|
İsmail Kaygusuz
İmam Bakır ve İmam Cafer Çevresinde (8. yüzyıl) Proto-Alevilik Kümeleşmeleri ve Siyasi Muhalefet Hareketleriyle İlişkileri
1. Bayaniler
Bayaniler, Ali’nin Muhammed Hanefi’den torunu olan Haşim’i imam tanımaktadır. Başlarında Tamim kabilesinden Saman oğlu Bayan vardır. Bayan, Ali’nin tanrılığına inanıyordu. Tezini şu söylemlerle geliştirdi:
“Tanrısallık Ali’de cisimleşmiş ve onun dünyasal vücuduyla birleşmiştir. Bu tanrısal parçası sayesinde Ali gizli sırları biliyor ve gelecek hakkında yanlışa düşmeden konuşabiliyordu. Sahip olduğu bu
tanrısal nur (ışık) parçasıyla kâfirlerle savaşıyor ve zaferinden her zaman emin olabiliyordu. Yine bu sayededir ki, Hayber Kalesinin kapısını bir hamlede koparıp atmıştır. Bizzat kendisi, ‘vallahi bu kapıyı
koparışım, benim vücudumun ve ruhumun sahip olduğu güçle olmamıştır. Kullandığım güç Rahmanın ve onun meleklerinindir.’ demişti. Ali’nin bu meleklere özgü gücü, onun vücudunun fitilinde tutuşmuş bir alevdi. Alevin içinde parıldayan ise tanrısal ışıktı, nurdu.”
Bayan, Ali’nin yeryüzünde zaman zaman ortaya ortaya çıkıp kendisini gösterdiğini söylüyor. Bu olayın Kur’an’daki, “Onlar, Tanrı'nın bir buluda bürünüp, onun gölgesinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?”
diyen ayetin (Sure 2 / 210) yorumu olduğunu kabul ediyordu. Bayan’a göre Ali bir bulutla örtünmüş; sesi (nağrası) gök gürültüsü, gülüşü şimşektir. Bu durum, ondaki aynı tanrısal parçanın özel bir biçim altında
yeniden ortaya çıkışı, yani tezahürüdür. Adem’in varlığında, meleklerin tapınmasına layık olan aynı tanrısal ışık parçasıydı. Üstelik, Bayan’ın ortaya attığı öğretiye göre, tapınılması gerekli olan Tanrı, tamamıyla
insan görünümlü ve organları ve vücut hatlarıyla insana benzer. Bunun ıspatı için, “Onun sıfatı dışında herşey mahvolacak” diyen Kur’an ayetini (Sure 28 / 88) anımsatıyordu. Bayan, davasına destek vermesini rica
ederek, İmam Muhammed Bakır’a (676-735) bir yazı göndermeyi de ihmal etmedi. Yazıda şu bildirimi sunuyordu:
“Doğru inancı kucakla ve kurtulmak amacıyla kurtarmış olacaksın. Böyle daha da yükselirsin. Zira seni Tanrı'nın, bir peygamber olarak seçmek istediğini bilmiyor musun?”
Muhammed Bakır bu bildirimi olumlu karşılayıp, yanıt vermedi. Bayan, otoritesini ve kurmuş olduğu inanç öğretisini tanıyanlardan örgütlü bir güç oluşturup başkaldırdı. Vali Halid b. Abdullah al Kasri
tarafından hepsi yakalanıp öldürüldü. (Al Shahristani, Fransızca’ya çev. Jean Claude Vadet: Kitab al-Milal, Les Dissdences De L’Islam (İslam’da Fikir Ayrılıkları). Paris 1984: 267-68)
2. Albailer-Ulailer (Albaiyya-Ulaiyya) ve Mukhammisa
Alba bin Dhira al Davsi’nin (bazılarına göre Al Asadi’nin) yandaşlarıdır bunlar. Bu kişi Ali’yi Muhammed’den üstün tutuyordu. Alba, “Muhammed’i gönderen” ifadesiyle kesin bir biçimde Ali’yi işaret etmekte, yani Ali’yi Tanrı olarak görmekteydi. Öbür yandan, insanları kendisini izlemeye çağırırken, Ali’nin yerine geçtiği yönünde Peygamber'i suçlayarak, onun yaptıkları üzerinde eleştiriler, ayıplamalar yayıyorlardı. Bunlardan ötürü, kendilerine Ahammiyya (Ayıplayanlar) partisi deniliyordu.
Bu partinin içinde aynı zamanda sırayla, Ali ve Muhammed’e Tanrı olarak inanma da vardı. Ali’nin tarısallığı Muhammed’inkinden üstün tutanlara Ayniyya (Ayn harfi partisi, Ayncılar)
deniliyordu. Tersine bazıları Muhammed ve Ali’yi bir görüyor; bir başka kesim ise Muhammed’in tanrısallığını Ali’ninki üzerinde biliyor ve bunlara Mimiyya (Mim harfi partisi, Mimciler) deniliyor ve Muhammed’i Tanrı olarak algılıyorlardı. Bir üçüncü parti, Beşler Kümesine, “Manto
altındakiler” denilen Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’e, yani Ehlibeyt’e tanrısallık atfediyordu. Bu Beş Kişi, eşit olarak katıldıkları aynı gerçeklik ve ruhla tek birlik oluşturuyor; “Manto yoldaşları ya da manto altındakiler”in
biri, diğerinden üstün görülmüyordu. Bu nedenden ötürü, Fatima’ya da onun belirleyici dişiliği verilmiyor ve adının son harfi atılarak ona “Fatim” diye çağrılıyor. İnancın ozanlarından biri şöyle yazıyordu:
“Tanrı'dan sonra, ben dinimi şu beş kişi üzerine kurdum: Bir Peygamber, iki patriach (Hasan ve Hüseyin İ. K.), onların saygıdeğer öğretmeni (Ali İ. K.) ve onunla birlikte Fatim!” (Al-Shahristani, Fransızca’ya çev. Jean Claude Vadet: Kitab
al-Milal, Les Dissdences De L’Islam, s. 294)
Al-Kummi’ye (Al-Makalat, s. 55-60, 63) göre ise, 8. yüzyılın ikinci yarısında Küfe’de gelişip ortaya çıkan Gulat’tan, yani aşırılardan Mukhammisa’nın (Pendatistler, yani Beşler Kümesine
inananlar) bir çeşidi olan Ulyai ya da Albailer, İmam Cafer Sadık tarafından reddedildiği söylenenen Küfeli aşırı Şii Bashar al-Shairi’nin (Beşir el-Şairi) izleyicileridir. Ulyailerin inançları, Muhammed
b. Nusayri’den (ölm. 883) sonra Nusayriler adını alan grubun temelini oluşturur. Daha önce bazı açıklamalar yaptımız Nusayriler’de Ali Tanrılık makamında, Muhammed onun Peygamberi, Salman ise ikisi arasında kapıdır.
Ali mana (ilk gerçek anlam), Muhammed ism (bu gerçeğin adı), Salman bab (açıklayacı gerçeğe götüren kapı) olarak nitelendirilir. Bu üçlem Nusayri Alevilerde Ayn-Mim-Sin (A-M-S) başlangıç harfleriyle ifade edilip kutsanır. (İsmail Kaygusuz: Nusayriler Üzerinde Kısa Değinmeler. )
3. Mugiriler (Mughiriyya)
Mugiriler, Mugira b. Said al-İcli’nin partizanlarıydı. Mugira, 5. İmam Muhammed Bakır’ın ölümünden (ölm. 735) yaklaşık yirmiüç yıl sonra İmamlığın, Medine’de ayaklanmış bulunan ve İmam Hasan’ın
torunlarından “Pak Ruh” sıfatıyla anılan 17 yaşındaki Muhammed’e geçtiğini ileri sürüyordu. Mugira’nın anlattığına göre, İmam Bakır hep yaşamakta ve hiçbir zaman ölmemişti.
