorsa, azınlık, marjinal boyutta

kalıyorsa sorun yok.

Öyle olsa gerek.

Peki yanık tenli olan, kıraç topraklara lânet eden

sistematik olarak  yok edilen bir toplumun bireylerinin

yaşadığı yangınlara ne demeli?

İşte bu.

Haykırmak istenilen bu. Yaşanan acılar öyle çok ki...

Bu sebepten dolayı, bireysel değil, toplumsaldır acılar.

Deniliyor ki; madem bir toplum bunca yangın yaşıyor,

o vakit neden  bir çözüm bulunmaz. Sivri zekâlılar

yozlar

yobazlar

yolsuzlar

yoksullar, aslında yangın olmadığını, görülenlerin (aslında

yaşanılanların denilmek istiyor) halusinasyon olduğunu

söylüyorlar.

Ama gel gör ki, öyle değil. Keşke öyle olsaydı. Keşke

dünyanın kıraç topraklarından sürülüp, sulak topraklarına

yerleşenlerin yaşadıkları sanal olsaydı.

Ama değil.

Reel hepsi.

Sadece sulak topraklara sürülenler değil, kıraç topraklarda

kalanlar da aynı.

Acılar

yangınlar

dramlar

hayal kırıklıkları... Coğrafyalar farklı olsa da, yaşanılanlar

aynı.

Kültür

geçmiş

tarih

aidiyet

ve

ve inanç aynı olduğu için farklı coğrafyaların bir

anlamı kalmıyor.

Keşke

keşke insan kendisini kandırabilse. Keşke şafağı bekleyen

kıraç toprakların yanık tenlisi, sulak toprakların

iğretisi (çünkü sulakların eskileri onu öyle görüyorlar)

kendisini kandırıp gerçeklerin farklı olduğunu inandırabilse

kendisini. Bazılarının yapmaya çalıştığı gibi gününü gün etmeye

çalışsa. Ömrünü yalan, dolan, hayvanileştirilmiş cinsel güdülerin

doyurulması için geçirse. Ama neyler ki olmuyor.

Doğru olan da budur.

Çözüm, birazdan doğacak güneş değil de nedir!!!

***

 

 

-14-

Havada keskin bir soğuk.

Her yer bembeyaz karlar ile dolu.

Mevsimin ilk karı, kartopu oynayarak

çocuklar neşe içinde okullarına gidiyorlar

yalnız

mutsuz

çaresiz Alevi genci de karın yağmasına seviniyor.

Sanki beyaz örtü, bütün kirlilikleri örtüyor. Yanılsama da

olsa kirliliğin ve karalığın yok olduğunu görmek

ne güzel.

Ne güzel yüze vuran bıçak keskinliğinde soğuk.

Oysa bu da yanılsama

iliklere dek işleyen soğuk.

Amaaaaaaaa

ama içerde ise Kerbela sıcaklığı,

Madımak yangını var.

İşte anlaşılmak istenmeyen bu,

ya da anlatılıp

anlatılmayan.

***

 

 

-15-

Aidiyet

ait olamamak.

Dışlanmışlık

bundan kurtulamamak.

Dışlanmışlıktan kurtulayım derken

yozlaşmak.

Diğerleri gibi olayım derken

hiçleşmek.

Kendi değerlerine yabancılaşmak.

Yeni değerler edinememek.

Yozlaşmak

yozlaşmak

yozlaşmak.

Bütün bunlardan kurtulmak için,

bu kirliliklere bulaşmamak için

kendi özüne dönmelisin.

Özün!

Sözün!

Gözün!

Kendini öyle koyuverme

Ayıpladığın değerlerin kolay oluşmadı.

Asırların süzgecinden damıtıldı.

Bu arı

duru

berrak özü sahiplen.

Sahiplendikçe sözün anlam kazanır,

sahiplendikçe gözün bakıp göremediğini

görür.

Kurtuluşun

özündedir,

özüne dön!

***

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ana Sayfa

 

 

Soru ve önerileriniz için mail adresinizi yazmayı unutmayınız

Ad-Soyad:
eMail:
il-ilce:
Mah+Cad+No.:
Telefon:
Baslik:
Text: