|
Hastalık
Gözlem ve deneyimlerimize güvenerek insanların –hepsi olmasa bile– hastalandıklarında bir çok şeyi daha iyi kavradıklarını görüyoruz. İnsanın yaşama dair bazı önemli detayları öğrenmesi için ille de
hastalanması gerekmiyor.
Her ne kadar da böyle bir sonuca ulaşmak gibi bir amacımız olmasada neticede çıkardığımız sonuç; hastalığın insana bir çok şeyi anlamada, öğretmede, kavramada iyi bir deneyim olduğu sonucudur. Gönül arzu
eder ki; insanoğlu hastalanıp acılar içinde kıvranmadan da bazı gerçekleri kavrasın. Fakat insanoğlunun çözülemeyen yapısında bu durum hep var olmuştur. Yani ademoğlu tehlike kapıya dayanmadan önlemini almaz.
Sağlığında bazı önemli gerçekleri, değerleri bilmez ya da hasta olmak için vücuduna, ruhuna zararlı ne varsa ondan korunmaz. Hatta bazı durumlarda sağlığını bozacağını bile bile yanlış davranışlar içine girer.
İnsanın hastalanması beraberinde bir çok soruyu ve sorunu da getiriyor. Bir taraftan hastalığın nedenlerini sorgulama, diğer taraftan iyileşmek için tedavi imkânları. Bütün bunlar bir yana, vücut kendini
tekrar eski düzenine koymak için var gücüyle çabalamaktadır. Hastalığa yol açan bakterilere, mikroplara, virüslere karşı insan bedeninde bizlerin göremediği amansız bir savaşım var. İnsan bedeninin ilginç ötesi
anatomisini çözmek oldukça zor. Beden yapısı belki kısmen de olsa bir noktada çözülebilinir fakat insanın ruh yapısını çözmek mümkün değil! Bütün bunları belirtmemizdeki sebep; nasıl insan bedeni hastalıklara karşı
bir savaşım veriyorsa, insan ruhu da aynı savaşımı veriyor. İnsan bedenini tekrar eski sağlığına kavuşturabilirsiniz ama hastalanmış bir ruhun eski sağlığına kavuşması oldukça zordur.
Belki bazı dostlarımız konunun çok dağıldığını ve çeşitli yönlere saptığını düşünüyor olabilirler. Bu, konunun oldukça karmaşık olmasından ve bir çok çağrışım yaratmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bizler
anlatımlarımızı mümkün olduğu kadar sade ve anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışıyoruz. Bundan dolayı düşüncelerimizi anlatırken bazen sistemin dışına çıkabiliyoruz. Böyle olunca bazı dostlar konunun dağıldığı
kanısına varabiliyorlar. Bizler de bütünselliği kavratmak için sık sık böyle uyarıları bıktırma pahasına da olsa tekrar etmek durumunda kalıyoruz. Çünkü söylemlerimizin, düşüncelerimizin herkes tarafından
anlaşılması taraftarıyız. Bu anlamıyla da, öyle akademik bir söylem sahibi olmaktansa, “yerel, halktan” bir söylemi tercih ediyoruz. Bu uyarımızı, açıklamamızı da yaptıktan sonra kaldığımız yerden devam edelim.
İnsanlar hastalandıklarında yeni bir sürece girmiş olurlar. Bazı insanlar en hafif ve etkisi, tahribatı az olan bir gripte dahi bu süreci yakalayabiliyorlar. Bazı insanlar da en amansız hastalığa
yakalansalar bile eski süreçlerini devam ettirebiliyorlar.
Hastalık insana bazı yaşamsal gerçekleri, neyin öncelikli olduğunu hatırlatıyor. İnsan en çok hastalandığında yaratıcısını arıyor, anıyor. Hastalık bazı gerçeklerin kavranmasında bir başlangıç oluyor.
Hastalık, ölüm gerçeğinin hissedilen işareti gibi. Bu işaretten gereken anlamları çıkaranlar için yaşamlarını yeniden gözden geçirebilecekleri bir süreç başlıyor. İnsan hastalandığında, bedeni takatsiz kaldığında,
ağır acılar içinde kıvrandığında o güne değin kendisi için önemli saydığı bir çok önceliği, mesela çok para kazanmak, servet sahibi olmak, iktidarlı, şöhretli, mevki makam sahibi olmak gibi yığınla uğraşın boş,
anlamsız olduğunu görür. Tekrar eski sağlığına kavuşmak için bütün servetini vermeye hazırdır. Yeterki bir an önce bu acılardan kurtulsun. Ancak genelde bu süreç başladığında, iş işten çoktan geçmiş oluyor. Bundan
sonra o insana hayıflanmak, dövünmek, giden günlere yanmak kalıyor.
Böylesi bir durumda insanın aklına Jorge Luis Borges’in ‘Anlar’ adlı şiiri ile William Shakespeare’in ‘Yaşam ve Korku’ adlı şiiri geliyor.
Borges’in ‘Anlar’ adlı şiiri şöyle:
Eğer, yeniden başlayabilseydim
Yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata
Yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü
Yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım
Kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok
Nehirde yüzerdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha
Az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu
Hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli
Kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer,
Yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilme.
Yaşam zaten budur.
Anlar, sadece anlar
Sizde anı yaşayın
Hiç bir yere yanında termometre, su,
Şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer,
Hiç bir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır
Atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm
Çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin
Tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım
Olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum...
Bazı kimseler farklı algılayıp yorumlasa da bize Borges’i tamamlar şekilde William Shakespeare de şöyle bir değerlendirmede bulunuyor:
İnsanların çoğu sevmekten korkuyor,
Kaybetmekten korktuğu için.
Sevilmekten korkuyor,
Kendisini sevilmeye lâyık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor,
Sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor,
Eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor,
Reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor,
Gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor,
Dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor,
Aslında yaşamayı bilmediği için.
Bütün bu belirtilenlerden yola çıkarak, kendi yaşamımızı hastalanmayı beklemeden de bir gözden geçirebiliriz. Bizler için gerçekten öncelikli olan nedir? Yaşamımız nasıl bir seyir içinde? Hayatımıza
gereken anlamı ve önemi veriyor muyuz? Yaşamı, dünyayı, evreni ne kadar tanıyoruz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Yaşamdan beklentilerimiz neler? Bencil, bireyci, rüşvetçi, yoz... bir yaşam sahibi miyiz? Yoksa
erdemli, özgeci, ahlâklı, onurlu... bir yaşam sahibi miyiz? Bir takım toplumsal, siyasal, ekonomik kaidelere tâbi bir yaşamımız mı var, yoksa özgürlükçü, değerlere bağlı bir yaşamımız mı var? Her şeyden önemlisi de,
yaşamımızı ne kadar kendimiz yönlendiriyoruz? Kendimiz özgür irademizle yaşamımızı yönlendiriyor, belirliyor sanırken arka planda başka aktörler mi var? Kendimize karşı ne kadar samimi ve dürüstüz? Sorulara cevaplar
ne kadar içten? Yoksa herkesi kandırmaya, aldatmaya çalıştığımız gibi kendimizide mi aldatıp, kandırıyoruz?
Kendimizi sorgulamaya, yanlışlarımızı, hatalarımızı tespit etmeye, doğrularımıza güvenmeye, bunun sonucunda da anlamlı bir yaşama, özgür, gerçekçi, dolu dolu, dostça, paylaşımcı bir yaşama var mıyız?
Öyleyse buyrun...
|