Mugira, Halid b. Abd al-Kasr’ın azatlı kölesiydi. Bu kişi, İmamın ortadan yok olmasının arkasından kendisi imamlığı üstlendi. Daha sonra da Peygamberliğini ileri sürdü ve tapınmasını Ali’ye yönelterek, tüm
dinsel yasakları ortadan kaldırmada bundan yararlandı. Mugira kararlı bir antropomorfist, yani insanbiçimci idi. Mutlak Tanrı ona göre, görülebilir biçimde ve alfabenin harflerine benzer organları olan bir bedene
sahiptir. Bu biçim, başında nurdan bir taç taşıyan ve kalbinde bilgelik kaynağı bulunan ışıktan bir adam biçimiydi. Al-Mugira, dünyanın yaratılışı üzerine bir yorum geliştirdi:
“Tanrı kendi yüce adını seslendirdi. Bu ad uçan bir kuşa dönüştü ve başına konmak için hemen bir taç biçimi aldı. Mugira’ya göre işte burada, Kuran’daki ayetin (Sure 57 / 1) ‘Evreni ahenkli olarak
yaratmış ve biçim vermiş olan yüce Tanrınızın adını heyecanla kutsayın, onu övün!’ biçiminde ifade edilen batıni anlamı yatmaktadır. Bundan sonra Tanrı, sağ eli üzerinde yazılı bulduğu inananların işleri üzerine
eğilecektir. O, insanların yorumladıkları günahlar hakkında büyük bir öfkeye kapılacak ve bol bol terlemeye koyulacaktır. İşte bu tanrısal terden, biri acı sulu, diğeri tatlı sulu iki deniz doğmuştur. Tatlı sudan
ışıklar, tuzlu-acı sulardan ise karanlıklar oluştu. Bakışlarını ışıklar denizine daldıran Tanrı, içinde kendi gölgesinin farkına vardı. Güneşi ve ayı yapmak için denizden bu gölgenin cevherini topladı. Sonra bu
gölgenin geri kalanını, ‘Benden başka bir Tanrı olmamalı. Bir Tanrı varsa o da benim.’ diye bağırarak ortadan kaldırdı. İşte yaratıklarına biçim vermesi bu ışık denizlerinden sonradır; inananları yaratması da ışık
denizinden sonradır. Tanrı'nın bunların içinden yarattığı ilk şey gölgeleriydi. Ve yaratılan ilk gölgeler de Muhammed ile Ali’ninkiydi. Onların ortaya çıkışı, zuhuru bütün insan cinsine öncülük etti. Sonra Tanrı
göklere, yeryüzüne ve dağlara İmamlık emanetini taşımalarını önerdi. Fakat onlar özellikle Ali İbn Talib’den gelenlerin tümünü reddettiler. Tanrının bu teklifini geri çevirdiler. Sonra aynı öneri insanlara yapıldı.
Buna rağmen Ömer b. Khattab ve Abubekir’e angaje oldu. İkisi de Ali’ye ihanet etti…” (Al-Shahristani, al Milal, s. 294-295)
Mugira’ya göre Kuran’ın 33.suresin 72.ayetindeki,
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler… İnsan tek başına emaneti taşıma sorumluluğunu yüklendi. Ancak insan hem adaletsiz hem de bilgisizdi.”
açıklaması bunu gösterir. Yine Mugira’ya göre, Kuran’ın 59. suresindeki 16. ayet ise; “Şeytan'ın insana, ‘Tanrı'yı yadsı’ deyip, onu kandırdıktan sonra ‘senin bu davranışın beni hiç ilgilendirmiyor’
diye söylediği” gibi hareket eden biri olarak Ömer’i tanımlamaktadır.
Mugira ölünce yandaşları bölündüler. Bir kısmı onun yeniden dönüşünü beklemekte ısrar ettiler. Bazıları ise Muhammed Bakır’dan gelen İmamlara inandılar. Zaten Mugira baştan Muhammet Bakır’ın imamlığını
tanımış, sonra bu inancı imamın tanrılığını iddia eden bir aşırılığa ulaştırmıştı. Bu yüzden İmam Bakır ondan yüz çevirmişti. Al-Mugira kendisine inanan yandaşlarına bir yazı bırakmış ve bu yazıda İmamın geri
döneceğini söylemiştir. Bu dönüş Cebrail ile Mikail’in eşliğinde, Kabe’nin önünde, İsmail’in anıtı ile bu tapınağın güney köşesinde olacaktır. (Al-Shahristan, al Milal, s. 295-296)
Şimdi Mugirilik ve Mugira hakkında Farhad Daftary’nin diğer Heresiograflar’ın yazılarından derledikleri bilgi ve yorumları özetleyelim:
“Muhammed Bakır birçok gulat (aşırı) kuramcıyı yanına çekmiş, Hüseyin soyundan ilk İmamdır. Bunlardan al Mugira b. Said, İcli kabilesine mensup bir Arap ya da yabancı azatlı köle olarak iki şekilde
açıklanmaktadır. Heresiograflar, Mugira’nın yaydığı inanç ve düşünceler üzerinde pek çok ayrıntı vermektedir. Bazı çelişkili bilgilere rağmen onun, Ortadoğu'nun İslam öncesi inançlarını kendi öğretisi içerisinde
birleştirdiği görülür. Bunlar, özellikle Mandean (Sabin), Manicheist gnostik (Manici marifet) inançların etkisinin yansımalarıdır. Gerçekten al Mugira, yaydığı spiritüalizmi ve açıkladığı düalizmi ile ilk Şii
Gnostizminin (marifetçilik) yaratılmasını sağlamıştır. Öğretisinin en ayırdedici özelliği tanrı tanımlamasının anthropomorfik (insanbiçimli) oluşudur. Onun, Tanrı'nın başında ışıktan bir taç taşıyan bir adam olduğu
betimlemesi, Nur Kral olarak gösterilen Mandea tanrılık kavramına çok yakından benzerlik göstermektedir. Arab edebiyatında al-Sabi’a (Sabinler) olarak tanınan Mandealar, al-Mugira zamanınıda Güney Irak’ta çok sayıda
bulunuyorlardı. Pek azı da Güneybatı İran’da yaşamaktaydılar. Mugira’nın bunlarla yakın ilişkileri olduğu anlaşılıyor.”
“Ayrıca Mugira, Tanrı'nın ışıktan harflerden oluşan organlara sahip olduğu ve bu harfler yaratılış anında konuşan En Büyük Tanrı isminden düşen harflerdir. Bu düşünce, Grek harfleriyle “en yüce gerçeği (AlhQeia)”
belirleyen (Valentinus Gnostisizminin örneklerinden biri olan) Marcus gnostik öğretisini açıkça anımsatmaktadır. Ayrıca al-Mugira, dünyanın ve ilk varlıkların yaratılışı konusunda da aynı derecede sözediyor. Onun
kozmogonisi dahi, tıpkı anthropomorphizminde olduğu gibi antik gnostik sistemin etkisini yansıtıyor. Ayrıca Kur’an ayetlerini simgesel mecazi yorumlarından da esinlenmiş olduğu gözüküyor. Ama, Mugira kozmogonisinin
esas görünüşü, Manicheizm’in temel inancı ışık ve karanlığın arasındaki ebedi mücadele ile özellik kazanan ve iyilik ve kötülükte simgeleşen gnostik düalizminden (ikilemciliğinden) alınmıştır.”
“Al-Mugira, zaman içinde Küfe’de hem Araplar hem de Mevali (yabancı köle ve azatlılar) arasından çok taraftar kazandı. O, yandaşlarını önderlerine ölümüne bağlılık ve müstesna duygularla doldurmuştu.
Kendilerine Wusafa, yani Hizmetçiler, hizmet edenler deniliyordu. Aşırı Şiiler arasında inançsal elitizmin kökenini, Mugiriler’de aramak gerekir. Mugiriler’deki seçkinci (elitist) duyguları, onlara inanç
militanlığının temelini attırmıştır. Kaynaklar, Mugiriler tarafından terörist yöntemlerin kullanılışına ve Abu Mansur grubunun daha karakteristik olan mücadele yöntemlerine tanıklık etmektedir.” (İslam Heresiograflarından Al-Nawbakhti (Firak,
s. 37,52, 54-55), Al-Kummi (al-Makalat, s. 43-77), Al-Ashari (Makalat, s. 6-9, 23-24), Al-Malati (Kitab al-Tanbih, s. 123vd.), Al-Bagdadi, (al-Fark, s. 229-233vd.), İbn Hazm’dan (al-Fisal vol.4, s.184-185) aktaran Farhad Daftary: The
Isma’ilis, Their history and doctrines. 2.Baskı, Cambridge University Press 1992: 72-73 ve 588-589)
Bazı yazarlara göre Mugira, 737’de vali Halid İbn Abdullah al-Kasr tarafından Bayaniliğin kurucusu Bayan İbn Saman’la aynı günde, yakalanan taraftarlarıyla birlikte yakılarak öldürülmüştür. Mugira’nın
ölümünden sonra Mugiriler, Muhammed an-Nafs az-Zakiyya’ya (Saf-Pak Ruh) bağlanmışlardır. (Moojan Momen: An Introduction to Shi’i Islam. Yale University Press 1985: 52)
3.1 İmam Hasan’ın Torunlarından Muhammed ile İbrahim’in Ayaklanmaları ve Mugiriler
İmam Hasan’ın torunlarından Muhammed Al-Nafs al-Zakiyya hareketi Cafer’in İmamlığının daha ilk yıllarında nüfuz elde etmeye başladı. Bu hareket asıl Muhammed’in babası, baba tarafından Hasan’ın ana
tarafından Hüseyin’in torunu olarak ‘Pak Ruh’ adını kazanmış Abdullah tarafından başlatılmıştı. Abdullah el-Mehdi bütün Ali ailesi arasında büyük saygı gösterilen Hasan soyluların başıydı. 718’de doğduğu sanılan Muhammed’i, babası daha doğum anında, beklenen Mehdi rolü vererek kendisine ardıl olarak atamıştı. Ayrıca Ali ailesinin, Peygamber gibi Abdullah oğlu Muhammed adını taşıyan ilk üyesiydi.
Bu arada halife Hişam’ın son zamanlarında Emevi yönetimi çökme işaretleri veriyordu. Değişen koşullara dikkat eden ve hemen hemen elli yıldır açık eylemden kaçınmış olan Şiiler, Küfe’de çabucak birçok
isyanlar sahneye koydular. Bütün bu girişimler, yeterli örgütlenme ve destekten yoksun oldukları için başarısızlıkla son buldu. 737’de Al-Mugira ile Bayan, İmam Bakır’ın ölümünden sonra güçlerini birleştirerek isyan
ettilerse de bir avuç taraftarlarıyla yakalanıp hapse atıldılar. Sonra vali Khalid b. Abdullah’ın emriyle Küfe’de toplu halde yakıldılar. 742’da Abu Mansur, Khalid’in halefi 738’den 744’e kadar Irak’ı yöneten Yusuf
b. Ömer’in ellerinde aynı kaderi paylaştı. Bu üç şehit Proto-Alevi önderin taraftarları Mugiriler, Bayani ve Mansuriler Al-Nafs al-Zakiyya hareketiyle birleştiler.
Zeyd’in Küfe’de (740) ve oğlu Yahya’nın Horasan’da (743) başkaldırılarının başarısızlıkla sona ermesinden sonra 744 yılında Medine yakınında al-Abwa’da Haşimiler bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda
Abdullah al-Mehdi, katılanları oğlu Muhammed al-Nafs al-Zakiyya’ya bağlılık andı içmeye ve onu halifelik için en uygun aday olarak tanımaya ikna etmeyi başardı. Onlar arasında yumuşak davrananlar Abbasoğullarını
başı İbrahim ve iki kardeşi geleceğin Abbasi halifeleri Abu’l Abbas ve Abu’l Cafer’di. Sahte bir yumuşaklık gösterisi yapmışlardı. Sadece en saygın bir Hüseyin soylu olan İmam Cafer onun teklifini onaylamadığı
bildiriliyor. Abdullah al-Mehdi, Cafer’in muhalefetini, Hasan ve Hüseyin ailesi arasındaki mevcut rekabete atfetmiş olabilir. Oysa Cafer, kendini açıkça hak sahibi İmam olarak gördüğünden beri, ne Hasan soylu
kuzenlerinden ne de bir başka Alisoyludan birinin önerilerini kabul etmeğe hazır olmadığını hatırlatmış olmalı. Bu aile toplantısından sonra, Muhammed al-Nafs al-Zakiyya ve kardeşi İbrahim, İmam Cafer dahil
Orthodoks Şiiler dışında, yukarıda adı geçen heterodoks proto-Alevi gruplar kadar Muttazili ve Zeydi yandaşlarının desteklediği güçlü bir sefere çıktılar. Ancak hareket uzak görüşten ve iyi örgütlenmeden yoksun
olduğundan kolayca yenildi ve Abbasiler tarafından ezildiler.(F. Daftary: agy., s. 75-77)
Olayı biraz açalım: Halife Mansur 758 yılında Mekke’ye yaptığı hac sırasında Abdullah al-Mehdi’yi tutuklattı. İki oğlu Muhammed ile İbrahim, bir yolunu bulup, Aden’den deniz yoluyla Sind’e kaçtılar. Bu
tarihi izleyen yıllar içinde Irak’taki Küfe ve Basra kentlerinden işaretler alarak ilişkiye geçtiler. Muhammed al-Nafs al-Zakiyya oğlu Ali’yi yardım için Halid b.Said ile birlikte Mısır’a gönderdi. Böylece
İmparatorluğun farklı merkezlerinde ayaklanma hazırlıkları yapıldı. (Henri Laoust: Les Schismes dans l’Islam. Paris 1983: 64) Ali bazı taraftarlar kazandıysa da Mısır valisi Hamd bin Kahtaba’ya güvenmekte yanılmışlardı. Medine’ye dönüp isyanı başlatan Muhammed, Peygamber'in çizdiği model üzerine hendekler kazarak cesaretle kenti savunmuş olan Muhammed yakalanıp öldürüldü (762). Ailesinin bütün malları dağıtıldı.
Muhammed’in kardeşi İbrahim ise Basra’da başkaldırmıştı. Ancak siyasal yeteneği yeterli değildi. Çünkü Basra’yı tamamıyla ele geçirneyi başarmış ve bastırdığı parayla İran ve Susiana üzerinde etkinlik
kazanmış olmasına rağmen, Halife Mansur’un sadece birkaç birlikle tutmakta olduğu Küfe’ye karşı hereket etmeğe ikna edilemedi. Halife Mansur’un generalı İsa bin Musa, Medine’deki başkaldırıyı bastırır bastırmaz
Susiana üzerine yürüdü. Şiddetli bir çarpışma sonunda bölgenin kontrolunu ele geçirdi. Sonunda İbrahim’in kendisi Küfe üzerine yürümeye karar verdiyse de, Küfe’nin güneyindeki Bahamra denilen yerde İsa’nın
kuvvetleriyle 14 Şubat 763 günü yaptığı meydan savaşında öldürüldü. Abdullah al-Mehdi’nin oğullarından sadece Yahya saklanarak kurtulmuş. Halife Mansur (755-775), Halife Mehdi (775-785) ve Hadi (785-786) dönemleri
boyunca Yahya bin Abdullah Yemen, Mısır ve Magrip ülkelerini dolaşmış. Irak’tan Horasan’a geçmişti. Daha sonra Harun Reşid (786-809) tarafından başına ödül konup arandı. O da Horasan’da barınamıyarak Transoksiyan’a
geçmiş ve bir Türk kağanına sığınmış. Ancak, 790’larda Tabaristan’a giderek Abbasi valilerine karşı kendini güvenceye alabilmişti.
4. Mansuriler (Mansuriyya)
Söz konusu olan, Bayaniler ve Mugirilerle aynı inançları paylaşan Abu Mansur’un partizanlarıdır. Okuma yazmasız olduğu söylenen Abu Mansur başlangıçta Muhammed Bakır’ı İmam tanıyor ve onun çevresinde
bulunuyordu. Ancak aşırılığı bahanesiyle, İmam ondan desteğini çekti ve çevresinden uzaklaştırdı. Bakır’ın ölümünden sonra, yerine kendisini İmam tayin ettiğini ilan etti. Düşüncelerini de sır olmaktan çıkardı.
Küfe’deki güçlü Banu Kinda kabilesini isyana teşvik etmede başarılı oldu. Sonra peygamberliğini ileri sürerek inancının propagandasını yapmaya başlayınca, Halife Haşim b. Abdülmelik’in valisi Yusuf bin Omar
al-Sakafi tarafından çarmıha gerilerek öldürüldü.
Abu Mansur al-İcli’ye göre, Kur’an’ın bir ayetinde (52 / 44) “Dönen gökyüzünden düşen (bu) parça” diye konuşulan Ali’den başkası değildir. Bunu demekle onun Tanrı olduğunu söylüyordu. Mansur imamlığı
aldıktan sonra Muhammed Peygamber gibi göğe yükselmiş. Orada Tanrı'yla görüşmüş ve Tanrı başını okşayarak ona, “oğlum yere in ve mesajlarımı orada yay!” demiş. Yere inince Kuran’da denildiği gibi “dönen
gökyüzünün parçası” olarak yerdeki görevine dönmüş oluyordu. İnsanın gökten düşen ve Tanrı'dan bir parça olduğuna inanmaları dolayısıyla Mansurilik’in diğer adı ‘parçacılık’ anlamına gelen Kisfıyya’dır.
Al-Mansur’un peygamberliğinin var oluşu yeryüzüne inmesiyle hedefine ulaşır. Cennet, Kuran’da konuşulan ve gökten indirilmeye karar verilmiş kişide partiyi kucaklayandan başkası değildir, yani çağın İmamıdır. Aynı
şekilde cehennem ise, İmamın rakibi olduğu için, partisine sürekli düşmanlık gösteren kişiydi… Mansuriler böylelikle öbür dünyayı, kıyamet gününü inkâr ediyor; cennet ve cehennemi bu dünya deneyimlerinin söylemi
içinde yorumluyorlardı. Partisinin adamlarının rakiplerini acımasızca (boğarak ve kafalarını odun parçasıyla kırarak) öldürdükleri söylenir.
Ayrıca haklarında söylenen bir başka olay da, onların özel mülkiyet tanımadıkları, mallarını ve kazançlarını aralarında paylaşıp, ortaklaşa kullandıklarıdır. Tahmin edileceği gibi, kadınları
paylaştıklarını söylemeden geçmiyorlar. Şehristani:
“Mansuriler, diyor kendi öz adlarını değiştirir gibi, dinin yasakları ve zorunluluklarını (koşulları, farz ve sünneti İ. K.) kaldırmaktan başka amaçları olmayan Hurramid’lerdi. Bu kişiler tarafından yazılmış metinlerde belirtilen, onların tanrısal buyrukları artık uygulamamaları ya da daha aza indirmeleriydi. Asıl istedikleri ise bütün dinsel yasalara (Şeriata) bağlılıktan uzak ve özgür kalmaktı. Soruyorlardı: Böyle cennete gidilmez miydi ve bu sayede mükemmele ulaşılmaz mıydı? Belirtelim
ki, Mansur al-İcli’nin inancına göre, Tanrının ellerinden ilk çıkan yaratıkların Meryem oğlu İsa ile Abu Talip oğlu Ali’dir.” (Shahristan: al-Milal, s. 297-298; Farhad Daftary: agy, s. 73-75 ve 589 dipnt.74;
M. Momen: agy, s.52)
5. Hattabiler (Khattabiyya)
Hattabiler, Abi Zeynep al-Asadi al-Ajda oğlu Abul Hattab Muhammed’den gelirler. Şehristani’ye göre Abul Hattab, Cafer Sadık’ın çok yakın dostuydu. Ancak, Cafer onun aşırı düşünce ve inançlarını öğrendiği
zaman, ondan desteğini çekti. Hatta onu lanetledi. Abul Hattab Muhammed’in yandaşlarına da uzaklaşmalarını söyleyerek, onunla ilişkisini kesti. Bunun üzerine, o da kendi imamlığını ilan etti.
Abul Hattab, imamların yalnız peygamberler değil, aynı zamanda tanrılar olduğunu söylüyordu. Kendisinden önce, Peygamber ailesinden diğer atalarının bu sıfata sahip olduğu gibi, bizzat İmam Cafer Sadık da
ona göre tanrıydı. Onun için, bu imamlar Tanrı'nın çocukları ve çok sevdikleriydi. Yani, Kur’an’daki (V,18) Yahudilerin “Biz Tanrı'nın oğulları ve sevgilileriyiz” iddialarıyla eşleştiriliyordu
Abul Hattab için, peygamberliğin seçildiği tanrısallık ışığı, aynı zamanda imamlığın da seçildiği ışıktır. Ona göre yeryüzü, eğer ışıktan varlıkların oluşturduğu yukarıdaki dünyanın yansımalarından yoksun
kalırsa, yaşanacak yer olamaz. Abu Hattab İmam Cafer’i, zamanın Tanrısı olarak tanıyor. Ancak, gözlerimizin görebildiği ve duyularımızın algılamak zorunda kaldığı varlığı, bu isimle göstermek istemiyordu. Tersine,
bu aşağı dünyaya, yani yeryüzüne düşme anında Cafer’in, insanların tanıyacağı biçime dönüşmüş olduğuna inanıyordu. Halife al-Mansur’un valisi İsa b. Musa, Abul Hattab’ın yaydığı düşünce ve öğütlerdeki kendileri için
tehlikeli olacak önermelerin farkına varınca, Küfe yakınındaki tuzlalarda onu yakalatıp öldürttü. Başkanlarının öldürülmesinden sonra Hattabiler birçok kollara ayrıldılar. (Al-Shahristani: al-Milal, s. 297-298)
5.1 Hattabilik Üzerinde Henry Corbin’in Görüş ve Yorumları
Abul Hattab ilk kez olarak, batıni tipte, yani esotérique ve gnostique hareketi tasarlayan ve örgütleyen bir kişi olarak 8. yüzyılda ortaya çıktı. Kendisi, reddedildiği noktaya kadar, İmam
Bakır ve İmam Cafer Sadık’ın çok yakın arkadaşıydı. Aralarında geçtiği anlatılan ciddi bir olay, bu arkadaşlığın yakınlığını belirlemektedir. İmam Cafer Abul Hattab’ın göğsüne elini koyarak ona şunları söylüyor:
“İyi hatırla ve asla unutma: Sen gizli olan şeyi biliyorsun. Sırrımın yüklendiği yer olan bilgimin kasketisin sen. Sana hayatımızı ve ölümümüzü emanet ettim.”
Hattabi öğretisinin büyük bölümü, “İmamın bilgisinin kasketi” ilan edilmiş olan Abul Hattab’a aittir ve İsmailizmin temel düşüncesiyle yakından ilişkilidir. Ayrıca Şii Gnostizminin aşırıları (Gulat,
Kızılbaşlıklar) tarafından inanılan görüşler ve bunlara uyum gösteren diğer doktrinler de Abu Hattab’a atfedilir. Örneğin, Alamut reformuna ait son yazmalarda ortaya çıkanlar, bu öğretilerin izleridir. Ayrıca Sufi
terminolojisine de girmiştir.
Abul Hattab’ın İmam Cafer’in oğlu İsmail’in “manevi yol babası” olduğu, bunun da Muhammed’in Salman al-Farisi için “anta minna ahl al-Bayt (Sen benim ev halkımdansın)” söylediği hadise dayandırdığı
söylenmektedir. Adı da Abul İsmail (İsmail’in babası) olarak geçmektedir metinlerde. Hattabilerin verdikleri kurbanlar ve onların coşkulu ruhlarının verdiği esinler, genç İsmail’i onları desteklemeye götürdü.
Hattabilerle ilişkilerinden ötürü Cafer’i, oğlu İsmail’i yadsıma noktasına götürmesi, dehşeti daha da yükseltti. Küfedeki camide toplanmış 70 kadar Abul Hattab yandaşı valinin emriyle orada öldürüldü. 762 ‘de Abul
Hattab’ın kendisi yakalanıp idam edildi. Hayatta kalanlar İsmail’e katıldılar ve Hattabiler İsmaililerle aynılaştılar. Kaynakların bildirdiğine göre, yakınlarıyla bir konuşmasında Cafer, Abu Hattab için gözyaşı
dökerek aralarında geçenleri anlatmış. Ama sır dramının ne olduğunu bilen yoktur. 1
Abul Hattab’ın öğretileri ve Hattabilik ekolü, aşağıda sırayla göreceğimiz gruplarda yaşadığı gibi, daha sonra genişçe açıklayacağımız Umm al-Kitab’ıyla zamanımıza kadar korunmuştur. Orada, İsmaili
Aleviliğinin, İmam Cafer oğlu İmam İsmail için canlarını veren Abul Hattab’ın çocukları (farzandan), yani onu izleyen yetiştirdiği çömezleri tarafından kurulduğu özellikle ifade edilmektedir. (Henry Corbin: “Nasır-ı
Khusrav and İranian İsmailism” The Cambgidge History of Iran IV, Cambridge University Press 1975: 526-528; Histoire de la Philosophie Islamique, Paris 1974: 116; M. Momen: agy, s. 52-53; F. Daftary: agy,
s. 111-112)
5.2 Mu’ammariler (Muammariyya)
Abul Hattab’dan sonra bazıları imamlığın Mammar ya da Mu’ammar İbn Haytam adında, hububat satıcısı bir kişiye geçtiğine inanıyor. Abul Hattab’a duydukları sevgi, bağlılık ve inancı ona gösteriyorlardı.
Mu’ammar’ın partizanları, dünyanın sonsuzluğuna inanıyor ve bu aşağı dünyada, yani yeryüzünde tadılabilen sağlıklı yaşam, başarı ve mutluluk dışında bir cennet bulunmadığını ileri sürüyorlardı. Ayrıca dünyamızdaki
mutsuzluklar, acılar ve kötülüklerin yarattığı cehennemi tersine çevirmeyi, yok etmeyi düşünmekteydiler. Şarap kullanma ve zina gibi kaldırmış oldukları dinsel yasakların hiçbirinden dolayı kimseyi
cezalandırmazlardı. Namazı ve diğer ibadetleri ortadan kaldıran bir inanç oluşturmuş. Adını Mu’ammariyya (Mu’ammarilik) takmışlardı.
5.3 Buzaygiler (Buzahgiyya)
Abul Hattab’dan sonra Buzaygh b.Musa’yı imam tanıyan diğer bir grup vardı. Bunlar da Cafer’in Tanrı olduğunu ve insanlara görünmek için insan biçimi aldığına inanıyorlar. Onlar bütün inananların tanrısal
esin (vahiy) almaya uygun olduklarını söylüyorlardı. Kur’an’ın (10 / 100) “Hiçkimse Tanrı izin vermeden inanamaz. O akıllarını kullanmıyanları murdar kılar” ayetini yorumlayarak bu anlamı çıkarıyorlardı. Burada
bir çeşit vahiy vardır demek istiyorlar. Buzaygh, bundan başka Kuran’ın (11 / 68?) “Ve Tanrınız arılara bile vahiy gönderdi” ayetini de anımsatmaktadır. Aynı zamanda o, kendisini izleyen yoldaşları arasında
Cebrail ve Mikail gibi meleklere tercih edilebilir insanlar bulunabileceğini onaylamaktadır. Ayrıca, mükemmelliğe ulaşan bir adamın da öleceğini söylemekteydi. Sonuçta, yollarının sonuna ulaşmış ve tam gerçek
insanlık boyutunu (plein-vrai stature du Fils de l’home = İnsanoğlunun gerçek boyutu, Paulinisme’de, sonsuz Işık dünyasıdır. J-C. Vadet) elde etmiş olanlar, ölümleri esnasında göksel krallığa geçmekten başka şey yapabilirlerdi. Bütün Buzayghi partizanları, ölmüş olanlarla ticaret (pazarlık) yaptıklarını ve onları “günün başlangıcından sonuna kadar” (Kur’an 19 / 11) beden gözleriyle gördüklerini iddia etmekteydiler. (Al-Shahristani: al-Milal, s. 298)
5.4 Umayriler ya da İcliler (Umayriyya-İcliyya)
Abul Hattab’dan sonra bir başka grup, Umayr bin Bayan al-İcli’yi izleyenlerden oluşuyordu. Kendisi Küfeli bir saman satıcısıydı. İcli’nin öğretisi Buzaygh’inden hiç de farklı değildi. O da imamların
öldüğünü kabul ediyordu. Bütün bu ayrılıkçılar, Küfe halk meydanının ortasında, içerisinde Cafer Sadık’a tapındıkları bir çadır kurmuşlardı. Yezid b. Umar b. Hubayra hükümetine ihbar edildiler. Onun buyruğu üzerine
Umayr yakalanıp Küfe meydanının orta yerinde darağacına asıldı. (Al-Shahristani: al-Milal, s. 299)
5.5 Mufaddaliler (Mufaddaliyya)
Hattabiler içinde son bir kol daha vardı; Mufaddal al-Sayrafi’nin partizanlarıydı bunlar. Kendisinin sarraf olduğu ve bazı kitapları bulunduğu bilinmektedir. Mufaddal’a atfedilen yapıtlardan en tanınmışı “Kitab al-haft wa’l-azilla”
İmam Cafer’in görüşlerini yansıtmaktadır. Bunlar da Cafer’i, Peygamberden daha üstün, yani Tanrı gibi görüyorlardı. Bu kola Mufaddaliyya denilmekteydi. Gerçek olan şu ki, İmam Cafer bu ayrılıkçı aşırıları
çevresinden uzaklaştırıp, onlardan desteğini çekmiştir. (Al-Shahristani: al-Milal, ibid.)
5.6 Gurabiler (Ghurabiyya)
Şehristani’de geçmeyen bir Hattabi grubundan daha söz etmektedir bazı kaynaklar. M. Momen’in (agy, s. 53) tesbitine göre Gurabiler, Muhammed ile Ali’nin, bir kuzgunun diğerinden ayrılamıyacağı gibi ikisini
bir tutarlar. Adları da bu ghurab (kuzgun) sözcüğünden gelmektedir. İnanışlarına göre Cebrail, Tanrı'dan Ali için vahiy getirdiği zaman yanlışlıkla Muhammed’e vermiştir.
6. Heterodoks İslamın / Proto-Aleviliğin İlk Yazılı Kaynağı Ummu’l-Kitab ve Wilademir İvanow’un Değerlendirmesi
W. İvanow’un verdiği bilgiye göre, Ummu’l-Kitab’ın bilinen en eski versiyonu, St. Petersburg Rusya Bilimler Akademisi Asya Müzesi’ndedir. 1879 yılında Pamir İsmailileri arasında Shughnan’da bulunmuş
olan kitap, küçük boyda 210 elyazması sayfalık (folios) ve eski Farsça (Pahlavi) dilinde yazılmıştır. Kitabın ilk baskısı 1914’te I. I. Zaroobin tarafından bu kopyaya dayanılarak yapılmıştır. Bombay’da bulduğu iki kopyanın da yardımıyla W. İvanow, bazı karşılaştırma ve tamamlamalarla Ummu’l-Kitab’ın metnini bütünleyerek önce Revue des Etudes Islamiques (1932: 419-482)’de ‘Notes
sur l’Ummu’l-Kitab’ başlığıyla geniş bir makale, daha sonra 1937’de ‘Der Islam’ (Zeitscrift für Geschichte und Kultur des Islamischen Orients) da yorumları ve gramer düzeltmeleriyle birlikte tam metni yayınladı. Bu Ummu’l Kitab metni
1966 yılında P. Filippani-Ronconi tarafından ilk kez bir Batı diline (İtalyanca) çevrildi.
W. İvanow, bu özgün kitabı 10 ve 11. yüzyıla tarihlemesine (hatasına) rağmen, içeriğinin İran körfezi çevresindeki Karmati inançlarının yansımaları olduğu ve özellikle kitapta İmam Bakır’ın hocası olarak
adı geçen kişinin Abdullah İbn Saba adını taşıdığı yönünde saptamaları oldukça önemlidir. Ayrıca Ummu’l-Kitab’dan sonra, dai Mansur al-Yaman tarafından 870’lerde yazılmış Risalat al Alim wa’l Ghulam adlı eserle yakınlığının belirtilmesi geçerli bir önem taşımaktadır.
Ummu’l Kitab’ın yazılış tarihini yukarıda söylendiği gibi İvanow 11. yüzyılın başlarına, H. Corbin 8. yüzyılın ortalarına götürürken, Madelung ise kitabın son biçiminin 12. yüzyılın başlarında
alındığına inanmaktadır. Bu kısa açıklamadan sonra F. Daftary şunları söylemektedir:
“Gnostik efsane biçiminde düzenlenmiş Ummu’l-Kitab’ın terminolojisi ve kozmogonyasını (Evreninin yaratılış kuramını) inceleyen son bilimsel araştırmalar (E. F. Tijdens, ‘Der
Mythologisch-gnostisch Hintergrund des Ummu’l-Kitab’ Acta Iranica, 16 (1977): 241-526 ve H. Halm: Kosmologie und Heilslehre der Frühen İsmailiyya. Wiesbaden 1978: 142-168), Mukhammisa adını taşıyan
eski bir aşırı Şii grup tarafından yaratıldığı sonucuna varmaktadır. Bu sonuncuyu, ruhun bir bedenden diğerine geçmesi gibi inancın kuramsal özelliği ve ayrıca kitapta gnostik adı Salsal olan Salman al-Farisi
desteklemektedir. Gerçekten Salman ve Abul Hattab birlikte, metinde kutsal bir formül içinde tekrar tekrar zikredilmektedir. Mukhammisa ya da Pendatistler (yukarıda belirttiğimiz gibi İ. K.), 8. yüzyılın ikinci
yarısında Küfe’de ortaya çıkmış ve Al Kummi’ye göre Hattabi gruplardan biriydi. Onların inancında Muhammed, beş farklı kişide, yani Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’de gözüken Tanrı'nın kendisiydi. Ayrıca
onun Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa olarak ortaya çıkmış olduğuna, Salman’ın da daima Bab (kapı) olarak yanında bulunduğuna inanıyorlardı…” (F. Daftary, agy, s. 100-101)
Aslında Daftary’nin iddia ettiği gibi yeni araştırmalar, Henry Corbin’in Ummu’l-Kitab üzerindeki saptamalarından fazla ve değişik birşey getirmemiştir. Onun bu kitap hakkında verdiği bilgiler ve birkaç yapıtından derlediklerimizi yazmadan önce, W. İvanow’un Ummu’l Kitab’ın anlaşılmasına kolaylık olsun diye hazırlamış olduğu ‘sorular tablosunu’ vermek yerinde olacak. Bunlar, orijinal metindeki sayfa numaralarıyla birlikte, kitabın yanıtlarını verdiği, açıklamalarını yaptığı bir çeşit konu başlıkları niteliğindedir:
“Ummu’l-Kitab, giriş söylencesi olarak değerlendirilebilecek kısım ile, müritlerinin yanıtlaması için İmam Muhammed Bakır’a yönelttikleri farklı soruların yeraldığı bölümden oluşmaktadır. Yapıtın
başındaki bu soruların bazıları, onları ayırtetmeğe gereksinim duyulmayacak kadar birbiriyle yakından ilgilidir. Bunlar evrenin yaratılışıyla ilgili konuları anlatır. Fakat yapıtın ikinci yarısında sorular daha
gelişigüzel yeralmıştır. Birinin nerede sona erdiğini ve diğerinin nerede başladığını bulmak daha kolaydır. Böylece referansları kolaylaştırmak için aşağıdaki biçimde bir sorular tablosu düzenlenebilir:
1) Tanrı'nın insan biçiminde görünüm alanlarına çıktığına inanma zorunluluğu (53)
2) Besmele tertibinin simgesel anlamı ve onun Evreni ve Tanrılığı ilgilendiren dolaylı anlatımları (60)
3) Yaratıcı Kişi ve onun sıfatları (77)
4) Tanrılığı aşma kuramının reddi (kabul edilmezliği) ve onun sıfatlarını bilmenin olanaksızlığı (91)
5) Divanlar, ya da küreler (yıldızlar) arası kozmik ‘saraylar’(96)
6) Evrenin yaratılışı (119)
7) Maddesel dünyanın ve insanın yaratılışı; Tanrı'nın insan (cinsiyle) ile mukavelesi (167)
8) Maddi dünyadaki zevk-lezzet alanı (225)
9) İnsanın fiziksel yaşamının doğası (233)
10) İrade özgürlüğü (238)
11) ‘Aşure’nin ve 10 rakamının simgeselliği (247)
12) Kuran (250) (ayrıca 27. soru)
13) Düşlerin doğası(256)
14) Ruhların yeniden doğuşu (268) (ve 32.soru)
15) Baytu’l-Mamur (265) (ve 19. soru)
16) Nuh’un gemisi ve peygamberlerin simgeleri (268)
17) Muhammed’in Miracı, Ali’nin Zülfikar’ı ve Kaim (279)
18) Tanrının kaç tane tahtı vardır? (288)
19) Kabe, Baytu’l-Mamur (291) (ve 15. soru)
20) Dünya neyin üzerinde durmaktadır? (302)
21) Adem cennetten kovulduğunda düştüğü dünya (yer) hangisiydi? (306)
22) İnsan kalbinden çıkıp yükselen ruhlar (308)
23) Günah ve Necat-kurtuluş (323) Sırat (393)
25) Kıyamet (345)
26) İnsan vücudunda saklı yedi ışık (350)
27) Kuran’ın Sureleri (355) (ve 12. soru)
28) Astronomiye ait düşüncelerin simgeciliği (363)
29) Namazın açıklanması (367)
30) Oruç vb. (370)
31) Ölüm Melekleri (376)
32) Ruhların yeniden doğuşu (386) (ve 14.soru)
33) Hangi ruhlar kurtulur? (388)
34) Ölümden sonra bedenin kendisi nereye gider?(395)
35) Farklı Ademler ya da insan doğasının farklı görünüşleri (406)
36) Adem’in başı gökyüzüne nasıl değer? (410)
37) Bilgin insanlar niçin bazan basit şeyleri anlamazlar?(411)
38) Adem’in elbiseleri (415-419) (Ummu’l-Kitab, yayım: W. Ivanow, ‘Der Islam’dan ayrı basım…Berlin; Leibzig 1937: 7-9)
6.1 Henry Corbin’in Ummu’l-Kitab Üzerinde Görüşleri, Yorumları ve Kitabın Özeti
8. yüzyılın ruhsal ve manevi mayalanmasından günümüze pek az metin kalmıştır. Ancak bunlar, antik Gnostisizm ile İsmaili inancı arasındaki bağı yeteri kadar duyumsatır. Bu metinlerden en eskisi “Örnek ya da Ana Kitap” anlamına gelen Ummu’l-Kitab’tır.
Eski Pers diliyle zamanımıza ulaşmıştır. Bu özgün metin olabileceği gibi, Arapça orijinalinden çevrilmiş de olabilir. Heterodoks İslam olarak proto-Aleviliğin, ya da Corbin’in deyimiyle ilk Şii gnostisizminin
(mistik ve tasavvuf bilgeciliği, marifetçilik) aldığı biçimi ve bu yöndeki inanç ve düşünceleri katıksız yansıtmaktadır. Kitap İmam Muhammed Bakır ile üç müridi (Abdullah al-Ansari, Cafer al-Jufi ve Muhammed b.
al-Mufaddal) arasında geçen bir sohbet olarak sunulur. Egemen ögelerden mistik harfler (Jafr) öğretisi, Gnostik Markos okulundan esinlenmiştir. Bu Hıristiyanlık gnostisizmi ile İmamolojinin benzerliğine götürür
bizi. (Henry Corbin: Histoire de la Philosophie Islamique. 4.baskı, Paris 1986: 116)
Ummu’l-Kitab’ın giriş bölümü (Prologos), kutsal İmamın (Muhammed Bakır) çocukluğunu sergiler. Öğretmeni Abdullah ibn Saba(2) ona aritmetik biliminin erdemlerini ve harflerin, yani felsefe alfabesi jafr’ın simgesel değerlerini öğretmek üzere derse başlar. Fakat daha birinci harf olan Elif’de
roller tersyüz olur. Bilgisi kısa zavallı öğretmen(!) öğrenci olur, çocuk İmam da onun öğretmeni... Böylece sahnede, Thomas İncil’inde belirtilen ve aynı zamanda Epistula Apostolorum’dan bilinenler yinelenir.
Çocuk İmam açıkça ve sade bir biçimde İsa’nın yerine konulmuştur. Onlar arasında, daha önce biçimlendirilmiş gözlemi onaylayan bir olay vardır. Fakat burada zikredilen artık, İncil yasasının gnostik versiyonu değil,
bir proto-İsmaili yazarının değerlendirmesi, yani apocryphes (kutsal metinler) denilen metinlerdeki içeriğin alınarak işe yarar hale getirilmesidir. (Henry Corbin: Temps Cyclique et Gnose İsmailienne. Paris 1982: 184)
Bu proto-Aleviliği kitabının bir başka karateristik çizgisi, beşler kümesine verdiği üstünlükte görülür. Yani, Evreninin oluşumunu Pentadism’e bağlamaktadır: Büyük sonsuzluktan doğan beş ışık,
hudutların hududunda göksel Sarayın bulunduğu Beyazlık Denizi (Bahr al-bayza) içinde beş renk oluşturuyor. Bu ışıklar, aynı ışıktan bir kişinin (şahs-e nurani) görünüşleri (zuhuratı) ve üyeleridir.
Dünya insanlığı (bashariya=beşeriyet) planında insan biçimine bürünmüş olan bunlar, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olarak gözükürler; yani ‘hırkanın-mantonun altındakiler (ashab al-kisa)’. Bunların tanrısal görünüm alanına çıkma (theophanique) işlevi, aynı zamanda onikimamcı Şiiliğin marifetçiliğinde de öncel plandadır. (Kuran’ın 33. suresinin 33. ayetine dayandırılarak Ehlibeyt’in kutsallaştırılması söz konusudur. Cebrail gözüküp, ‘Ben
de siz beşlerin altıncısıyım’ demiştir) Beyazlık Denizi’nin altında herbirinin kendisini farkettirici (krizalit, ateş, kırmızı, zümrüt, viyolet, güneş, ay, lacivert (lapislazuli) ve su gibi) renkleriyle 9 gök ( kubba yahut diwan) sıralanmıştır. Herbiri içinde, Beş
Kişi (shakhs e-nurani) sırayla, Beyazlık Denizi’nin beş meleği (önce Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail ve Suriel; sonra Akıl, Nefis, Jadd, Fath, Hayal vb.) olarak görünür. Bu theophanique grup, hepsini birleştirici yahut onların Efendisi ve ‘Altıncısı’
gerçek inananın düşünen Ruh’unda (ruh natıqa) beş nurun birleştiği Kalb dünyası (zemin e Dil) olan Küçük Evrene (mikrokosmos) ulaşıncaya kadar tanrısal zuhuru sürdürürler. Bu mikrokozmik gerigelmenin içine kadar beş Işıklar, ‘Üyelerinin’ tanrılaşması üzerine tanınmış tartışmaların bir diğer İsmaili örneklemesiyle benzeşim oluşturur.(3)Aynı şekilde İslami ortamda da beşli tanrısallığın inananları özel bir ad altında kendilerini gösterdiler: Mukhammisa, yani Beşlerciler, yani Ehlibeyti tanrılaştıranlar... (H. Corbin: Temps Cyclique…, s. 185)
Bundan başka bu beş kişiden herbiri, diğerleriyle birlikte kendi bireyselliğinde tamamlanarak ortaya çıkıyordu. Çocuk İmamın öğretmeni Abdullah İbn Saba, başta anlatılan, bu beş tanrısal kişinin peşpeşe
vecd halinde zuhurunun tamamlanması olayıyla altüst olur. Herbiri kendi sırasında, tekil olarak birinci kişiyi açıklayarak, diğerleriyle Unio Mystika (mistik birlik) halinde ve her kere aynı zamanda kendi
bireysel özelliği içinde konuşur; geri kalanların hepsi de aynı şekilde hareket eder. Burada belirleyici kategori, tanrısal görünüm alanına çıkışın, tıpkı bir kathenothéism (kaqenoqeisma, tanrısal örtüye bürünme?) gibi işlev yapmasıdır. Bütünün bireyin içinde var olması, özellikle Fatıma’nın varlığı ve ayrıcalıklarını görünüme sunduğu terimlerle açıklanır. Bu terimlerin ifade ettiği bir başka plastik illüstrasyon (heykel betimlemesi) vardır; bu sahnede vahiy meleği Cebrail, nurdan kubbelere sürgün edilmiş olanlara bir cennet imajı gösterir. Bu imaj Fatima’nın kişiliğidir. Fatima cennette bir taht üstünde oturmaktadır. Kolyesi, kılıcı ve kulağındaki küpeleri Muhammed’i, Ali’yi ve Hasan ile Hüseyin’i simgelemektedir. Bir başka ‘hakim
temayı’ burada belirtmek gerekiyor: Salman’ın Salsal (4)adıyla karşıt inançtaki, doğrusu inançsız (antagonist) Azazil ve askerlerine karşı yedi kez verdiği mücadele, ya da yaptığı savaşlar.(5) Salman al-Farisi’nin ilk melek figüründe Tanrı'ya yaklaştırılması, proto-İsmailik (Alevilik) gnostik inancının karakteristik bir görünüşünü vermektedir.
İnançsızın (Azazil) adı bile, Henoch kitaplarında geçen Hermon dağı üzerinde toplanan meleklerin başkaldırısını yöneten kimseyi açık bir biçimde bize anımsatır. Buna rağmen, büyük melek Mikail’i birleşmeye ve ihtilale katılmaya çağıran, tanrısal buyuruculuğundan başka merhametten etkilenmiş büyük melekten bir yansıtmayı öbüründen ayırdığı gibi, Henoch (İncil'inden) farklı olarak burada mücadelelerin aşama aşama dramasını görmekteyiz. Bu dramanın öncesinde ‘Gökyüzündeki prologos’ vardır. Belirtmek önemlidir ki, bütün kutsal tarih idesi olarak, daha sonraları İsmaili tanrısal felsefesinin (Theosophie) büyük Risalelerini geliştirecektir. ‘Çok
Yüce Kralı’ yeniden tanıma ve aynı zamanda Salman’a tapma çifte çağrısına Azazil, aynı meydan okuma ve aynı inkarla girişilmiş yedi saldırıyla yanıt verir. Bu yadsımaların herbiri, her ışıktan kubbenin saygıdeğer
betimi ve özelliği olan şahane renklerin birine hesabını verir. (H. Corbin, agy, s. 186)
Eğer burada Salman’ın, büyük Kıyamet (Apocalypse) Meleği Mikail’in rolünü üstlendiği söylenebilirse, o zaman kesin bir biçimde belirtmek gerekir ki, Bogomil inancında temsil ettiği gibi Melek Mikail ‘Tanrı'nın
oğlu’ olacaktır. Burada Salman gerçekten, bazan örtülü veya açık mutlak Tanrılığı temsil eden büyük göksel prenstir; onun Kapı’sı (Bab) ve Örtü’südür (Hicab). Ama bu deuteros Theos‘u (ikinci Tanrı), iyi ve yabancı Tanrı'nın karşıtı olan Marcion’nun demiourgosu
yasa Tanrısıyla karşılaştırmak da uygun düşmez. Belki sadece, Salman’ın tanrısal açınımı (mazharı) ile bir ilişki kurulabilir. Onun da ötesinde, buradaki Salman’dan bir ‘Anthropos céleste’, yani ‘Göksel
İnsan’ yaratma olayı vardır:
“Ey Salman sen benim kapım ve kitabımsın… Sen benim adaletimsin… Sen benim resulum-elçim ve tahtımsın… Sen benim ve ben senin koruman altındayım… Benim ruhum senin örtünle (hicab) görünüm alanına çıkar
(Mon Esprit s’epiphanise par ton Voile)… Ben senin Efendi’nim ve sen inananların Efendi’sisin… Sen bütün göklerin ve yerlerin Efendisi, Sultanısın…” (Ummu’l Kitab, s. 172)
Meleklere Adem’e secde etmelerini emreden sadece melek Mikail değildir. Aynı zamanda melekler, bizzat onun (Salman’nın) önünde de secdeye kapanmaları buyruğunu almışlardır. (Ummu’l Kitab, s. 143; Kur’an,
7 / 11) Olay, dönüşümden dönüşüme (devri daimden devri daime) yankısının yeryüzüne çarpıttığı bir dramaya, ‘Gökyüzündeki prologos’ olarak yazılır. Peygamberliğin bütün devrini düzenleyen Yedi Devir (dönüşüm) ile Salman’ın Yedi
Savaşımı arasında aynı zamanda zaman birlikteliği ve ilk örnek (archétypique et synchronisme) ilişkisi vardır. Devrimizin şafağında, İblis-Ahriman yersel Adem’e karşı, Azazil’in göksel Adem Salman’a karşı saldırısını tekrar ettirir. Küçük dönüşümlerin herbiri, Tam Dönüşüm içine kaydeder; kendi sırasında İblis ve onun lanetli takımının varlığını dener.(H. Corbin, agy, s. 187)
İslamdaki bu esotérisme (batıni) hakim figürü Salman kimdir? Ufukların ötesinden gelen, yurdundan uzak bir sürgün; bir yetim ve İmam’ın manevi çocuğu, evlatlık. Tarihsel olarak bir İranlı, Fars ülkesinden Mazda (Zerdüşt) dinine mensup bir atlı savaşçının oğlu; bir dinsel törene katıldıktan sonra Hıristiyan olan, arkasından gerçek Peygamberin merhametine sığınan biri. Böylece Muhammed’in çevresine gelir ve burada olağanüstü düzeyde yerini alır. Muhammed’i eğitip yetiştiren, onun ilk vahiy kayıtlarını anlamasına yardım eden Salman’dır. O, melek Cebrail’in ‘görünüm alanına çıkmış biçimi (forme épihanique), yani Cebrail'in yeryüzü insanı biçimi. Böylece Peygamber Cebrailin özgün biçiminin ışığını üstünde tutabiliyor. Demek ki Salman, Muhammed’i yetiştiren sahabisidir; çünkü onun melek tarafından dikte ettirilen yazıların içeriğinin ésoterique (batıni) anlamlarının özel yorumunu (yapacak) bilgi (gücü) sınırlıdır. Yani bu durum, melek tarafından getirilen vahiylerin bildirilmesi ve geri alınmasını göstermekle ilgilidir. “Beş manto kişisi” olarak tanımlanan Ehlibeyt’in yanında “altıncı”sının yerine, yani Salman melek Cebrail’e alternatif gösterilir. ( Henry Corbin: agy, s. 138-140)
Ummu’l Kitab’ın yazarı, sonuçta Tevhid’in (birlik) batıni anlamını karışık terimlerle açıkladığı bu dramaturjiden çıkarılabilen mükemmel bir bilince sahip: Azazil, Salman’a karşı, bütün göklerin
ötesindeki, ne sıfatı ve ne de niteliği olan şekilsiz bir Tanrı'yı yardıma çağırıyor. Bu öyle bir Tanrı ki, kendini hiçbir kişide görünüm alanına çıkarmaz. (Ummu’l- Kitab, s. 147) Fakat, İmam Muhammed
Bakır’ın “Huu Allah! demek, Tanrı'yı göstermektir” diye öğrettiği gibi o, Salman’ın ışıktan kişiliğinde beş kez tanrısal açınımın (mazharın) özetlendiği başka bir pozitif içeriğe sahip olabilir. Salman
‘yaratılmadan var olan’ yüce tanrısal mazhardır (supreme theophanie), bizzat kendisi na-aferida, na-mahluk'tur (Ummu’l Kitab, s. 252).
Tanrı görünüm alanına çıkmaksızın, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak kadar saf bir belirsizlikten ibarettir. Eğer tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, nesnel bir yeniden doğuş (incarnation materielle) planında değil, Salman’ın Büyük meleklik planında zihinsel görüşe (la vision mentale) sunulmuş insanbiçimli biri olarak tamamlanır. Eğer Tanrı'nın varlık alanına çıktığı kişiye (tanrısal mazhara) tapınmak isteniyorsa, bu kişi tanrılığı reddettiği içindir. Azazil’in başvurusu, sadece bir bilinmezliğin soyut bir tanrısallığa başvurmasıdır. Ki bu tanrısallık, onu saydamlaştıran bütün örtünün özelleşmesidir. Fakat, genel inanca aykırılık olarak tanıyan bağnaz orthodoks din inancı bunu, Allahsızlık inkarcılığıyla birleştirir. Zira harfi harfine tek tanrıcı dogma, tanrısal açınımı (mazharı) redderek, bu örtünün saydamlığını kaldırır. Onunla, örtüsüne uygun gelen vaızları Tanrı’ya verdiğine inanarak, epifanize edilen (görünüm alanına çıkartılan) tanrısallığı karıştırır. Tanrısal mazharların anlam ve gereksinimi, gizli sırrını bütün gnostik okulların önemseyip düşündüğü,İsmaili gnostisizmindeki “Gökyüzünde
oluşan bu prologos” tarafından yükseltildi…
Son olarak Ummu’l Kitab risalesinin sonuna rastlayan bir görünüşü belirtmek uygun görünüyor. Böylelikle yeniden ‘Henoch’un kitabı’ ile birleştirmemize izin veriliyor Bu sonlama, daha önce belirttiğimiz mikrokosmik ilişki tarafından emredilir; yani, kurtarıcıyla kurtarılan ruhlar arasındaki özün kimliğiyle. Aynı zamanda İmam’a atfedilen Roshanian,
yani ışıktan varlıklar aynı kökenden ve onun ‘Üyeleri’dirler. Müritler-öğrenciler, yola giriş sohbeti sırasında, herbirinin sırayla, büyük melek Mikail ve Göksel insan görünüşlerini üstlenmiş olan Salman
olmaya çağırıldıklarını öğrenirler.(6) Çünkü onun beş nurlu ve “Bin isimli Melek” olan Ruhu Natıka’sı, sadece Misrokosmos (Küçük Evren) Salman’dır (Salman-e alam-e kucak-sagir, Ummu’l Kitab, s. 392-393). Kuşkusuz bu onlar için, Henoch’un “İnsanoğlu, bu sensin!” ( Henoch,
71 / 74) diye öğrendiği kadar sarsıcı-altüst edici bir vahiydir. (Henry Corbin: agy, s. 189)
1 Bizce bu sır dramının (sırrı), yine Henry Corbin’in bir başka yapıtında anlattığı başka bir olayda saklıdır. Cafer’in Abul Hattab’a emanet ettiği, hem ölümünün hem de yaşamının bağlı olduğu sır, Ehlibeyt
soyunun ve bizzat kendisinin tanrısallığını kabul etmesi; Tanrı'yı gökyüzünden indirip insanlaştırmış olmasıdır. Aslında yukarıda adlarını verdiğimiz Orthodoks İslama aykırı aşırı inançların yaratıcılarının İmam
Bakır ve Cafer’inde çevresinde yetişmiş olması çok şeyi açıklamaktadır. Yetiştiriyor, sırlarını veriyor. Ancak açıklamalarını istemiyorlar. Baba ve oğul, kendi yarattıkları ‘Takıyye (kendilerini orthodoks örtüsü
altında saklama) ilkesine sığınmayı tercih ediyorlardı. H. Corbin’in, Shihabeddin Shah Hosayni’nin ‘Risala dar Hakikat-e Din ’ kitabından aktardığı İmam Cafer Sadık’la ilgili bir anekdot, bunu açıkça gösteriyor:
“İmam Cafer Sadık kendisine, ‘Kıyamet gününde Tanrı'nın herkese görüneceği doğru mu?’diye soran adama şöyle yanıt verir: ‘Tanrı, ben sizin Tanrınız değil miyim? (Kur’an 7 / 172) diye sorduğundan beri,
Kıyametten önce de görünmektedir. Gerçek inananlar onu bu dünyada bile gördü. Sen onu görmüyor musun?’ Adam yanıt olarak: ‘Ey yüce Tanrım, işte seni görüyorum. İzin ver başkalarına da bunu bildireyim.’ İmam:
‘Hayır,dedi, hiçkimseye birşey söylemiyeceksin. Çünkü onlar karacahil, aptal insanlardır. İnanmazlar ve seni lanetlerler” H. Corbin: Temps Cyclique et Gnose İsmaélienne. Paris 1982: 144.
2H. Corbin’in, Ummu’l- Kitab’ın nüshalarından bazılarında geçen Abdullah Sabbah adını benimsemesi, kitabın tarihlemesi üzerindeki tutarlığıyla çelişmektedir.Yukarıda değindiğimiz W. Ivanow’un, başka
bir nüshada İmam Bakır’ın öğretmeni olarak Abdullah İbn Saba adını okuyup, doğrusunun bu olduğunu saptaması bizce su götürmez bir gerçekliktir. Nizari İsmailileri arasında kuşaktan kuşağa aktarılarak zamanımıza
ulaşmış olan bu nüshalarda Abdullah ibn Saba’nın, 11-12. yüzyıl Alamud İsmaililerinin büyük önderi Hasan Sabbah adına benzetilerek, Abdullah Sabbah’a dönüştürüldüğü açıktır. Özgün metnin Abul Hattab çevresinin
yazmış olduğu Ummu’l-Kitab’da, Heterodoks İslamın, yani Alevilik inanç ve düşüncesinin atası sayılan Abdullah ibn Saba’nın öğretmen olarak adının geçmesi kadar doğal bir olay olamaz. Zaten 8. yüzyılda İmam
Bakır, İmam Cafer ve oğulları (İmam İsmail ve arkasından İmam Musa Kazım) çevresinde çeşitli adlar altında yükselen ve İslam dışı inanç ögeleriyle geniş felsefi açınımlar kazanmış bu proto Alevi hareketleri,
Sabailiğin devamı ve ilerlemiş biçimlenmeleriydi.
3Manicheizm’de: Beş ruhsal üye ya da beş Shekhina; Işık cenneti Kralının kendini göstermeleri ve konutları; Yaşayan Ruh’un (Spiritus vivens) beş oğlu; Işığın beş elemanı; ilk insan,
Ohrmaz’un (Hürmüz) zırhı ve oğlu; her insanın içindeki beş ruhsal eleman yahut erdem; bütün beşli gruplar birbirlerini simgelerler. Pistis Sophia (İnanç bilgeliği) gnostiğinde: Birinci emredici ve Işığın beş sektörü, büyük peygember ve onun beş yardımcısı. Basilid sisteminde:beş hypostases, beş belirgin ve öndegelen kişi..
4Şah İsmail Hatayi’nin, Oniki İmamları, özellikle Ali’nin çok sayıda kerametleri ve Salman’la ilişkilerini anlattığı 36 kıtalık nefesinde Salsal adı da geçmektedir. (İbrahim Arslanoğlu: Şah
İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayi’leri. İstanbul 1992: 348-352) Bu şiir, Yemini’nin 1519 yılında yazmış olduğu Faziletname'nin bir çeşit özeti durumunda. Eline verilen gürz ile savaşçı özellikleri tanımlanan
kıtada, Salsal’ın arkasında Ali’nin bulunduğu ve ondan buyruk aldığını görüyoruz:
Cebbar’ı Ensar’ı koydu furuna
Hiçbir zarar getirmedi serine
Salsal’ın gürzünü verdi eline
Allah medet ya Muhammed ya Ali
Ayrıca Salsal’ın çok değişik bir yorumuyla karşılaşıyoruz. Aynı kaynaktan olduğu anlaşılmasına rağmen, çok farklı inanç ve anlayışın yorumu gibi gözüküyor. Bilginin İmam Bakır’dan aktarılmış ve yaratılışla
ilgili olmasından bu kanıya varıyoruz. “İmam Bakır’a göre, insanlığın babası olan Hz.Adem’den önce binlerce insan dünyaya gelmiştir” biçiminde nesnel olduğu kadar bilimsel bir yaklaşımı, ‘Bu rivayet ve
açıklama alemin sonradan yaratıldığına engel teşkil etmez’ diye yorumlanıyor. Sonra Elmalılı Hamdi Yazır’dan (Hak Dini Kuran Dili C.5, İstanbul 1960: 3058-3059) aşağıdaki yaratılış öyküsü anlatılıyor:
“Yeryüzünde eşref-i mahlukat olarak bilinen insan, önce Salsal denilen sonra da özel şekle sokulup, insan mayasını teşkil eden Hame-i Mesnun yapılmış, bunu müteakıben insan yaratılmıştır. Salsal su ile
karıştırıldıktan sonra süzülüp, kara çamur haline gelen toprağın kupkuru halini gösterir ki, özelliği itibariyle bu maddede canlılık düşünülmez. Salsal deyiminin kullanılması, insanın arzdan bir tabiat eseri olarak
dünyaya gelmesinin mümkün olamıyacağını tam bir açıklıkla anlatmak içindir. Çünkü tamtakır ve kuru bir çamurun özelliği, hayata tam anlamıyla zıttır. Hame-i Mesnun, insan tohumu olan nufte’nin kendisidir” ( Ali
Divanı, Tercüme ve şerheden Müstakimzade Süleyman Saadeddin Efendi-Günümüz Türkçesi: Şakir Diclehan, İstanbul 1982: 3 vd.)
5Salsal’ın Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz’un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, çeşitli
kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına çıkan Azazil-Şeytan’la dokuz kez savaşım verdiğini görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini
Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve üçüncü savaşımdan iki kısa betimleme geçelim:
“ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür
dirler. Bunlar bu sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çıkardı. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler
şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan
geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi...Düşidir. Yalnız
kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti idi:
Cümle aleme sultan ben oldum
Saadet gevherine kan ben oldum
- Ben ol bahr-i muhitem her gönüle
- Veli bu suret-i insan ben oldum
…
Suretümi gören dir ki ademdür
Surette sıfat-ı Rahman ben oldum”
“…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi: ‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde
Şeytan çıkageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki ugradum’ dir. Derviş kepenegün çıkardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi.
Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…”
Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:
Hak’a minnet canum külli nur oldu
İçüm taşım nur ile mamur oldu
- Uyandı devletüm gaflet habından
- Bir ile külli varlıgum bir oldu
“Bunu didi. Derviş gözün açub baktı. Gördü ki, yerde gökde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, cümle fasih kelam ile (açık sözle) söyler. Derviş bu kez bunı böyle söyledi:
Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud
Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud
- Ne kim vardur heman nur-ı tecelli
- Ticaretde kamusu buldılar sud (kazanç)”
- (“Kitab-ı Miglate”, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, Hazırlayan: Doç. Dr. Abdurrahman Güzel, Ankara 1983: 75-129; 89-91)
6Alamut İsmaililiğinde II. Hasan el-Zikrihi’s Selam’ın (ölm. 1166) ilan ettiği Büyük Kıyamet döneminin ilkelerini içeren Haft bab-i Baba Sayyidi-na (Baba Efendimiz-Hasan’ın Yedi Kapısı) kitabındaki ilkelerde İmam Kaim’ler, Zülkarneyn ve Hızır ile özdeşleştirilen Ali olarak bilindi. Bu yolun her inananı (mürid-talib) ise, Ali ile özdeşleştirilen zamanın imamı inananlar için gerçekten onun (Ali’nin) ruhuyla bir görüldü. İnananlar da kendilerini Salman ruhu içinde görüyorlardı.( Farhad Daftary: “The Ismailis: their History and Doctrines”
(London 1990: 394) Görgü Cemlerinde çalınıp okunan Şah Hatayi’nin nefeslerinden bir Düvaz İmam’da, talibi ‘Salman olmaya’ çağırması da Ummu’l Kitab ve Haft bab-i Baba Sayyidi-na’daki ve inanç ve
anlayışın onaylayıcı bir kanıtıdır:
Muhammed’i candan sevki
Ali’ye Salman olasın
Ehlibeyt’e gönül verki
Ali’ye Salman olasın
- Muhammed’i hazır bilki
- Canı Hak’ta hazır bilki
- Her gördüğün Hızır bilki
- Ali’ye Salman olasın
Muhammed’e gönül katki
Cahd edip rehbere yetki
Bir gerçekten (mürşid) etek tutki
Ali’ye Salman olasın
- Hasan ile girdim Cem’e
- Hüseyin sırrını deme
- Musahibsiz lokma yeme
- Ali’ye Salman olasın
….
Hatay’im özünü ırma
Bir gerçekten sözün ırma (ayırma)
Her ademe sırrın verme
Ali’ye Salman olasın
|